Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Fidel Castro’nun ideolojik mirası üzerine

Yayınlanma

Çeviren: Hazal Yalın

Küba Devlet Başkanı Miguel Mario Díaz-Canel’in 20 Kasım’da Moskova’ya yaptığı resmi ziyaret ve 22 Kasım’da Putin’le birlikte Moskova’da Fidel Castro anıtını açmaları, Rusya’da sadece iki ülke arasındaki iktisadi-siyasi ilişkilerin geleceği açısından değil geçmişi açısından da önemliydi.

Neredeyse tamamını çevirdiğim aşağıdaki yazı, bu ziyaret vesilesiyle Castro’nun mirasına soldan bir bakışı özetliyor.

Yazar, Sergey Batçikov, dikkat çekici bir kişilik. Komünist Partisi’nden Ortodoks kilisesine, oradan Küba’ya iç içe geçen bir siyasi kimlik; büyük burjuvazi sınıfından saymak gerek, ama Rusya’nın sosyalist dönüşümünden yana ve neoliberal “reformların” en kararlı hasımlarından da biri.

Yazı, Küba ve Castro için yazılmış olmasından ziyade (bu açıdan da önemsiz sayılmaz, zira güçlü ve entelektüel bir kalemin kendi tanıklıklarına dayanan içten kasidesi), en çok şu nedenden ötürü önemli: Rusya’daki bir ideolojik eğilimi gösteriyor; kendine has bir kurtuluş teolojisiyle harmanlanmış, düzeniçi ama bağımsız ve entelektüel bir sosyalist damarın görüşü bu. Batçikov’un Glazyev ile köklü dostluğu, artık iyice yaşlanmış olsa bile Sergey Kara-Murza ile tarih, siyaset, felsefe ve iktisat ekseninde ortaklaşan düşünceleri (üç kitabından ikisi Kara-Murza ve Glazyev ile, biri de sadece Kara-Murza ile ortak imzalı), kitle tabanı bulamayacak kadar elit, ama özellikle Glazyev’in iktidar kanadı üzerindeki önemli etkisi dikkate alınırsa hiç de yabana atılır cinsten değil. Bu nedenle, Batçikov’un Fidel kasidesi, diğer ikisinden ileride yapacağım çeviriler için bir girizgâh olarak kabul edilmeli.

* * *

‘Vatan için ölmek yaşamak demektir’
(Fidel Castro’nun ideolojik mirası üzerine)

Sergey Batçikov

Dünyayı ve hareketi her zaman fikirler idare eder. Arzulanan gelecek ilkin hayalde, sonra iradede ve ancak bundan sonra hakikattedir. İlk antik Yunan idealist filozofu Eflatun çalışmalarında sık sık mağara efsanesinden söz ederdi: bu efsanede mağara yeryüzüdür, insanlık ise mağarada hapsolmuş esirler. Mağaranın dışı yemyeşil, engin kırlardır, güneş ışıldar, hayvanlar gezinir, muhteşem kuşlar şakır. Ama zavallı esirler hiçbirini görmez bunların, sadece mağaranın duvarlarındaki gölgeleri gözler ve bu gölgeleri gerçek sanırlar. Bir ateş yakmayı, esirlerin geleceğe giden yolunu aydınlatmayı ve yeni bir hakikat yaratmayı ancak pek az kişi başarır. Küba Devrimi’nin lideri Fidel Castro da bunlar arasında; onun irade ve kişisel yiğitlikle iç içe geçmiş fikirleri Küba’nın kaderini kökten değiştirmekle kalmadı, dünyadaki sosyal gelişmelere de muazzam bir etkide bulundu. Meşhur söz der ki: geçmişten ateş almalıyız, kül değil. Geçmişten almamız gereken ateştir, Fidel Castro’nun ideolojik mirası.

Fikirsiz ömrün bir kıymeti yok. Onlar uğruna mücadele etmekten daha büyük bir mutluluk yok,” derdi Comandante…

Küba, şüphe yok ki, kendine has bir ülkedir; muzaffer devrimin önderi, 49 yıl boyunca ülkesini aralıksız yöneten Fidel Castro öyle yaptı onu. Bir çağ insanı, uzak görüşlü bir düşünür, büyük bir iyimser, romantik, dava adamı, ateşli halk tribünü, iktidarda tek ilgilendiği şey halkına hizmet imkânı olan bir insan, değişmez prensibi asla ve hiç kimseye yalan söylememek olan bir siyasetçi ve en nihayet, halkının kaderini kökten değiştiren bir insan.

Küba, halkının sefaleti ve haklardan mahrumiyetiyle komşusu Haiti adasının kaderini paylaşmak için her türlü şansa sahipti. Geçtiğimiz yüzyılın ellili yıllarında diktatör Batista’nın idaresinde ABD’nin de facto sömürgesiydi. ABD Başkanı John F. Kennedy’nin bu yıllardaki sözleri meşhurdur: “… dünyada sefaleti, iktisadi kolonizasyonu, sömürüsü ve aşağılanması Batista rejimi sırasında ülkemin siyaseti sonucu Küba’nın yaşadığından daha kötü bir ülke yoktu.” Önderliğini  Fidel Castro’nun yaptığı devrimin zaferi değiştirdi ülkenin kaderini. Küba Devrimi’nin başlıca idealleri adalet, insan haysiyetine ve kişi haklarına saygıydı.

Küba Anayasası, milli kahraman Jose Marti’nin sözleriyle başlar: “Cumhuriyetimizin birinci kanununun, Kübalıların insan haysiyetine eksiksiz hürmet göstermesi olmasını isterim.” Fidel bu değişmez kanuna cumhuriyetin yönetiminde olduğu bütün yıllar boyunca eğilip bükülmeksizin uydu. Küba favelalarının haklarından mahrum kılınmış halkını devrimin kazanımlarını savunmaya hazır, yıkılmaz bir halk haline getiren de bu ideallerdi.

Ben, Fidel Castro ile görüşmelerde birkaç defa yer almak mutluluğunu tattım. Bunların ilki şubat 1985’te ben henüz genç bir uzmanken oldu. SSCB Bilimler Akademisi Başkan Yardımcısı Yuriy Ovçinnikov’un başkanlığını yaptığı bir heyet Havana’da Kübalı meslektaşlarımızla bilimsel işbirliği mutabakatı imzalamıştı. Akşam geç saatte, kaldığımız kabul binasına ansızın Fidel Castro geliverdi, heyet üyelerine saygısını ifade etmek için. Yarım saatliğine gelmişti, ama Y. Ovçinnikov ile söyleşiye başlayıp öyle bir kaptırdı ki kendini, maddi varoluş problemleri, bilimsel bilginin sınırları ve insan gelişmesiyle ilgili sohbet sabaha kadar sürdü.

Fidel’in şu sözleri aklımdan hiç çıkmadı: “Biliyor musunuz, bütün o gençlik hayallerimi burada, Küba’da gerçekleştiremeyeceğimi çok iyi anlıyorum artık. Ama halkıma haysiyetli bir yaşam ve kalkınma temin edecek iki şeyi mutlaka yapmak istiyorum: insanlara nitelikli ve erişilebilir eğitim ve sağlık hizmetleri sunmak.” Ve gerçekten de yaptı bunu! …

Zenginlikten çok uzak Küba, cömertçe paylaştı başarılarını da. Enternasyonalizm ve Küba’nın muhtaç ülkelere cömert yardımı temelinde — Fidel’in fikri şuydu: gelecek parayla satın alınamaz, ancak adalet ve halkların dürüst ve kardeşçe dayanışması sayesinde temin edilebilir. Ve bunu söyleyen, bugün yetmiş yıldır ambargo şartlarında yaşayan bir ülkenin önderiydi!

