Bizi Takip Edin

Diplomasi

Erdoğan’ın danışmanı: Türkiye İsveç’in NATO üyeliğini bir gecede onaylamayacak

Yayınlanma

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politika baş danışmanı Akif Çağatay Kılıç Nikkei Asia’ya verdiği röportajda, Türkiye’nin İsveç’in NATO üyeliğini onaylama taahhüdünün parlamentonun programı nedeniyle hızlı bir süreç olmayabileceğini söyledi.

Akif Çağatay Kılıç, Erdoğan’ın Litvanya’daki NATO zirvesinden döndükten sonra koalisyon ortağıyla masaya oturacağını ve ardından İsveç’in onay belgelerini parlamentoya göndereceğini kaydetti.

Salı günü düzenlenen zirve oturum aralarında konuşan Kılıç, “Yönetim, yasayı bir an önce meclise göndermek için üzerine düşeni yapacaktır” dedi.

Nikkei haberinde, parlamentonun önümüzdeki hafta tatile gireceği ve 1 Ekim’e kadar tekrar toplanmayacağı düşünüldüğünde, İsveç’i yaz tatilinden önce ittifakın 32. üyesi yapmanın adeta “zamana karşı bir yarış” olacağı vurgulandı.

Kılıç, “Düğmeye basıp ertesi gün her şey olmuyor. Meclis süreci var, yani bu hafta olacağını düşünmüyorum” ifadesini kullandı.

Onay süreci, cumhurbaşkanının katılım protokolünü önce Dışişleri Komisyonunda görüşülmek üzere meclise göndermesini gerektiriyor. Komisyon oylamasından sonra Genel Kurul’da oylamaya sunulacak. Karar onaylandıktan sonra resmi gazetede yayımlanacak.

Teknik olarak, parlamento oturumu uzatabilir, ancak bu da AKP ve MHP oylarına bağlı.

‘İsveç daha fazlasını yapmalı’

İsveç’in, Ankara’nın Türkiye karşıtı gruplarla ilgili endişelerini gidermek için çaba sarf ettiğini kaydeden Kılıç, ancak Ankara’nın Stockholm’ün daha fazlasını yapmasını umduğuna işaret etti.

Kılıç, geçen yıl Madrid’de düzenlenen NATO zirvesi öncesinde Türkiye ile NATO’nun potansiyel üyeleri Finlandiya ve İsveç arasında imzalanan 10 maddelik Üçlü Memorandum’a işaret ederek “Üçlü anlaşmanın bazı gerekliliklerini yerine getirdiler” dedi.

“Burada bir samimiyet var, ancak yapılması gereken bazı işler var,” diyen Kılıç, bunun tamamlanmış bir anlaşma olmadığını ima etti ve ekledi: “Bu yüzden bu konuda çalışmanın parlamentoya bağlı olduğunu söylüyoruz çünkü yürütme organı olarak bize düşen bunu parlamentoya göndermektir.”

Geçen yılki üçlü mutabakatın ilgili maddesi Finlandiya ve İsveç’in, PKK ve FETÖ bağlantılı gruplara destek vermemesini öngörüyordu.

Kılıç, Türkiye’nin ayrıca NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in anlaşmanın bir parçası olarak Erdoğan’a söz verdiği NATO terörle mücadele özel koordinatörlüğünün kurulmasını da izleyeceğini kaydetti: “Koordinatörlük bizim açımızdan çok önemli bir konu.”

“İyi terörist diye bir şey yoktur. ‘Ama’lar ve ‘fakat’lar olmadan teröristler kötüdür” diyen Kılıç, bir koordinatörün bu anlayışın yayılmasına yardımcı olabileceğini söyledi.

‘ABD ile karşılıklı daha yakın ilişkiler kurma iradesi’ 

Salı günü ayrıca Erdoğan Vilnius’ta ABD Başkanı Joe Biden ile bir araya geldi ve ikili ilişkilerde yeni bir aşamaya hazır olduğu sinyalini verdi. Erdoğan, “Sayın Başkan, değerli dostum, öncelikle mevcut görevime yeniden seçilmemin ardından beni tebrik ettiğiniz için teşekkür etmek istiyorum” dedi.

