Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Fidel Castro’nun ideolojik mirası üzerine

Yayınlanma

Çeviren: Hazal Yalın

Küba Devlet Başkanı Miguel Mario Díaz-Canel’in 20 Kasım’da Moskova’ya yaptığı resmi ziyaret ve 22 Kasım’da Putin’le birlikte Moskova’da Fidel Castro anıtını açmaları, Rusya’da sadece iki ülke arasındaki iktisadi-siyasi ilişkilerin geleceği açısından değil geçmişi açısından da önemliydi.

Neredeyse tamamını çevirdiğim aşağıdaki yazı, bu ziyaret vesilesiyle Castro’nun mirasına soldan bir bakışı özetliyor.

Yazar, Sergey Batçikov, dikkat çekici bir kişilik. Komünist Partisi’nden Ortodoks kilisesine, oradan Küba’ya iç içe geçen bir siyasi kimlik; büyük burjuvazi sınıfından saymak gerek, ama Rusya’nın sosyalist dönüşümünden yana ve neoliberal “reformların” en kararlı hasımlarından da biri.

Yazı, Küba ve Castro için yazılmış olmasından ziyade (bu açıdan da önemsiz sayılmaz, zira güçlü ve entelektüel bir kalemin kendi tanıklıklarına dayanan içten kasidesi), en çok şu nedenden ötürü önemli: Rusya’daki bir ideolojik eğilimi gösteriyor; kendine has bir kurtuluş teolojisiyle harmanlanmış, düzeniçi ama bağımsız ve entelektüel bir sosyalist damarın görüşü bu. Batçikov’un Glazyev ile köklü dostluğu, artık iyice yaşlanmış olsa bile Sergey Kara-Murza ile tarih, siyaset, felsefe ve iktisat ekseninde ortaklaşan düşünceleri (üç kitabından ikisi Kara-Murza ve Glazyev ile, biri de sadece Kara-Murza ile ortak imzalı), kitle tabanı bulamayacak kadar elit, ama özellikle Glazyev’in iktidar kanadı üzerindeki önemli etkisi dikkate alınırsa hiç de yabana atılır cinsten değil. Bu nedenle, Batçikov’un Fidel kasidesi, diğer ikisinden ileride yapacağım çeviriler için bir girizgâh olarak kabul edilmeli.

* * *

‘Vatan için ölmek yaşamak demektir’
(Fidel Castro’nun ideolojik mirası üzerine)

Sergey Batçikov

Dünyayı ve hareketi her zaman fikirler idare eder. Arzulanan gelecek ilkin hayalde, sonra iradede ve ancak bundan sonra hakikattedir. İlk antik Yunan idealist filozofu Eflatun çalışmalarında sık sık mağara efsanesinden söz ederdi: bu efsanede mağara yeryüzüdür, insanlık ise mağarada hapsolmuş esirler. Mağaranın dışı yemyeşil, engin kırlardır, güneş ışıldar, hayvanlar gezinir, muhteşem kuşlar şakır. Ama zavallı esirler hiçbirini görmez bunların, sadece mağaranın duvarlarındaki gölgeleri gözler ve bu gölgeleri gerçek sanırlar. Bir ateş yakmayı, esirlerin geleceğe giden yolunu aydınlatmayı ve yeni bir hakikat yaratmayı ancak pek az kişi başarır. Küba Devrimi’nin lideri Fidel Castro da bunlar arasında; onun irade ve kişisel yiğitlikle iç içe geçmiş fikirleri Küba’nın kaderini kökten değiştirmekle kalmadı, dünyadaki sosyal gelişmelere de muazzam bir etkide bulundu. Meşhur söz der ki: geçmişten ateş almalıyız, kül değil. Geçmişten almamız gereken ateştir, Fidel Castro’nun ideolojik mirası.

Fikirsiz ömrün bir kıymeti yok. Onlar uğruna mücadele etmekten daha büyük bir mutluluk yok,” derdi Comandante…

Küba, şüphe yok ki, kendine has bir ülkedir; muzaffer devrimin önderi, 49 yıl boyunca ülkesini aralıksız yöneten Fidel Castro öyle yaptı onu. Bir çağ insanı, uzak görüşlü bir düşünür, büyük bir iyimser, romantik, dava adamı, ateşli halk tribünü, iktidarda tek ilgilendiği şey halkına hizmet imkânı olan bir insan, değişmez prensibi asla ve hiç kimseye yalan söylememek olan bir siyasetçi ve en nihayet, halkının kaderini kökten değiştiren bir insan.

Küba, halkının sefaleti ve haklardan mahrumiyetiyle komşusu Haiti adasının kaderini paylaşmak için her türlü şansa sahipti. Geçtiğimiz yüzyılın ellili yıllarında diktatör Batista’nın idaresinde ABD’nin de facto sömürgesiydi. ABD Başkanı John F. Kennedy’nin bu yıllardaki sözleri meşhurdur: “… dünyada sefaleti, iktisadi kolonizasyonu, sömürüsü ve aşağılanması Batista rejimi sırasında ülkemin siyaseti sonucu Küba’nın yaşadığından daha kötü bir ülke yoktu.” Önderliğini  Fidel Castro’nun yaptığı devrimin zaferi değiştirdi ülkenin kaderini. Küba Devrimi’nin başlıca idealleri adalet, insan haysiyetine ve kişi haklarına saygıydı.

Küba Anayasası, milli kahraman Jose Marti’nin sözleriyle başlar: “Cumhuriyetimizin birinci kanununun, Kübalıların insan haysiyetine eksiksiz hürmet göstermesi olmasını isterim.” Fidel bu değişmez kanuna cumhuriyetin yönetiminde olduğu bütün yıllar boyunca eğilip bükülmeksizin uydu. Küba favelalarının haklarından mahrum kılınmış halkını devrimin kazanımlarını savunmaya hazır, yıkılmaz bir halk haline getiren de bu ideallerdi.

Ben, Fidel Castro ile görüşmelerde birkaç defa yer almak mutluluğunu tattım. Bunların ilki şubat 1985’te ben henüz genç bir uzmanken oldu. SSCB Bilimler Akademisi Başkan Yardımcısı Yuriy Ovçinnikov’un başkanlığını yaptığı bir heyet Havana’da Kübalı meslektaşlarımızla bilimsel işbirliği mutabakatı imzalamıştı. Akşam geç saatte, kaldığımız kabul binasına ansızın Fidel Castro geliverdi, heyet üyelerine saygısını ifade etmek için. Yarım saatliğine gelmişti, ama Y. Ovçinnikov ile söyleşiye başlayıp öyle bir kaptırdı ki kendini, maddi varoluş problemleri, bilimsel bilginin sınırları ve insan gelişmesiyle ilgili sohbet sabaha kadar sürdü.

Fidel’in şu sözleri aklımdan hiç çıkmadı: “Biliyor musunuz, bütün o gençlik hayallerimi burada, Küba’da gerçekleştiremeyeceğimi çok iyi anlıyorum artık. Ama halkıma haysiyetli bir yaşam ve kalkınma temin edecek iki şeyi mutlaka yapmak istiyorum: insanlara nitelikli ve erişilebilir eğitim ve sağlık hizmetleri sunmak.” Ve gerçekten de yaptı bunu! …

Zenginlikten çok uzak Küba, cömertçe paylaştı başarılarını da. Enternasyonalizm ve Küba’nın muhtaç ülkelere cömert yardımı temelinde — Fidel’in fikri şuydu: gelecek parayla satın alınamaz, ancak adalet ve halkların dürüst ve kardeşçe dayanışması sayesinde temin edilebilir. Ve bunu söyleyen, bugün yetmiş yıldır ambargo şartlarında yaşayan bir ülkenin önderiydi!

Kübalıların kardeş yardımlarının örnekleri sayılamayacak kadar çoktur.

Kübalı doktorlar yıkıcı bir depremin ardından Pakistan’da insanların hayatını kurtardılar, Gine’nin, Liberya’nın, Sierra Leone’nin köylerinde ölümcül Ebola salgınıyla mücadele ettiler, Latin Amerika’nın en zorlu bölgelerinde yerli halka tıbbi yardım götürüyor ve ameliyatlar yapıyorlar. Fidel Castro, Çernobıl çocuklarına yardım için başvuruda bulunan ilk kişiydi ve ambargo altındaki Küba, kendisi için en zorlu zamanlarda bile ücretsiz tedavi etti binlerce acılı çocuğu, yirmi uzun yıl boyunca, ta 2012’ye kadar! Ve onlara, pahalı kemik iliği ameliyatları yaptı.