Kübalıların kardeş yardımlarının örnekleri sayılamayacak kadar çoktur.

Kübalı doktorlar yıkıcı bir depremin ardından Pakistan’da insanların hayatını kurtardılar, Gine’nin, Liberya’nın, Sierra Leone’nin köylerinde ölümcül Ebola salgınıyla mücadele ettiler, Latin Amerika’nın en zorlu bölgelerinde yerli halka tıbbi yardım götürüyor ve ameliyatlar yapıyorlar. Fidel Castro, Çernobıl çocuklarına yardım için başvuruda bulunan ilk kişiydi ve ambargo altındaki Küba, kendisi için en zorlu zamanlarda bile ücretsiz tedavi etti binlerce acılı çocuğu, yirmi uzun yıl boyunca, ta 2012’ye kadar! Ve onlara, pahalı kemik iliği ameliyatları yaptı.

Demin anlatmaya başladığım, bilim insanı Y. Ovçinnikov ile o uzun gece sohbetinde, Castro, sosyalist projenin ödevlerinin gerçekleştirilmesinin insanları kendiliğinden mutlu kılamayacağına ve insanın manevi alanını zenginleştirmeden maddi refahın büyümesinin de değerler skalasını hiç fark ettirmeden manevi alanı fakirleştirmeye başlayacak şekilde deforme ettiğine dair düşüncelerini paylaştı. Bu ikisi de aynı derecede önemli süreç arasında bir antagonizma bile başlayabilirdi. Sosyalizm teorisinde biçimsel olarak formüle edilmiş bir problemdi bu, ama üzerinde hiç çalışılmamıştı. Fidel Castro bu problemin çözümünü “insana yatırımların” ilkesel artışında, manevi tatmin getirecek faaliyetlere katılım imkânlarının genişletilmesinde görüyordu. Kesinkes bu tür alanlar arasında sayıyordu eğitim ve sağlık hizmetlerini.

Ama Y. Ovçinnikov o zaman Fidel’e itiraz etti: “Siz eğitim verirsiniz, sağlık verirsiniz, ama insanlar gene de mutlu olmazlar, meğerki yaratıcı enerji gerçekleşmezse. Bunun için de bilimi geliştirmek zaruri.” Fidel büyük bir dikkatle dinledi bu sözleri ve sonra uzun uzun, Küba’ya nasıl bir bilim gerektiği üzerine konuştu. Y. Ovçinnikov dikkatleri biyoteknolojiye yoğunlaştırmayı öneriyordu. Küba’nın bu yöndeki başarıları, Fidel Castro’nun o öğüde kulak verdiğine tanıklık eder.

Onun inisiyatifiyle, daha sonra çok kısa bir sürede kovide karşı aşı üretilecek olan çağdaş bir biyoteknoloji merkezi kuruldu Küba’da. Günümüz Küba’sı Fidel’in vasiyetine uyarak bilime yatırım yapmaya devam ediyor. Kasım ayında resmi bir ziyaretle Küba’ya gelen Küba Devlet Başkanı Miguel Mario Díaz-Canel Moskova’da Biokubafarm grubundan temsilcilerle görüşmesi sırasında “ülkeyi kurtaranın bilim insanları olduğunu” vurgulamıştı.

Küba, Fidel’in bilgeliği ve dengeli siyaseti sayesinde, SSCB’nin tersine, iktidarın kiliseyle çatışmasından da kaçındı. Fidel, Küba Devrimi’nin kilise mensuplarından tek bir kişinin bir damla kanını bile dökmediğini, tek bir tapınağı bile kapatmadığını söylerdi her zaman. “Hıristiyanlıkla komünizm arasında, hristiyanlıkla kapitalizm arasından olduğundan on bin kat daha fazla ortak yan olduğuna” emindi. Fidel, “hristiyanlar devrimcilerin müttefikleri olabilirler mi?” sorusuna cevap olarak, sadece geçici taktik ittifakların değil, toplumda adaletli sosyal değişikliklerin gereği olarak stratejik işbirliği de olması gerektiğini söylerdi.

İkibinli yılların başlarında, Rusya ile Küba arasındaki ilişkiler hiç de en iyi döneminde değilken, Fidel o zamanki Smolensk ve Kaliningrad metropoliti Kirill ile görüşmüştü. Sohbet sırasında Küba’nın başkentinde bir ortodoks tapınağı kurulması düşüncesi ortaya çıktı. Asırlar boyunca Rus halkının her tür güçlüğü aşmasına ve işgalcilerle mücadele etmesine yardım edenin tam da ortodoks inancı olduğuna emindi Fidel, böylece fikri hararetle destekledi. Tapınağın inşası için Havana’nın en prestijli semtinde bir arsa tahsis edildi, bütün inşaat masraflarını da Küba tarafı üstlendi. Meryem Ana Kazan ikonası tapınağı ekim 2008’de kutsandı ve Rus kilisesi için kanonik yetki alanına girmeyen, üstelik de ağır iktisadi güçlükler yaşayan bir devletin güçlerince inşa edilen yegâne tapınak oldu.

SSCB’nin çöküşünden sonra Küba’da çok zorlu bir ekonomik durum ortaya çıktı. Şöyle anlatıyordu Fidel Castro: “Büyük bir güç bütünüyle beklenmedik biçimde çökünce ülke afallatıcı bir darbe aldı, bir başımıza kalmıştık, sadece biz, şeker için bütün pazarları kaybetmiştik, gıda, yakıt, hatta ölülerimizi hristiyan usulüyle gömmek için kereste bile alamaz olmuştuk.” Fidel, “sosyalist kampın ve SSCB’nin yıkılışını öngörememiş” ve “böyle bir duruma önceden hazırlanmamış olmasını” devasa, trajik bir hata sayıyordu. SSCB’nin çöküşünün ve sosyalist kampın yok oluşunun nedenini perestroykada buluyordu. Küba Komünist Partisi’nin IV’üncü Kongre’sindeki konuşmasında perestroykanın hedefleriyle felaket doğuran sonuçları arasındaki büsbütün uyumsuzluktan söz etmişti.

Doksanlı yılların başında Rusya Dış Ekonomik İlişkiler Bakanlığı’nda Latin Amerika Baş İdaresi müdürü olarak çalışıyordum; bizim liberal reformatörlerin Küba’nın da liberal reformlar yoluna gireceğine ve Castro sonrası kapitalist Küba’ya hazırlanmaya başlamanın vakti geldiğine emin olduklarını çok iyi hatırlıyorum. O zaman, Yeltsin-Kozırev dış siyaseti devam ederken, Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın orta derecede kadrolarının dürüst profesyonel tutumu sayesinde, o sırada Sergey Glazyev’in başında bulunduğu Dış Ekonomik İlişkiler Bakanlığı tarafından Küba’da iktisadi bir felaketi önlemek için olabilecek yegâne karar alındı: “şekere karşılık petrol” mutabakatı imzalandı ve uygulandı.

