Avrupa
Çin’in ihracat gücü ve değer kaybeden yuan Avrupa’yı zorluyor

Çin, gümrük tarifesi gerilimlerine ve enerji sıkıntılarına rağmen bu yıl da 1 trilyon doların üzerinde ticaret fazlası verme yolunda ilerlerken, değerinin altında kalan yuan üzerindeki tartışmalar yeniden alevleniyor. Ülkenin elektrikli araç ihracatındaki hızlı yükseliş Alman otomotiv devi Volkswagen gibi üreticileri ciddi istihdam kesintilerine zorluyor.
Çin’in ihracat lokomotifi, gümrük tarifesi gerilimlerini ve enerji sıkıntılarını geride bırakarak bu yıl da 1 trilyon doların üzerinde yeni bir ticaret fazlasına doğru ilerlerken, değerinin altında kalmaya devam eden yuanı yeniden küresel tartışmaların odağına taşıyor.
Dünyanın gözü ABD üzerindeki gelişmelerde kalmaya devam etse de en büyük ikinci ekonomi hızla büyümeyi sürdürüyor.
Ülkenin küresel piyasalardaki etkisi, Washington kaynaklı her gelişme kadar derin ve yaygın hissediliyor.
Pandemiden bu yana yaşanan jeopolitik gerilimler, Çin’deki konut krizi, demografik gerileme ve Washington ile yürütülen ikili ticaret savaşları, bazı çevrelerin halen yüzyılın en büyük ekonomik şoku olarak nitelendirdiği gerçeği gölgelemeye yetmedi.
Çin ekonomisi, küresel ölçekte yankı uyandıran güçlü veriler açıklamaya devam ediyor.
Çin Gümrük Genel Müdürlüğü tarafından salı günü açıklanan verilere göre, haziran ayı ihracatı dolar bazında geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 27 artış göstererek son dört ayın en güçlü performansını kaydetti ve mayıs ayındaki artış hızını geride bıraktı.
Yapay zeka sektöründeki hareketliliğin çip ve teknoloji ekipmanı ticaretine yansımasıyla ithalat da beklentileri aşarak yıllık yüzde 36 artışla son beş yılın en yüksek seviyesine ulaştı.
Çin’in ticaret fazlası mayıs ayındaki 105 milyar dolar seviyesinden haziranda 126 milyar dolara yükseldi. Yılın ilk yarısındaki toplam dış ticaret fazlası, ithalatın ihracata kıyasla birkaç aydır daha hızlı büyümesine rağmen 576 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.
Bu rakam geçen yılın aynı döneminde 586 milyar dolar olarak kayıtlara geçmişti. Mevcut tablo, geçen yıl elde edilen 1,19 trilyon dolarlık rekor ticaret fazlasının bu yıl da yakalanabileceğine işaret ediyor.
Söz konusu büyüme yalnızca Çin’in kritik bileşenlerdeki ABD kısıtlamalarını aşmak için kendi teknoloji ekosistemini kurmaya çalıştığı yapay zeka yarışı ve teknoloji mücadelesiyle sınırlı kalmıyor.
Ülkede elektrikli araç satışlarının hız kazanmasıyla, Çin tarihinde ilk kez tek bir ayda 1 milyon adetten fazla otomobil ihraç edildi.
Geçen yılın başındaki aylık ihracat hacmini neredeyse ikiye katlayan bu artışın büyük kısmı Avrupa, Latin Amerika ve Ortadoğu pazarları tarafından absorbe edildi.
Alman otomotiv sektöründe zorlu dönem
Reuters köşe yazarı Mike Dolan’ın değerlendirmesine göre Çin’in hızla artan otomobil ihracatı en çok Avrupalı üreticileri etkiliyor.
Alman otomotiv devi Volkswagen, yoğun rekabet ve transatlantik ticaret gerilimlerine ayak uydurabilmek adına yaklaşık 50 bin kişilik ek istihdam kesintisine gidebileceğini duyurdu.