Demin anlatmaya başladığım, bilim insanı Y. Ovçinnikov ile o uzun gece sohbetinde, Castro, sosyalist projenin ödevlerinin gerçekleştirilmesinin insanları kendiliğinden mutlu kılamayacağına ve insanın manevi alanını zenginleştirmeden maddi refahın büyümesinin de değerler skalasını hiç fark ettirmeden manevi alanı fakirleştirmeye başlayacak şekilde deforme ettiğine dair düşüncelerini paylaştı. Bu ikisi de aynı derecede önemli süreç arasında bir antagonizma bile başlayabilirdi. Sosyalizm teorisinde biçimsel olarak formüle edilmiş bir problemdi bu, ama üzerinde hiç çalışılmamıştı. Fidel Castro bu problemin çözümünü “insana yatırımların” ilkesel artışında, manevi tatmin getirecek faaliyetlere katılım imkânlarının genişletilmesinde görüyordu. Kesinkes bu tür alanlar arasında sayıyordu eğitim ve sağlık hizmetlerini.

Ama Y. Ovçinnikov o zaman Fidel’e itiraz etti: “Siz eğitim verirsiniz, sağlık verirsiniz, ama insanlar gene de mutlu olmazlar, meğerki yaratıcı enerji gerçekleşmezse. Bunun için de bilimi geliştirmek zaruri.” Fidel büyük bir dikkatle dinledi bu sözleri ve sonra uzun uzun, Küba’ya nasıl bir bilim gerektiği üzerine konuştu. Y. Ovçinnikov dikkatleri biyoteknolojiye yoğunlaştırmayı öneriyordu. Küba’nın bu yöndeki başarıları, Fidel Castro’nun o öğüde kulak verdiğine tanıklık eder.

Onun inisiyatifiyle, daha sonra çok kısa bir sürede kovide karşı aşı üretilecek olan çağdaş bir biyoteknoloji merkezi kuruldu Küba’da. Günümüz Küba’sı Fidel’in vasiyetine uyarak bilime yatırım yapmaya devam ediyor. Kasım ayında resmi bir ziyaretle Küba’ya gelen Küba Devlet Başkanı Miguel Mario Díaz-Canel Moskova’da Biokubafarm grubundan temsilcilerle görüşmesi sırasında “ülkeyi kurtaranın bilim insanları olduğunu” vurgulamıştı.

Küba, Fidel’in bilgeliği ve dengeli siyaseti sayesinde, SSCB’nin tersine, iktidarın kiliseyle çatışmasından da kaçındı. Fidel, Küba Devrimi’nin kilise mensuplarından tek bir kişinin bir damla kanını bile dökmediğini, tek bir tapınağı bile kapatmadığını söylerdi her zaman. “Hıristiyanlıkla komünizm arasında, hristiyanlıkla kapitalizm arasından olduğundan on bin kat daha fazla ortak yan olduğuna” emindi. Fidel, “hristiyanlar devrimcilerin müttefikleri olabilirler mi?” sorusuna cevap olarak, sadece geçici taktik ittifakların değil, toplumda adaletli sosyal değişikliklerin gereği olarak stratejik işbirliği de olması gerektiğini söylerdi.

İkibinli yılların başlarında, Rusya ile Küba arasındaki ilişkiler hiç de en iyi döneminde değilken, Fidel o zamanki Smolensk ve Kaliningrad metropoliti Kirill ile görüşmüştü. Sohbet sırasında Küba’nın başkentinde bir ortodoks tapınağı kurulması düşüncesi ortaya çıktı. Asırlar boyunca Rus halkının her tür güçlüğü aşmasına ve işgalcilerle mücadele etmesine yardım edenin tam da ortodoks inancı olduğuna emindi Fidel, böylece fikri hararetle destekledi. Tapınağın inşası için Havana’nın en prestijli semtinde bir arsa tahsis edildi, bütün inşaat masraflarını da Küba tarafı üstlendi. Meryem Ana Kazan ikonası tapınağı ekim 2008’de kutsandı ve Rus kilisesi için kanonik yetki alanına girmeyen, üstelik de ağır iktisadi güçlükler yaşayan bir devletin güçlerince inşa edilen yegâne tapınak oldu.

SSCB’nin çöküşünden sonra Küba’da çok zorlu bir ekonomik durum ortaya çıktı. Şöyle anlatıyordu Fidel Castro: “Büyük bir güç bütünüyle beklenmedik biçimde çökünce ülke afallatıcı bir darbe aldı, bir başımıza kalmıştık, sadece biz, şeker için bütün pazarları kaybetmiştik, gıda, yakıt, hatta ölülerimizi hristiyan usulüyle gömmek için kereste bile alamaz olmuştuk.” Fidel, “sosyalist kampın ve SSCB’nin yıkılışını öngörememiş” ve “böyle bir duruma önceden hazırlanmamış olmasını” devasa, trajik bir hata sayıyordu. SSCB’nin çöküşünün ve sosyalist kampın yok oluşunun nedenini perestroykada buluyordu. Küba Komünist Partisi’nin IV’üncü Kongre’sindeki konuşmasında perestroykanın hedefleriyle felaket doğuran sonuçları arasındaki büsbütün uyumsuzluktan söz etmişti.

Doksanlı yılların başında Rusya Dış Ekonomik İlişkiler Bakanlığı’nda Latin Amerika Baş İdaresi müdürü olarak çalışıyordum; bizim liberal reformatörlerin Küba’nın da liberal reformlar yoluna gireceğine ve Castro sonrası kapitalist Küba’ya hazırlanmaya başlamanın vakti geldiğine emin olduklarını çok iyi hatırlıyorum. O zaman, Yeltsin-Kozırev dış siyaseti devam ederken, Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın orta derecede kadrolarının dürüst profesyonel tutumu sayesinde, o sırada Sergey Glazyev’in başında bulunduğu Dış Ekonomik İlişkiler Bakanlığı tarafından Küba’da iktisadi bir felaketi önlemek için olabilecek yegâne karar alındı: “şekere karşılık petrol” mutabakatı imzalandı ve uygulandı.

Fidel Castro, imkânsız görüneni başardı: Sovyetler Birliği’nde sosyalizm yıkılmışken sosyalist Küba’yı korudu. Şundan emindi: “İnsan, eğer iradesi güçlüyse, eğer her durumu doğru değerlendirir ve adaletli ve asil ilkelerinden vazgeçmezse en zorlu şartların bile üstesinden gelmeye muktedirdir.” Doksanların onca ağırlığına katlanmalarında, milli haysiyetlerini ve birliklerini korumalarında Kübalılara yardım eden tam da bu adalet hissiydi. Küba, en zorlu iktisadi krize rağmen ayakta kaldı.

Geçmişe gidip yitmedi, geleceğe atıldı! Fransa Devlet Başkanı De Gaulle tarafından Stalin için söylenen bu sözler, mağlubiyet nedir bilmeyen Fidel için de tamamen geçerli olabilir; zira onun idealleri, öngörmüş olduğu gibi yaşamaya, zihinleri etkilemeye ve geleceği tayin etmeye devam ediyor. Kübalılar Fidel’in ölümsüzlüğe gittiğini düşünüyorlar. Fidel’in kendisi de vatan için ölmenin yaşamak demek olduğunu söylerdi.

Fidel, parlak bir entelektüel olarak, daima çok ilerilere bakardı. Kapitalizmin gelişmesi, dünya ekonomisi, iklim değişikliği, sosyal meselelerle ilgili değerlendirmeleri ve fikirleri onlarca yıl geçtikten sonra da güncelliğini koruyor. “Üçüncü dünyanın” önderlerinden birinin dediği gibi, Fidel geleceğe yolculuk yapıyor ve sonra, onu anlatmak için dönüyordu geri. Putin de iki gün evvel aslında tam bunu söyledi, Fidel Castro ile 2014’teki görüşmesini hatırlarken. Başkan, Fidel Castro’nun o zaman da bugünün jeopolitik durumunu öngörmüş ve eksiksiz tasvir etmiş olduğunu belirtti.