Fidel Castro, imkânsız görüneni başardı: Sovyetler Birliği’nde sosyalizm yıkılmışken sosyalist Küba’yı korudu. Şundan emindi: “İnsan, eğer iradesi güçlüyse, eğer her durumu doğru değerlendirir ve adaletli ve asil ilkelerinden vazgeçmezse en zorlu şartların bile üstesinden gelmeye muktedirdir.” Doksanların onca ağırlığına katlanmalarında, milli haysiyetlerini ve birliklerini korumalarında Kübalılara yardım eden tam da bu adalet hissiydi. Küba, en zorlu iktisadi krize rağmen ayakta kaldı.

Geçmişe gidip yitmedi, geleceğe atıldı! Fransa Devlet Başkanı De Gaulle tarafından Stalin için söylenen bu sözler, mağlubiyet nedir bilmeyen Fidel için de tamamen geçerli olabilir; zira onun idealleri, öngörmüş olduğu gibi yaşamaya, zihinleri etkilemeye ve geleceği tayin etmeye devam ediyor. Kübalılar Fidel’in ölümsüzlüğe gittiğini düşünüyorlar. Fidel’in kendisi de vatan için ölmenin yaşamak demek olduğunu söylerdi.

Fidel, parlak bir entelektüel olarak, daima çok ilerilere bakardı. Kapitalizmin gelişmesi, dünya ekonomisi, iklim değişikliği, sosyal meselelerle ilgili değerlendirmeleri ve fikirleri onlarca yıl geçtikten sonra da güncelliğini koruyor. “Üçüncü dünyanın” önderlerinden birinin dediği gibi, Fidel geleceğe yolculuk yapıyor ve sonra, onu anlatmak için dönüyordu geri. Putin de iki gün evvel aslında tam bunu söyledi, Fidel Castro ile 2014’teki görüşmesini hatırlarken. Başkan, Fidel Castro’nun o zaman da bugünün jeopolitik durumunu öngörmüş ve eksiksiz tasvir etmiş olduğunu belirtti.

Küba Devlet Başkanı Miguel Mario Díaz-Canel konuşmalarından birinde Fidel’in sözlerini alıntılamıştı: “Bu dünyada, hakikatin ve fikirlerin gücünü kırabilecek bir güç yoktur.” Nasıl da yankılıyor, her bir Rusyalının yüreğinde yeri olan Aleksandr Nevskiy’in sözlerini: “Tanrı kuvvette değil hakikattedir!”

Fidel Castro, ender bulunan sezgilere sahip biri olarak ömrünün sonuna kadar emindi Küba için sosyalizm tercihinin doğruluğundan ve sosyalizm tercihinin bütün insanlık için tayin edici olduğundan. Son konuşmalarından birinde şöyle demişti: “Kapitalizm, her türlü sosyal sistemde kendini yeniden üretme eğilimine sahip, çünkü kökleri egoizmde ve insanların en aşağı içgüdülerinde yatıyor. İnsanlığın bu çelişkiyi aşmaktan başka bir alternatifi yok, çünkü aksi takdirde hayatta kalamayacak.” Dünya, onun görüşüne göre, şu iki alternatifle karşı karşıyadır: daha iyi olmak veya yok olmak.

22 Kasım’da Moskova’da gerçekleşen, Küba’nın efsanevi önderinin, adı eski İspanyolca’da “sadık” anlamına gelen, fikirlerine ve ilkelerine asla ihanet etmemiş bu adamın, bu Maneviyat insanının, bu muzaffer adamın anısına yapılmış anıtın açılışı, düşüncelerin güce üstün olduğunu hatırlatacak bize daima.

DÜNYA BASINI

Moldova’nın “Romanyalılaşması” ve AB’ye üyelik gündemi

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: 2020’nin sonlarına doğru Moldova’da AB yanlısı Maya Sandu, devlet başkanlığı seçimlerini kıl payı farkla kazandı. Geçen yıl boyunca, Rusya’ya sadık eski Devlet Başkanı İgor Dodon’dan kalan her şey tasfiye edildi. Sandu, ayrıca yaklaşmakta olan reformlar için ABD’nin desteğine ihtiyaç duyulduğundan söz etti ve kısa bir süre sonra Washington’u önemli bir stratejik ortak olarak nitelendirdi. Kişinev, geçen aylarda sınır anlaşmazlıkları nedeniyle AB üyelik kriterlerini karşılamamasına rağmen aday üye yapıldı. Ve “tarafsızlık” statüsü ülke anayasasında yer almasına rağmen mevcut Moldova hükümeti, Brüksel’deki karargâha askeri yığınak için göz kırpıyor. Sandu ve ekibi, neoliberal restorasyonun öncüleri olmasının yanında son 30 yıldır Moldova’yı ilhak etmeye çalışan ve bunu hiçbir zaman gizlemeyen Romanya devleti adına çalışıyor.


Romanya ile Moldova’nın birleşmesi: Desteklemek birleşmek, birleşmek de sindirmek anlamına gelmiyor

Nina Şevçuk

Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC)

18 Nisan 2024

Romanya Başbakanı Marcel Ciolacu’nun geçtiğimiz günlerde yaptığı ve “Moldova ile Romanya’nın birleşmesini desteklediği ve bunun AB üyeliği dahilinde gerçekleşeceğine inandığı” yönündeki beyanı, Moldova’nın Romanyalılaştırılması konusunu gündeme getirdi. Rusya’da hem Dışişleri Bakanlığı hem de Federasyon Konseyi bu konuda yorum yaptı.

Ayrıca Moldova’da bu söylem geri plana çekilerek yerini Avrupalılaşmaya bıraktı. Ülke, 20 Ekim 2024’te gerçekleştirilmesi planlanan Avrupa entegrasyonu referandumuna hazırlanıyor. “Unirea(Romanya ile birleşme) konusu ulusal tartışma konusu olabilir; Maya Sandu, cumhurbaşkanı seçilmeden önce bile bu konudaki kararın “siyasi partiler tarafından değil, referandum yoluyla kamuoyu tarafından verilmesi gerektiğini” belirtmişti. Daha sonra, halihazırda cumhurbaşkanı statüsündeyken, bu tavrını tekrar tekrar teyit etti. Ve Sandu, 2022’de, birleşmenin ancak “halk bunu istediğini söylediğinde” gerçekleşebileceğini kaydetti. Moldova televizyon kanalı Jurnal TV’nin yayınında Maya Sandu, “Şimdilik halk bunu istemiyor ya da bu hedefi destekleyen kayda değer bir kitle yok,” dedi. Aynı görüşü 2023 yılında Avrupa gazetelerine verdiği mülakatta da dile getirmişti: “Romanya ile yeniden birleşmeye destek varsa da yeterli değil. AB entegrasyonu konusunda destek tam ve biz de bunu istiyoruz”. Bu görüş 2024 yılında da değişmedi.

Yetkililer tarafından resmi olarak teyit edildiği üzere, Romanya ile birleşme konusu önümüzdeki referanduma sunulmayacak. Bunun izahı epey kolay: Maya Sandu, AB üyeliği referandumunu cumhurbaşkanlığı seçimleriyle aynı gün yapmayı teklif ederek daha yüksek bir katılım sağlamayı umuyor. Şimdi Anayasa Mahkemesi’nin bu konudaki kararını bekliyor. Fakat Romanya ile birleşme fikrinin popülaritesi AB’ye katılım sürecinden çok daha düşük olduğu için Romanyalılaşma, seçim söyleminde cılız bir şekilde ifade ediliyor. Unirea’nın dile getirilmesi yalnızca seçim kampanyasına uymamakla kalmıyor, aynı zamanda bariz zararları da beraberinde getirebilir.