İki devlet başkanının daha sık bir araya gelmesi gerektiğini kaydeden Erdoğan, “Bundan önceki görüşmelerimiz sadece ısınma turlarıydı ama şimdi yeni bir süreç başlatıyoruz. Bu yeni süreç beş yıllık bir süreçtir” diyerek beş yıllık yeni görev süresine atıfta bulundu.

Kılıç, Erdoğan’a Beyaz Saray’dan bir davet gelip gelmediğini söylemedi ancak “Her iki tarafta da daha yakın ilişkiler kurma yönünde bir irade var” dedi.

İki lider ayrıca eylül ayında New York’ta yapılacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çerçevesinde bir yüz yüze görüşme olasılığını da değerlendirebilir.

‘Vize serbestisi konusunda Türkiye’ye söz verildi’

Bu hafta Erdoğan, İsveç müzakerelerinin talep listesine Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini de eklemişti. Kılıç bu konuda, Ankara’nın müzakere sürecinin “canlandırılmasını” istediğini ve üzerinde çalışılabilecek bazı fasıllar olduğunu söyledi.

“Ticaretimizin %60’ı AB ile ve bu nedenle AB’li ortaklarımızla da bir yenilenme ve daha iyi bir atmosfer görmek istiyoruz” diyen Kılıç şöyle devam etti: “Vize serbestisi konusunda [Türkiye’ye] zaten söz verildi. Eksik olan çok az nokta var, dolayısıyla bu konuda ilerlemeye oldukça hazırız.”

Diplomasi

Venezuela, İsrail ile diplomatik ilişkilerini yeniden tesis etti

Yayınlanma

Venezuela ve İsrail, önemli bir dönüşüm kapsamında konsolosluk ilişkilerini yeniden kurma konusunda anlaşmaya vardı.

Salı günü hem İsrail hem de Venezuela tarafından yapılan bu duyuru, ABD tarafından kaçırılan Nicolas Maduro ve Bolivarcı Devrim’in lideri Hugo Chavez’in politikalarından önemli bir farklılaşma anlamına geliyor.

Caracas, 17 yıl önce Chavez döneminde İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları nedeniyle İsrail ile ilişkilerini kesmişti.

Maduro döneminde Venezuela, İran ile ittifak kurarken İsrail’e karşı kararlı bir şekilde muhalefetini sürdürmüştü.

Venezuela Dışişleri Bakanı Felix Plasencia Gonzalez, X platformunda yaptığı açıklamada, konsolosluk ilişkilerinin yeniden kurulmasına yönelik kararın, Güney Amerika ülkesini yerle bir eden çifte depremin ardından İsrail’in Venezuela’ya bir ekip göndermesinin ardından alındığını belirtti:

“Venezuela Bolivarcı Cumhuriyeti ile İsrail Devleti hükümetleri, çifte depremin ardından yürütülen acil durum ve yeniden inşa çalışmalarından kaynaklanan ikili teknik işbirliğini sürdürme ve her iki ülkede ikamet eden kendi vatandaşlarına konsolosluk hizmetleri sunulması için bir koordinasyon mekanizması kurma konusunda anlaştıklarını bildiriyorlar.”

İsrail hükümetinin İspanyolca hesabından X’te yapılan bir paylaşımda, bu değişikliğin “her iki hükümetin de, iki ülke arasında önemli bir tarihi dostluk köprüsü oluşturan İsrail Devleti ile Venezuela’da ikamet eden Yahudi topluluğu arasındaki bağın önemini kabul ettiğini” gösterdiği belirtildi.

İsrail diplomasisinin yeni hedefi Latin Amerika

Konsolosluk ilişkileri genellikle vatandaşlara ve yolculara ortak hizmetler sunulmasına yardımcı olur.

Bu ilişkiler, tam diplomatik ilişkilerin yeniden kurulmasına yetmese de ilişkilerde bir ısınma sinyali verebilir.

Rodriguez, Maduro’nun kaçırılmasından bu yana ABD Başkanı Donald Trump yönetimi ile iyi ilişkilere sahip.

ABD’nin yakın müttefiki İsrail’e doğru yaşanan bu kayma, Caracas’ın uzun süredir müttefiki olan Küba’dan uzaklaşmasıyla eşzamanlı olarak gerçekleşiyor.

Temmuz ayında Venezuela, “Küresel Güney”e karşı önyargı olduğu iddiasını gerekçe göstererek Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden (ICC) çekildiğini duyurdu.

Bu hamle, mahkemeyi “işlevsiz hale getireceğini” taahhüt eden Trump yönetiminin mahkemeye karşı düşmanca yaklaşımıyla uyumlu.

İsrail, Gazze’de yürüttüğü savaş sırasında Latin Amerika’daki birçok ülkeyle ilişkilerinin ciddi şekilde gerilmesine tanık olmuştu.

Fakat kıtada sağcı adayların seçim kazanması, bölge genelinde ilişkilerin yeniden düzeltilmesi yönünde yeni bir ivme kazandırdı.

Geçen hafta, Şili ve Honduras, Gazze’deki savaş sırasında geri çekilen büyükelçilerini İsrail’e yeniden atadılar.

Arjantin lideri Javier Milei, geçen yıl ülkenin büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınacağını duyurmuştu.

Bu adım, uzun süredir Filistin devletinin gelecekteki başkenti olarak görülen Kudüs’e büyükelçiliği taşıma yönündeki Trump’ın 2018’deki kararını yansıtıyor.

Geçen hafta göreve başlayan Kolombiya’nın yeni sağcı devlet bakanı Abelardo de la Espriella, işgal altındaki Suriye Golan Tepeleri üzerindeki İsrail’in egemenlik iddiasını tanıdı.

Bu yaklaşım, bölgedeki en sert İsrail eleştirmenlerinden biri olan solcu selefi Gustavo Petro’nun izlediği politikadan önemli bir sapma anlamına geliyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Mısır’ın üçlü pakta katılmasını Suudi Arabistan istemedi iddiası

Yayınlanma

Suudi Arabistan, geçen hafta Türkiye ve Pakistan ile imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na Mısır’ın katılmasına karşı çıktı.

Bu iddia, görüşmelere aşina üç Suudi kaynak tarafından Middle East Eye’a (MEE) aktarıldı.

Kaynaklardan biri olan Suudi monarşisinin eski üst düzey danışmanı, Riyad’ın “en azından şimdilik” Mısır’ın anlaşmaya katılmasını istemediğini söyledi.

Fakat konunun hassasiyeti nedeniyle isimsiz kalmak koşuluyla konuşan üç kaynak da, Suudi Arabistan’ın bu tutumunun, Abdülfettah es-Sisi hükümetine karşı artan bir hayal kırıklığından ve Riyad’da Mısır’ın artık eskisi gibi stratejik veya askeri bir değer sunmadığına dair bir inançtan kaynaklandığını belirtti.

Cuma günü Mekke’de imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ı, bu üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı bir saldırıyı, üçüne de yönelik bir saldırı olarak kabul etmeye mecbur kılıyor.

Suudi yetkililer, anlaşmanın operasyonel mekanizmalar, spesifik tetikleyiciler ve bir kriz durumunda ortak askeri yardımın fiilen nasıl yürütüleceği konusunda belirsiz olmasına rağmen, bunu ortak savunma kapasitelerini güçlendirecek bir mekanizma olarak tanımladılar.

Kaynaklara göre, Suudi Arabistan’ın Mısır’ın katılımına karşı çıkma kararı, Riyad ile Kahire arasında tırmanan gerginliklerden kaynaklanıyor.

Mısır, üçlü pakta neden katılmadı?

Kaynaklar, Suudi Arabistan’ın, Sisi’nin 2013’teki darbeyle iktidarı ele geçirmesinin ardından hükümetinin en büyük mali destekçisi olduğunu ve başlangıçta Kahire’nin zayıflayan ekonomisini desteklemek için yaklaşık 25 milyar dolar harcadığını aktardılar.

Fakat Riyad’ın, kilit güvenlik konularında “karşılıklı destek eksikliği” olarak gördüğü durumdan dolayı hayal kırıklığına uğradığını belirttiler.

Kaynaklardan biri, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki Husi direnişçilerle sürdürdüğü savaşta Mısır’ın “asgari düzeyde ve güvenilmez” rolüne ve İran savaşı sırasında Mısır’ın “hayal kırıklığı yaratan” tutumuna dikkat çekti.

Kaynaklar ayrıca, özellikle Riyad ile Abu Dabi arasında, “Suudi Arabistan’ın ulusal güvenliğini ve çıkarlarını tehdit eden” Güney Yemenli ayrılıkçı gruplara verilen destek nedeniyle yaşanan gerginliğin ardından, Kahire’nin Birleşik Arap Emirlikleri’ne “bağımlılığı” konusunda artan tedirginliğe de değindi.

Kaynaklardan ikisi, Mısır’ın İran saldırılarına yanıt olarak Abu Dabi’ye savaş uçakları gönderdiğini ve Sisi’nin savaş sırasında BAE Cumhurbaşkanı Muhammed bin Zayed’i birden fazla kez ziyaret etmeye istekli olduğunu ama Suudi Arabistan’a yönelik bu tür hiçbir adımın atılmadığını belirtti.

Kaynaklar, Riyad’ın Sisi’nin Abu Dabi ile yakınlaşmasından giderek daha fazla endişe duymaya başladığı sonucuna vardı.

Kaynaklar, bunun nedeninin Riyad’ın, Birleşik Arap Emirlikleri’nin bazı politikalarını Mısır’ın kendi stratejik çıkarlarına aykırı görmesinden kaynaklandığını belirtti.

Şahbaz Şerif: Üçlü pakt tamamen savunma amaçlı

Bunlar arasında BAE’nin Somaliland’daki varlığı, İsrail ile kurduğu stratejik ilişki, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı’na ilişkin anlaşmazlıklar sırasında Etiyopya’ya verdiği destek ve Sudan’daki Hızlı Destek Güçleri’ne sağladığı destek yer alıyor.

Kaynaklardan biri, Kahire’nin Abu Dabi ile sürdürdüğü ilişkilerin, Riyad’da Mısır’ın stratejik bir ortak olarak güvenilirliğine dair şüpheleri derinleştirdiğini belirtti.

Başka bir kaynak ise, Sisi döneminde bu ilişkinin giderek Suudi Arabistan’ın Mısır’ı güvenilir bir ortak olarak değil, Körfez desteğine “bağımlı” bir ülke olarak gördüğü bir yapıya dönüştüğünü belirtti.

Eski üst düzey danışman, Mısır’ın tarihsel olarak Suudi Arabistan’a, ABD’ye ve diğer dış güçlere bağımlı olduğunu, buna karşılık ise çok az şey sunduğunu söyledi.

Danışman, “Mısır her zaman bize ve ABD’ye bağımlı olmuştur; karşılığında hiçbir şey vermez, sadece alır ve alır, karşılığında hiçbir şey vermez,” dedi.

Bazı Türk kaynaklar ise MEE’ye, Ankara’nın Mısır’ı anlaşmaya dahil etmek için önemli çabalar sarf ettiğini ve Mısır’ın katılımını resmen önerdiğini bildirdi.

Fakat aynı kaynaklara göre, Kahire’nin anlaşmaya katılmaya hazır olmadığı anlaşılınca diğer ülkeler Mısır olmadan devam etmeye karar verdi.

Suudi kaynaklar ise Mısır’ın anlaşmayı kendisinin reddettiği yönündeki iddiayı yalanladı.

Hâlâ ülkenin karar alma süreçlerine yakın olan eski üst düzey danışman, Kahire’nin katılmamaya karar verdiği yönündeki iddiayı “gülünç” olarak nitelendirdi.

Danışman, “Gerçek şu ki, Sisi her zamanki gibi bu anlaşmadan maddi kazanç elde edebilmek için anlaşmaya katılmaya can atardı,” diye konuştu.

Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan savunma anlaşması: Birine yönelik saldırı tümüne yapılmış sayılacak

Danışman, Suudi karar alıcıların Sisi’nin “sadakatine” ilişkin ciddi endişeleri olduğunu ve ona Türk ve Pakistanlı liderler kadar güvenilemeyeceğine inandıklarını söyledi.

Danışman, “Türklerin Mısır’ın da dahil edilmesini istediğini anlıyoruz ve bunun nedenini de anlıyoruz. Belki gelecekte, bir değişiklik ya da iyileşme görürsek [olur],” dedi.

Öte yandan Suudi kaynaklar, Türkiye ve Pakistan’ın ittifaka askeri açıdan Mısır’dan daha fazla katkı sunduğunu belirtti.

Kaynaklardan biri, “Ordunun rolü, gıda fabrikalarına yatırım yapmak ve bunları yönetmekle uğraşmak yerine, askeri üretim kapasitelerine yatırım yapmak olmalıdır,” dedi.

Ayrıca Mısır silahlı kuvvetlerinin savaşa hazırlık durumunu ve etkinliğini de sorguladılar.

Kaynaklar, bu kararın dolayısıyla sadece Mısır’ın siyasi duruşuyla ilgili değil, Riyad’ın Kahire’nin yeni bir bölgesel güvenlik mimarisine somut olarak ne tür bir katkı sağlayabileceğine dair inancıyla da ilgili olduğunu belirtti.

Pakistan-Suudi Arabistan anlaşmasında neler vardı?

Suudi kaynaklar, Sisi yönetimi altında Mısır’ın dış finansal desteğe giderek daha fazla bağımlı hale geldiğini, buna karşılık önemli bölgesel güvenlik meselelerinde daha az katkı sağladığını öne sürdü.

Eski üst düzey danışman, krallığın son yıllarda çalkantılı geçmesine rağmen Ankara ile ilişkilerini Kahire ile olan ilişkilerinden daha güvenilir gördüğünü söyledi.

Danışman, “Lider kadrosundaki karar vericiler, Sisi’nin sadakati konusunda ciddi endişeler taşıyor. Ona güvenilemeyeceği düşünülüyor ve bu haklı bir görüş,” dedi.

Danışman, bunu Suudi Arabistan’ın “Pakistanlılar ve Türk kardeşleri” ile olan ilişkileriyle karşılaştırdı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

JD Vance, Ukrayna’dan Rus limanlarını kullanan tankerlere saldırıları durdurmasını istedi

Yayınlanma

Ukrayna, geçen ayın sonunda ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in talebi üzerine, Karadeniz’deki kritik bir limanı kullanan petrol tankerlerine yönelik yoğun insansız hava aracı saldırılarını durdurdu.

Financial Times’ta (FT) yer alan iddiaya göre Washington, Ukrayna’nın Kazakistan’dan Rusya’nın Novorossiysk limanındaki Hazar Boru Hattı Konsorsiyumu (CPC) terminaline boru hattıyla taşınan ham petrolü taşıyan tankerleri hedef alarak petrol piyasalarını daha da istikrarsız hale getirdiği ve ABD şirketlerine zarar verdiği konusunda endişeliydi.

Ukraynalı yetkililer ve konuyu yakından bilen diğer kaynaklar, Vance’in 31 Temmuz’da yapılan bir telefon görüşmesi sırasında Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy’den saldırıları durdurmasını istediğini belirtti.

Yetkililer ve FT’nin açık kaynaklı bilgilere dayalı analizine göre, Ukrayna o tarihten bu yana CPC terminali yakınlarındaki tankerlere saldırı düzenlemedi.

Yetkililer, Ukrayna’nın, söz konusu gemiler Ukrayna’nın yaptırımlarına tabi olmadığı ve Rus petrolü ya da diğer Rus yükleri taşımadığı sürece, CPC altyapısını veya Rus olmayan gemileri hedef almamayı kabul ettiğini belirtti.

“Amerikalı ortaklarımızı çok dikkatle dinliyoruz,” diyen üst düzey bir Ukraynalı yetkili, Kiev’in ABD’nin talebine yanıt olarak ilgili “mekanizmaları” oluşturduğunu da sözlerine ekledi.

Bu yetkili, CPC’nin “ABD ve Kazakistan hükümetleriyle yapılan görüşmelerin düzenli bir parçası” olduğunu belirtti.

ABD’nin önde gelen enerji şirketleri Chevron ve ExxonMobil, Kazakistan’ın ana petrol ihracat yolu olan CPC’de ve bu hattı besleyen batı Kazakistan petrol sahalarında hisselere sahip.

Chevron, ülkenin en büyük petrol sahası olan Tengiz’in yüzde 50’sine sahipken, Exxon ise yüzde 25’ine sahip.

Bir ABD’li yetkili, yönetimin Ukrayna’yı Karadeniz’deki Rus olmayan gemileri ve CPC altyapısını hedef almayı durdurması konusunda uyardığını doğruladı.

Yetkili, “Yönetim, CPC’yi, Rus enerji kaynaklarına alternatif teşkil eden ve Avrupa pazarlarına Kazakistan menşeli enerjinin ulaştırılmasında hayati öneme sahip bir kanal olarak görüyor,” dedi.

Vance’in talebi, ABD’li yetkililerin Ukrayna’yı Rusya’daki Amerikan ticari çıkarlarına zarar vermekten caydırmaya çalıştıkları ilk örnek değil.

Şubat ayında, o dönem Ukrayna’nın Washington Büyükelçisi olan Olha Stefanişina, geçen yılın sonlarında Ukrayna’nın Novorossiysk limanına düzenlediği insansız hava aracı saldırısının ardından ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bir demarş (hoşnutsuzluğu belirtmek amacıyla gönderilen diplomatik bir mesaj) aldığını söylemişti.

Geçen ay Ukrayna’nın CPC terminaline düzenlediği saldırılar, Azak Denizi’ndeki Rus gemilerine yönelik yoğun kampanyayla birlikte, kaosa yol açtı.

Bu durum Kazakistan’ı defalarca Novorossiysk’e petrol sevkiyatını durdurmaya zorladı ve nakliye ücretleri ile sigorta maliyetlerini iki katından fazla artırdı.

Enerji akışlarını izleyen Kpler’e göre, bunun sonucunda CPC temmuz ayında günde sadece 1,3 milyon varil yükledi.

Bu rakam bir önceki aya göre günde 300.000 varil ve mayıs ayına göre günde 600.000 varil daha azdı.

İran savaşı nedeniyle Orta Doğu’dan gelen arzın kısıtlı kalması nedeniyle Kazak ham petrolü küresel piyasalar için özellikle önemli hale geldi.

17 Temmuz’da CPC terminalinde yükleme için bekleyen Exxon tarafından kiralanmış bir tanker, saldırılar sırasında vuruldu.

Geçen ay Chevron CEO’su Mike Wirth, şirketin “boru hattının akışının kesintiye uğramamasını” sağlamak için ABD ve diğer hükümetlerle işbirliği içinde olduğunu belirtmişti.

Bu yılın başlarında Vance, Kiev’e askeri yardımı durdurmanın “yönetim olarak yaptığımız işler arasında en çok gurur duyduğum şeylerden biri” olduğunu söylemişti.

Ukrayna’nın tutumuna yakın bir kaynak, Kiev’in Trump yönetiminin talebini kabul ettiğini, çünkü Patriot önleme füzelerini üretmek için ABD’den lisans almaya çalıştığını belirtti.

Ayrıca, Rusya’nın kritik altyapıya yönelik hava saldırılarını yoğunlaştırmasının beklendiği kış gelmeden önce bu füzelerden birkaç yüz adet satın almayı umuyor.

Ukrayna cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamaya göre, Zelenskiy 31 Temmuz’daki telefon görüşmesi sırasında Vance’e, Patriot füzeleri ve hava savunmasının Kiev için “en büyük öncelik” olduğunu söyledi.

Ukrayna, Rusya’nın diğer bölgelerdeki enerji altyapısına yönelik operasyonlarını hızlandırdı ve bu ay ülkenin iç kesimlerinde bulunan üç rafineriyi vurdu.

Bu saldırılar, Rusya’nın rafineri kapasitesinin büyük bir kısmını devre dışı bıraktı.

Bu durum, Rusya’yı yakıt ihracatını askıya almaya zorladı ve küresel dizel ve benzin fiyatları üzerinde baskı yarattı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English