Küba Devlet Başkanı Miguel Mario Díaz-Canel konuşmalarından birinde Fidel’in sözlerini alıntılamıştı: “Bu dünyada, hakikatin ve fikirlerin gücünü kırabilecek bir güç yoktur.” Nasıl da yankılıyor, her bir Rusyalının yüreğinde yeri olan Aleksandr Nevskiy’in sözlerini: “Tanrı kuvvette değil hakikattedir!”

Fidel Castro, ender bulunan sezgilere sahip biri olarak ömrünün sonuna kadar emindi Küba için sosyalizm tercihinin doğruluğundan ve sosyalizm tercihinin bütün insanlık için tayin edici olduğundan. Son konuşmalarından birinde şöyle demişti: “Kapitalizm, her türlü sosyal sistemde kendini yeniden üretme eğilimine sahip, çünkü kökleri egoizmde ve insanların en aşağı içgüdülerinde yatıyor. İnsanlığın bu çelişkiyi aşmaktan başka bir alternatifi yok, çünkü aksi takdirde hayatta kalamayacak.” Dünya, onun görüşüne göre, şu iki alternatifle karşı karşıyadır: daha iyi olmak veya yok olmak.

22 Kasım’da Moskova’da gerçekleşen, Küba’nın efsanevi önderinin, adı eski İspanyolca’da “sadık” anlamına gelen, fikirlerine ve ilkelerine asla ihanet etmemiş bu adamın, bu Maneviyat insanının, bu muzaffer adamın anısına yapılmış anıtın açılışı, düşüncelerin güce üstün olduğunu hatırlatacak bize daima.

DÜNYA BASINI

FP: ABD Mavi Hat’ta sadece İsrail’in postacılığını yapıyor

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, olası İsrail-Hizbullah savaşının hem ABD hem de İran’ın çıkarına aykırı olduğunu, dolayısıyla Washington’un Tahran’la bu konuda masaya oturması gerektiğini anlatıyor:

***

ABD İran’la şimdi tek bir konuda müzakere etmeli

Kasım ayından önce nükleer anlaşmanın yeniden gözden geçirilmesi pek olası görünmüyor ancak Washington ve İran’ın yeni cumhurbaşkanı, İsrail-Hizbullah gerilimini yatıştırmaya çalışmalı.

Trita Parsi ve Sajjad Safaei

İran’ın yeni Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, nükleer konularda Washington ile diyaloğa devam etmeye açık olduğunun sinyallerini verdi ve yönetimindeki üst düzey isimler, 2015 nükleer anlaşmasının çöküşünden doğrudan sorumlu olan müstakbel Başkan Donald Trump ile bile görüşmeye hazır olduklarını belirtti.

Kasım ayında seçimler yaklaşırken, Biden yönetimi İran’a nükleer anlaşma gibi etkisi kendi döneminin ötesine uzanan konularda kapsamlı güvenceler sunamaz, özellikle de Trump’ın ikinci kez başkan olma ihtimali anlaşmanın geleceği üzerinde karanlık bir sis bulutu oluştururken.

Bu da önümüzdeki üç buçuk ay boyunca nükleer diplomasi için iştahın sınırlı olacağı anlamına geliyor, ancak Pezeşkiyan’ın zaferi daha acil bir konu için bir açılım: Washington ve Tahran’ın Lübnan’da İsrail ve Hizbullah arasında tam kapsamlı bir savaşı önleme konusundaki ortak çıkarları.

Pezeşkiyan’ın İran’ın dış politikasında sismik değişimlere neden olması pek olası değil. Ancak, önceki hükümetin İran’ın komşularıyla dolar dışı ticareti artırarak “yaptırımları etkisizleştirme” stratejisinin aksine, yaptırımların hafifletilmesi ve ABD ile doğrudan görüşmeler yoluyla ekonomiyi iyileştirme yönündeki kampanya vaatleri göz önüne alındığında, keşfedilmeye değer bir açılım sunuyor.

Ancak kısa vadede asıl mesele siyasi irade ve Biden yönetimi şu ana kadar Tahran’daki diplomatik açılıma olumlu yanıt verme konusunda pek istekli olmadı. Beyaz Saray sözcüsü John Kirby, Pezeşkiyan’ın seçilmesine İran’ın Hamas, Hizbullah, Husiler ve Ukrayna’da Rusya’ya verdiği desteği gerekçe göstererek Tahran’daki yeni hükümetle diplomatik ilişki kurma fikrini kesin bir dille reddederek yanıt verdi.

Ancak bu silahlı gruplardan birinin dahil olduğu ve yaklaşmakta olan bir kriz her iki taraf için de aciliyet arz ediyor ve tüm Orta Doğu’yu kargaşaya sürükleyebilecek dehşet verici bir jeopolitik olay olabilir: Gazze savaşının Lübnan’a sıçraması ve İsrail ile Hizbullah arasında geniş çaplı bir savaş. Alma Araştırma ve Eğitim Merkezi’ne göre, geniş çaplı bir savaş her iki taraf için de felaket olacak ve Hizbullah’ın olağanüstü füze kabiliyeti göz önüne alındığında İsrail tarafında binlerce insanın sakat kalması ve ölmesi muhtemel. Bu noktada Pezeşkiyan’ın zaferi İran ve ABD arasında bir yakınlaşma için beklenmedik bir fırsat sunuyor.

Bu ölçekte bir savaş, ABD’nin İsrail’i desteklemek için askeri müdahalede bulunmamasını ölçülemeyecek kadar zorlaştıracaktır. Nitekim Hamas’ın 7 Ekim saldırısından birkaç gün sonra Biden, Hizbullah’ın İsrail’e kuzeyden saldırmasını engellemek için bir uçak gemisini ve diğer gemileri Doğu Akdeniz’e gönderdi.

İsrail’in Gazze’deki askeri operasyonları, ülkenin silahlı kuvvetlerinin askeri güç açısından Hamas’ı gölgede bırakan Hizbullah gibi zorlu bir savaş gücüne karşı, ABD’nin doğrudan müdahalesi olmadan savaşmaya hazır olmadığını gösterdi. Ancak ABD’nin bir Hizbullah-İsrail savaşına doğrudan askeri müdahalesi, ABD askerleri de dahil ABD askeri varlıklarını kaçınılmaz olarak Hizbullah ve onun İran gibi müttefikleriyle doğrudan çatışmaya sokacaktır.

Son olaylar Washington’un isteksiz olsa bile çatışmaların içine çekilme konusundaki kırılganlığını açıkça ortaya koydu. Bu durum Nisan ayında İsrail’in İran’ın Şam’daki konsolosluk binasına düzenlediği hava saldırısıyla tetiklenen İran ve İsrail arasındaki kısa ama yoğun askeri çatışma sırasında açıkça ortaya çıktı. İsrail’in sofistike, çok katmanlı ve milyarlarca dolarlık bir hava savunma sistemi olmasına rağmen İran’ın insansız hava araçları, balistik füzeler ve seyir füzelerinden oluşan yaylım ateşini durdurmak için İsrail, Fransız, Ürdün, İngiliz ve ABD kuvvetlerinin katıldığı zorlu bir çaba gerekti.

Bu çaba milyarlarca dolara mal oldu ve Tahran’ın günler öncesinden yaptığı uyarıya rağmen İran’ın bazı füzeleri İsrail hava sahasına girerek bir hava üssü de ülkenin güney bölgelerine ulaştı. Bu olay İsrail’in savunmasının sınırlarını ve ABD yardımına ne kadar bağımlı olduğunu gözler önüne serdi.

Bu olayı takip eden aylarda Hizbullah, İsrail’in çok övündüğü Demir Kubbe füze savunma sistemindeki açıkları başarılı bir şekilde ortaya çıkardı ve bu da Hizbullah’la olası bir savaşın erken aşamasında İsrail savunmasındaki açıkları telafi etmek için ABD’nin doğrudan müdahalesini daha olası hale getirdi.

Tahran da Hizbullah ve İsrail arasında tam anlamıyla bir savaşa, özellikle de ABD’yi askeri olarak Orta Doğu’ya geri çekecek bir savaşa şiddetle karşı çıkıyor. İran, İsrail’le olan rekabetinde şu anda üstünlüğün kendisinde olduğu ve zamanın kendi lehine işlediği sonucuna varmış durumda. İranlı generaller bugünün İsrail’ine baktıklarında, bir zamanların istediği zaman savaş açabilen korkutucu savaş makinesini değil, daha az sofistike ve nispeten küçük bir askeri güç olan Hamas’ı yok etme sözünü dokuz aydan fazla bir süredir yerine getiremeyen, aşağılanmış ve uluslararası alanda izole edilmiş bir düşman görüyorlar.

