Bizi Takip Edin

Avrupa

Estonya’nın ‘feminist’ başbakanı militarizmi ve şovenizmi körüklüyor

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, 13 Mart 2023 tarihinde New Left Review’da yayınlandı. Makale, Doğu Avrupa ülkelerindeki ‘Atlantikçi’ siyasetçilerin nasıl Rus düşmanı, militarist ve milliyetçi eylemlere yöneldiğini gösteriyor. Üstelik bu siyasetçiler kadınların dünyayı yönetmesinin ne kadar güzel olacağını söylüyor, ‘feminist’ dış politikalar geliştiriyor, ülkelerini oldukça şaibeli seçimlere neden olan dijitalleşmiş sistemlerle donatıyor. Anglo-Amerikan cennetine giden yol zorbalıkla, militarizmle, şovenizmle döşeniyor. 


Estonya’nın Şahini

Lily Lynch
New Left Review
13 Mart 2023

Avrupa’da sertliğin yüzü kadınlara ait. Olaf Scholz ve Emmanuel Macron sözde zayıflıkları ve güvenilmezlikleri nedeniyle alay konusu olurken, Finlandiya’dan Sanna Marin ve Almanya’dan Annalena Baerbock, kıtanın Rus saldırganlığına karşı yılmadan mücadele eden vicdanı olarak övülüyor. Bu formül –kadın, genç, telejenik, şahin, neoliberal, profesyonel– Şubat 2022’den bu yana oldukça başarılı oldu. İlk kez yaklaşık on yıl önce İsveç Dışişleri Bakanlığı tarafından ortaya atılan ‘feminist dış politika’ kavramı, yakın zamanda Almanya Dışişleri Bakanlığı tarafından da benimsendi ve şu anda Kuzey Avrupa’da ilgi görmeye başladı. Uzun yıllar nükleer karşıtı barış aktivizmi ile ilişkili sayılan ülkeler şimdi yeniden markalaşan militarizmi kucaklıyor. 

Aynı durum Estonya’da 5 Mart’ta yapılan genel seçimlerde de yaşandı, görevdeki Başbakan Kaja Kallas ve merkez sağ Reform Partisi oyların %31’ini alıp sandalye sayısını 34’ten 37’ye çıkararak kesin bir zafer elde etti. Kallas yeni feminist Atlantikçiliğin bir simgesi haline geldi: kendisini ‘Avrupa’nın Demir Leydi’si’ olarak tanımlıyor, Putin’in savaş suçlarından yargılanmasını talep ediyor, dünya liderlerini Putin’le diyaloğu kesmeye teşvik ediyor ve Ukrayna’da herhangi bir barış anlaşmasına kararlılıkla karşı çıkıyor (aynı zamanda Times’a “Eğer kadınlar yönetimde olsaydı daha az şiddet olurdu,” diyor). Kallas yönetimindeki Estonya, Kiev’e yaklaşık 400 milyon dolar yardımda bulundu – bu rakam mevcut yıllık savunma bütçesinin yaklaşık %50’sine denk geliyor. Nüfusunun GSYİH’ye oranı bakımından Estonya’nın yardım katkısı diğer tüm ülkelerden daha fazla oldu. Geçen ay itibariyle yaklaşık 43.000 Ukraynalı mülteci geçici koruma statüsü için başvuruda bulunarak Estonya’yı kişi başına en fazla Ukraynalı mülteci alan ülke konumuna getirdi. 

Kallas, Kremlin’in diktatörüne boyun eğmeyen kararlı kadın lideri temsil etmeye başlamış olsa da bu durum Estonya’daki kadınlar için pek bir şey değiştirmedi. Ülkedeki cinsiyete dayalı ücret farkı, kadınların saat başına ortalama ücretinin erkeklerden %21 daha düşük olmasıyla AB’deki ikinci en büyük fark olmaya devam etmektedir. Ülke aynı zamanda ticaret bloğundaki en yüksek enflasyona sahip olup Ağustos ayında %25,2 ile zirve yapmıştır. Bu faktörler, Kallas’ın dış politikasına en yüksek sesle karşı çıkan sağ popülist Muhafazakar Halk Partisi (EKRE) tarafından istismar edildi; partinin seçim kampanyasında devasa askeri yardımların Estonya’nın ulusal çıkarlarını baltaladığı ve mülteci akınının Estonya’nın kimliğini aşındırdığı savunuldu. İlk seçim anketleri bu mesajın seçmenler arasında yankı bulduğunu göstermiştir. Gelgelelim geçtiğimiz ay Politico’da yayınlanan bir makalede Rusya’nın paramiliter Vagner Grubu’nun 2019 Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde EKRE’yi desteklemek amacıyla ‘Avrupa Birliği karşıtlığını ve NATO’ya karşı güvensizliği körükleme’ girişiminin bir parçası olarak ‘etki operasyonları’ yürütmeyi planladığı iddia edildi. Bu suçlama, son ulusal seçim öncesinde partinin popülaritesini düşürdü. Sonuçta EKRE beklentilerin altında kalarak sadece %16 oy alabildi.

