Bizi Takip Edin

Amerika

Chatham House: Trump geçici, yetkileri kalıcı hale gelecek

Yayınlanma

ABD’de Başkan Donald Trump’ın anayasal yetkilerini genişletme adımları “demokrasinin geleceğine” dair tartışmaları yeniden açtı. Chatham House uzmanları, Anayasa Mahkemesinin son kararlarıyla yürütme organına sağlanan geniş muafiyetleri ve bağımsız kurumlar üzerindeki denetim artışını ele aldı. Ara seçimler öncesinde tırmanan siyasi kutuplaşma, bütçe krizleri ve askeri yetki tartışmaları, Amerikan yönetim sisteminin kalıcı bir dönüşümün eşiğinde olduğunu gösteriyor.

ABD, New Jersey’deki MetLife Stadyumu’nda İspanya ile Arjantin arasında oynanacak olan 2026 Dünya Kupası finaline ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, bu büyük spor organizasyonu ülkenin küresel sahnedeki yumuşak gücünün zirvesini temsil ediyor.

Ancak bu küresel prestij anının arkasında, ülke içinde Başkan Donald Trump’ın yürütme yetkilerini benzeri görülmemiş bir şekilde genişletme çabaları ve “Amerikan demokrasisinin” sınırlarını yeniden çizme arayışı büyük bir tartışma yaratıyor.

Londra merkezli düşünce kuruluşu Chatham House bünyesinde gerçekleştirilen haftalık podcast yayınında, uzmanlar Trump’ın “imparatorluk başkanlığı” vizyonunu, anayasal sınırları ve bu durumun Amerikan siyasi kurumları üzerindeki kalıcı etkilerini masaya yatırdı.

Chatham House Direktörü ve Üst Yöneticisi Bronwen Maddox’ın yönettiği tartışmada, ABD ve Kuzey Amerika Programı Ortak Araştırmacısı ve eski ABD Ticaret Temsilcisi Özel Kalem Müdürü Heather Hurlburt ile eski ABD Ticaret Bakanlığı Yetkilisi ve programın Kıdemli Uzmanı Max Yoeli, Amerikan devlet yapısındaki bu köklü dönüşümün anayasal, siyasi ve ekonomik boyutlarını ayrıntılı şekilde değerlendirdi.

Maddox, programın açılışında spor ve siyaset ilişkisine değinerek, “ABD, bir ülkenin sergileyebileceği en büyük yumuşak güç gösterilerinden birinin arefesinde. Pazar günü New Jersey’deki stadyumda oynanacak finalde Donald Trump başrolde yer alacak. Onun için bu gösteriyi daha mükemmel kılacak tek şey, ABD erkek milli takımının finale kadar yükselmesi olurdu ve kendisi de bunu gerçekleştirmek için elinden geleni yaptı” dedi.

Ancak madalyonun diğer yüzüne dikkat çeken Maddox, “Trump bu anın tadını çıkaracak olsa da ülke içinde yetkilerini genişlettiğine dair endişeler her geçen gün büyüyor. Haziran ayı sonunda Anayasa Mahkemesi, görev süresini kapatırken başkana ek yetkiler tanıdı ve bu durum Amerikan siyasi manzarasını önemli ölçüde değiştirdi” ifadelerini kullandı.

“Yargı kararlarıyla doksan yıllık denetim mekanizması ortadan kalktı”

Anayasa Mahkemesinin haziran ayı sonunda aldığı kararlar, başkanlık makamının federal bürokrasi üzerindeki gücünü kökten değiştiren bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor.

Trump, doğumla kazanılan vatandaşlık hakkını sınırlama girişiminde yargı engeline takılmış olsa da federal devlet kurumlarının yöneticilerini görevden alma konusunda devasa bir yetki elde etti.

Mahkeme, Federal Rezerv dışındaki tüm federal kurumların başkanlarının, bizzat başkan tarafından görevden alınabilmesinin önünü açtı.

Bu kararın tarihi önemini vurgulayan Chatham House Direktörü Bronwen Maddox, “Trump, doğumla kazanılan vatandaşlık hakkını sınırlama mücadelesini kaybetti ancak Federal Rezerv dışındaki herhangi bir federal devlet kurumunun başkanını görevden alma yetkisini kazandı. Bu karar, doksan yıllık bir denetim mekanizmasını ortadan kaldırıyor. Karar, başkanın devletin yürütme organı üzerinde mutlak kontrole sahip olması gerektiği yönündeki tekçi yürütme kuramını güçlendiriyor” şeklinde konuştu.

Maddox, bu hamlenin Trump’ın ikinci döneminde elde ettiği diğer güç kazanımlarını takip ettiğini belirterek, başkanın resmi sıfatıyla gerçekleştirdiği eylemlerden hukuki olarak muaf tutulmasına yönelik Anayasa Mahkemesi kararını ve yürütme emirlerinin cömertçe kullanılmasını bu sürecin diğer parçaları olarak nitelendirdi.

Anayasa Mahkemesinin bu genişletici yorumunu analiz eden Heather Hurlburt, bu durumun yüzlerce devlet kurumunu doğrudan etkilediğini belirtti.

Hurlburt, “Burada çevre denetim kurullarından ticaret denetim organlarına kadar kelimenin tam anlamıyla yüzlerce devlet kurumundan bahsediyoruz. Özel ticaret mahkemeleri ve son dönemde sıkça gündeme gelen sağlık ve tıp danışma kurulları bu kategorinin ilk akla gelen örnekleridir. Mahkeme, tüm bu yapıların başkanın tekçi denetimine tabi olduğuna dair son derece kapsamlı bir hüküm verdi” dedi.

Yargı ile Beyaz Saray arasındaki ilişkinin niteliğine değinen Hurlburt, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Anayasa Mahkemesi ile Beyaz Saray arasındaki bu ilişkinin başkanlık yetkilerini kalıcı olarak ne ölçüde değiştirdiği sorusu hala önemini koruyor. Bu mahkemenin, başkan ile siyasi bir ortaklık içinde hareket etmeyi seçtiği açık. Bu durum ABD tarihinde tamamen eşsiz olmasa da son derece sıra dışı bir nitelik taşıyor. Geleceğe dair sormamız gereken sorulardan biri de mahkemenin, görevdeki başkanla farklı bir siyasi eğilime sahip çoğunluğa sahip olduğunda bu benzeri görülmemiş yetkilerin ne kadarına göz yumacağıdır.”

“Kurumları bir anda yeniden şekillendirmek onları siyasi takvime bağımlı kılıyor”

Anayasa Mahkemesinin bağımsız federal kurum yöneticilerinin görevden alınabilmesine olanak tanıyan kararı, bürokratik süreklilik ve tarafsızlık ilkelerine büyük bir darbe olarak görülüyor.

Söz konusu dava, Trump’ın geçtiğimiz yıl mart ayında Demokrat partili Federal Ticaret Komisyonu Üyesi Rebecca Slaughter’ı görevden almasıyla başlamıştı.

Başyargıç John Roberts liderliğindeki mahkeme, başkanın yetkilerini kullanan alt düzey görevlilerin başkan tarafından görevden alınabileceğine hükmetti.

Kıdemli Uzman Max Yoeli, bu kararın Amerikan devlet geleneğindeki yıkıcı etkisini şu sözlerle açıkladı:

“Başkanın, çok üyeli ve bağımsız olarak adlandırılan ajansların üyelerini hiçbir gerekçe göstermeksizin görevden alabilmesi fikri, geçmişte yönetimler değişse dahi görevine devam eden siyasi atamalar için sağlanan korumaların erozyona uğramasının son halkasıdır. Bu durum, Beyaz Saray’ın imtiyazlarının, geçmişte yönetimler arasında biraz daha süreklilik barındıran politika yapım alanlarına kadar genişlediğini gösteriyor.”

Bu durumun savunucularının, yürütme organının politikalarında daha fazla uyum sağlayacağını ve kurumların Beyaz Saray’ın politikalarına duyarlı hale geleceğini iddia ettiğini belirten Yoeli, tehlikelere işaret ederek şöyle konuştu:

“Birçok kişinin bu başkanlık döneminde dile getirdiği temel endişe, başkanın bu kurumları bir anda yeniden şekillendirmesine izin verilmesinin, onları siyasi olarak aşırı duyarlı hale getirmesidir. Bu durum; düzenlemelerin, uygulama faaliyetlerinin ve soruşturmaların objektif kriterler yerine siyasi takvime ve siyasi imtiyazlara bağlanmasına yol açıyor. Gelecekteki bir başkan tüm bu düzenleyici kurumlarda tam bir temizlik yapabilir ve bu durum iş dünyasında ani sarsıntılara neden olabilir. Dünya genelindeki işletmeler için bu, planlama yapılması son derece zor bir zorluktur.”

Kararın ekonomik boyutlarını ele alan uzmanlar, mahkemenin piyasa hassasiyetlerini gözeterek Federal Rezerv’i bu genel yetkinin dışında tuttuğuna dikkat çekiyor.

Federal Rezerv Guvernörü Lisa Cook davasına atıfta bulunan Yoeli, mahkemenin para politikası rolünü diğer düzenleyici kurumlardan ayırmak için yoğun çaba sarf ettiğini belirtti.

Yoeli, “Çoğunluk görüşünde, Federal Rezerv’i ABD’nin dünyadaki ekonomik rolünün bir sütunu olarak korumak için çabaladıklarını görebilirsiniz. Doktrinel olarak Federal Rezerv ile diğer bağımsız kurumlar arasında o kadar da tutarlı bir ayrım olmayabilir ancak yargıçların piyasa üzerindeki yansımaların farkında olduğu anlaşılabiliyor” dedi.

“Bu yetkinin yürütmeye geçmesine izin verirsek bir daha asla geri gelmez”

Trump yönetiminin en agresif adımlar attığı alanlardan biri olan gümrük vergileri ve ticaret politikaları da yargı ile yürütme arasında büyük bir çatışma alanına dönüştü.

Anayasa Mahkemesi, anayasanın gümrük vergisi koyma yetkisini açıkça Kongre’ye verdiğini belirterek, Trump’ın Uluslararası Acil Ekonomik Yetkiler Yasası kapsamında geniş ve kalıcı gümrük vergileri koyma yetkisine sahip olmadığına karar verdi. Mahkeme sadece bu yetkiyi sınırlamakla kalmadı, aynı zamanda Trump’ın geçmişte attığı adımları geri almasını ve tahsil edilen vergileri iade etmesini emretti.

Bu karar üzerinden şekillenen anayasal güç mücadelesini aktaran Heather Hurlburt, “Mahkeme çoğunluğu, Trump’ın bu yetkiye sahip olmadığını belirtmekle kalmadı, yapılanların geri sarılması gerektiğini de açıkça ifade etti. Bu, mahkemenin bu dönemde aldığı kararlar arasında oldukça sıra dışı bir durumdur. Ancak geri sarma süreci, iadelerin yapılması konusunda fark edilir derecede yavaş işliyor. Başkan, gümrük vergilerinin genel yapısını ve seviyesini korumak için diğer yasal yetkileri kullanma konusunda son derece agresif davranıyor ve bu davaların yeniden mahkemeye taşınmasını bekliyoruz” değerlendirmesinde bulundu.

Max Yoeli ise yürütmenin bu hamlelerinin mahkemenin yaklaşımındaki asimetriyi ortaya koyduğunu söyleyerek, “Mahkemenin geçmiş birkaç yıldaki yaklaşımındaki asimetriyi görebiliyoruz. Başkanlık yetkilerinin genişlemesine izin verdiği ya da daha fazla yetki tanıdığı alanlarda, örneğin resmi görev esnasındaki eylemler için başkana geniş bir muafiyet tanıyan kararında, bu etki yapısal olmaktadır. Ancak mahkemenin gümrük vergileri veya doğumla kazanılan vatandaşlık konusunda başkanı engellediği durumlarda, bu durum belirli bir yasaya veya anayasal yoruma özgüdür. Yönetim için her zaman aynı amaçları takip edecek alternatif araçlar mevcuttur” ifadelerini kullandı.

Bu bağlamda muhafazakar Yargıç Neil Gorsuch’ın tarihi uyarısını hatırlatan Maddox, “Gümrük vergileriyle ilgili karar çıktığında, muhafazakar yargıçlardan Neil Gorsuch’ın uyarısı beni çok etkiledi. Gorsuch, ‘Eğer bizim görüşümüze göre Kongre’de bulunması gereken bu yetkinin yürütmeye geçmesine izin verirsek, bu yetki bir daha asla geri gelmez’ diyerek bu kararın başkanlık yetkileri üzerinde bir kısıtlama amacı taşıdığını net bir şekilde ortaya koydu” şeklinde konuştu.

Hurlburt ise sorunun sadece mahkemelerden değil, Kongre’nin kendi yetkilerine sahip çıkmamasından kaynaklandığını belirterek, “Bu tartışmanın sessiz kalan tarafı, sadece mahkemenin yürütmeye daha fazla yetki devretmesi değil, aynı zamanda Kongre’nin anayasanın kendisine açıkça tanıdığı yetkileri kullanmakta başarısız olmasıdır. Mahkeme Kongre’den adım atmasını ve yasama yapmasını istiyor ancak Kongre bunu yapmayı reddediyor. Son birkaç on yılda Amerikan siyasetinde Kongre, karmaşık veya siyasi olarak riskli konularda yasama yapma konusunda giderek daha isteksiz hale geldi ve bu da yürütme organının dolduracağı devasa bir boşluk bıraktı” dedi.

Max Yoeli, bu eğilimin Roosevelt döneminden bu yana her başkanın bir öncekinin yetkilerini devralıp genişletmesiyle süregelen tek yönlü bir dişli çark mekanizması olduğunu doğrulayarak, “Eğer Kongre kendi yetkilerini kıskançlıkla korumaz ve yürütmenin müdahalelerine boyun eğerse, hiçbir güç bu dengeyi yeniden sağlayamaz” uyarısında bulundu.

“Temsilciler Meclisi, siyasi tiyatro sahnesine dönüşecek”

Kasım ayında yapılacak olan ara seçimler, Trump’ın genişleyen yetkilerini dengelemek veya daha da pekiştirmek açısından Amerikan siyasi sisteminin önündeki en büyük sınav olarak duruyor.

Temsilciler Meclisi’ndeki tüm sandalyelerin ve Senato’nun üçte birinin yenileneceği bu seçimlere, anketlerde gerileyen bir Trump ve derin bir bölünmüşlük yaşayan Demokratlar ile giriliyor.

Siyasi aritmetiği ve olası senaryoları değerlendiren Kıdemli Uzman Max Yoeli, “Ara seçimlere her iki mecliste de oldukça kıl payı marjlarla ve başkanın popülaritesinin yüzde otuzların sonu, kırkların başı gibi oldukça düşük seviyelerde olduğu bir atmosferde giriyoruz. Eğer ilk dönemindeki gibi bir kayma yaşanırsa, Demokratlar Temsilciler Meclisi’ni kolaylıkla geri alacaktır. Temel senaryomuz hala Demokratların en azından bu meclisi geri kazanacağı yönündedir” dedi.

Ancak seçim sürecinin kuralları üzerinde büyük bir belirsizlik olduğunu ifade eden Yoeli, şöyle devam etti:

“Başkanın yakın zamanda oy verme ve seçim güvenliği üzerine odaklanacağı bildirilen önemli bir ulusa sesleniş konuşması yapması bekleniyor. Bu, ABD’de seçimlerin gerçekleştirilme biçimini yeniden şekillendirmeyi amaçlayan bir dizi adımın son halkasıdır. İster Demokrat eyaletlerdeki düzenlemelerle yanıtlanan agresif seçim bölgesi sınırlarının yeniden çizilmesi olsun, ister kimin nasıl oy kullanacağını gözden geçirme çabaları olsun, tüm bunlar sonuçlar üzerinde maddi bir etki yaratabilir.”

Seçim dürüstlüğü tartışmalarının perde arkasındaki tehlikeli gerilimlere dikkat çeken Heather Hurlburt, Trump’ın yakın çevresinde anayasal sınırların zorlanması konusunda ciddi bir fikir ayrılığı yaşandığını aktardı.

Hurlburt, “Trump’ın çevresindeki üyeler arasında, seçimlerle ilgili oyunun kurallarının ne kadar dışına çıkılacağı konusunda çok da gizli olmayan bir tartışma sürüyor. Trump’ın uzun süreli gayriresmi danışmanı Steve Bannon, bu hafta başkanın görevdeki bazı Demokrat senatörleri gayrimeşru ilan etmesini ve bir olağanüstü hal ilan etmesini teşvik etti. Bannon bunu başkanlığı boyunca sürekli talep etti ancak Trump’ın çevresindeki diğer isimler buna karşı çıktı. Aynı zamanda yerel seçim yetkililerini ve eyalet seçim organlarını itibarsızlaştırmaya yönelik sürekli bir çaba var. Çünkü ABD’de seçimleri ulusal düzeyde yönetmiyoruz; eyaletler tarafından yürütülen elli ayrı seçim var” ifadelerini kullandı.

Demokrat Parti içindeki radikalleşme eğilimlerine de değinen Hurlburt, “ABD siyasetindeki bu kadar öfke ve kin karşısında, Demokrat Parti içindeki bazı güçlerin de aynı sertlikle karşılık verme arayışında olduğunu görüyoruz. Bu durum, ideolojik yönelimleri belirsiz olsa bile sadece yüksek sesle ve agresif bir şekilde savaşacak adayların tercih edilmesine yol açıyor. Bu durum neyin aşırı olduğunu hesaplamayı zorlaştırıyor” dedi.

Ara seçimlerde Temsilciler Meclisi’nin Demokratların kontrolüne geçmesi durumunda Beyaz Saray’ın nasıl bir pozisyon alacağını öngören Max Yoeli, Trump’ın yasama organını tamamen işlevsiz kılacağını iddia etti.

Yoeli, “Demokratlar Temsilciler Meclisi’ni kazanırsa, bu durum herhangi bir yasanın çıkmasının imkansız hale gelmesi demektir. Ancak bu yönetim için bu durum diğerlerine kıyasla muhtemelen daha az sorun teşkil edecektir çünkü başkan zaten dostane bir Kongre döneminde bile yasama yerine tek taraflı yürütme araçlarına büyük ölçüde güvendi. Geçmişte bir başkan için zorlayıcı olabilecek geleneksel denetim mekanizmaları karşısında da yönetimin uzun süredir üzerinde çalıştığı uyumsuzluk taktiğini devreye sokacağını göreceğiz. Mahkeme celplerini, denetim taleplerini, askeri yetki kararlarını kolayca geri çevirecekler ve Beyaz Saray’ın yürütme imtiyazı iddialarıyla karşı çıkacaklar” şeklinde konuştu.

Demokratların elindeki tek gerçek kozun bütçe onaylama yetkisi olduğunu belirten Yoeli, ülkeyi bekleyen ekonomik tehlikeleri şu sözlerle özetledi:

“Demokratların gerçek nüfuz sahibi olduğu alanlar, hükümetin finansmanı ve devlet çarklarının dönmesi için gerekli bütçe onaylarıdır. Bu nedenle hükümetin kapanması dramalarının ve borç limiti krizlerinin geri döneceğini öngörebiliriz. 2027 yılında yükseltilmesi gerekecek olan borç limiti, yeni bir çatışma noktası olacaktır. Burada Demokratların ne kadar radikal olmaya istekli olduğu sorusu önem kazanıyor. Politika veya siyaset yapmak adına ABD’nin mali saygınlığını ve kredisini riske atmaya istekli olacaklar mı, yoksa daha sorumlu bir yaklaşım mı sergileyecekler? Bu açık bir sorudur ancak bu bütçe krizleri dışında meclis çoğunlukla 2028 öncesinde siyasi puan toplama ve bir siyasi tiyatro sahnesine dönüşecektir.”

Bu kurumsal aşınmanın ve istikrarsızlığın Amerikan ekonomisine kümülatif bir fatura çıkardığını vurgulayan Yoeli, “Hiçbir gelişme boşlukta gerçekleşmiyor. Kredi notunun düşürülmesi, borç limiti krizi, Federal Rezerv’e yönelik saldırılar ve hükümet verilerinin doğruluğuna dair şüpheler, ABD’nin güvenli liman algısını oluşturan unsurları parça parça yok ediyor. Hukukun üstünlüğü bu cazip piyasayı şekillendiriyor ve bu güven yavaş yavaş aşınıyor. Bunun çok ileri gittiğini fark ettiğinizde ise artık çok geç olacaktır” uyarısında bulundu.

“Kupa töreni siyaset ve futbol meraklıları için inanılmaz bir sahne sunacak”

Analiz programında ele alınan son başlık ise sporun Trumpizm ve popülist siyaset için taşıdığı ideolojik ve pratik anlam oldu.

Kendisini iyi bir atlet olarak tanımlayan Trump, boks maçlarından futbol karşılaşmalarına kadar geniş bir yelpazede spor organizasyonlarını kendi siyasi şovunun bir parçası haline getirme konusunda benzersiz bir yeteneğe sahip.

Trump’ın spor dünyasıyla kurduğu pragmatik ilişkiyi değerlendiren Heather Hurlburt, “Başkan kendisini iyi bir atlet olarak nitelendiriyor ve sporcularla yan yana gelmek için sürekli bir araba dolusu çaba harcıyor. Beyaz Saray’da ağırladığı ünlü sporcu arkadaşları var; basketbol, Amerikan futbolu ve beyzbol finallerine gidiyor. Hatta Beyaz Saray’ın bahçesinde bir dövüş etkinliği düzenlemesiyle tanınıyor. İlginç bir şekilde, birçok Amerikalı politikacının aksine futbolu daha fazla takdir ediyor ve bu yönüyle garip bir şekilde bir dünya vatandaşı gibi davranıyor. FIFA ve Gianni Infantino ile son derece yakın ilişkiler kurdu” dedi.

Trump’ın FIFA Başkanı Gianni Infantino’yu doğrudan arayarak ABD’li golcü Folarin Balogun’un cezasının Belçika maçı öncesinde ertelenmesini talep ettiği ve istediği sonucu aldığı meşhur telefon görüşmesi, uluslararası spor diplomasisinde kuralların nasıl esnetilebildiğinin somut bir örneği olarak kayıtlara geçmişti.

Bu olayın ABD içindeki yansımalarını aktaran Max Yoeli, “Trump’ın Infantino’yu arayıp golcümüzün cezasını ertelemesini istemesi, tamamen Trump’ın oyun kitabından çıkmış bir hamledir. Burada sıra dışı olan şey, telefonun diğer ucundaki kişinin temsil ettiği organizasyon açısından bu tarz taleplerin pek de yabancı olmamasıdır” ifadelerini kullandı.

Hurlburt ise Amerikan halkının bu duruma verdiği tepkinin de kutuplaşmış siyasi çizgileri takip ettiğini belirterek şunları ekledi:

“Amerikalılar bu duruma hem siyasi taraftarlık sınırlarında hem de dünyanın herhangi bir yerindeki spor taraftarlarının vereceği tepkiyle yaklaştı. Başkanı sevmeyen insanlar bile ‘bizim çocuğun’ sahada olmasını istediği için bu durumu destekleme eğilimi gösterdi. Bu nedenle bu hamle ABD içinde, dış dünyaya kıyasla muhtemelen daha az tepki çekti. Futbolu yakından takip eden birçok Amerikalı bu duruma baktı ve bunun küresel futbol yönetimi için sıradan bir gün olduğunu düşündü. Ancak özetlemek gerekirse, bu durum dünyanın geri kalanında oldukça kötü bir izlenim bıraktı.”

Geleceğe yönelik spor ve siyaset projeksiyonu yapan Yoeli, 2028 Los Angeles Olimpiyatları’nın çok daha büyük bir siyasi savaş alanına dönüşeceğini öngördü.

Yoeli, “Hem ABD hem de İngiltere yaralarını sararken, Dünya Kupası’nın ötesinde, adeta Hollywood tarafından yazılmış gibi duran bir ana, 2028 yazında Los Angeles’ta düzenlenecek Olimpiyat Oyunları’na bakmalıyız. Burası Demokratlar tarafından yönetilen bir eyalette, Demokrat bir şehir ve başkanın en büyük muhaliflerinin yaşadığı yer. Olimpiyatların küresel sahnesi, başkanın 2028 seçimi öncesindeki topal ördek dönemine denk geliyor. Eğer Dünya Kupası bir çatışma noktası olduysa, Olimpiyatlar bunun çok daha ötesinde bir gerilim alanı olacaktır” değerlendirmesini yaptı.

Buna karşın 2026 Dünya Kupası finalinin kendi içinde barındırdığı jeopolitik sembolizmin de göz ardı edilemeyeceğini belirten Hurlburt, final maçının aktörlerine dikkat çekerek analizini şu sözlerle tamamladı:

“Yine de önümüzdeki inanılmaz finali atlayamayız. Bu final, eski Avrupa’yı ve Trump’ın NATO içindeki en dişli rakiplerinden biri olan İspanya’yı, Trump’ın adeta kendisinin küçük bir versiyonu olarak gördüğü Javier Milei liderliğindeki müttefiki Arjantin ile karşı karşıya getiriyor. Bu maçın son dakikaları ve kupa töreni, siyaset ve futbol meraklıları için inanılmaz bir sahne sunacak.”

Programın sonunda, FIFA’nın Trump’a ilk barış ödülünü verdiğini hatırlatan sunucu Bronwen Maddox’ın, “2030 yılında Güney Avrupa ve Kuzey Afrika arasında oynanacak Dünya Kupası ile Trump’a ikinci bir barış ödülü verilir mi?” sorusuna esprili bir yanıt veren Max Yoeli, liderlerin bu mücadeleye hazır olup olmadıklarını görmeleri gerektiğini belirterek, Trump’ın bu ödülü yeniden alabileceğini ifade etti.