İran’a göre, ABD, İran, Hizbullah ve İsrail’in dahil olduğu geniş çaplı bir bölgesel çatışma, İran ve müttefiklerinin kendilerini avantajlı bir konumda hissettikleri bir zamanda, Hizbullah’ın on yıllar boyunca özenle ve titizlikle geliştirdiği kabiliyetlerinin ciddi şekilde gerilemesine neden olacaktır.

İran ve ABD böyle bir senaryodan kaçınmayı tercih ederken, İsrailli liderler farklı düşünüyor gibi görünüyor. İsrail’de hâkim olan söylem, Hizbullah’ın 7 Ekim’de Hamas’ın yaptığından çok daha ölümcül saldırı gerçekleştirme kapasitesi göz önüne alındığında, İsrail’in kuzey sınırında Hizbullah’la birlikte yaşamasının tahammül edilemez hale geldiği yönünde. İddiaya göre, İsrail’in İran destekli bu grubu önleyici bir şekilde yenmekten başka çaresi yok. Aslında Silahlı Çatışma Yeri ve Olay Verileri Projesi, İsrail-Lübnan sınırından geçen füzelerin yüzde 83’ünden İsrail’in sorumlu olduğuna işaret ediyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu için savaşı -herhangi bir savaşı- uzatmak, başbakanlığını uzatarak İsrail adaletinin gazabına uğramaktan kaçınmasına yardımcı olabilir. Dahası, İsrail yönetiminden bazıları, ABD desteği gerektirse bile Hizbullah’ın zayıflatılmasını, özellikle de İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) Gazze’de Hizbullah’a kıyasla düzensiz bir milis olan Hamas’a karşı gösterdiği kötü performans göz önüne alındığında, caydırıcılığı yeniden tesis etmenin kalan son etkili yollarından biri olarak görüyor.

Ancak İsrail’in askeri operasyonları bazı kısıtlamalarla karşı karşıya. ABD’nin İsrail üzerinde muazzam bir nüfuzu var ve Biden yönetimi şu ana kadar Gazze’de adil ve kalıcı bir ateşkes için baskı yapmak üzere bu nüfuzu kullanmamayı tercih etti. Baskı uygulama konusundaki bu isteksizlik, Gazze’deki Filistinlilere büyük ölüm, acı ve yıkımların yaşatılmasına ve İsrail’in uluslararası sahnede yalnızlaşmasına neden oldu.

Geçen hafta Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) İsrail’in Filistin topraklarını işgalinin yasadışı olduğuna ve tüm yerleşimleri boşaltmak ve tazminat ödemek zorunda olduğuna hükmetmesi, UAD’nin İsrail aleyhine aldığı bir dizi kararın sadece sonuncusu. Ayrıca, Hizbullah ile IDF arasında son dokuz aydır tırmanan çatışmaların da gösterdiği gibi, İsrail-Lübnan sınırındaki istikrarsız durumu İsrail’in Gazze’ye yönelik devam eden askeri saldırısından ayrı tutmak giderek zorlaşıyor.

Şu ana kadar Batı’nın İsrail-Lübnan sınırındaki gerginliği yatıştırma çabalarının büyük bir kısmı Beyrut’a İsrail’in Lübnan’ı taş devrine döndürme ve haritadan silme yönündeki kan dondurucu tehditlerini iletmek oldu. Bu bağlamda ABD’nin asıl görevi, İsrail’in askeri olarak başaramadığını diplomatik olarak başarmasını sağlamak olan bir postacıya indirgendi: Hizbullah’ı BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararı uyarınca Litani Nehri’nin ötesine itmek.

Washington, ABD’nin kritik bir çıkarını gerçekleştirmede çok daha etkili olma fırsatına sahip: ülkesinin ve ordusunun bir başka Orta Doğu savaşına sürüklenmesini önlemek. Biden yönetimi Hizbullah’la dolaylı olarak uğraşmak yerine doğrudan Hizbullah’ın ana hamisi Tahran’la konuşmalı.

Yıkıcı ve potansiyel olarak yakın bir bölgesel savaştan kaçınmaya yönelik diplomatik manevralar nihayetinde yeni bir nükleer diplomasiden farklı. Ancak yeni Pezeşkiyan yönetimiyle Lübnan konusunda yapılacak başarılı görüşmeler, ileride nükleer diplomasi için daha iyi koşullar yaratılmasına yardımcı olabilir.

Pezeşkiyan’ın doğrudan ABD-İran görüşmeleri konusunda seçim kampanyasında verdiği sözleri ne ölçüde yerine getirebileceğini kimse tam olarak bilmiyor. Ancak Biden yönetimi, özellikle de riskler bu kadar yüksekken, bunu öğrenmemekle sorumsuzluk etmiş olur.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Foreign Policy, Filistin uzlaşında Çin’in rolünden rahatsız: ‘Siyaset simsarlığı’

Yayınlanma

Amy Mackinnon, Foreign Policy’de ulusal güvenlik ve istihbarat muhabiri

Foreign Policy, 23 Temmuz 2024

Aralarında ezeli rakipler El Fetih ve Hamas’ın da bulunduğu bir düzineden fazla Filistinli grup, salı günü Pekin’de geçici bir birlik hükümeti kurma sözü veren ortak bir bildiri imzaladı; ancak uzmanlar Çin’in aracılık ettiği diplomatik girişimin gruplar arasında uzun süredir devam eden düşmanlığı gidermede başarılı olacağına şüpheyle yaklaşıyor.

Pazar günü başlayan görüşmelerde, Hamas ve El Fetih temsilcileri bu yıl Çin’in başkentinde ikinci kez bir araya gelirken, Gazze’deki İsrail-Hamas savaşının ortasında Pekin ihtiyatlı bir şekilde Orta Doğu’daki diplomatik ayak izini genişletmeye çalışıyor.

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi görüşmelerin ardından yaptığı konuşmada Pekin Deklarasyonu olarak adlandırılan anlaşmayı “Filistin’in kurtuluş davası için tarihi bir an” olarak selamladı.

Çin devlet medyası deklarasyonu büyük bir atılım olarak lanse etmekte gecikmedi. İngilizce yayın yapan Global Times gazetesi “Çin, çalkantı içindeki dünyanın barış ve istikrarına önemli bir katkıda daha bulundu” derken, devlet haber ajansı Xinhua anlaşmayı “Çin’in insanlık için ortak bir geleceğe sahip bir toplumun inşasını teşvik etmeye yönelik somut eylemlerinin canlı bir tezahürü” olarak tanımladı.

Belge, Gazze ve İsrail işgali altındaki Batı Şeria da dahil olmak üzere Filistin topraklarını denetleyecek ve nihai genel seçimlere zemin hazırlayacak bir Filistin birlik hükümetinin kurulmasını öngörüyor.

Bu son savaşa kadar Gazze Şeridi’ni yöneten İslamcı militan grup Hamas ile İsrail işgali altındaki Batı Şeria’nın bir bölümünü yöneten Filistin Yönetimi’ni kontrol eden laik siyasi parti El Fetih, militan grubun Gazze’nin kontrolünü ele geçirmesiyle 2000’li yılların ortalarında şiddetli bir iç savaş yaşadı ve o zamandan bu yana şiddetli bir şekilde karşı karşıya geldiler.

Anlaşma, El Fetih’e liderlik eden Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın Hamas’ı savaşın devam etmesinden “hukuki, ahlaki ve siyasi” olarak sorumlu tutması ve üst düzey Hamas yetkililerinin El Fetih’i İsrail’le işbirliği yapmakla suçlamasıyla iki grup arasında gerginliği tırmandıran söylemlerden sadece haftalar sonra geldi.

Orta Doğu Enstitüsü’nün Filistin ve İsrail-Filistin meseleleri programının direktörü Khaled Elgindy, Filistin siyasetine hakim olan iki grup arasında köprü kurmaya yönelik yıllardır süren çok sayıda diplomatik çabanın başarısız olduğunu ve uzmanların Pekin Deklarasyonu’nun daha iyi sonuç vereceğinden şüphe duyduğunu söyledi.