Kallas’ın zaferi Estonya’nın ilk ‘e-oylama’ çoğunluğu ile çakıştı. Toplam 615.009 oydan 313.514’ü internet üzerinden kullanıldı (hükümet ile EKRE arasında seçimin doğruluğu ve anayasaya uygunluğu konusunda şiddetli bir tartışmaya yol açtı). Liberal partiler için bu, Estonya’nın çok övündüğü ‘dijital toplum’ için ileri bir adımdı. 1991’de bağımsızlığını kazanmasından bu yana ülke, e-vergi dosyalama, e-ikamet, e-imza, e-reçete ve dijital kimlikler de dahil olmak üzere bir dizi dijital kamu hizmeti başlattı. ‘E-Estonya’nın liberteryen ahlakı (ülkede düz oranlı gelir vergisi var) beklenen zaviyelerden övgüler almıştır; Cato Enstitüsü bu ülkeyi ‘geleceğin ülkesi’ olarak adlandırmaktadır. Bu, teknolojik demodeliğin yıkıntılarından girişimci bir cennet inşa ederek ülkenin Sovyet geçmişiyle bir kopuşa işaret etmeyi amaçlıyor. Bu modernleşme projesini hiper-Atlantikçi bir eğilimle birleştiren Kallas, kendisini yirmi birinci yüzyıl Estonya konsensüsünün yüzü haline getirerek ülkesini aydınlanmış Batı ile aynı hizaya getirdi.

Ancak Estonya hala Rusya ile 383 km’lik bir sınırı paylaşıyor ve 1,3 milyonluk nüfusunun yaklaşık dörtte biri etnik Ruslardan oluşuyor. Estonya’nın üçüncü büyük kenti Narva’ya ev sahipliği yapan kuzeydoğu Ida-Viru vilayetinde etnik Ruslar nüfusun yaklaşık dörtte üçünü oluşturuyor. Bu durum bölgeyi uzun süredir devam eden bir gerilim alanı haline getirdi. NATO, Rusya’nın batıya doğru nüfuzunu arttırmak amacıyla mevcut etnik ayrılıklardan faydalanmaya çalışabileceği ve hatta Estonya topraklarını ilhak edebileceği bir ‘Narva Senaryosu’ konusunda uyarıda bulundu. Aralık ayında Kallas, 2024 yılında uygulanmak üzere Estoncanın tek dil olduğu eğitime tam geçişi öngören bir yasayı kabul etti: eleştirmenlerin ‘zorla asimilasyon’ olarak nitelendirdiği bir hamle. Hükümet ayrıca İkinci Dünya Savaşından bir Sovyet tankının anıtını Narva’dan kaldırdı ve sözde ‘kitlesel karışıklıkları’ önlemek için geçen yaz kent sakinlerinden sekizini gözaltına aldı. Estonya’da tarihi anıtlara ilişkin politikalar özellikle serttir. Nisan 2007’de, hükümetin Tallinn’deki bir Kızıl Ordu askerinin bronz heykelinin yerini değiştirme planlarına tepki olarak rahatsızlık patlak verdi. ‘Bronz Geceler’ olarak bilinen yoğun bir isyan, yağma ve kundaklama dönemi 156 kişinin yaralanmasına ve bir kişinin ölümüne yol açtı. 