Bu açıklama, şirketin önümüzdeki yıllarda iş gücünü 100 bin kişi azaltmayı planladığı yönündeki raporları da doğrular nitelikte oldu.
Alman üreticiler aynı zamanda Çin’in durgun seyreden iç pazarında da satış yapmakta zorlanıyor. BMW, geçen ay Çin’e yapılan ihracattaki düşüş nedeniyle beklenmedik bir kâr uyarısında bulunmuştu.
Bu durum, euro bölgesi ve özellikle Almanya üzerinde büyük bir baskı oluşturuyor. Batıda ABD tarifeleri, doğuda ise Çin ithalatı arasında sıkışan bölge ekonomisi, aynı zamanda Ortadoğu’daki gerilimlerin tetiklediği enerji fiyatlarındaki yeni artış eğilimiyle de mücadele ediyor.
Hem ekonomik hem de siyasi açıdan karmaşık olan bu sorunun kolay bir çözümü bulunmuyor. Avrupa, Çin’in batarya teknolojisine ihtiyaç duyarken, kendi yüksek teknoloji endüstrilerini korumakta geç kaldığını düşünüyor ve otomotiv sektörünün geleceğinden endişe ediyor. Avrupalı politika yapıcılar, döviz kurlarını ancak yeni yeni sorunun ve potansiyel çözümün bir parçası olarak değerlendirmeye başlıyor.
Yuanın serbest dalgalanması gündemde
Avrupa’daki en önemli tartışma konularından birini döviz kuru oluşturuyor. Almanya Başbakanı Friedrich Merz, şubat ayındaki Pekin ziyaretinde bu konuyu gündeme getirmiş ve bu hafta yaptığı açıklamada, değerinin oldukça altında kalan yuanın rekabet şartlarını bozduğunu yinelemişti.
Merz, yuanın değer kazanmasının Çin’in daha sert ticari yaptırımlarla karşılaşmasını engelleyebileceğini savundu.
Merz pazartesi günü yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“Çin ile diyaloğu bir çözüme doğru yönlendirmeye çalışıyoruz. Bu, Çin’i sermaye piyasalarındaki rekabet çerçevesinde kendi para biriminin serbestçe dalgalanmasına izin vermesi konusunda ikna etme girişimidir.”
Yuan bu yıl hem euro hem de dolar karşısında bir miktar değer kazandı. Ancak Avrupa’nın Çin ile olan ticaret açığı iki katından fazla artmasına rağmen, euro/yuan kuru on yıl öncesine göre daha yüksek bir seviyede bulunuyor. Bazı ekonomistler, pandemiden sonra üretici fiyat enflasyonunda yaşanan farklılıklar nedeniyle euronun reel anlamda salgın öncesine göre yüzde 40’a yakın değer kazandığını tahmin ediyor.
Deutsche Bank stratejisti Shreyas Gopal tarafından hazırlanan bir analiz, Avrupa’nın bir “Çin Şoku 2.0” süreciyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Çeşitli değerleme modellerini kullanan Gopal, yuanın bu yıl euro karşısında yüzde 5 değer kazanmasına rağmen halen yüzde 15 oranında düşük değerli olduğunu belirtiyor. Bu seviyenin en son 2005-2008 dönemindeki uç noktalarda görüldüğünü ve bu durumun yükünü en çok Almanya’nın çektiğini ekliyor.
Gopal, “Modellerimizin neredeyse tamamı, yuanın euro karşısındaki düşük değerinin, varsayımsal bir Alman markı karşısında çok daha belirgin olduğunu gösteriyor” değerlendirmesini yapıyor.
Küresel piyasaların odağı Wall Street, Silicon Valley ve Washington’daki gelişmelere odaklanmış olsa da Çin’in ihracata dayalı devlet destekli ekonomik modeli, yüzyılın en güçlü küresel ekonomik güçlerinden biri olmaya devam ediyor.
Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü ekonomisti Arvind Subramanian, sıkı düzenlemeler ve döviz kontrolleriyle desteklenen bu modelin, orta ölçekli güçlerin ekonomik beklentilerini aşındıran üçüncü bir Çin şokuna yol açtığını savunuyor.
Subramanian, Project Syndicate için kaleme aldığı makalede, “Küresel lider olan ABD’yi kendi gücünü sorgular hale getirmek ve aynı zamanda Avrupa’nın en büyük gücü Almanya’yı ekonomik olarak sarsmak, tarihte benzeri az görülen bir gelişmedir. Çin’in bu ekonomi modeli, bu milenyumda dünyayı değiştirmek adına ABD’deki ekonomik gelişmelerden veya Fed politikalarından daha büyük bir etki yarattı” ifadelerine yer verdi.
Döviz kurları bu küresel dengeyi tek başına değiştirmek için küçük bir araç gibi görünse de çözümün önemli bir parçası olarak kabul ediliyor.
Bu noktada Avrupa, son dönemde nadir görülen bir biçimde, ABD Başkanı Donald Trump ile aynı fikirde birleşiyor.
Avrupa
Alman süt devi Müller, CDU’ya AfD ile işbirliği önerdi

Müller süt ürünleri grubunun çoğunluk hissedarı Theo Müller, Şansölye Merz’in SPD’yi koalisyondan çıkarması ve değişken çoğunluklarla yönetmesi gerektiğini söyledi.
Welt am Sonntag gazetesine verdiği demeçte Müller, “Böylece geriye sadece AfD kalır,” dedi ve “ideal senaryo” olarak CDU-AfD ittifakını ifade eden “Siyah ve Mavi”yi savunarak, “O zaman Almanya kısa sürede tekrar rayına oturur,” iddiasında bulundu.
Saksonya-Anhalt’taki seçim zaferinin ardından, arkadaşı olduğunu iddia ettiği AfD lideri Alice Weidel’e bir mektup yazdığını belirten Müller, “Bu sansasyonel başarı için tebrikler!” dedi.
Müller, Saksonya-Anhalt vatandaşlarının tüm ülkeye bir mesaj gönderdiğini söyledi ve “Mevcut politikalarla işler eskisi gibi devam edemez,” iddiasında bulundu.
AfD’nin hangi tutumlarını reddettiği sorulduğunda Müller, “AB’den veya avrodan ayrılmak benim için çok aşırı bir adım olur,” cevabını verdi.
CDU’nun Bavyera’daki kardeş partisi CSU’nun üyesi olan Müller, AfD’nin “tersine göç” terimi üzerine yapılan tartışmayı abartılı olarak nitelendirdi.
Partinin seçim bildirgesini okuduğunu söyleyen süt devi, “Tersine göç şu anlama gelir: Burada kalma hakkı olan herkes bu hakkı kullanabilir ve bu hakka sahip olmayanlar —çünkü Almanya’da yasadışı olarak bulunuyorlar— ülkeyi terk etmek zorundadır. Bu apaçık ortada,” dedi.
Müller, borç yasağı, enerji dönüşümüne son verilmesi, sübvansiyonların kademeli olarak kaldırılması, daha kısıtlayıcı bir göç politikası ve kalkınma yardımının durdurulmasının yanı sıra, Rusya’ya karşı savaşta Ukrayna’ya destek çağrısında bulundu.
Alman patron, enerji dönüşümünü “hiçliğe doğru bir dönüş” olarak nitelendirdi.
Müller, karbon kredisi ticaretinin, besleme tarifelerinin ve yenilenebilir enerjiye yönelik sübvansiyonların kaldırılmasını önerdi:
“Bunların hepsi ortadan kalkabilir. Bu ‘hiçliğe doğru dönüş’ şimdiye kadar yarım trilyon avroya mal oldu. Bu 500 milyar demek! Ve 2050’ye kadar 5 trilyon avroya daha mal olması bekleniyor.”