Elgindy, “Burada yeni olan pek bir şey olduğunu sanmıyorum,” dedi. “2011’de Kahire’de başlayan pek çok anlaşma yapıldı. Kısa bir süre önce de Moskova’da bir açıklama yapıldı,” diye ekleyerek önceki arabuluculuk çabalarından bahsetti. Rusya, en son şubat ayında olmak üzere Moskova’da Filistinli gruplar arasında bir dizi görüşmeye ev sahipliği yaptı.

Elgindy’ye göre Pekin Deklarasyonu’nda vaatleri gerçeğe dönüştürecek bir uygulama mekanizmasına dair herhangi bir açıklama bulunmuyor. İsmi açıklanmayan üst düzey bir El Fetih yetkilisi İsrail gazetesi Haaretz’e yaptığı açıklamada anlaşmanın büyük ölçüde Çinli ev sahiplerine duyulan saygıdan dolayı imzalandığını söyledi.

Bölge uzmanları Çin’in bu görüşmeleri, dünya sahnesinde ABD’ye giderek daha fazla rakip olmaya çalışan diplomatik kimliğini güçlendirmek için kullandığı görüşünde.

İsrailli bir düşünce kuruluşu olan Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nde İsrail-Çin programı direktörü olan Assaf Orion, “Bence bu ucuz bir diplomatik itibar arayışı, çoğunlukla optik, Çin’in kendisini eskiden ABD’nin alanı olan Orta Doğu’da önemli bir siyaset simsarı olarak göstermesini sağlıyor” dedi.

Pekin’in Filistinlilerle uzun süredir devam eden bağları var ve 1988’de Çin, dünyada bir Filistin devletini tanıyan ilk ülkelerden biri oldu. Haziran 2023’te Çin, Abbas’ın Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile bir araya geldiği Pekin’deki toplantıda Filistin Yönetimi ile stratejik ortaklık anlaşması imzaladı.

Chatham House’da Çin’in Orta Doğu’da artan etkisi konusunda çalışan Ahmed Aboudouh, Pekin’in giderek çok kutuplu hale gelen dünyada kendisini Batı liderliğindeki düzene alternatif olarak konumlandırmaya çalıştığını belirterek, Çin’in Filistin’in birliği için diplomatik çabasının, İsrail’in Gazze’deki cezalandırıcı askeri harekatına karşı güçlü bir tepkinin olduğu küresel güney ve İslam dünyasındaki ülkelere de güçlü bir mesaj gönderdiğini söyledi.

Ancak Orion, İsrail’de hiç kimsenin Çin’i arabulucu olarak ciddi bir şekilde düşünmediğini söyledi.

İsrail Dışişleri Bakanı Israel Katz X’te yaptığı açıklamada anlaşmayı kınadı ve “Mahmud Abbas terörizmi reddetmek yerine Hamas’ın katillerini ve tecavüzcülerini kucaklıyor” dedi. “Gerçekte böyle bir şey olmayacak çünkü Hamas’ın iktidarı yıkılacak ve Abbas Gazze’yi uzaktan izlemeye devam edecek” diye yazdı.

Washington tarihsel olarak İsrailliler ve Filistinliler arasındaki diplomatik çabaların belkemiğini oluşturmuştur ve Katar ve Mısır ile birlikte İsrail ve Hamas arasında bir ateşkes anlaşmasına aracılık etmek ve Gazze’de tutulan rehinelerin serbest bırakılmasını sağlamak için devam eden çabalara taraftır.

Çin’in Filistinli gruplar arasında bir anlaşma sağlama girişimi ise Pekin’in yüksek riskli krizlere yaklaşımını ve krizin bir alt bölümüne odaklandığını gösteriyor. Aboudouh, “Çin, olayı Birleşmiş Milletler’e devretmek ve ABD’yi kenara itmek için yapılan küçük girişimlerde çok önemli bir rol oynuyor” dedi.

Ukrayna Dışişleri Bakanı Dmytro Kuleba da salı günü Rusya ile savaşı sona erdirmenin yollarını görüşmek üzere Pekin’deydi ve Moskova’nın Şubat 2022’de Ukrayna’yı geniş çaplı işgalinin başlamasından bu yana Çin’e yaptığı ilk ziyaretti.

Elgindy, Pekin’de Filistinli gruplarla yapılan son görüşmelerde çok az ilerleme kaydedilmesi beklense de Hamas ve El Fetih arasındaki siyasi yakınlaşmanın savaş sonrasında Gazze’de etkili bir yönetim için kritik önemde olacağını söyledi. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun 7 Ekim 2023’teki saldırısının ardından Hamas’ı ortadan kaldırmaya kararlı olması nedeniyle ABD, El Fetih’in hakimiyetindeki Filistin Yönetimi’ni savaşın sona ermesinin ardından Gazze Şeridi’ndeki güç boşluğunu dolduracak en iyi aday olarak görüyor ve Netanyahu bu öneriyi şiddetle reddediyor.

Ancak savaş Hamas’ın askeri ve yönetim kabiliyetlerini önemli ölçüde azaltmış olsa da ABD’li yetkililer ve uzmanlar örgütün ve ideolojisinin tamamen ortadan kaldırılabileceğine şüpheyle yaklaşıyor. Bu da iki grup arasında bir tür yumuşama sağlanmadığı takdirde, Filistin Yönetimi’nin Gazze Şeridi’ni yeniden yönetmeye başlaması halinde Hamas’ın Gazze’de oyunbozanlık yapmaya devam edebileceği ihtimalini gündeme getiriyor.

Elgindy, “Filistin Yönetimi’nin Gazze’ye dönmesi ve en azından Hamas’ın rızası olmadan iş yapabilmesi mümkün değil” dedi ve ekledi: “Hükümette olmasalar bile bozgunculuk yapma kabiliyetleri var.”

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Çin’de realist ekolün temsilcisi Yan Xuetong: Trump Tayvan Boğazı’nda Çin’le savaşa girmek istemez  

Yayınlanma

Çin realizminin öncülerinden Yan Xuetong, yaklaşan ABD başkanlık seçimleri öncesi değerlendirmelerde bulundu: “Trump, Tayvan Boğazı’nda Çin ile savaşa girmek istemez. Boğazda bir savaşı önleme konusunda Biden’dan daha temkinli davranacaktır… Ancak Çin ile ABD arasındaki ticari anlaşmazlığın daha da kötüleşmeye devam edeceğini düşünüyorum.”

Tsinghua Üniversitesi Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü Direktörü ve The Chinese Journal of International Politics dergisinin baş editörü olan Prof. Dr. Yan Xuetong, ayrıca Çin’de Uluslararası İlişkiler (Uİ) disiplininde realist yaklaşımın temsilcisidir.

Çin akademisinin kendine özgü, Batı dışı Uluslararası İlişkiler teorisi geliştirme çabalarına öncülük eden isimlerden biri olan Yan Xuetong, 2005 yılında Uluslararası İlişkiler disiplinini Batılı olmayan düşünce ve tarihsel deneyimlerle zenginleştirmeyi amaçlayan bir araştırma projesi başlatmıştır. Batılı realist yaklaşımın temel varsayımlarını eski Çin felsefesinden türetilen yeni kavramlarla birleştiren Yan, ahlaki realizm (moral realism) teorisini geliştirmiştir. Ahlaki realizm teorisi ile Çin’in yükselişini ve uluslararası düzendeki değişimleri açıklamayı hedefleyen Yan Xuentong, realist yaklaşımın merkezindeki ‘güç’ unsurunu Çin felsefesinden ödünç aldığı ‘ahlak’ kavramı ile birleştirerek ‘büyük güç’ için yeni bir tanımlama yapmaktadır.

Aşağıda çevirisini paylaştığımız röportaj, Yan Xuetong’un ve aynı ekolden gelen Çinli entelektüellerin, Çin’e özgü realist yaklaşımla ABD-Çin ilişkilerini, Çin’in uluslararası düzendeki rolünü ve çok kutupluluk tartışmalarını nasıl okuduğunu anlamak açısından önemli. Öte yandan Çin Uİ akademisinde Yan’ın realizmini eleştiren, eksik bulan ve özgün teori geliştirme iddiasıyla kendi kavramlarını üretmeye çalışan farklı yaklaşımlar da mevcut.