Geçtiğimiz yıl boyunca Rus azınlık nüfusu ana akım Estonya siyasetinden giderek daha fazla koptu. Ülkedeki en yüksek işsizlik oranına sahip olan eski sanayi merkezindeki pek çok vatandaş, Kallas’ın şahin yaklaşımı nedeniyle yabancılaşmış durumda. Mart ayında seçimlerdeki en düşük katılım, Estonya Komünist Partisi’nin halefi Rusya yanlısı Birleşik Sol Parti adayının olağanüstü iyi bir performans gösterdiği Ida-Viru vilayetinde kaydedildi. Partinin 2019’da sadece 510 olan toplam oyu 14.605’e yükseldi: Narva’nın Sosyal Demokrat Belediye Başkanı Katri Raik’e göre ‘çok açık bir uyarı işareti’ ve ‘alarm zilleri çalmalı.’ Kallas şimdilik seçimlerde rakiplerini yenmiş ve NATO’nun savaş çabalarına desteği pekiştirmiş olabilir. Fakat nüfusun önemli bir bölümü onun vizyonunu paylaşmıyor ve onları e-Estonya’nın Atlantikçi cennetine zorla entegre etme girişimleri tepkiye neden olabilir.

Avrupa

Slovenya siyasetinde İsrail tartışması

Yayınlanma

Slovenya Başbakanı Janez Janša ile Cumhurbaşkanı Nataša Pirc Musar arasında, ülkenin İsrail ve Gazze’deki savaşa yönelik politikası konusunda kamuoyunda keskin bir çatışma patlak verdi.

Tartışma, Janša’nın Yesha Konseyi Başkanı Yossi Dagan ile yaptığı görüşmenin ardından ortaya çıktı. Janša bu görüşmede “Tanrı, Yahudiye ve Samiriye sakinlerini korusun,” demişti.

Yahudiye ve Samiriye, siyonistlerin Batı Şeria’ya verdiği “resmi” isim. 

Ayrıca, Janša hükümetinin İsrail’in E1 inşaat planını kınayan ortak bir Avrupa Birliği bildirisinin yayınlanmasını veto etme kararı da bu tartışmaya yol açtı.

Pirc Musar, “uluslararası hukukun siyasi bir tercih meselesi olmadığını” ve herkese eşit şekilde uygulanması gerektiğini belirterek hükümetin tutumunu eleştirdi.

Slovenya’nın Batı Şeria’daki yasa dışı Yahudi yerleşim yerlerinin genişlemesine karşı net bir Avrupa tutumunu desteklemesi gerektiğini savunan Musar, uluslararası hukukun uygulanmasında “çifte standart” olmaması gerektiğini söyledi.

Bunun üzerine Janša sert bir şekilde yanıt verdi ve Slovenya’nın egemen bir devlet olduğunu, kabul etmediği sürece Avrupa’nın dış politika tutumuna bağlı olmadığını vurguladı.

Başbakan, “Yugoslavya artık yok. Burası Slovenya,” diye yazarak ülkenin bağımsızlığını ve egemenliğini vurguladı.

Ayrıca, uluslararası hukuka atıfta bulunmakla Gazze veya Batı Şeria bağlamında “soykırım” terimini kullanmak arasında bir çelişki olduğunu savunarak, hiçbir yetkili uluslararası kuruluşun bu yönde bir tespit yapmadığını belirtti ve bu terimin kullanımını “özel nitelikte bir siyasi tercih” olarak nitelendirdi.

Janša, Slovenya’nın Avrupa Birliği’nin eşit bir üyesi olduğunu ve Ljubljana’nın, kendi rızası veya başka herhangi bir üye devletin rızası olmadan, otomatik olarak kabul etmek zorunda olduğu bir Avrupa dış politika pozisyonu bulunmadığını ekledi.

“Biz karar vericileriz, köleler değiliz,” diye yazan Janša, hükümetinin anayasal yetkisi kapsamındaki tüm alanlarda, Sloven vatandaşlarının refahını en öncelikli hedef olarak belirleyerek pragmatik bir politika izlemeyi amaçladığını da sözlerine ekledi.

Janša, X platformunda, “Aslında, biz sadece Slovenya’yı, İsrail’in attığı her adım için yapılan aralıksız ve orantısız kınamalar nedeniyle güvenilirliğini yitirme sarmalından kurtardık,” diye yazdı.

“Brüksel bürokrasisi”ni, “Nijerya’da Hıristiyan köylerinin topyekûn yok edilmesi, Gazze’de Hamas’ın kendi halkına yönelik katliamları, İran’daki katliamlar ya da Avrupa’da giderek sıklaşan antisemitizm dalgaları” konusunda sessiz kalmakla eleştiren Başbakan şöyle devam etti:

“[Brüksel] İsrail’in herhangi bir köyün kurulmasına ilişkin her açıklamasına tepki gösteriyor. Çifte standartlar, AB’nin sözde dış politikasını neredeyse anlamsız hale getirmiştir. ABD Başkanı tek bir sözle enerji fiyatlarında değişikliklere yol açabilirken, AB’nin içi boş dış politika mesajları hiçbir şeyi değiştirmez veya çözmez.”