Avrupa
Finlandiya, Fransa’nın nükleer caydırıcılık girişimine dahil oldu

Finlandiya, Fransa’nın Avrupa’da nükleer caydırıcılığı artırma hedefiyle başlattığı ikili işbirliği girişimine resmen katıldı. Kararla birlikte girişimdeki müttefik sayısı 10’a yükselirken nükleer silahların kontrolü tamamen Paris yönetiminde kalmayı sürdürecek.
Finlandiya, Fransa’nın Avrupa’da nükleer caydırıcılığı güçlendirmek amacıyla başlattığı girişime dahil olma kararı aldı.
Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, Paris yönetimiyle yürütülecek işbirliğinin ikili temelde gelişeceğini, bu adımın hem ülkesinin hem de genel olarak Avrupa’nın güvenliğini pekiştireceğini belirtti.
Häkkänen yaptığı değerlendirmede, “Finlandiya’nın Fransız girişimine katılması, Fransa ile savunma alanındaki ikili işbirliğimizi belirgin biçimde derinleştirecek ve güvenliğimizi güçlendirecek. Yakın müttefiklerimiz Norveç, İsveç ve Danimarka’nın zaten bu girişime katılmış olması sebebiyle bu adım bizim için doğal bir seyir taşıyor” dedi.
Bakanlığın açıklamasında, söz konusu girişimin NATO’nun nükleer caydırıcılık mekanizmasının yerini almayacağı ve ittifakın mevcut yapısına benzer bir kolektif savunma taahhüdü içermediği kaydedildi.
Katılımcı ülkelerin kendi ortaklık düzeylerini bizzat tayin edeceği, Fransa’nın da müttefiklerinden kendi nükleer kuvvetlerinin idamesi için herhangi bir maddi katkı talep etmediği vurgulandı.
Muhtemel işbirliği biçimlerini sıralayan Häkkänen, Fransız nükleer doktrininin istişare edilmesini, ortak tatbikatları ve Fransa Stratejik Hava Kuvvetlerine ait kimi unsurların müttefik ülke topraklarına geçici konuşlanmasını gündeme getirdi.
Ortakların tatbikatlara gözlemci sıfatıyla katılabileceği ya da konvansiyonel askeri birlikleriyle katkı sağlayabileceği aktarıldı.
Bununla birlikte, Fransız nükleer silahları ve bu silahların kullanımına dair nihai karar yetkisi yalnızca Paris yönetiminin kontrolünde kalmayı sürdürecek. Fransa ayrıca katılımcı ülkelere alternatif bir “nükleer şemsiye” sağlama gayesi gütmüyor.
Finlandiya’nın katılımıyla birlikte Fransız girişimindeki ülke sayısı 10’a ulaştı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Mart ayında yaptığı açıklamada İngiltere, Almanya, Polonya, Hollanda, Belçika, Yunanistan, İsveç ve Danimarka’nın katılımını ilan etmişti.
Mayıs ayında ise sürece Norveç dahil oldu. Girişimini Mart 2026’da kamuoyuna duyuran Macron, Fransız nükleer caydırıcılığının Avrupa boyutunu “ileri düzey” olarak nitelendirmişti.
Moskova yönetimi ise Avrupa’da şekillenen bu adımlara tepki gösteriyor.
Rusya’nın Berlin Büyükelçisi Sergey Neçayev Mayıs ayında yaptığı açıklamada, Avrupa “nükleer şemsiyesini” pekiştirme planlarının Rusya açısından doğrudan stratejik tehdit oluşturduğunu ve askeri-siyasi planlamalarda hesaba katılması gerektiğini söyledi.
Kremlin de Avrupa’daki nükleer işbirliğinin genişlemesinin stratejik istikrar müzakerelerine yansıtılmasının şart olduğuna işaret etti.
Moskova ayrıca nükleer silahların yayılmasının önlenmesi rejimine yönelik risklere dikkat çekti.