***

Önümüzdeki 10 yıl: Tsinghua Üniversitesi’nden Yan Xuetong, Trump, Tayvan ve bunların Çin için ne anlama geldiğini anlatıyor

Kawala Xie, South China Morning Post

-Sizce eski ABD Başkanı Donald Trump Tayvan konusunda nerede duruyor? Son döneminde yaptığı gibi “tek Çin” politikasına meydan okuyacak mı?

Trump’ın Tayvan konusunda ABD Başkanı Joe Biden’dan daha ileri gideceğini sanmıyorum. Biden ve Trump dönemlerinin politikalarını karşılaştırırsanız, Biden’ın [yönetiminin] Tayvan’ın bağımsızlığına Trump’tan daha meyilli olduğunu görürsünüz. Fark etmiş olabileceğiniz bir husus da Trump’ın her zaman Soğuk Savaş’tan bu yana yeni bir savaşa dahil olmayan tek ABD başkanı olduğunu iddia etmesidir. Bu ne anlama geliyor? Trump gerçekten de Tayvan Boğazı’nda Çin ile savaşa girmek istemiyor. Boğazda bir savaşı önleme konusunda Biden’dan daha temkinli davranacaktır.

-İki ülke başkanının kasım ayında San Francisco’da bir araya gelmesinden bu yana Çin ve ABD arasında bir şey değişti mi? Zirve herhangi bir şey başardı mı?

San Francisco zirvesi aslında Çin ve ABD’nin Tayvan konusunda savaşa girmesini engelledi. Çin ve ABD arasındaki ana temel sorunu çözdü.

Tayvan lideri William Lai Ching-te’nin göreve başlamasının ardından bu kez Tayvan Boğazı’nda yapılan tatbikatların son gününde Çinli ve Amerikalı askeri yetkililer bir video görüşmesi gerçekleştirdi. Bu da Çin ve ABD’nin Tayvan ihtilafının bir savaşa dönüşmesini engellemek için bir kriz yönetim mekanizması kurduğunu gösteriyor.

Çin ve ABD arasındaki çatışma ve karşı karşıya gelme zirvenin ardından durmadı ancak iki önemli şekilde değişti. Birincisi, daha da kötüye gitti: ABD, Çin’i çevreleme politikasını teknolojik ayrışmadan ticari korumacılığa kadar genişletti… Çin ile ABD arasındaki ticari anlaşmazlığın daha da kötüleşmeye devam edeceğini düşünüyorum.

Peki diğer nispeten olumlu değişiklik nedir? İki taraf, öğrenciler arasında, ikinci aşama diyaloglarda ve akademik değişimler de dahil olmak üzere sosyal değişimleri güçlendirmek için bir anlaşmaya vardı. Çin ve ABD arasındaki sosyal değişimler bir önceki yıla göre daha rahat bir hale geldi.

-Pekin bu alışverişlerin Trump’ın Beyaz Saray’a dönme ihtimali nedeniyle sekteye uğrayabileceğinden endişe ediyor mu?

Seçimin sonucu ne olursa olsun, Trump ya da Biden kazansın, Çin-ABD ilişkilerinin şu andan gelecek yılın ilk yarısına kadarki genel eğilimi sürekli kötüleşme yönünde olacaktır. Seçimler yoğunlaştıkça, her iki taraf ve partileri Çin’e karşı daha sert olmak zorunda kalıyor, bu nedenle Biden yönetimi kesinlikle ikili ilişkiler için yapıcı olmayan bazı yeni politikalar getirecektir.

Ancak kimin kazandığına bağlı olarak etkiler farklı olacaktır. Biden kazanırsa, ikili ilişkiler temelde şu anda olduğu gibi aynı yolda devam edecek. Ancak Trump kazanırsa – ki kazanma ihtimali giderek artıyor – Çin ve ABD arasındaki ekonomik çatışma artacak ve güvenlik konusundaki anlaşmazlıklarından bile daha ciddi olacak.

Trump, Çin ürünlerine yönelik gümrük vergilerini Biden’dan daha büyük ölçekte artırırsa, Çin kesinlikle kendi önlemleriyle karşılık verecektir. Eğer [Washington] Çin ürünlerinin ithalatını kısıtlarsa, Çin de Amerikan ürünlerine ancak belli bir ölçüde kısıtlama getirebilir.

-Trump kazanırsa, Çin’in Avrupa Birliği ile ilişkileri nasıl olacak?

Biden ya da Trump’ın kazanmasından bağımsız olarak, önümüzdeki yıl Çin-AB ilişkilerinde kademeli bir iyileşme olacaktır. Zira İsrail-Hamas savaşı Avrupa ülkeleri ile ABD arasındaki mesafeyi açmıştır.

Avrupa ülkeleri Gazze konusunda stratejik olarak ABD ile aralarına mesafe koydukları sürece, bu konudaki pozisyonları kaçınılmaz olarak Çin’inkine yakın olacaktır. Dolayısıyla Çin ile Avrupa arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine yönelik siyasi koşullar, Avrupa ülkelerinin Çin’i eleştirdiği Ukrayna savaşının yaşandığı döneme kıyasla daha iyi olacaktır.

ABD’nin müttefikleri buna hazırlanmaya başladı. Daha bu yıl Almanya Başbakanı [Olaf Scholz] Çin’i ziyaret etti ve Çin, Japonya ve Güney Kore arasındaki diyalog 4 buçuk yıl sonra yeniden başladı. Bunun nedeni açık: Trump’ın güvenlik konularında Biden kadar güçlü bir şekilde Çin’in karşısına çıkacağını düşünmüyorlar. Başka bir deyişle, Trump’ın müttefiklerine sağladığı güvenlik korumaları Biden dönemine göre çok daha zayıf olacak, bu nedenle Çin ve ABD arasında tuttukları dengeyi ayarlamaları gerektiğini biliyorlar.

-Çin son Japonya-Filipinler güvenlik anlaşmasından endişe duymalı mı?

ABD’nin başlıca stratejik rakibi olarak Çin de hazırlıklı olmalı. Çin’in de ABD müttefikleriyle ilişkilerini geliştirmek için inisiyatif alacağını düşünüyorum – muhtemelen güvenlik açısından değil. Çin’in bu ülkelerle ekonomik ve sosyal ilişkilere ağırlık vermesi daha muhtemel. Çünkü ister Avrupa, ister Japonya, ister Güney Kore ya da başka bir ülke olsun, Çin pazarına hala ihtiyaçları var.

-AB, Çin’in elektrikli araçlar gibi yeni enerji ürünlerine yönelik sübvansiyon iddialarına ilişkin soruşturma başlattı. Sizce bu tür ticari anlaşmazlıkları yönetmenin bir yolu var mı? 

ABD güvenlik konusunda müttefikleriyle arasına mesafe koydu diye Çin ile ABD müttefikleri arasındaki ekonomik ilişkiler otomatik olarak iyileşmeyecektir. Çin’in bu konuda hala yapması gereken çok şey var.

Avrupa Birliği bu konuda iyi bir örnektir. Çin ve ABD arasındaki stratejik ilişki ne olursa olsun, Avrupa, Avrupa pazarına karşı daha korumacı olma eğilimindedir. Popülizm ve korumacılık da yükselişte.

Ben şahsen Çin ve Avrupa ülkelerinin ticari anlaşmazlıkları çözmek istiyorlarsa, birbirlerine karşı kısasa kısas misilleme yapmak yerine yeni alanlarda işbirliğine odaklanmaları gerektiğini düşünüyorum. Örneğin, elektrikli otomobiller konusunda Avrupa, Çin ile üretim konusunda ortak çalışmalar yapabilir ve bunu Avrupa ülkeleri için karlı hale getirebilirse işbirliğini yeniden gözden geçirebilir. Çin’den daha fazla araba ithal etmesi, Çin’in elektrikli araba yapması için daha fazla parça ihraç edebileceği anlamına geliyor. Çin arabalarını ithal etmezse, Çin daha az üretecek ve o zaman da daha az parça ihraç edecektir. Çin ve Avrupa arasındaki ekonomik ilişkilerin gelişmesine yardımcı olabilecek böyle bir çıkar ilişkisi kurmalıdır.

-Önümüzdeki 10 yıl içinde Çin-ABD ilişkileri hakkında bir tahminde bulunmak ister misiniz? İki ülke ekonomik, teknolojik ve askeri güç açısından nasıl karşılaştırılacak?