Bu çatışma, Slovenya’nın siyasi sisteminin tepesinde alışılmadık bir bölünmeyi ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanı, ülkenin Batı Şeria’daki İsrail politikasına yönelik daha eleştirel AB yaklaşımına uyum sağlaması için çağrıda bulunurken, başbakan ulusal egemenliği vurguluyor, AB tutumlarına otomatik uyum sağlamayı reddediyor ve “soykırım” gibi hukuki terimlerin siyasi amaçlarla kullanılması olarak gördüğü duruma karşı uyarıda bulunuyor.

Slovenya, geçen hafta Avrupa sahnesinde, İsrail ile ilişkilerinde daha geniş çaplı bir değişimin sinyali olabilecek alışılmadık bir adım attı.

Janša hükümeti, Batı Şeria’da Kudüs’ün doğusundaki E1 bölgesinde İsrail’in inşaat planlarını kınayan 27 AB üye devletinin tamamının imzaladığı ortak bildirinin yayınlanmasını veto etti.

Slovenya’nın veto hakkı, AB’nin İsrail planını eleştirmesini engellemedi fakat bu kınamanın tüm üye devletler tarafından resmi bir konsensüs bildirisi haline gelmesini engelledi.

Oybirliği sağlanamadığı için, AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, 23 Ağustos’ta kendi adına ve Avrupa Dış Eylem Servisi adına bir açıklama yayınladı.

Ortak bildiriyi engelleyen tek ülke Slovenya değildi. Daha önce AB içindeki İsrail karşıtı girişimlere karşı çıkan Çekya da desteğini geri çekti.

Slovenya’nın önceki hükümetiyle arasındaki zıtlık çok belirgin. O hükümet, 22 Mayıs 2026’da E1 projesine karşı çıkan açıklama da dahil olmak üzere, İsrail’i eleştiren açıklamaları düzenli olarak desteklemişti.

Janša’nın yeni hükümeti Haziran ayında göreve başladı ve şu anda başbakan ile cumhurbaşkanı arasında yaşanan anlaşmazlık, Slovenya’nın İsrail’e yönelik tutumunun ne kadar hızlı değiştiğini ortaya koyuyor.

Haziran ayında, Janša liderliğindeki Slovenya’nın yeni hükümeti, silah ithalatı, Batı Şeria’dan gelen ürünlere yönelik kısıtlamalar ile Netanyahu’nun ziyaretlerine ilişkin kısıtlamalar da dahil olmak üzere, önceki yönetimin İsrail’e uyguladığı yaptırımları kaldırdı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Slovenya’nın İsrail’in yerleşim planlarını kınayan ve AB’nin 27 üye devletinin tamamı tarafından imzalanacak ortak bildirinin kabulünü engellemesinin ardından Slovenya Başbakanı Janez Janša’ya teşekkür etti.

Geçen Mart ayında bir önceki Sloven hükümeti, daha önce bu davaya katılma niyetini belirtmiş olmasına rağmen, Uluslararası Adalet Divanı’nda Güney Afrika’nın İsrail aleyhine açtığı soykırım davasına katılmama kararı almıştı.

O dönemki Dışişleri Bakanı Tanja Fajon, hükümetin soykırım davasına katılmama kararını üzüntüyle karşıladığını belirterek, bu karara “dış baskı”nın da katkıda bulunduğunu iddia etmişti.

Slovenya, “güvenlik riskleri” nedeniyle davaya katılmama kararı almıştı. Yerel basında yer alan haberlere göre, Başbakan Robert Golob başlangıçta teklife yeşil ışık yakmaya meyilliydi fakat ulusal güvenlik yetkilileri tarafından bu kararından vazgeçirildi.

Yetkililerin, ülkenin siber savunma sistemlerinin çoğunun İsrail menşeli olduğunu belirterek, davaya katılmanın Slovenya’nın ulusal güvenliğini tehlikeye atabileceği konusunda uyarıda bulundukları bildirildi.

Ayrıca, İsrail makamlarının Gazze’deki Sloven insani yardım operasyonlarının yanı sıra Sloven vatandaşlarının Orta Doğu’dan tahliyesinde de hayati bir rol oynadığı vurgulandı.