İlk olarak görevdeki cumhurbaşkanı ve ekibi, Maya Sandu’nun alternatifsiz olduğu AB yanlısı seçmenleri harekete geçirerek seçimleri kazanmayı beklerken, böyle bir konunun sürece dahil edilmesi AB yanlılarının katılımı açısından felaket olabilir. Sandu alternatifsiz bir aday. Pek çok güncel sosyolojik ankete göre, Moldovalıların yüzde 50’sinden fazlası ülkenin AB’ye katılımı fikrini destekliyor (karşı çıkanların sayısı son birkaç yılda nadiren yüzde 35’i aştı), ancak ankete katılanların en az yüzde 50’si geleneksel olarak Romanya ile birleşmeye karşı. Kısa bir süre önce Dmitry Ofitserov-Belskiy, Moldovalıların bu özel siyasi esnekliği hakkında şunları yazmıştı: “Aynı insanlar birkaç yıl arayla komünistlere ve sağcı Birlikçilere oy veriyor, yanı sıra ülkenin AB’ye ve Gümrük Birliği’ne katılmasını isteyebiliyor, her iki iyi alternatifin de vazgeçmeye değmeyeceğine inanıyorlar”. Yine de, IMAS Pazarlama ve Sosyolojik Araştırmalar Enstitüsü tarafından 2024 yılında yapılan ankete göre, seçmenlerin yalnızca yüzde 8’i Moldova’nın Romanya ile birleşmesini niyetleyen cumhurbaşkanına oy verecek.

İkinci olarak Birlikçilik fikirleri Gagavuzya ve Transdinyester’de hiç destek görmüyor. Bu tür teşebbüslerin halk tarafından onaylanmaya başlaması, kaçınılmaz olarak Kişinev’in Komrat ve Tiraspol ile halihazırda karmaşık olan ilişkilerinde tırmanma riskini beraberinde getirir. Bu da Maya Sandu’nun bir araya getirmeye çalıştığı seçim bulmacası açısından pek faydalı olmayacaktır. Ayrıca pek çok Transdinyester sakini Moldova Cumhuriyeti vatandaşlığına ve oy kullanma hakkına sahip. Transdinyesterlilerin AB yanlısı bir referanduma aktif katılımını düşünmek zor ama konu Romanyalılaşmaya karşı oy vermek olduğunda bu tür bir faaliyet epey öngörülebilir. Profesör Dimitriy Furman, Transdinyesterliler ve Gagavuzların “paradoksal bir şekilde Moldova’nın bağımsızlığının neredeyse garantörleri, Romanya ile birleşmeye karşı garantörleri haline geldiklerini” yazmıştı.[1] Bu görüş pek çok açıdan bugün de geçerliliğini koruyor.

Ve son olarak, Romanya’da Moldova ile birleşme fikirleri halk nezdinde çok destek görmüyor (farklı anketlere göre destek yüzde 12 ila yüzde 30 arasında değişiyor) ve iç siyasi aktörlerin çıkarlarının kesiştiği bir uzlaşma veya ifade konusu değil. Dolayısıyla Moldova’nın reddedilme riski yüksek ve bu risk, Maya Sandu ve partideki dostları tarafından kuşkusuz tartıldı ve kabul edildi.

Öz kimlik yerine Romanyalılaşma

Romanyalılaşma ve “büyük Rumen ulusu” kavramı üzerinden, milliyetçilik fikirleri 1980’lerin sonlarında o zamanlar Sovyet Moldova’sı olan bölgede yerli elitler tarafından meşrulaştırılmıştı. Toplumdaki ilk belirgin ayrışmaya işaret eden 1988 sonlarındaki gerilimler, ana ulusun çekirdeği olarak Rumenlerin etnik üstünlüğü ve Rumenlerin çıkarlarının önceliği fikirlerinin dile getirilmesiyle başladı. Moldova’daki Perestroyka, anti-komünist, anti-Sovyet ve Rusya düşmanı sloganlarla popülerlik kazanan çok sayıda milliyetçi örgütün kurulmasıyla karakterize edildi. Nihayetinde, en radikalleşmiş yapılar kamuoyunun şekillendirilmesinde öncü bir rol oynamaya başladı. Mesela, “tarihsel anavatan” Romanya ile birleşme hareketine dönüşen “Halk Cephesi”, Moldovalı olmayanların sınır dışı edilmesi ve Rusça dilinin resmi düzeyde kullanılmasının yasaklanması gibi. Aynı zamanda milliyetçilik politikası, Moldova dilini ve devlet işlevini teşvik etmek ve tahkim etmek yerine Ağustos 1989’da Moldova Yüksek Konseyi tarafından Rumen diline devlet dili statüsünün verildiği bir dil yasasının kabul edilmesine yol açtı. Hayatın her alanında Latin harfleriyle Rumence kullanma ihtiyacı, Kiril alfabesi yerine Latin harflerini öğrenmek zorunda kalan etnik Moldovalılar açısından da zordu. Özel bir yasa, beş yıllık bir geçiş dönemi öngörüyordu ve bu sürenin sonunda tüm çalışan yurttaşların devlet dilini bildiklerine dair sertifika almaları gerekiyordu. Romanyalılaştırmanın bu ilk “çağrısı”, daha sonra Dinyester kıyılarında patlak verecek olan çatışmanın tetikleyicisi oldu.

1990 yılında Moldova Yüksek Konseyi, Romanya bayrağına benzer bir ulusal bayrak kabul etti ve 1991 yılında “Uyan Romanyalı!” sözleriyle başlayan Romanya marşı, Moldova Cumhuriyeti’nin milli marşı olarak ilan edildi. Genç milli oluşum Moldova Cumhuriyeti’nin devletleşmesi, Moldova’nın ilk Cumhurbaşkanı Mircea Snegur tarafından “tamamen geçici bir olgu, bir geçiş dönemi” olarak tanımlandı ve bunu Romanya ile birleşme izleyecekti.[2]

Moldova toplumunun çöküşü, Moldovacılık ideolojisi temelinde bir ulus devlet kurma kavramının reddine dayanıyordu ve siyasi seçkinlerin eylemleri, kimlik düzeyinde Rumen eğitimine, kültürüne, ödünç değer kategorilerine doğru bir kayma anlamına geliyordu. Tarihsel ve etnogenetik argümanlar, unvan sahibi milliyetin temsilcilerinin terfi, prestijli makamlara erişim ve yüksek maaşlı işlerdeki avantajlarını haklı çıkarmak için kullanıldı. Moldovalıların büyük bir Avrupa etnik grubuna —Rumen ulusuna— ait olduğu iddia edildi. Bu, Moldova nüfusunun geniş katmanlarını Birlikçi ve milliyetçi fikirler etrafında birleştirme yönünde etkili bir araç oldu ve ilerici Rumenizasyonun siyasi kaynağını güçlendirdi. O zamandan bu yana Moldova’nın ulusal kimliği, iktidardaki seçkinler tarafından, Birlikçilik karşıtlarının —Moldovacıların— kabul edemeyeceği Rumen kimliği ile özdeşleştirildi.