Amerika

Kıyamete beş kala – 5: Kapitalist eskatolojinin ayartıları

Yayınlanma

Programımız şu olmalı: Bilinci, dogmalar yoluyla değil, kendi kendine bile anlaşılmaz olan mistik bilinci –ister dini ister siyasi bir biçimde ortaya çıksın– analiz ederek reforme etmek. İşte o zaman, dünyanın uzun zamandır, gerçekte sahip olmak için sadece bunun farkına varması gereken bir şeyi hayal ettiği açıkça ortaya çıkacak. O zaman, görevimizin geçmişle gelecek arasında zihinsel olarak keskin bir çizgi çekmek değil, geçmişin düşüncesini tamamlamak olduğu da açıkça ortaya çıkacak. Son olarak, insanlığın yeni bir işe başlamayacağı, fakat eski işini bilinçli bir şekilde tamamlayacağı da açıkça ortaya çıkacak.
Marx’tan Arnold Ruge’ye mektup, 1843

Kapitalizmin günümüzdeki görünüş biçimi, bizi neden apokaliptik bir dille konuşmaya, daha da kötüsü kıyameti çağıran fikirlerle düşünmeye zorluyor?

Dünyanın altüst olduğu 16. yüzyılda, sermaye henüz emekleme aşamasındayken binyılcı hareketlerin Avrupa’yı, hatta Osmanlı’yı boydan boya nasıl kat ettiği iyi kayıt altına alınmış durumda. Ütopyaların da, eski dünya yok olurken yeni dünyaların sınırları aşarak doğumunu müjdelediği tahayyül edilmiş ama gerçek dünyalar olduğunu söylemek mümkün. Hatta Fredric Jameson, Marx’ın eleştirdiği türden “pastoral kaçış” ütopyaları ile “pratik” düşüncenin günümüzde yer değiştirdiğine işaret eder ve bugün pratik düşüncenin sisteme boyun eğme anlamına gelirken, ütopik düşüncenin bugünün dünyasından niteliksel olarak farklı bir dünya olasılığını diri tuttuğunu ve var olan her şeyin “inatçı bir yadsınmasına” dönüştüğünü söyler. Yine Jameson, bu sefer başka bir yerde, ütopyaların yanına bilimkurguyu da ekleyerek, varoluşsal deneyim ile tarihsel zamanın üst üste çakıştığını söyler ve ona göre tarihsel zaman, paradoksal olarak, aynı zamanda ahir zamana veya tarihin sonuna işaret eder. Bireyin yaşamının ve deneyiminin uzatılması (veya aşılması), onu tarihin akışına daha fazla, daha bilimsel, daha derin müdahale etmeye de muktedir kılar. Bu belki de tarihte bireyin rolünün altını daha kalın çizmenin de bir yoludur.

Ama biz daha çok ahir zamanlarla, karamsar düşüncelerle, eskatolojik bakışlarla ilgiliyiz. Burjuva dünyasının 19. yüzyıldaki ilerleyişine romantik tepkiler bir yana, kıyametle karşı karşıya kalan burjuva aydınının ilk tepkisi, Flaubert’in Duygusal Eğitim romanındaki kahramanı Frédéric Moreau’nun 1848 Devrimlerine verdiği tepkide gizlidir: Kayıtsızlık. Şubat Devrimini coşkuyla karşılayan kahramanımız, Haziranda Fransa’nın sosyal bir cumhuriyete dönüşme ihtimaline sırtını döner ve metresi ile birlikte olduğu odadan umursamazca işçilerin dövüştüğü sokakları seyreder. Kişisel/varoluşsal deneyim, tarihsel zaman ile bağını koparmıştır. 1848, tıpkı 1793, 1871 veya 1917 gibi yok oluşun (ya da aynı anlama gelmek üzere mülk sahibi sınıflar için mülksüzleştirilmenin) kapıyı çaldığı tarihsel momentlerdir.

İkinci bir tepki daha var. Alexis de Tocqueville, Paris sokaklarından işçilerin ve devrimcilerin cesetleri daha yeni toplanmışken, Kurucu Meclis’te yaptığı konuşmada, etkisi bugüne kadar sürecek bir denklem kurdu: Sosyalizm, tiranlıktır. Çalışma hakkının anayasaya geçirilmesi talepleri başarılı olursa, ona göre despotizm galebe çalacaktı. Sosyalizm kısıtlama ve kölelikte eşitlik isterdi; her insanı sadece bir araç, bir enstrüman ve bir rakam haline getirirdi. Daha sonra anılarında anlattığına göre, devrim günlerinde döndüğü başkentte, alaylar halinde toplanmış, “işsiz, açlıktan ölen ama zihinleri boş teoriler ve hayalci umutlarla dolu yüz bin silahlı işçi” bulmuştu. Toplum ikiye bölünmüştü: Hiçbir şeye sahip olmayanlar, ortak bir açgözlülükle birleşmişti; bir şeye sahip olanlar ise ortak bir dehşetle:

“Bu iki büyük kesim arasında hiçbir bağ, hiçbir sempati yoktu; her yerde kaçınılmaz ve acil bir mücadelenin fikri kapıda gibi görünüyordu. Zaten burjuvazi ile halk (çünkü eski takma adlar yeniden kullanılmaya başlanmıştı) Rouen, Limoges ve Paris’te, değişen şanslarla birbirlerine yumruk atmaya başlamıştı; mülk sahiplerinin ya sermayelerine ya da gelirlerine saldırı ya da tehdit altında kalmadığı tek bir gün bile geçmiyordu…”

Yeni ve tanımlanamayan bir virüs yayılıyordu ona göre; sosyalizm veya radikal eşitlikçi fikirler “hastalık” gibi görünüyordu. Tocqueville, kıyamet senaryosu veya distopyaya yakın bir şey tarif ediyordu. Zaten kitleleri “arı”, “karınca”, “haşere” gibi böcek veya diğer hayvan türlerine benzeterek aynı zamanda biyolojik bir korku yaratma fikri, sonrasında bilimkurgu ve fantezi edebiyatında da sık sık rastlanan bir tema olacaktı. Kitlelerden, demokrasiden ve sosyalizmden korku, veba ile, terör ile, kıyamet ile paralel gidiyordu.

(Burjuva) Bireyin sınırlılığı, 19. ve 20. yüzyıl (neo)liberal düşüncesinde, ekonominin sınırsızlığı ile tazmin ediliyordu. Mark Featherstone, kapitalist ütopyayı incelediği Planet Utopia kitabında, Friedrich Hayek’in, “insan sonluluğu” denen “trajik sorunun” kapitalizmin “post-insan” ütopyacılığıyla nasıl çözüme kavuşturduğundan bahsettiğini aktarıyor: Ekonomi, kendilerinde mevcut mübadele işlevleri sayesinde insanları sonsuz kılıyordu. Ekonomi, insanları bir tür “kozmolojik” makineye bağlıyordu. Milton Friedman ise daha da ileri giderek, Amerikan geleneğindeki “sert birey”, “kendi kendini yetiştiren adam” ve “serhat” [frontier] kavramlarına atıfta bulunuyor ve kapitalizmin “soğuk, araçsal rasyonalitesini Amerikan pragmatizm, bireycilik ve özgürlük ideallerinin arkasına gizleyen”, Soğuk Savaş dönemine özgü “militarize edilmiş bir kapitalizm” versiyonu üretiyordu.