10 Mayıs’ta yapılan seçimlerde, Janša’nın Slovenya Demokratik Partisi (SDS), Özgürlük Hareketi’nin hemen arkasında, ikinci en yüksek oy sayısını elde etmişti. Janša, sağcı hareketlerin oluşturduğu koalisyon sayesinde 4 Haziran’da başbakan oldu.

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB’den Yunanistan ve İspanya’ya Ukrayna baskısı

Yayınlanma

Avrupa Birliği’nin Ukrayna’ya yetersiz askeri yardım sağladıkları gerekçesiyle Yunanistan ve İspanya’ya baskı yapmaya hazırlandığı bildirildi. Politico’ya konuşan bir Avrupalı diplomat, özellikle hava savunma füzesi tedarikine yeterli katkıyı sunmayan ülkelerin bu hafta İrlanda’daki toplantılarda baskıyla karşılaşacağını belirtti.

vrupa Birliği (AB), Ukrayna’ya sağlanan askeri yardımın yetersiz olduğu gerekçesiyle Yunanistan ve İspanya üzerindeki baskısını artırmaya hazırlanıyor.

Politico’nun bir Avrupalı diplomata dayandırdığı haberine göre, iki ülke bu hafta yapılacak temaslarda eleştiri ve baskıyla karşılaşacak.

Habere konuşan diplomat, “Ukrayna’ya önleme füzesi tedarikine kayda değer bir katkı sağlamayan Yunanistan ve İspanya gibi ülkeler, bu haftaki toplantılarda baskı görecek” ifadelerini kullandı.

Bu hafta İrlanda’da AB Savunma Konseyi toplantılarının yanı sıra üye ülkelerin dışişleri bakanlarının katılacağı gayriresmi bir toplantı düzenlenecek.

Politico’nun aktardığına göre toplantıların gündeminde hibrit tehditlerle mücadele, Ukrayna hava savunmasının güçlendirilmesi, Kiev için finansman mekanizmaları ve Avrupa Dış Eylem Servisi’nin reformu yer alıyor. Rusya ise Ukrayna’ya yönelik askeri yardımları kınamayı sürdürüyor.

Yunanistan’dan Patriot füzeleri talebi

Yunan gazetesi Kathimerini, Temmuz ayı ortasında yayımladığı haberde NATO ve AB ülkelerinin Ukrayna’ya Patriot hava savunma sistemi füzeleri verilmesi konusunda Atina’ya baskı uyguladığını yazmıştı.

Gazetenin aktardığı bilgilere göre Kiev, Yunanistan Hava Kuvvetleri envanterinde bulunan Patriot sistemlerinden 200 adede kadar PAC-2 füzesi talep etti.

Ukrayna tarafı, 23 yıllık kullanımın ardından bu füzelerin bir bölümünün hizmet ömrünün sonuna yaklaştığını değerlendiriyor.

Kathimerini, Yunanistan’ın daha önce kullanım ömrünün sonuna yaklaşan Sea Sparrow ve Crotale füzelerini Kiev’e teslim ettiğini aktardı.

Buna karşılık Atina, diğer AB ülkelerinden gelen baskılara rağmen hava savunma sisteminde kullanılan S-300 füzelerini Ukrayna’ya göndermeyi reddetti.

İspanya ise Temmuz ayında El País gazetesinin hükümet kaynaklarına dayandırdığı habere göre Ukrayna için Amerikan silahları alımına 50 milyon euro tahsis etme kararı aldı.

Bu tutarın geçen yıl kararlaştırılan 100 milyon euroya ek olduğu belirtildi.

Haberde paylaşılan verilere göre Madrid, Ukrayna’daki savaşın başlangıcından bu yana Kiev’e 3,795 milyar euroluk askeri yardım sağladı.

Bunun yanı sıra yaklaşık 9 bin Ukraynalı askere doğrudan İspanya’da eğitim verildi. Bu sayı, Avrupa ülkelerinde eğitilen toplam Ukrayna askeri personelinin yaklaşık yüzde 10’una karşılık geliyor.

Öte yandan Avrupa Birliği, Nisan ayında Ukrayna için 90 milyar euroluk kredi paketini onaylamıştı.