Avrupa ile bütünleşme, bir yanda güçlü ve bağımsız bir Moldova devletinin destekçileri olan Moldovacılar ve Birlikçiler ile diğer yanda Romanya ile birleşme fikirlerini destekleyen seçkinler arasında bir tür köprü işlevi görüyor. Maya Sandu’nun ustalıkla dile getirdiği AB ajandası, yalnızca bu geleneksel kamplar arasında denge kurmasını değil, 10 yıl önce Moldova’nın en sancılı iç siyasi meselesi olarak görülen kendi devletinin ve ulusal kimliğinin geleceği konusunda toplumda var olan ayrışmayı yumuşatmasını da sağlıyor.

Yakın zamana dek Romanya ile birleşmeye, pek çok Moldovalı tarafından AB’ye olası katılım prizmasından bakılıyordu. Bu faktör Moldova’nın AB’ye katılımını destekleyen Romanyalılar tarafından da manipüle edildi. Örneğin, Traian Basescu, cumhurbaşkanlığı döneminde Moldovalıları AB’ye en kısa yoldan, yani Romanya üzerinden girmeye çağırmıştı. Şimdi, Moldova AB’ye katılmanın eşiğindeyken Romanyalılaşmanın bu boyutu eski çekiciliğini açıkça kaybediyor ve Dmitriy Furman’ın belirttiği üzere, Moldovalı ve Rumen kimliği arasındaki seçim eski “varoluşsal” önemini yitiriyor.[3]

Moldova’nın AB’ye kabul edilmesi durumunda oluşacak denge, Moldovalılara karşı herhangi bir yükümlülük, sorumluluk, risk ve kayıp üstlenmeksizin Rumenlerin Moldova’yı Romanya’nın çıkarları doğrultusunda yönetmesine imkân sağlayacak unirea rotasını uygulamaya dönük “yumuşak” çabalarını durdurmayan Romanya’nın da lehine.

İki Rumen devleti

Bugün Moldovalıların en az yüzde 40’ı Romanya vatandaşlığına sahip ve başvuru sayısı her geçen yıl artıyor. Bu eğilim, bilhassa Romanya’nın 2007 yılında AB’ye girmesinden sonra yoğunlaştı. Moldova vatandaşlarından yılda yaklaşık 100 bin başvuru alınıyor ve uzmanların tahminlerine göre, mevcut pasaport alma dinamikleri devam ederse Romanya, 2029 yılına kadar Moldova Cumhuriyeti nüfusunun yaklaşık yüzde 100’üne vatandaşlık verebilir.

Cumhurbaşkanı Maya Sandu’dan, onun aksine Romanya’nın yerlisi olan ve Moldova’da görevlendirilen şahsiyetlere kadar ülkenin kilit makam sahipleri Romanya vatandaşlığına sahip. Moldova’ya taşınmadan ve görev üstlenmeden hemen önce Moldova vatandaşlığına geçmiş olan Anca Dragu’nun yakın zama evvel Moldova Merkez Bankası’nın başına atanması buna bir örnek. Buna ek olarak, Moldova mevzuatı kısa bir süre önce AB vatandaşlarına devlet güvenlik organlarında görev yapma hakkı tanıyacak şekilde değiştirildi ve böylelikle, Romanyalı temsilcilerin doğrudan Moldova kolluk kuvvetlerinde çalışmasının önündeki engeller kaldırıldı.

Romanya, Transgaz şirketi aracılığıyla daha önce Gazprom’a ait olan Moldovagaz’ın sahip olduğu doğalgaz şebekelerini elinde tutuyor. Moldova ve Romanya, Transdinyester merkezli MGRES (Rusya’nın Inter RAO UES’inin bir parçası) tarafından üretilen elektriğe bağımlılığı yüksek gerilim hatları inşa etti. Romanya’nın Premier Energy şirketi, Moldova’nın kuzeyindeki elektrik şebekelerini satın alma niyetini çoktan açıkladı. Romanya, Moldova’nın Karadeniz’e tek çıkışı olan Giurgiulesti limanını satın almak için EBRD ile müzakere halinde. Liman şu anda imtiyaz altında ve tek hissedarı EBRD. Romanya Ortodoks Kilisesi Besarabya Metropolitliği, “Rus piskoposlukları tarafından kısıtlandıklarını hisseden” tüm din adamlarını ve papazları bünyesine katma konusunda aktif çaba gösteriyor ve bu yolla Rus Ortodoks Kilisesi Moldova Metropolitliğini de ciddi ölçüde zayıflatıyor. Yalnızca iki yıl içinde 13 rahip Rus Ortodoks Kilisesi’nden Besarabya Metropolitliği’ne transfer oldu.

Dolayısıyla, özünde, AB’ye girilmesi durumunda Romanya’nın himayesi altında kalacak olan ikinci bir Romanya devleti yavaş yavaş inşa ediliyor. Ancak bu durum hem AB hem de Romanya’nın Moldova’yı bünyesine katması ve de jure olarak nüfusunu artırması halinde kaçınılmaz olarak gerçekleşecek olan, Romanya’nın Avrupa organları ve yapılarındaki temsilinin genişlemesiyle ilgilenmeyen Avrupa bürokrasisi açısından iyi.

***

Bugün Maya Sandu’nun parti üyeleri aktif olarak kampanya yürütüyor ve Moldova vatandaşlarını referanduma ve aynı zamanda cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmaya çağırıyor. Parlamento, Moldova halkının Avrupa kimliğine ilişkin değişiklikleri içerecek şekilde anayasanın giriş bölümünü — “Moldova halkının Avrupalı kimliğinin yeniden teyit edilmesi, AB’ye entegrasyonun Moldova’nın stratejik bir hedefi olarak ilan edilmesi” şeklinde —değiştiren bir yasa taslağını görüşüyor. Bir diğer değişiklikte de “Parlamento, Moldova’nın AB anlaşmalarına ve kurucu anlaşmalarını revize eden kanunlara katılımını onaylar,” deniyor. Bu taslağın parlamento tarafından onaylanması, AB’ye katılım Moldova halkı tarafından onaylandığında ve Anayasa Mahkemesi cumhuriyetçi anayasa referandumunun sonuçlarını tanımaya karar verdiğinde, AB kurucu anlaşmalarının ve diğer bağlayıcı yasal düzenlemelerinin yerel yasaların uyumsuz hükümlerine göre öncelikli olmasını sağlamak için gerekli.

Bu süreçlerde Rumen kimliğinden ya da Romanya ile olan tarihsel birliktelikten hiç söz edilmiyor. Romanya Başbakanı’nın Maya Sandu’nun seçim kampanyası bağlamında Moldova ve Romanya’nın birleşmesini desteklediğine dair ses getiren beyanı ise oldukça talihsiz ve zamansız olarak nitelendirilebilir.

Avrupa Birliği içinde birleşme (ki Marcel Ciolacu’nun bahsettiği şey genel manada bu) Kişinev, Bükreş ve Brüksel’deki karar alma mekanizmaları için en münasip ve acısız formül. Fakat bu, SSCB’nin enkazı üzerinde bir ulus devlet inşasının en başından beri Moldova’da dikkatle ve aşamalı olarak izlenen Rumenizasyon politikasını boşa düşürmez.


[1] Фурман Д., Батог К. Молдова: молдаване или румыны? // Современная Европа. 2007. №3 (31).

[2] Республика Молдова в 1989–91 годах: взгляд со стороны. Дайджест зарубежной прессы. Кишинёв, 1992. s. 103.

[3] Фурман Д., Батог К. Молдова: молдаване или румыны? // Современная Европа. 2007. №3 (31).