Dönüp dolaşıp Amerikan sınırlarına geldik. Kantçı “matematiksel yüce” kavramına benzer şekilde, Mises-Hayek-Friedman ekolü iktisadı da bilinemez, aşkın, sadece uzmanların ve özgür insanların anlayacağı ezoterik bir bilgi konteyneri olarak kurguluyordu. İktisadi mantığa meydan okumak mümkün değildi. Özellikle Friedman’ın neoliberal kaçış modellerinde, sosyal devletin “talep yaratıcı” mantığına savaş açılıyor ve verimliliğe özgürlük ve inovasyon; düşük vergilendirme ve daha erişilebilir, daha ucuz işgücü ile tanımlanan daha etkili bir iş ortamının yaratılması yoluyla erişiliyordu. Finans, bu modelde önemli bir yer kaplıyordu ve işbirliğinin reddi temel taşlardan biriydi: Sürekli rekabet ortamında yaşayan ve çalışan, inovasyonu, kalkınmayı, üretkenliği, tüketimi vb. teşvik edebilen birbirinden bağımsız bireylerden oluşan bir topluluktu hayal edilen. Featherstone’a göre bu sosyal ve iktisadi mücadele vizyonu, “rekabetçi bireyi, ucuz finansman araçlarından yararlanarak kendi ütopyasını satın alan ve böylece ilk kolonistlerin kuruluş efsanesine geri dönen ‘kendi kendini yetiştiren adam’ olarak hayal eden Amerikalılara oldukça uygun gelmişti.” Friedman’ın parasal ekonomisinde para yaratımı ile üretim paralel ilerleyecekti ama finans, gelecekteki zarar olasılığına karşı korunma sağlayan türev araçlar yaratarak yatırımcı tarafındaki zarar (gelecekteki kârlara yapılan bahsin tutmaması) olasılığını ortadan kaldırmasına imkân verdi. Riskten korunmanın (hedging) finans üzerindeki etkisi, borç verenin riskini ortadan kaldırmaktı: Borç veren, kayıplara karşı sigorta yaptırarak finansal sistemi, üretken ekonomiyle ilgili endişelerden fiilen kurtarmıştı. İşçi ise bugündeki (veya gelecekteki) ihtiyaçlarını karşılamak için dün (veya bugün) aldığı borçları geri ödemek amacıyla para kazanmak üzere üretme zorunluluğuna hapsolmuştu. Ödeme yapamama olasılığı alacaklı için sorun değildi ve Featherstone’un deyişiyle, sosyo-iktisadi “doğa durumu”nun bir parçasıydı.

Sonlu kaynaklar, sonsuz finansal spekülasyon ile aşılacak ve çöküş ihtimali, algoritmanın matematiksel soğukluğunun verdiği tahmin rahatlığı ve riskten arındırma ile sıfırlanacaktı; elbette “yatırımcı” için.  

Fakat bu nasıl bir kaçış olabilir? Hedging yoluyla borç verenin zarar etmesi neredeyse imkânsızsa, “temerrüde düşme” aslında oyunun kurallarından biriyse, bu finansal gerçekten çıkış nasıl mümkün kılınacak? Başka bir şekilde sorarsam: Bu zenginler daha ne istiyor?

İki günde çöken dünyalar

1978’de verdiği bir derste, ünlü bilimkurgu yazarı Philip K. Dick, kendisini cezbeden iki soru olduğunu söylüyordu: İlki, “Gerçek nedir?” ve ikincisi, “Otantik insan nelerden oluşur?” idi.

Dick, iktidara (ve teknolojiye) sahip güçlü insanların yarattığı “sözde gerçeklikler”den şüphe duyuyordu; hatta şüphe duymak ne kelime, bununla kafayı bozmuştu. Bu sonuncu benim yorumum; zira Dick, akıl sağlığını yitirdikten sonra FBI’a ihbar mektupları yazarak, Stanislaw Lem’in bir kişi değil, aslında bir grup Sovyet ajanının yarattığı sahte bir yazar olduğunu bile ileri sürecekti. Fakat Dick’in kitaplarını okuduğunuzda (mesela Ubik, mesela Çığrından Çıkmış Zaman, mesela Kozmik Kuklalar mesela Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?) her zaman yaşadığı dünyaların yalanlığından şüphe duyan karakterlerle karşılaşırız. Bu geçici dünyanın altında aslında daha sabit, daha kadim, daha gerçek bir dünya vardır. Zaten Dick de, aynı derste, editörleri kendisinden “iki günde çökmeyecek dünyalar” yaratmasını istediği halde kendisinin bunun tam tersini sevdiğini, kaosa düşkün olduğunu, bu kargaşa ile kitaplarının kahramanlarının nasıl baş edeceğini izlemek istediğini söylüyor. “Bir toplumda veya bir evrende,” diyor Dick, “düzen ve istikrarın her zaman iyi olduğuna inanmayın.” 

“Eski olan, taşlaşmış olan, her zaman yeni yaşama ve yeni şeylerin doğuşuna yol açmalıdır. Yeni şeyler doğabilsin diye eskilerin yok olması gerekir. Bu tehlikeli bir farkındalıktır; çünkü bize, eninde sonunda bize tanıdık gelen şeylerin çoğundan ayrılmamız gerektiğini söyler. Ve bu acı verir. Ama bu, hayatın senaryosunun bir parçasıdır. Değişime psikolojik olarak uyum sağlayamazsak, içsel olarak biz de ölmeye başlarız. Demek istediğim şudur: Gerçek insan yaşayabilsin diye nesneler, gelenekler, alışkanlıklar ve yaşam biçimleri yok olmalıdır. Ve en önemli olan da gerçek insandır; yani gelişebilen, yeniyi özümseyebilen ve onunla başa çıkabilen, canlı ve esnek bir organizma.”

Tabii Dick, üstteki yalan ve geçici dünyaya karşılık alttaki gerçek dünyayı İncil’in mesajı ve Tanrı ile eşitliyor. Hatta Şeytan, bizi “geçicilik” ile, her şeyin değiştiği tuhaflıklar dünyası ile kandırıyor ve belki de Mesih’in ikinci gelişine olan inancımızı, gerçek zamanın kavranışına olan eğilimimizi törpülüyordu. Sanki Deccal, geçiciliği, sahteliği bizi bir tür Matrix’e hapsetmek için kullanıyordu. Dick’te tarih yoktur; gayb [divination] vardır. Görünen ile görünmeyen arasındaki bağ Hristiyanlaştırılır. Çöküş, kıyamet, aslında yok oluş değil, sonsuzluğa, gerçek olana kavuşmak haline gelir bu durumda.

Financial Times için yazan Henry Farrell ve Dan Wang da günümüzün “Dick’vari” durumunu anlamış görünüyor. “Akıl dışı milyarderlerle, bilinç sahibi olduğunu iddia eden makinelerle, halüsinasyonlarla dolu dünyalarla ve siyasi çöküşle dolu” diyorlar önümüzdeki gelecek için ve şöyle devam ediyorlar:

“[Elon] Musk ve yandaşları, kendilerini Asimov tarzı süper dahiler olarak görseler de, daha çok bu evrenden kaçmış kişiler gibi görünüyorlar. Günümüz Silikon Vadisi’ni daha iyi anlamak için bize yol gösteren, Dick’in çok daha tuhaf duyarlılıklarıdır.”

“Olağanüstü para kazanma planlarıyla tuhaf inançlar” bir araya geliyor: Mesela, Marc Andreessen’in risk sermayesi ortaklığı hem kumar uygulamalarına ve “her şeyde hile yapacağını” vaat eden bir girişime fon sağlıyor, hem de torunlarımızın “yıldızlarda yaşayacağını” vaat ederek, “koruyucu azizler”le tamamlanmış kendine özgü yarı-dini bir inanç bildirgesi kaleme alıyor. Yazarlar, Peter Thiel’in “teknoloji alanında kazananları seçmedeki muhteşem sicilini eskatolojiye olan takıntısıyla” birleştirdiğini; Sam Altman’ın ise yapay zeka sayesinde “her dileği yerine getirebilecek bir cin yaratmaya çok yaklaştığımızı” söylediğini hatırlatıyor.

Dahası, Dick’in paranoyak sistemlerinin çöküş ihtimallerinin bugünkü kapitalist eskatolojide istismar edildiğini eklemem gerek: Günümüz hiper-finansal ortamında, iktisadi eylemler “rasyonel” hesaplamalarla değil de kurgusal beklentiler yoluyla anlaşılıyorsa, yatırımın şimdide değil de gelecekte kâra dönüşeceğine ilişkin kapitalist zamansallığın sınırları finansal hedging ile aşılmaya çalışılıyorsa, kıyamet korkusunun diri tutulması “iktisadi rasyonelliğin” yegane yolu haline gelmez mi?

Jens Beckert, Imagined Futures [Muhayyel Gelecekler] kitabında, tam da buna işaret eder: Eğer gelecek (ve bugün) temelden belirsizliklerle malulse, kolektif biçimde tutunulan kurgular iktisadi aktörleri “felç edici şüphe”den kendilerini kurtarmalarını sağlar. Kurgular, kısa vadeli getiriler sağlamasalar bile yatırımlara yön verir. Hatta Beckert’e göre, uzun vadeli yatırımları destekleyen ve ayakta tutan, “toplumsal olarak paylaşılan kurgusal beklentiler”dir.