Haziran ayında 3,2 milyar euroluk ilk dilim serbest bırakılırken, AB Konseyi Temmuz ayı sonunda Kiev’e yönelik destek kapsamında 8,3 milyar euroluk ilave kaynağı onayladı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Leyen: Çin ticaret konusundaki taahhütlerini yerine getirmeli

Yayınlanma

Ursula von der Leyen, Çin ile yürütülen görüşmelerin artan iktisadi dengesizlikleri gidermede başarısız olması halinde AB’nin ticaret savunma önlemlerini devreye sokmaya hazır olduğu uyarısında bulundu.

Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen, Komisyon’un geçen yıl 30’dan fazla ticaret savunma soruşturması başlattığını ve bu rakamın tarihsel ortalamanın neredeyse üç katı olduğunu belirterek, halihazırda kabul edilen önlemlerin 600.000’den fazla Avrupalı istihdamını koruduğunu ve Brüksel’in “soruşturmaları önemli ölçüde artırdığını” ekledi.

Von der Leyen, Fransız İşverenler Federasyonu’nun (MEDEF) yıllık konferansı için bir araya gelen Fransız iş dünyası ve siyaset liderlerine hitaben, “Çin ile diyalog hâlâ gereklidir. Fakat bu diyalog sonuç vermeli ve diyalog yeterli olmadığında, elimizdeki araçları tam olarak kullanmaya hazır olmalıyız,” dedi.

Von der Leyen, Çin’in hâlâ “kilit bir iktisadi ortak” olduğunu belirterek ve AB’nin “bağları koparmadan riski azaltma” politikasını yineleyerek ölçülü bir üslup sergiledi.

Gelgelelim aynı zamanda, Pekin’in lehine giderek daha fazla kayan bir ticaret ilişkisinin çarpıcı bir tablosunu çizdi.

“Ortak olmak, kalıcı dengesizlikleri kabul etmek anlamına gelmez,” diyen Von der Leyen, AB’ye yapılan Çin ithalatının beş yıl içinde %45 arttığını, buna karşılık Avrupa’nın Çin’e ihracatının düştüğünü belirtti.

AB’nin Çin ile olan ticaret açığının günlük yaklaşık 1 milyar avroya ulaştığını ve bu yılın başında %10 daha arttığını belirtti.

İlk kez, 27 AB ülkesinin tamamı şu anda Çin ile ticaret açığı veriyor.

Bu açıklamalar, Brüksel ve Pekin’in geçtiğimiz yıl boyunca, özellikle Çin’in hızla artan ticaret fazlası ve üretimi Pekin’in hakim olduğu kritik malzemelere yönelik tedarik kısıtlamaları nedeniyle tırmanan ticaret gerilimlerini yatıştırmaya çalıştığı bir dönemde geldi.

Haziran ayında, AB Ticaret Sorumlusu Maroš Šefčovič ile Çin Ticaret Bakanı Wang Wentao, ticaret ve yatırım istişareleri için yeni bir forumun da dahil edilmesiyle Ekim ayına kadar “somut sonuçlar” elde etmeyi amaçlayan görüşmeleri yoğunlaştırma konusunda anlaştı.

Avrupa hükümetleri, Pekin’e ne kadar agresif bir şekilde karşı çıkılacağı konusunda hâlâ bölünmüş durumda.

Fransa, “ticaret bazukası” olarak adlandırılan ve AB’nin en güçlü ticaret silahı olan zorlama karşıtı aracının kullanılması da dahil olmak üzere, daha sert ticaret koruma önlemleri alınması için baskı yapıyor.

Fakat Berlin gibi diğer başkentler, olası misilleme uyarısında bulunarak dünyanın en büyük ikinci ekonomisiyle ekonomik bağları sürdürmenin önemini vurguladı.

Brüksel ayrıca şu anda AB şirketlerini tedarik zincirlerini Çin’den uzaklaştırarak çeşitlendirmeye zorlamayı amaçlayan “özel” bir araç geliştiriyor.

Bu adım, Pekin’in geçen yıl sözde nadir toprak elementlerine yönelik kapsamlı ihracat kontrolleri getirmesinin ardından geldi.

Bu durum AB yetkililerini endişelendirmiş ve birçok Batılı şirketi üretimi durdurmaya zorlamıştı.

Von der Leyen ayrıca, kritik hammaddeler konusunda Avrupa’nın Çin’e olan ağır bağımlılığına da dikkat çekerek, bloğun çeşitli kritik malzemelerin %80’inden fazlası ve bazı nadir toprak elementlerinin %90’ı için bu ülkeye güvendiğini belirtti.

Başkan, “Bu bağımlılığın bize karşı bir baskı aracı olarak kullanılabileceğini gördük,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English