Uluslararası ilişkiler açısından, İsrail-Gazze savaşı ABD’nin küresel siyasi etkisini azaltacaktır. Bu zaten çok açık, çünkü müttefikleri bile bu konuda onunla aralarına mesafe koymak zorunda. Bu durum savaşın sonuna kadar da değişmeyecek.

ABD’nin [uluslararası] ilişkileri daha da kötüleşirken, Çin’in [uluslararası] ilişkileri de mutlaka iyileşmek zorunda değil. Ancak ABD’nin diğer büyük güçlerle stratejik ilişkileri zayıflayacağından, Çin ile ABD arasındaki stratejik denge ABD’nin aleyhine bozulacaktır.

Çin ve ABD’nin ekonomik büyüklükleri halihazırda diğer büyük güçlerin dört ila yedi katı olduğu için, kapsamlı güç açısından Çin ve ABD önümüzdeki 10 yıl içinde diğer ülkelerle aralarındaki farkı daha da açacaktır. ABD’nin GSYİH’si, Çin hariç diğer büyük ülkelerin GSYİH’sinden en az yedi kat daha fazladır. ABD ekonomisi yılda yüzde 1 büyürse, Çin dışındaki ülkelerin aradaki farkın açılmasını önlemek için en az yüzde 7 büyümesi gerekir. Bunu başarmak mümkün değil.

Peki ya Çin? Diğer ülkelerle Çin arasındaki GSYİH farkı en az dört kat, yani … Çin yılda yüzde 2 büyürse, bu ülkelerin aradaki farkın açılmasını önlemek için yüzde 8 büyümeleri gerekecek. Bu da sadece küçük bir olasılıktır. Çin’in yıllık en az %2 ya da daha fazla büyümeyi sürdürmesi zor değil.

Çin’in ikinci çeyrek büyümesi %4,7 ile beklentilerin altında kaldı. Bunun sonucu olarak Çin ve ABD arasındaki iki kutuplu yapı daha belirgin hale gelecektir.

İkinci olarak, önümüzdeki beş yıl içinde, 2024’ten 2029’a kadar, Çin ve ABD arasındaki GSYİH farkı açılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Neden mi? Yapay zeka ve çip araştırma ve üretiminde Çin ve ABD arasındaki fark giderek artıyor ve bu iki şey hem Çin hem de ABD ekonomilerinin giderek daha fazla bağımlı olduğu gelecekteki dijital ekonomi üzerinde büyük bir etkiye sahip.

Bir başka faktör de önümüzdeki beş yıl içinde Çin’deki yabancı ve Çinli özel yatırımların ABD’deki yabancı ve Amerikalı özel yatırımlardan daha az olabileceği. Dolayısıyla, ABD’deki toplam yatırım Çin’dekinden daha büyüktür ve ABD’nin yapay zeka ve çip araştırma ve geliştirme alanında Çin ile arasındaki fark da açılabilir. Sonuç olarak, Çin ve ABD’nin GSYİH farkı açılma tehlikesiyle karşı karşıya.

Savunma harcamaları açısından ABD yılda 900 milyar ABD dolarının üzerinde harcama yapmaktadır. Çin ise bunun yüzde 30’undan daha azını harcamaktadır. ABD de savaşlara katılıyor ve savaş deneyimi kazanıyor. Dolayısıyla önümüzdeki beş yıl içinde Çin’in askeri güç bakımından ABD ile arasındaki farkı kapatması daha az mümkün.

2030’dan 2034’e kadar ise tahmin yapmak daha zor. Çünkü 2030’a kadar “karşı küreselleşme” daha güçlü olacak ve hem Çin hem de ABD önceki beş yıla göre daha büyük kalkınma sorunlarıyla karşı karşıya kalacak. Popülizm dünyanın ideolojisine hakim olacak ve her iki ülkenin de bununla başa çıkmak için büyük politika düzenlemeleri yapması gerekecek. Her iki ülke için de içeride ve dışarıda daha büyük zorluklar yaşanacak. Bakalım kim bununla daha iyi başa çıkabilecek.

Bu dönemde Çin’in ABD ile arasındaki güç farkını kapatması gibi büyük bir ihtimal olduğunu düşünmüyorum. Ancak aradaki farkın açılmasını durdurmak mümkün. Çin ile ABD arasındaki fark bu dönemde yeniden daralmaya başlayabilir mi? Bu mümkün, ancak bu Çin’in ABD’den daha fazla politika reformu yapıp yapamayacağına bağlı.

-Yani yükselen Doğu ve gerileyen Batı fikri geçerli olmayabilir mi?

“Doğu yükseliyor ve Batı geriliyor” demekle ilgili iki sorun var. Birincisi, Doğu ve Batı’nın kimler olduğu net değil. Doğu Hindistan’ı, Brezilya’yı, Güney Afrika’yı, Vietnam’ı ya da Küba’yı kapsıyor mu? Doğu Rusya’yı da kapsıyor mu? Rusya kendisini kesinlikle bu şekilde görmüyor. O halde grupların ne olduğunu bilmiyorsak, kimin yükseldiğini ve kimin gerilediğini nasıl bilebiliriz?

İkinci olarak, bir yükseliş ve düşüşü nasıl değerlendirirsiniz? Hızlı GSYH büyümesi ya da dünya GSYH’sinde büyük bir paya sahip olmak yükseliş anlamına mı gelir? Yoksa teknolojideki daha hızlı gelişmeler mi? Doğu ve Batı’nın kim olduğunu ve yükseliş ve düşüş kriterlerini bilmediğimizde, bu sözün sadece [bazı] insanların hüsnükuruntularını yansıttığını düşünüyorum… Diledikleri şey gerçek olmayacaktır – bu karşılaştırmalı güçteki değişime bağlıdır.

Eğer Doğu’yu sadece Çin, Batı’yı da sadece ABD olarak tanımlarsanız, 2002’den 2012’ye kadar geçen 10 yılda Çin gerçekten de GSYİH açısından ABD ile arasındaki farkı hızla kapattı. Ancak bugün artık durum böyle değil. ABD doları cinsinden dünyanın toplam GSYH’sinde Çin ve ABD’nin oranını karşılaştırırsak, şu anda daralmıyor, aksine genişliyor.

-Eğer önümüzdeki on yıl içinde dünya daha da iki kutuplu hale gelecekse, bu Çin’in çok kutuplu bir düzeni destekleme politikasını nasıl etkiler?

“Çok kutupluluk” terimi dünyanın nesnel bir tanımı değildir – bu bir temennidir, gerçeklik değil. Pek çok ülke çok kutupluluğu ilerletmek istiyor, ABD bile. ABD … [dünyanın] iki kutuplu olduğunu söylemiyor, çünkü ABD Çin’in kendisiyle eşit düzeyde olduğunu kabul etmek istemiyor. Diğer büyük ülkeler de çok kutuplulukta ısrar ediyor, çünkü dünyanın bir kutbu olmak istiyorlar.

Çin dünyanın çok kutuplu hale geleceğini umuyor ve bu nedenle çok kutupluluğu teşvik edeceğini söylüyor. Ancak iki kutuplu bir yapıya doğru olan mevcut eğilimin, herhangi bir ülkenin bunu durdurma kabiliyetinden çok daha güçlü olduğu açıktır.

İki kutuplu bir dünyada, iki süper güç orta bölge ülkeleri olarak adlandırılan ülkeler için rekabet edecektir. [Bu ülkeler] taraf tutmamayı, bağlantısız olmayı tercih ederler, böylece her ikisinden de faydalanabilirler. Ancak tek kutuplu bir dünya söz konusu olduğunda bu stratejiyi kullanamazlar.

Küresel Güney” kavramı yeniden popüler olmaya başladı çünkü Çin ve ABD rekabet ettiğinde, bu ülkeler aralarındaki çatışmaları kendi çıkarlarına hizmet etmek için kullanabilirler. Bu da Çin’i dezavantajlı duruma düşürüyor.

Çin’in Küresel Güney politikası, örneğin Hindistan’ınkinden farklıdır. Çin’in mevcut politikası, kendisinin Küresel Güney kavramından dışlanmasını engellemektir. Hindistan hükümetinin politikası ise bunun tam tersi: Çin’i Küresel Güney kavramının dışında tutmak ve kendisinin bu gruplaşmanın en önemli temsilcisi olduğunu vurgulamak.