Ama bu kapitalist eskatoloji, yeni birikim sınırlarının ve “yaratıcı yıkım”dan uzaklaşan kapitalizmin aşırı birikim eğilimini hafifletmeyi amaçlayan iktisadi bir “yamuk bakma”ya, yani kelimenin kötü anlamıyla ideolojiye de işaret eder. Bernie Sanders’ın, Musk ve Bezos’un ultra zenginliğini eleştirip eşitsizliğe dikkat çektiği bir tweetine yanıt veren Tesla’nın sahibi, “Hayatı çok gezegenli hale getirmek ve bilincin ışığını yıldızlara yaymak için kaynak biriktiriyorum,” diyordu. Dünyanın en zengin adamı, “sonlu kaynaklar” varsayımından türeyen Mars’ın kolonileştirilmesi hedefini hiçbir kamusal sorumluluk veya hayırseverlik anlayışına dayandırmıyordu. Eğitime, sağlığa ve reformlara yatırım yapan eski tip kapitalist hayırseverlik yerine ahir zamana işaret eden bir kaçış rampasına, ister başarılı ister başarısız olsun, parayı gömmekti bu.¹

Kıyametin bile işlemediği finans dünyası

Ne var ki, Tocqueville’den mülhem sosyalizm korkusu, dekadan kapitalizmin tek tepkisi değil. Flaubert’çi kriz yönetimi de diğer verimli kaynağı oluşturuyor.

M. John Harrison’ın 2017 yılında yayımlanan Kriz isimli öyküsü bu açıdan tipik. Kendi türünü “Tuhaf Kurgu” olarak adlandıran Harrison’ın anlatısında, dünya uzaylılar tarafından istila ediliyordu. Ama bu istilacılar gerçekten uzaylı mıydı, hatta bu hakiki bir istila mıydı, kimse anlamıyordu. Kimse bunların ne olduğundan, nereden geldiklerinden ya da geleneksel anlamda “burada” olup olmadıklarından bile tam olarak emin değildi. Anlamlı bir şekilde City of London göğünde duran ve burayı girilmez bir yer haline getiren “şeyler” (iGhetti diyorlardı) neydi? Kimisi için karanlık maddeydi; kimisi bu şeylerin Internet’ten fırlayıp geldiğine inanıyordu. Onlarla savaşmak anlamsızdı çünkü aslında bir şey de olmuyordu. Bu nedenle işgal edilmişlik hissi de yoktu. İşsiz kalan finans çalışanları evlerine dönüp hobileriyle uğraşıyorlardı. Dünyanın finansal sinir sisteminin merkezinin hemen yanı başındaki kibar semtlerde hayat olağan akışında devam ediyordu:

“Sanki hiçbir şey değişmemiş gibiydi; sanki City’nin kenar mahalleleri, tıpkı Batı Londra gibi, hâlâ kendilerini sağlam ve işlevsel olarak görüyorlardı; paranın güvenini yitirmeden önce ‘ekonomi’ olarak adlandırdığımız şeyin kalbi olarak.”

Harrison bu yıl yayımladığı Her Şeyin Sonu (manidar!) romanında Kriz’deki anlatıya geri dönüyor ve insanların başına gelenleri yadsıma, yok sayma eğilimini uçlara taşıyor. Bütün Ada şiddetin pençesindedir, havayolları tamamen ortadan kalkmıştır, Avrupa artık İngilizler için “kayıp kıta”dır; ama kibar ve yarı-kibar semtlerin deniz kenarı kafelerinde garsonlar kahve ve kruvasan servis etmeye devam etmektedir. iGhetti’lerin gelişinin üzerinden yıllar geçmiştir; ama kimse meydana gelen değişiklikleri anlamak ya da hatta kabul etmek için pek çaba göstermez: “Artık kimsenin hiçbir şeyi anlayabildiği günler çok geride kalmıştı.”

Neyin gerçek olduğundan emin olmak zordur. Ama Dick’in evrenlerinden farklı olarak, altta yatan bir gerçek de yok gibi görünmektedir. Hatta daha da kötüsü, bir uzaylı istilası dahi City of London ve etrafında örgütlenen yapıyı sarsamaz gibi görünmektedir. Kıyamet, finansal kapitalizmin her gün felaketlerle dolu olan dünyasına işlememektedir sanki. “Meleklerin cinsiyeti” tartışmasını andırır şekilde, öğle saatlerinde lüks dairlerinden çıkan emekliler, VIII. Henry ve Britanya Savaşı hakkında dostane tartışmalara girerler. Kıyametin bile sökmediği bir dünya inşa edilmiştir adeta!

Çöküşü çağırmak

Frédéric Lordon, yapay zeka kaynaklı finansal çöküş beklentisi üzerine yazdığı yazıya, “Balon nedir? Toplumsal bir inanç. Çöküş nedir? Bu inancın çöküşü,” diye başlıyor. Yazara göre borsa ve kredi olmak üzere iki balonumuz var şu anda, “Kapitalizm tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir sermaye seferberliğini sürdürmeye yetecek kadar güçlü bir kolektif inanç tarafından yaratılan iki balon.” ABD’li kapitalistlerin bir hikâye uydurma, yani bir inanç yaratma konusunda epey tecrübeli olduklarını kabul etsek bile, Lordon’a göre, bu sefer hiçbir çabadan kaçınmadılar ve bize en görkemli vizyonları sundular. Fakat ona göre bunlar alışılmadık ve paradoksal bir biçim aldı: “İnsanlığı, sattıkları ürünün korkunç, neredeyse varoluşsal riskleri konusunda ikna etmek.”

Bunu “mükemmel bir efsane” olarak nitelendiren Lordon, bu mit yaratma işleminin arkasındaki büyüyü de bozuyor: 2020’den bu yana “Büyük Beşli” (Microsoft, Google, Oracle, Meta ve Amazon) yapay zeka “kazanına” 1,9 trilyon dolar aktardı ama artık bu yatırımın bir getiri sağlaması gerekiyor. Lordon’a göre yapay zekaya inancın aşınmasının başlangıcına tanık oluyor olabiliriz ve kritik bir eşik aşıldığında, önceki çılgınlığın ultra “manikliğine” benzer, “acımasız bir finansal düzeltme” yaşanacak. Para kaybeden OpenAI ve Anthropic, henüz kâr elde edemedi; “hiperskalerler” için yapılan en iyimser varsayımlara göre Amazon hariç tüm bu şirketlerin 2025–30 döneminde negatif yatırım getirisi elde edeceğini düşünülüyor. Finansal ivmelerini sürdürmek isteyen hiper ölçekli şirketler artık hisse geri alımlarını durdurmak da dahil üzere radikal önlemlere başvuruyorlar ve devasa borçlar biriktiriyorlar.

Bunları bilmiyorlar mıydı? Önemli olan bilmemek değil. Finansal bir balon olarak yapay zeka, hem destekçileri hem de karşıtları eliyle kapitalist eskatolojinin parçası haline getirildi; hatta onu dönüştürdü. Buy bağlamda yapay zeka, yine kelimenin kötü anlamıyla, bir ideolojidir. Kayıtsızlık ve şiddet dolu tepki varyantları bu genel eğilimi değiştirmez.

Aris Komporozos-Athanasiou buna “Çöküş Finansı” diyor. Ona göre çöküş finansı, “geleceğe dair birbiriyle rekabet eden anlatıları üretip yönetmek, bu gerilimi yerinde bırakmak, yeniden dağıtmak ve ortaya çıkardığı belirsizliği paraya çevirmek” için işleyen bir mekanizmadır. Yazar şöyle devam eder:

“Çöküş finansı, bu tür çok yönlü spekülasyonlardan beslenir: tutarlılık ya da sonuç gerektirmeden çelişkili gidişatları –istikrar ve kriz, büyüme ve yok olma– barındırır. Bu ekosistemin en keskin ucunda, kripto para birimleri hem tehlikeli balonlar hem de sistemik çöküşe karşı bir koruma aracı olarak görülür. Felaket tahvilleri, sigortaladıkları olaylar daha sık ve daha az öngörülebilir hale gelse bile yüksek getiri sunar. Emeklilikler, güvenliği giderek daha dalgalı piyasalarda risk yönetimi kapasitesine bağlı olan bireyselleştirilmiş yatırım araçları olarak yeniden tanımlanır. Tüm bu süre boyunca, yeni bir kurucu-girişimci sınıfı, çoğu kişi için sosyal güvenliği daha da altüst ederken, bazıları için ise refah dolu uzun vadeli bir gelecek vaat eder.”

Finans, krizler aracılığıyla yönetir. Komporozos-Athanasiou’a göre bir zamanlar finansal krizlere verilen tepkilere yapı kazandıran kategoriler (yani risk, güvenlik, toparlanma, hatta piyasanın kendisi) giderek daha istikrarsız hale geliyor. Bu durumda ise finansın vaadi şudur: “Dünya paramparça oluyor olabilir, ama portföyünüz yine de iyi performans gösterebilir.”

***

Geçmişle geleceği bugünde düğümleme ihtimali, gerçeğin rüya gibi görünen sahteliğin arkasında, elimizi uzatınca ulaşabileceğimiz bir diyar olduğu fikri, kapitalist eskatolojinin cenderesinden kurtulma ihtimali sağlar. Bu da bizim kaçış rotamız olabilir. Marx’ın Ruge’a yazdığı mektupta, sahip olduğumuz şeyi aslında zaten uzun süredir hayal ettiğimizi fark etmemiz ile bilincin dogmalardan uzak reformasyonu arasında bağ kurması, bir başlangıç noktası olabilir.

Ya da belki de, Harrison’ın kendi “karşı hatırat”ında yazdığı gibi, yaşadıklarımızın bir kısmının bize rüya gibi gelmesi onları anladırmamızın yegane yoludur:

“Başınıza gelenlerin büyük bir kısmı, görünmez ve/veya çözümlenemez nedensel zincirler aracılığıyla gerçekleşecektir. Hayatın büyük bir bölümünde, başkalarına ne olduğunu bir kenara bırakın, kendinize ne olduğunu bile asla bilemeyeceksiniz. Etrafınızda olup bitenlerin çoğunu ise hiç farkına bile varmayacaksınız. Nedensel ilişkiler her yerde mevcut ve güvenilirdir; fakat nedenselliği aramak, en iyi ihtimalle geçici olan epistemolojiler ve ontolojiler kullanarak, asla elde edemeyeceğiniz açıklamaları bulmak için boşa çabalaymaktan ibarettir. Neden zamanınızı boşa harcayasınız ki, özellikle de kurguyla? Farkında olmadan, eskiden ‘rüya’ denilen şeyin içinde hayatlarını çözmeye çalışan herkes için kurguda bir temsil yer verelim. Hayatın bir rüya olduğundan emin değilim. Ama onu haritalandırma girişimleriniz size bir rüya gibi gelmiyorsa, uyanık olmanın gerçekte ne olduğu ya da bunun nerede ve hangi koşullarda gerçekleştiği konusunda ciddi bir yanılgıya düşüyor olabilirsiniz.”


¹ Ben Tarnoff ve Quinn Slobodian, Elon Musk’ı “Muskizm” adını verdikleri daha geniş bir düşünce sisteminin içine yerleştirdikleri kitapta, Musk’ın apartheid rejiminde geçen çocukluğuna, anne tarafından dedesinin Teknokrasi hareketine mensup olduğuna işaret ediyorlar. Teknokrasi, kaynakları bilimsel ilkelere göre tahsis edecek mühendislerin diktatörlüğü altında yönetilen bir toplum hayal ediyordu ve “kapitalizm ile demokrasiyi tek darbede öldürmek” istiyordu. Yazarlara göre Muskizmin esbabı mucibesi (ve aynı zamanda çelişkisi), teknoloji aracılığıyla bireye egemenliğini kazandırmaktı ama bu egemenlik, aslında yalnızca “bazılarının”, yani süper zenginlerin egemenliğini pekiştirmeyi amaçlıyordu.

Okumaya Devam Et

Amerika

JPMorgan: Petrol piyasasında net bir senaryo yok

Yayınlanma

JPMorgan, İran’a karşı savaşın başlamasından bu yana ilk kez petrol piyasaları konusunda net bir temel senaryoya sahip olmadığını açıkladı.

Bankanın analistleri, “Son aşamayı nasıl modelleyeceğimizi gerçekten bilmiyoruz,” dedi.

Raporda, çatışmanın başlangıcında JPMorgan’ın ABD yönetiminin aşmayacağı bazı iktisadi eşikler olduğunu varsaydığı, fakat çatışmanın altıncı ayında bu sınırların çoğunun aşıldığı ve ufukta net bir çıkış stratejisi görünmediği belirtildi.

Banka, petrol fiyatlarının varil başına 100 doların üzerine çıktığını ve benzin fiyatının galon başına 4,37 dolara ulaştığını belirtti.

Ayrıca, mevsimsel talebin en yüksek seviyeye ulaştığı kış dönemine girilirken ABD’deki dizel fiyatlarının galon başına 6,31 dolar ile tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştığını, stokların ise tüm zamanların en düşük seviyesinde olduğunu kaydetti.

JPMorgan, Eylül ayı için Brent petrolünün makul değerini varil başına yaklaşık 90 dolar olarak tahmin etti.

Bu rakam, mevcut fiyatların 106 dolar civarında olduğu göz önüne alındığında, piyasaların halihazırda kesintiye uğrayan tahmini günlük 10 milyon varilin ötesinde, arzda daha fazla kayıp yaşanma riskini fiyatlara yansıttığını gösteriyor.

Raporda, Bab el-Mendeb Boğazı’ndan geçen gemilere yönelik tehditler ve Suudi Arabistan’ın ihracat rotalarını etkileyen son saldırılar da dahil olmak üzere Orta Doğu’da artan risklere dikkat çekildi.

Ayrıca, Rus rafineri altyapısına ve Ukrayna şehirlerine yönelik saldırıların devam ettiğine işaret edilerek, küresel enerji arzına yönelik jeopolitik risklerin sürdüğü vurgulandı.

Fakat JPMorgan, arz kesintilerinin büyüklüğüne rağmen, hükümetlerin ve tüketicilerin stok çekimlerine daha az başvurması nedeniyle petrol fiyatlarının beklendiği kadar keskin bir şekilde yükselmediğini belirtti.

Çatışmanın başlamasından bu yana küresel ham petrol ve rafine ürün stokları yaklaşık 555 milyon varil azaldı.

Bu rakam, bankanın bu yılın başlarında öngördüğü düşüşün yalnızca yaklaşık üçte biri kadar.

Bankaya göre aynı zamanda, küresel petrol talebinin bir yıl önceki seviyelerin günde yaklaşık 4,4 milyon varilin altında seyretmesi, arz kayıplarının telafi edilmesine yardımcı oldu.

Analizde şöyle deniyor:

“Talep düşüşüne çok daha fazla, stok çekilmelerine ise çok daha az dayanarak, piyasa ham petrol fiyatlarında kalıcı bir artış olmaksızın olağanüstü bir arz kesintisini telafi etmeyi başardı. Çatışma başladığından bu yana Brent’in ortalama fiyatı sadece 94 dolar oldu.”

Uluslararası Enerji Ajansı geçen hafta, küresel petrol arz ve talebinin bu yıl daha önce beklenenden daha fazla düşeceğini açıkladı.

Buna karşılık, üretici grubu OPEC, tahminini beş ay üst üste düşürmüş olsa da, bu yıl dünya petrol talebinin artmasını bekliyor.

OPEC, 2026 yılında talebin günlük 380.000 varil artacağını öngörüyor.

Banka, özellikle Çin, Avrupa, Japonya ve Güney Kore’de önemli miktarda stokun mevcut olduğunu ve bunun uzun süreli bir kesintiye karşı bir tampon görevi gördüğünü belirtti.

Bu durum, yakın vadede ham petrol fiyatlarının önemli ölçüde yükselme ihtiyacını sınırlayabilir.

Yine de banka, Orta Doğu’daki arz kesintilerinin devam etmesi halinde, stokların daha da azalması ve piyasanın dengeyi korumak için talepteki düşüşe giderek daha fazla bağımlı hale gelmesi nedeniyle, petrol fiyatlarının bu yılın ilerleyen dönemlerinde yükselebileceği uyarısında bulundu.

Banka, “Kısacası, fiyatları şimdilik kontrol altında tutmaya yetecek kadar yedek kaynak hâlâ mevcut,” dedi.

Okumaya Devam Et

Amerika

Demokrat danışmanlar: Yapay zeka konusunda çok sert bir tutum sergilemeyin

Yayınlanma

Demokrat danışmanlar, çekişmeli bölgelerdeki adaylarını yapay zeka düzenlemeleri hakkında konuşmaktan kaçınmaya gizlice teşvik ediyorlar.

Bunun nedeni, güçlü teknoloji gruplarının ara seçimlerden önce kendilerine karşı devasa bir harcama dalgası başlatacağından korkmaları.

Bu tavsiye, POLITICO’ya konuşan kaynaklara göre, üç ayrı üst düzey Temsilciler Meclisi yarışındaki stratejistlerden geldi.

Bu durum, sektör liderlerinin hızla gelişen teknolojilerinin yarattığı varoluşsal tehditler konusunda uyarıda bulunmasıyla birlikte, Capitol Hill’de (ABD Kongresi) yapay zeka paniğinin artmasının ardından ortaya çıktı.

Seçmenler yapay zeka konusunda giderek daha fazla endişeleniyor: Yeni bir POLITICO anketine göre, Amerikalıların yaklaşık üçte ikisi, gelişmiş yapay zekanın insanlığı yok etme riski taşıdığını söylüyor.