Rusya Dışişleri Bakanlığının özel yetkili büyükelçisi Andrey Belousov, Mayıs ayında ABD, İngiltere ve Fransa’yı, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı göz ardı ederek nükleer kapasitelerini artırmakla suçladı.
Avrupa
Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda, Birleşik Krallık’tan ayrılmak için harekete geçti

Birleşik Krallık’a bağlı Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’daki milliyetçi liderler, AB’ye yeniden katılma ve Birleşik Krallık’tan ayrılma çabalarında işbirliği yapma konusunda anlaştılar.
İşbirliği açıklaması, Donald Trump’ın Kuzey İrlanda’nın ayrılmasını desteklediğini açıklamasından sadece birkaç gün sonra geldi.
Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler liderleri yaptıkları açıklamada, “Her bir ulusumuzun demokratik yollarla kendi geleceğini belirleme hakkı var. Britanya Hükümeti’nden her bir yargı bölgesinde anayasal değişikliği hazırlamasını, planlamasını ve kolaylaştırmasını talep ediyoruz,” dediler.
Ayrıca Brexit’in kendi ekonomilerine zarar verdiğini ileri süren liderler, ayrı uluslar olarak nihayetinde Avrupa Birliği’ne yeniden katılmak için birlikte çalışacaklarını da eklediler.
Mayıs ayında İskoçya ve Galler’de bağımsızlık yanlısı başbakanlar seçilip Kuzey İrlanda’da Sinn Fein’den Michelle O’Neill’in de göreve gelmesiyle, milliyetçiler ilk kez üç bölgenin tamamında iktidara geldi.
Toplantı, ABD Başkanı Donald Trump’ın birlik tartışmasına eşi görülmemiş bir şekilde müdahil olarak, İrlanda Cumhuriyeti ile Birleşik Krallık’ın Kuzey İrlanda bölgesi arasında birliğin sağlanması hakkında “çok isterim” demesinden birkaç gün sonra gerçekleşti.
Bu açıklama, Trump’ın yorumlarının ardından konunun gündem dışı olduğunu yineleyen Birleşik Krallık Başbakanı Andy Burnham ile Trump’ı zıt kutuplara itti.
Cardiff’te düzenlenen benzeri görülmemiş bir zirvede, üç başbakan, bağımsızlık referandumları düzenleme hakkını talep eden ortak bir bildirgeyi imzaladı.
Bu toplantı, Andy Burnham’ın milletvekillerine, referandum lehinde “net bir uzlaşma” olması halinde İskoçya’da bir referandum daha yapılmasına izin vereceğini belirtmesinin ardından gerçekleşiyor.
Kuzey İrlanda’da İrlanda’nın yeniden birleşmesine yönelik destek artmakla birlikte, son anketler hâlâ bu yönde net bir çoğunluk olmadığını gösteriyor.
İskoçya’da ise Başbakan John Swinney, İskoç Ulusal Partisi’nin bağımsızlık çabalarını yeniden canlandırmaya çalışıyor.
Geçen hafta Swinney, Burnham’a bir mektup yazarak İskoçya’nın anayasal geleceği ve yeni bir referandum için olası bir yasal mekanizma konusunda görüşme talebinde bulundu.
Liderler, ekonomilerini nasıl büyütecekleri ve kendi enerji kaynaklarını nasıl genişletecekleri konusunda fikir alışverişinde bulunmak üzere ortak bir mutabakata vardılar.
Belfast Anlaşması’na göre, Kuzey İrlanda’dan Sorumlu Devlet Bakanı’na göre Kuzey İrlanda’da oy kullananların çoğunluğunun “birleşik bir İrlanda arzusunu dile getireceği” “herhangi bir zamanda muhtemel görünürse”, referandum düzenlemekle yükümlüdür ve bu, anlaşmada ayrıca belirtilen takdir yetkisine ek olarak geçerlidir.
Avrupa1 hafta önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa6 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa1 hafta önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya6 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor