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Küresel silah harcamaları 2023’te rekor düzeyde arttı

Yayınlanma

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) yeni raporuna göre küresel silah harcamaları 2023 yılında, 2022 yılına göre yüzde 6,8 artarak 2,443 trilyon dolara ulaştı.

“Küresel askeri harcamalar savaş, artan gerilim ve belirsizlik ortamında artıyor,” denilen raporda, art arda dokuzuncu yılda da devam eden büyüme tüm bölgelerde gözlemlendi.

En yüksek artış Avrupa, Asya ve Okyanusya ile Orta Doğu’da gerçekleşti.

2023’te toplam askeri harcamalar küresel gayri safi yurt içi hasılanın (GSYİH) yüzde 2,3’üne denk geliyordu.

Bu alanda en fazla harcama yapan ilk beş ülke ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve Suudi Arabistan oldu ve söz konusu ülkeler, birlikte küresel askeri harcamaların yüzde 61’ini kaydetti.

Dünya sıralamasında üst sıralarda yer alan ABD ve Çin, 2023 yılında askeri harcamalarını sırasıyla 916 milyar dolar ve 296 milyar dolar artırdı.

Silah Üretim Programı kıdemli araştırmacısı Nan Tian, raporda “Askeri harcamalardaki bu benzeri görülmemiş artış, barış ve güvenlikteki küresel bozulmanın doğrudan bir neticesi,” ifadelerini kullandı.

Nan, “Devletler askeri gücü tercih ediyor, ancak jeopolitik ve güvenlik ortamının giderek daha istikrarsız hale gelmesiyle birlikte, bir etki-tepki sarmalına düşme riskiyle karşı karşıya kalıyorlar,” dedi.

Rusya ve Ukrayna’nın harcamaları

SIPRI, Rusya’nın askeri harcamalarının yüzde 24 oranında arttığını ve 2023 yılında 109 milyar dolar olarak tahmin edildiğini, bunun da Kırım’ın Rusya’ya bağlandığı 2014 yılına kıyasla yüzde 57 daha fazla olduğunu kaydetti.

Geçen yıl askeri harcamalar tüm bütçe harcamalarının yüzde 16’sını oluşturdu ve harcamalar GSYİH’nin yüzde 5,9’una denk gelerek Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı. Rapor, Rusya’nın askeri harcamalarına ilişkin verilerin net olamayabileceğine işaret etti.

Rapor ayrıca Rusya’nın askeri harcamalarındaki artışın, düşen petrol ve doğalgaz gelirlerine rağmen beklentileri aşan iktisadi performansından kaynaklandığına dikkat çekti.

Bütçe açığını finanse etmek için varlık fonuna ve kamu borçlanmasına bel bağlayan Moskova, askeri müdahalenin ekonomi üzerindeki olumsuz etkisini sınırlamayı başardı. SIPRI, 2023 yılında yayınlanan 2024-2026 dönemi taslak bütçesine dayanarak, Rusya’nın askeri harcamalarının önümüzdeki yıllarda artmaya devam etmesinin beklenebileceğini söyledi.

Ukrayna, askeri harcamalarını yüzde 51 artırarak 64,8 milyar dolara çıkararak en yüksek askeri harcamaya sahip ülkeler arasında sekizinci sırada yer aldı. Harcamalar, GSYİH’nin yüzde 37’sine ulaşarak tüm hükümet harcamalarının yüzde 58’ine tekabül etti.

Raporun yazarlarına göre Ukrayna’nın harcamaları Rusya’nın harcamalarının yüzde 59’u kadardı. Fakat yıl boyunca Ukrayna en az 35 milyar dolar değerinde askeri yardım aldı ve bunun 25,4 milyar doları ABD’ye gitti.

SIPRI’ye göre bu miktar da hesaba katıldığında Ukrayna’nın toplam askeri harcamaları Rusya’nınkinin yüzde 91’ine denk geliyor.

NATO, Çin ve Japonya tarafından yapılan harcamalar

2023 yılında 31 NATO ülkesinin toplam askeri harcamaları 1,341 trilyon dolara ulaşarak küresel toplamın yüzde 55’ine denk geldi.

ABD’nin askeri harcamaları yüzde 2,3 artarak 916 milyar dolara veya toplam NATO harcamalarının yüzde 68’ine ulaştı.

2023 yılında ittifakın Avrupalı üyelerinin çoğu askeri bütçelerini artırdı ve toplam harcamalardaki payları son on yılın en yüksek seviyesi olan yüzde 28’e ulaştı. Kanada ve Türkiye kalan yüzde 4’lük payı oluşturuyor.

Askeri Harcamalar ve Silah Üretimi Programında araştırmacı olan Lorenzo Scarazzato, “NATO üyesi Avrupa ülkeleri açısından Ukrayna’da iki yıl süren savaş güvenlik anlayışını temelden değiştirdi. Tehdit algısındaki bu değişim, GSYİH’den orduya ayrılan payın giderek artmasına ve NATO’nun yüzde 2’lik hedefinin ulaşılması gereken bir düzeyden ziyade bir başlangıç noktası olarak görülmesine de yansıyor,” değerlendirmesini yaptı.

GSYİH’nin yüzde 2’si oranında askeri harcama hedefini ilan ettikten on yıl sonra 11 ittifak ülkesi, 2023 yılında bu eşiği aşarak şimdiye kadarki en yüksek sayıya ulaştı.

Bir diğer hedef olan askeri harcamaların en az yüzde 20’sinin askeri teçhizat alımına ayrılması hedefine de geçtiğimiz yıl 28 ülke tarafından ulaşıldı. Bu hedefe 2014 yılında sadece yedi ülke ulaşmıştı.

Polonya, 2023 yılında askeri harcamalarını bir önceki yıla kıyasla yüzde 75 oranında artırarak 31,6 milyar dolara çıkardı ve Avrupa ülkeleri arasında en yüksek büyüme oranına ulaştı. Polonya, dünya sıralamasında 14. sırada yer alıyor.

Askeri harcamalarda ikinci sırayı 2023 yılında 296 milyar dolar ile 2022 yılına göre yüzde 6 daha fazla harcama yapan Çin aldı.

Bu, ülkenin askeri bütçesini istikrarlı bir şekilde artırdığı üst üste 29. yıl oldu ve şu anda Asya ve Okyanusya’daki toplam askeri tahsisatın yarısına eşit. Bu çerçevede, Çin’in komşu ülkelerinin birçoğu da askeri bütçelerini genişletiyor.

SIPRI’nin Askeri Harcamalar ve Silah Üretimi Programı’nda araştırmacı olan Xiao Liang, raporda “Çin, artan askeri harcamalarının önemli bir kısmını Halk Kurtuluş Ordusu’nun savaşa hazırlığını güçlendirmeye ayırıyor,” diye yazdı.

Bu durumun özellikle Japonya ve Tayvan’ı askeri kapasitelerini kayda değer ölçüde güçlendirmeye zorladığını kaydeden Xiao, bu eğilimin önümüzdeki yıllarda daha da derinleşeceği tahmininde bulundu.

Japonya’nın 2023 yılı harcamaları bir önceki yıla göre yüzde 11 artışla 50,2 milyar dolara ulaştı. Tayvan da askeri harcamalarını yüzde 11 oranında arttırarak 16,6 milyar dolara yükseltti.

Orta Doğu

Orta Doğu’daki askeri harcamaların yüzde 9 oranında arttığı belirtildi. 2023 yılında toplam hacim 200 milyar dolara ulaştı ki bu rakam son on yılda bölgedeki en yüksek rakam olarak öne çıkıyor.

Askeri bütçenin büyüklüğü açısından ilk sıra Suudi Arabistan’a ait (yüzde 24 artışla 27,5 milyar dolar). İkinci sırada ise harcamalarını yüzde 24 artırarak 27,5 milyar dolara çıkaran İsrail yer alıyor.

İran askeri harcamalar açısından dördüncü sırada bulunuyor. Tahran’ın geçen yıl askeri bütçesi 10,3 milyar dolardı ve Devrim Muhafızları’nın tüm harcamaların yüzde 37’sini gerçekleştirdiği bildirildi. Bu oran 2019’da yüzde 27’ydi.

Askeri Harcamalar ve Silah Üretimi Programı kıdemli araştırmacısı Diego Lopez da Silva, “2023 yılında Orta Doğu’daki askeri harcamalardaki büyük artış, son yıllarda İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasındaki diplomatik ilişkilerin ısınmasından Gazze’deki büyük savaşın patlak vermesine ve bölge çapında çatışma korkularına kadar bölgede hızla değişen durumu yansıtıyor,” yorumunu yaptı.

Diğer ülkeler

Latin Amerika ve Karayipler’de askeri harcamalar 2023 yılında 2014 yılına kıyasla yüzde 54 oranında yükseldi.

Organize suçlardaki artış, bölgedeki pek çok ülkeyi suç örgütleriyle mücadeleyi yoğunlaştırmak için silahlı kuvvetlerini güçlendirmeye sevk etti.

Örneğin Dominik Cumhuriyeti’nin askeri bütçesi geçen yıl tam da komşu Haiti’de organize suçlardaki artışa yanıt olarak yüzde 14 oranında arttı. Bu artış, 2021 yılında Haiti’yi krize sürükleyen Haiti Devlet Başkanı Jovenel Moise suikastı ile tetiklendi.

Meksika’da askeri harcamalar 2014 yılına kıyasla yüzde 5 artarak 2023 yılında 11,8 milyar dolara ulaştı. Organize suçlarla mücadele eden Ulusal Muhafızlara ayrılan pay 2019’da toplam askeri harcamaların yüzde 0,7’si iken bu, 2023’te yüzde 11’e çıktı.

Diego Lopez da Silva, raporda şu ifadelere yer verdi: “Organize suçları bastırmak için orduya başvurulması, hükümetlerin geleneksel yöntemlerle sorunun üstesinden gelememesi ya da daha sert bir müdahaleye başvurmayı tercih etmesi nedeniyle bölgede uzun yıllardır artan bir eğilim oldu.”

Geçtiğimiz yıl Hindistan, 2022’ye göre yüzde 4,2 artışla 83,6 milyar dolar harcayarak en büyük askeri bütçeye sahip ülkeler arasında dördüncü sırada yer aldı.

Ulusal Kongre, yıllık askeri harcamaların GSYİH’nin en az yüzde 2’si (2023’te GSYİH’nin yüzde 1,1’ine eşitti) olması gerektiği yönünde bir anayasa değişikliği önerdi.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

WSJ: Normalleşme için Riyad, İsrail’in sözlü güvencesini yeterli buluyor

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız haber, 7 Ekim öncesi önemli ilerleme kaydedilen ancak İsrail’in Gazze’deki katliamlarıyla çıkmaza giren İsrail-Suudi normalleşmesi için ABD’nin yeni diplomatik girişimlerini ele alıyor:

***

Beyaz Saray Suudi-İsrail İlişkilerini Güçlendirecek Tarihi Anlaşma İçin Yeni Bir Girişimde Bulundu

Uzun vadeli plan Biden’a yeniden seçim kampanyasının ortasında diplomatik bir atılım yapma şansı sunuyor.

Michael R. Gordon, Summer Said ve Gordon Lubold

ABD’li ve Suudi yetkililer, Biden yönetiminin önümüzdeki aylarda uzun vadeli diplomatik anlaşmanın imzalanması için girişimde bulunduğunu, bunun için İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya Riyad tarafından diplomatik tanınma karşılığında Filistin devletine yönelik yeni bir taahhüdü kabul etmesi için baskı yaptığını söyledi.

Beyaz Saray, İsrail’i tanıması için Riyad’a Washington’la daha resmi bir savunma ilişkisi, sivil nükleer enerji programına yardım ve Filistin devleti için yeni bir baskı teklif ediyor ki ABD’li yetkililer bu paketin müzakerelerinin son aşamasına geldiklerini söylüyorlar. ABD’nin aracılık ettiği bu girişim, İsrail’e uzun zamandır aradığı ödülü sunuyor: İsrail’in en güçlü Arap komşusu Riyad ile tarihi bir normalleşme anlaşması.  ABD’li yetkililer, cumartesi günü İran füzelerini ve insansız hava araçlarını düşürmeye yönelik başarılı çok ülkeli çabanın, İsrail’e Tahran’dan gelen tehditlere karşı güvenliğinin Suudi Arabistan ile daha yakın bir entegrasyon yoluyla artırılabileceğini açıkça göstermesi gerektiğini söylüyor.

Başkan Biden için bu hamle, başkanlık seçim kampanyasının ortasında, Cumhuriyetçi rakibi Donald Trump’ın görevdeyken imzaladığı İbrahim Anlaşmalarını genişletecek önemli bir diplomatik atılım şansı sunuyor. Bu anlaşmalar İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Fas arasındaki ilişkilerin normalleşmesine yol açmıştı.

Ancak ABD’li ve İsrailli yetkililere göre Netanyahu’yu bir Filistin devletinin kurulmasına yönelik müzakereleri benimsemeye ikna etmenin önünde zor bir engel var: Hükümetin sağcı üyeleri ve İsrail halkının büyük bir kısmı 7 Ekim’de İsrail’in güneyine düzenlenen ölümcül saldırıdan sonra Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkıyor.

Suudi Arabistan liderleri on yıllardır Filistin devletinin öncelikleri olduğunu söylüyor ve üst düzey diplomatları da iki devletli bir çözüme giden yolu açmanın normalleşmenin bedelinin bir parçası olduğunu belirtiyor. Şimdi ise Suudi yetkililer ABD’ye, anlaşmanın Riyad’ı daha çok ilgilendiren diğer kısımlarını güvence altına almak için İsrail’in Filistin devleti konusunda yeni müzakerelere başlayacağına dair sözlü güvence vermesini kabul edebileceklerini özel olarak belirttiler.

Suudi yetkililer, ABD’nin aracılık ettiği bir anlaşmanın İsrail’e Gazze’deki çatışmalar sona erdiğinde olası bir çıkış stratejisi konusunda da yardımcı olabileceğini söyledi. ABD, Gazze’nin güvenliğini sağlamak için Arap ülkelerinden asker çekecek bir savaş sonrası planı hazırladı. Ancak bazı potansiyel Arap katılımcılar, diğer şartların yanı sıra İsrail’in Filistin devleti kurulması yönünde aleni adımlar atmaması halinde katılmayı düşünmeyeceklerini söylüyor.

ABD perşembe günü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Filistin Yönetimi’nin BM üyeliği teklifini engelleyen bir kararı veto etti. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Vedant Patel kararı erken olarak nitelendirerek “Filistin halkının devlet olmasını sağlamayacağını” söyledi. Biden yönetiminde tartışılan bir fikre göre, ABD Riyad ile bir anlaşma yapar ancak İsrail Filistin devletini onaylamaktan kaçınırsa, üst düzey bir ABD yetkilisi diplomatik paketi kabul etmesi halinde İsrail’in elde edebileceği faydaları anlatan bir konuşma yapabilir.