Başkan Donald Trump, bu endişeyi “aldatmaca” olarak nitelendirdi ve Demokratların bu konuyu ele alması için bir fırsat yarattı. 

Fakat Demokratlar, büyük teknoloji şirketlerine ne kadar sert çıkacakları konusunda hâlâ tereddüt ediyorlar.

Bir düzineden fazla Demokrat Kongre üyesi ve stratejistle yapılan röportajlara göre, üst düzey Demokratlar ve adaylar, yapay zekayı çok sert bir şekilde eleştirirlerse, sektörle bağlantılı süper PAC’lerin kendilerine karşı milyonlarca dolarlık ek harcama yapabileceğinden endişe duyuyorlar.

Aralarında önemli bir yapay zeka yatırımcısı olan Elon Musk’ın da bulunduğu isimler, radyo ve televizyon kanallarını reklamlarla dolduruyor.

Üst düzey bir Demokrat stratejist şunları söyledi:

“Yapay zekayı düzenlediğimizden ve bu gerçek endişeleri ele aldığımızdan emin olmalıyız. [Fakat] yapay zeka kaynaklı paranın gelmesini istemiyoruz.”

Cumhuriyetçi eğilimli Güney Teksas’taki koltuğunu korumaya çalışan Cuellar, “Her sektörde olduğu gibi, koruyucu önlemler hakkında bir tartışma olmalı. Fakat her Kongre üyesi, kendi seçim bölgesi ve inançlarına göre kendi kararını vermeli,” dedi.

Eski İlerici Grup başkanı Temsilci Pramila Jayapal, yapay zeka yanlısı grupların kilit Demokratları hedef almaya başlayacağından endişelendiğini de belirtti:

“Biliyorsunuz, bu yapay zeka grupları ortaya çıkıp endişeli olduklarını, düzenleme istediklerini söylüyorlar. Ama sonra yasal düzenleme isteyen herkesi yenmek için muazzam miktarda para harcıyorlar.”

Kongre’deki Demokratların gündeminde yer alan AI düzenlemesi, gelecek yıl iktidara gelmeleri halinde, Jayapal, AI gruplarının “sırf yasa tasarısını yazmalarına izin verecekleri adaylara para harcayacaklarını” söyledi.

Bazı önde gelen Demokrat adaylar ve seçim kampanyaları, teknoloji süper PAC’leri için kırmızı çizgileri aşmamaya sessizce çalışıyor.

Geçen hafta Musk ve en büyük iki AI CEO’su bu teknolojiye daha fazla düzenleme çağrısında bulunsa da, bu çizgilerin tam olarak ne olacağı belirsiz.

Demokratlar, bu yıl ön seçimlerde 25 milyon doların üzerinde harcama yapan ve OpenAI’ın yatırımcıları ile yöneticileri tarafından desteklenen, yapay zeka endüstrisini savunan bir süper PAC olan “Leading the Future”a karşı özellikle temkinli davranıyor.

Rakip süper PAC ağı olan “Public First Action” ise yapay zeka düzenlemesi için baskı yapıyor ve OpenAI’ın başlıca rakibi Anthropic tarafından finanse ediliyor.

POLITICO’nun sorusu üzerine “Leading the Future”, yapay zeka konusunda karşı çıktığı belirli bir politikayı açıklamayı reddetti.

Leading the Future sözcüsü Josh Vlasto şöyle konuştu:

“Yapay zeka konusundaki tutumları nedeniyle Demokrat Kongre üyelerine karşı hem harcama hem de sindirme taktikleri uygulayan ve tehditlerde bulunan tek grup, Public First ile Anthropic ve etkili altruistler tarafından finanse edilen diğer gruplar. Gündemimiz, her zaman olduğu gibi, Kongre’de ve ülke genelinde geniş ve giderek artan bir desteğe sahip, güçlü ve akıllı bir ulusal düzenlemenin Kongre tarafından kabul edilmesi.”

Çarşamba günü, Leading the Future, Cumhuriyetçi siyasi eylem komitesi (PAC) aracılığıyla genel seçimler için ilk reklam kampanyasını başlattı.

Grup, Louisiana’daki Cumhuriyetçi Senato adayı Julia Letlow, Mississippi’deki Senatör Cindy Hyde-Smith, Güney Carolina’daki Senatör Darline Graham ve Güney Dakota’daki Senatör Mike Rounds’u desteklemek için 2 milyon dolar harcıyor.

Bu dört Cumhuriyetçi aday, Senato kontrolünü belirleme olasılığı düşük olan, rekabetin çok az olduğu seçimlerde yarışıyor.

İki AI grubu arasında anlaşmazlık yaşanıyor. Her iki grup da farklı ön seçim yarışlarına kaynak ayırdı ve emekliye ayrılan Temsilci Jerry Nadler’in koltuğu için yapılan ön seçimde birbirlerine rakip oldular.

Bu yarışta eyalet Meclis Üyesi Alex Bores’un AI odaklı kampanyası bir harcama savaşını tetikledi.

Leading the Future’un stratejisine aşina olan ve iç görüşmeleri tartışmak üzere isimsiz kalma izni verilen bir kişi, Haziran ayında POLITICO’ya verdiği demeçte, grubun bu yıl Bores’a yağdırdığı türden milyonlarca dolarlık olumsuz reklam seliyle başka bir adayı hedef almasının olası olmadığını söyledi; gruba yakın bir kişi ise bu durumun değişmediğini belirtti.

Demokratlar, grupların kilit yarışlarda yeniden birbirleriyle mücadele edebileceğine inanıyor.

Public First Action’ın kurucu ortağı Brad Carson, ağın genel seçimlere “kesinlikle” dahil olacağını söyledi.

Carson, Public First Action’ın yarışlara girip girmemeyi değerlendirmek için iki “turnusol testi” kullandığını belirtti.

Eğer bir aday, “ihracat kontrollerine güçlü destek ve federal bir çerçeve olmadığı durumlarda yapay zeka ile ilgili eyalet yasalarının önceliğine karşı güçlü bir muhalefet” gösteriyorsa, o zaman grubun desteğini alması için en uygun aday.

Bir aday ise tam tersi bir tutum sergilerse, yani ihracat kontrollerine karşı çıkıp eyalet yasalarının geçersiz kılınmasını destekliyorsa, grubu bu adaya karşı harekete geçip ona karşı kampanya harcamaları yapmaya meyilli olacak.

Carson, “Asıl mesele, öne çıkıp sizin için kahraman olmak isteyen kişileri bulmak,” dedi.

Çarşamba günü, Anthropic’in politika sorumlusu Sarah Heck, POLITICO’nun Decoded zirvesinde, ABD’nin Çin karşısında “yapay zeka konusunda liderliğini sürdürmesi gerektiğini” belirterek, “ikinci sıradan güvenlik sağlanamaz” diye savundu.

Heck, yapay zeka şirketlerinin kendi şirketleri içindeki güvenliği sağlamak için kendi başlarına bırakılamayacağı konusunda hemfikir olduğunu ama dış düzenlemeye yönelik iki partili bir yasayı desteklemeyi reddetti.

Bazı Demokratlar, sektör yanlısı grupları kendilerine düşman etme riskine rağmen yapay zekayı sıkı bir şekilde düzenlemek istiyor.

Michigan’daki Demokratların Senato adayı Abdul El-Sayed, daha önce yapay zekaya yönelik sıkı düzenlemeler çağrısında bulunmuştu ve şu anda “araştırma sınırında tam bir duraklama” çağrısında bulunuyor.

Çarşamba günü POLITICO’ya verdiği röportajda, “[Yapay zeka sektörünün] parasından kaçmaktansa gerçeğin yanında olmayı tercih ederim,” dedi.

Yine de El-Sayed, bu konuyla ilgili reklam yayınlama taahhüdünde bulunmadı. Çekişmeli eyaletlerdeki Demokrat yasa yapıcılar Susie Lee (Nevada) ve Greg Landsman (Ohio) da, daha fazla düzenlemeyi savunmalarına rağmen, yapay zeka önlemlerine ilişkin reklam planlamadıklarını bildirdi.

Bu durum, seçmenlerin teknolojiye ilişkin endişelerinin artmasına rağmen, konunun henüz Kasım seçimleri için en önemli mesele haline gelmediğinin bir işaretidir.

Bu arada Cumhuriyetçiler, yapay zeka süper PAC’lerinin devreye girerek diğer eyaletlerdeki kampanyalarına destek olmasını umuyor; örneğin, Demokrat Senatör Jon Ossoff’un sektörü agresif bir şekilde eleştirdiği Georgia’da ya da Cumhuriyetçi Parti adayı Başsavcı Ken Paxton’ın son anketlerde biraz geride kaldığı Teksas’ta.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English