Çin, Batılı ülkeleri içermeyen BRICS gibi çok taraflı örgütlerde Rusya ile birlikte bu kavramı desteklemeyi umuyor. [Çin, üyesi olduğu tüm Batılı olmayan örgütlerin bu Küresel Güney kavramına dahil olmasını ve böylece bu grubun bir parçası olma stratejik hedefine doğal olarak ulaşabilmeyi umuyor.

-Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş konusunda, Çin’in barış görüşmelerine aracılık etmesi mümkün mü?

Bence Rusya ve Ukrayna’nın bu yıl doğrudan diyalog kurması pek olası değil. Savaş alanında mutlak bir çıkmaz yok, dolayısıyla iki tarafın oturup konuşması pek olası değil. Her ikisi de artık savaş alanında ilerlemelerinin mümkün olduğuna inanıyor.

Trump’ın seçimi kazanıp gelecek yıl göreve geleceğini ve ABD’nin Ukrayna politikasını değiştireceğini varsayarsak, doğrudan müzakereler mümkün olacaktır. ABD Ukrayna’nın başlıca askeri destekçisi olduğu için Avrupa’nın sağladığı askeri yardım Ukrayna’yı uzun vadede desteklemeye yetmiyor. Bu durumda 2025 yılında bir müzakere ihtimal dışı bırakılamaz.

Çin ne savaşın başlatıcısı ne de katılımcısıdır. Avrupa ülkeleri ve ABD’den farklı olarak, aslında askeri yardım sağlayıcıları olarak savaşa dolaylı olarak dahil olmuşlardır. Dolayısıyla Çin’in oynayabileceği rol onlarınki kadar büyük değildir. Çin’in barış yapıcılığı yapıcıdır, ancak müzakereleri kolaylaştırmada oynayabileceği fazla bir rolü olmayabilir.

-Avrupa ülkeleri sık sık Çin’in Rusya üzerinde etkili olmasını umduklarını söylüyorlar. Sizce bu beklenti çok mu yüksek?

Nisan ayında Avrupa’yı ziyaret ettiğimde birçok kişi bana bu soruyu sordu. Bence bu soruyu sormalarının nedeni uluslararası siyasetin temel yasalarını anlamamaları. Rusya dünyada nükleer bir güç ve [BM] Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi. Çin, Rusya’yı büyük politika değişiklikleri yapması için nasıl etkileyebilir? Bu mümkün değil. İsrail nükleer silahlara sahip olmasına rağmen büyük bir güç değil ve Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi de değil. Çok küçük bir ülke ama Avrupa devletleri ve ABD birlikte Gazze’deki savaşı sürdürmesini engelleyemez. Rusya’yı barışa ikna etmek Çin’in kapasitesinin ötesindedir.

-Çin ayrıca Hamas ve El Fetih arasındaki görüşmeleri de kolaylaştırdı. Sizce Çin Gazze’deki çatışmada nasıl bir rol oynayabilir?

Bence Çin, Hamas ve El Fetih’in nasıl uzlaşabileceklerini, ortaklaşa yönetebileceklerini veya belirli siyasi ilişkiler kurabileceklerini tartışmak için savaş sonrasına kadar beklemek zorunda olduklarına inanmıyor. Çin, Gazze konusundaki tutumları ve gelecekte Filistin meselesine nasıl yaklaşacakları konusunda onları müzakere etmeye teşvik etmenin şimdi mümkün olduğuna inanıyor.

Bu nedenle Çin, Hamas ve El Fetih’i Pekin’de görüşmeye davet etti. Bunun iki taraf arasında uzlaşma için bir başlangıç noktası oluşturduğunu düşünüyorum. Bunun sonunda taraflar arasında bir uzlaşmaya varılıp varılamayacağını ve Gazze Şeridi’nin ortak yönetiminin sağlanıp sağlanamayacağını bilmiyorum çünkü müzakerelerin sonucu sadece El Fetih ve Hamas’ın uzlaşıp uzlaşamayacağına değil aynı zamanda İsrail ve ABD’nin bölgeyi yönetmelerine izin verip vermeyeceğine de bağlı. Dolayısıyla korkarım ki müzakerelerin daha çok taraflı bir uluslararası ortamda yürütülmesi gerekecek.

-Birçok kişi Güney Çin Denizi’nde bir çatışma olasılığının Tayvan Boğazı’ndakinden daha fazla olduğunu söylüyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Tayvan meselesinin Çin ve ABD arasında askeri çatışmaya yol açma ihtimali artık daha düşük çünkü iki ülkenin bir yönetim mekanizması var. Tayvan Boğazı’ndaki askeri çatışma kontrol altına alındı, bu nedenle şimdi herkes Güney Çin Denizi meselesini tartışmaya başladı. Her iki meselenin de kazara bir çatışmayı ateşleme riski var, ancak Çin ile ABD arasında bir savaşa dönüşme riski yok.

1991’den bu yana Doğu Asya’da Güney Çin Denizi de dahil olmak üzere birçok küçük çaplı askeri çatışma yaşandığını, ancak bu bölgedeki ülkeler arasında savaş yaşanmadığını görebilirsiniz. O zamandan bu yana 33 yıl geçti, dolayısıyla Çin ve ABD’nin Doğu Asya’da küçük çaplı askeri çatışmaların ya da kazaların savaşa dönüşme ihtimalini önleyebilecek kapasitede olduğunu düşünüyorum.

-Rusya’nın Kuzey Kore için Çin’den daha öncelikli olduğu ve Moskova ile Pyongyang’ı birbirine yaklaştırdığı yönünde bazı tartışmalar var. Siz bunu nasıl görüyorsunuz? 

Kuzey Kore’nin ekonomik ve askeri gücü o kadar küçük ki Rusya’ya sağlayabileceği destek, ister savaş alanında, ister ekonomik kalkınmada, isterse de uluslararası etki anlamında olsun, çok sınırlı. Rusya için Kuzey Kore’nin desteği hiç yoktan iyidir ama önemli bir anlamı yoktur. Benzer şekilde, Rusya şu anda savaşta her şeyini ortaya koyuyor, bu nedenle Kuzey Kore’ye belirleyici ve büyük ölçekli destek sağlayamıyor.

Putin ve Kim, Batı ile artan gerilimin ortasında ‘şimdiye kadarki en güçlü’ savunma anlaşmasını imzaladı. Bu anlamda, iki taraf arasındaki ilişki nasıl gelişirse gelişsin, Kuzey Kore ve Rusya’nın Çin’e olan ihtiyacı, karşılıklı olarak birbirlerine olan ihtiyaçlarından çok daha fazladır. Dolayısıyla bu durum, ne tür bir ilişki geliştirirlerse geliştirsinler, Kuzey Kore ile Çin arasındaki ilişkinin ve Rusya ile Çin arasındaki ilişkinin önemli ölçüde etkilenmeyeceğini belirlemektedir.

 –Kore yarımadasının nükleer silahlardan arındırılması Çin’in diplomatik öncelikleri arasında yer alıyor mu?

Çin için Kore yarımadasındaki güvenlik odağımız sahada neler olup bittiğine bağlı. Farklı sorunlar farklı zamanlarda farklı krizlere yol açmıştır ve her zaman önce en acil olanları ele almanız gerekir.

Şu an için en büyük istikrarsızlık kaynağı ABD politikası ve ABD, Japonya ve Güney Kore arasında artan askeri tatbikatlardır. Kuzey Kore birkaç yıldır nükleer deneme yapmadı. Nükleer silahları olumlu bir faktör olmayabilir ancak Kore yarımadasındaki mevcut istikrarsızlığın en doğrudan nedeni de değiller.

Hem Kuzey Kore hem de ABD’nin bölgesel istikrarsızlık üzerinde etkisi var ama ABD faktörü şu anda daha büyük, daha doğrudan ve daha acil.

-ABD, Japonya ve Güney Kore arasındaki askeri ittifakın Kuzey Kore ve Çin’e karşı “caydırıcılıklarını” artıracağını düşünüyor musunuz?

Trump’ın göreve gelmesi halinde bazı değişimler olabileceğini düşünüyorum çünkü ABD halihazırda Gazze ve Ukrayna’daki savaşlara dahil olmuş durumda. Doğu Asya’da üçüncü bir askeri çatışmayı kışkırtmak ABD için iyi mi? Hem içeride hem de dışarıda başı dertte. Peki Trump neden Biden’ın politikalarını izleyip kendisini de aynı belaya bulaştırsın?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English