Dışişleri Bakanı Antony Blinken bu yılın başlarında İsviçre’nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda ABD’nin vereceği mesajın bir fragmanını sunmuştu.

Blinken ocak ayındaki toplantıda şunları söyledi: “Artık daha önce sahip olmadığınız bir şeye sahipsiniz ve bu da İsrail ile ilişki kurmaya hazır olan Arap ülkeleri ve hatta bölgenin ötesindeki Müslüman ülkeler. Ama aynı zamanda bu ülkelerin, bunun Filistin devletine giden yolu da kapsaması gerektiğine dair bizim de paylaştığımız mutlak bir inancı var.”

ABD’nin Suudi Arabistan’la yürüttüğü normalleşme görüşmeleri; Washington ve Riyad arasındaki güvenlik düzenlemeleri, sivil nükleer enerji ediniminde ABD yardımı ve ABD’li yetkililerin Filistin Yönetimi’nde reformu da içermesi gerektiğini söylediği Filistin devletinin kurulması yolunda ilerlenmesi gibi çeşitli konuları çözüme kavuşturmayı amaçlıyor.

ABD’li yetkililere göre bu görüşmelerin bir diğer amacı da Çin’in bölgedeki etkisini sınırlandırmak ve Riyad’ı Washington’un bölgedeki en yakın müttefikine daha sıkı bağlayarak İran’ı daha da yalnızlaştırmak.

Suudiler için ABD’den daha somut savunma taahhütleri almak önemli bir hedef. ABD’li bir yetkiliye göre Pentagon’un Riyad’a İran füzeleri ve insansız hava araçlarına karşı savunmasını güçlendirmesi için yardım etmesi potansiyel bir anlaşma alanı, ancak savunma ve nükleer yardım konusundaki görüşmelerin ayrıntıları kamuoyuna açıklanmadı.

Blinken 20 Mart’ta Cidde’ye yaptığı ziyaret sırasında Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’la normalleşme konusunu görüştü ve ertesi gün bir anlaşmanın yakın göründüğünü söyledi. Blinken, “İlerleme iyi, gerçekten iyi. Bir zaman çizelgesi belirleyemem ama sanırım anlaşmaya varacağımız bir noktaya yaklaşıyoruz.”

ABD ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan bu ayın başlarında Suudi Arabistan’a bir gezi planlamıştı ancak geçirdiği küçük bir kazada kaburgasını kırması üzerine gezi iptal edildi.  Beyaz Saray’ın diplomatik anlaşma için daha önce yaptığı girişim, Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e saldırması ve İsrail’in Gazze’ye havadan ve karadan askeri müdahalede bulunmasıyla raydan çıkmıştı.

Arap yetkililer Gazze’de geçici bir ateşkesin Suudilerin ABD arabuluculuğundaki taslak anlaşmanın kendilerine düşen kısmını tamamlamalarını kolaylaştıracağını söylüyor. Ancak çatışmaların durdurulması ve Hamas’ın elindeki rehineler ile İsrail’in alıkoyduğu mahkumların serbest bırakılmasına ilişkin ayrı müzakereler tıkanmış durumda.

İsrail ayrıca önümüzdeki aylarda, bir milyondan fazla Filistinlinin çatışmalardan kaçarak sığındığı Gazze’nin Mısır sınırı yakınlarındaki Refah kentinde Hamas’a karşı bir askeri operasyon başlatmaya kararlı.

Beyaz Saray’dan yapılan yazılı açıklamada, Sullivan’ın perşembe günü İsrail Stratejik İşler Bakanı Ron Dermer ve Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Tzachi Hanegbi- Netanyhau’nun en yakın danışmanlarından ikisi- ile ABD’nin Refah operasyonuna ilişkin endişeleri ve İsrail’in savunmasını “geniş askeri ortaklar yelpazesiyle” güçlendirme çabaları üzerine görüşmeler yaptığı belirtildi.

Biden yönetimi, sivillere zarar verebileceği ve Gazze için normalleşme ve savaş sonrası düzenlemelere ilişkin hassas görüşmelerin sürdüğü Arap başkentleri de dahil İsrail’i uluslararası kamuoyunda daha da izole edebileceği endişesiyle İsrail’i Refah’ta büyük bir kara operasyonundan kaçınmaya çağırdı.

Netanyahu Hamas tamamen tasfiye edilmeden Gazze için savaş sonrası bir plan yapılamayacağını savunuyor. Ayrıca Hamas’ın yenilgisinden sonra Suudi Arabistan ile normalleşme şansının artacağını görüşümde.

Netanyahu, İsrail’in güvenliğine zarar vereceği gerekçesiyle Filistin devletinin kurulmasına şiddetle karşı çıkıyor. Ocak ayında İsrail’in öngörülebilir gelecekte Gazze ve Batı Şeria’da güvenlik kontrolünü sürdürmesi gerektiğini söyledi.

Ancak Netanyahu daha önceki başbakanlık dönemlerinde de Washington’un baskısıyla Filistin devletine olan muhalefetini birkaç kez yumuşatmıştı. Ancak bu sefer bunu yapması, muhtemelen aşırı sağcı partileri de içeren mevcut iktidar koalisyonunu yeniden düzenlemesini gerektirecek.

İsrail hükümeti içinde Suudi Arabistan’la normalleşme anlaşmasını en yüksek sesle savunan kişi, üç üyeli savaş kabinesinin bir üyesi ve Netanyahu’nun rakibi olan bakan Benny Gantz oldu. Anketlerin çoğu Gantz’ın bugün İsrail’in en popüler lideri olduğunu gösteriyor.

Bu ayın başında yaptığı bir açıklamada Gantz, Suudi Arabistan’la normalleşme anlaşmasının yanı sıra Gazze’de güvenlik ve yardım sağlamak için ılımlı Arap devletlerinin de dahil olduğu uluslararası bir çabanın “ulaşılabilir” olduğunu söyledi.

İsrail ve Suudi Arabistan halihazırda güvenlik ve diğer konularda gizli işbirliği yapıyor. Gantz, resmi diplomatik tanımanın bölgesel bir savaş çıkarmaya çalışmakla suçladığı İran’a karşı bir ittifak kurulmasına yardımcı olacağını söyledi. Gantz, 7 Ekim’den bu yana Filistin devleti meselesi hakkında konuşmaktan kaçınsa da Gazze’deki çatışmalar sona erdiğinde uzlaşma ve barıştan sık sık bahsetti.

Bazı İsrailli liderler, hatta daha önce Filistinliler için iki devletli bir çözümü destekleyenler bile, şimdi devlet kurmayı kabul etmenin, Hamas’ın İsrail’in güneyine yönelik ölümcül saldırısı nedeniyle Filistinlileri ödüllendirmek olarak görüleceğinden endişe ediyor. Ancak ABD’li yetkililer Filistinlilerin istekleri için siyasi bir yol sağlamanın şiddet içermeyen bir alternatif olarak gerekli olduğu görüşünde.

Ocak ayında yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre, Yahudi İsraillilerin %59’u, Arap devletleriyle barış anlaşmalarına yol açsa bile, Filistin devletine yol açacak bir anlaşmaya karşı çıkıyor.

-Dov Lieber’ın katkılarıyla.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English