Görüş
Hindistan ve istihbarat üzerine -2

Hindistan’ın Dış İstihbarat Teşkilatı – R&AW / RAW
007 James Bond’u hepimiz biliriz. En azından serinin bir filmini muhakkak izlemişizdir. Ya Bourne, MI/Görevimiz Tehlike serileri… Pek çoğumuz – ben de dahil – İngiliz gizli ajanı James Bond film serisinden veya Amerikan aksiyon casus film ya da dizilerinden büyük keyif alıyoruz… Ne kadar doğruyu yansıttığı ayrı bir tartışma konusu ancak Hollywood başta olmak üzere Batılı sinema sektörünün baskın gücü ile Batı istihbarat teşkilatlarına biraz olsun aşinayız. Peki ya Hindistan’ın istihbarat teşkilatı hakkında bir fikriniz var mı? Haydi o zaman biraz Hindistan’ın önde gelen dış istihbarat teşkilatı R&AW/RAW yani Araştırma ve Analiz Kanadı üzerine konuşalım…
***
Research and Analysis Wing, Hindistan’ın en gizli istihbarat teşkilatıdır. RAW’ın yapısı hakkında bilgi edinmek zor. Organizasyon 250 kişi ve yaklaşık 400 bin dolarla başladı. O zamandan beri birkaç bin personele ulaştı, ancak personel sayısı ve bütçesi gizli kalıyor. 2000’lerin başında Amerika merkezli yapılan bir tahmin, RAW’ın yaklaşık 8 ile 10 bin dolaylarında ajana ve 145 milyon dolar civarlarında bir bütçeye sahip olduğunu öne sürmüştü. Amerikan CIA veya İngiliz MI6’sının aksine RAW, Savunma Bakanlığı yerine doğrudan başbakana rapor veriyor. RAW şefi, Başbakanlık Ofisi’nin bir parçası olan Kabine Sekreterliği’ne de araştırma sekreteri olarak atanır. RAW’ın bazı memurları, Araştırma ve Analiz Servisi isimli özel bir servisin üyeleridir, ancak birkaç memur aynı zamanda Hindistan Polis Teşkilatı gibi diğer servislerden de vekil olarak görev yapıyor.
***
1968’de öncelikle Çin etkisine karşı koymak amacıyla kurulan RAW, zamanla odağını Hindistan’ın diğer geleneksel rakibi Pakistan’a kaydırdı. Ajanları Pakistan’ı yendi, Çin hakkında casusluk yaptı ve iç savaşlara girdi. Esas olarak Çin ve Pakistan’a odaklanmak üzere kurulan teşkilat, son elli altı yılda görev alanını genişletti ve Hindistan’ın yurtdışındaki nüfuzunu büyük ölçüde artırmasıyla itibar kazandı. Ancak hala RAW’ın hakkında çok az şey biliyoruz… Bir örnek, RAW’ın yetkileri ve Hindistan’ın dış politikasındaki rolü farklı başbakanlar döneminde farklılık gösteriyor. Bu nedenle RAW’ın Hindistan’ın dış politikası üzerinde ileri sürdüğü etkinin miktarı konusunda hemfikir olunamıyor; dış politika üzerinde hiçbir etkisinin olmadığını savunan argümanlar da var, RAW başkanının bilgi ve analiz sağladığı devlet başkanına doğrudan erişimi olduğunu savunan argümanlar da… Ancak aynı zamanda RAW’ın katkıda bulunduğu birçok dış politika başarısı da var: 1971’de Bangladeş’in kurulması, Hindistan’ın Afganistan’da artan etkisi, kuzeydoğu devleti Sikkim’in 1975’te Hindistan’a katılımı, Hindistan’ın nükleer programının güvenliği, Soğuk Savaş sırasında Afrika kurtuluş hareketlerinin başarısı, Hindistan’ın Afrika Ulusal Kongresi’nin Güney Afrika’daki apartheid karşıtı mücadelesine gizli yardımı… Ama örgüt aynı zamanda iç istihbarat ve güvenlik teşkilatları ile koordinasyon eksikliği, zayıf analitik yetenekler ve şeffaflıktan tamamen yoksun olması nedeni ile eleştiriliyordu da…
***
Kuruluşundan günümüze RAW’ın Tarihsel Serüveni
Hindistan 1947’de bağımsızlığını kazandığında, İstihbarat Bürosu’nu İngiliz Raj‘ından (sömürge yönetiminden) devraldı. İstihbarat Bürosu yirmi yıl boyunca hem iç hem de dış istihbaratı yönetti. Ancak Hindistan’ın 1962 Hindistan-Çin savaşındaki yenilgisinden sonra işler değişmeye başladı. Hindistan’ın 1962’de Çin ile olan sınır savaşındaki berbat performansından sonra, ayrı bir dış istihbarat teşkilatına olan ihtiyaç açıktı. İstihbarat Bürosu’nun Çin’in askeri niyetlerini değerlendirmedeki başarısızlığı, Hindistan’ın askeri yenilgisinin büyük bir nedeni olarak görülüyordu. Öyle ki Çin’in saldırı için hazırlığını dahi tespit edememişti. 1965 Hindistan-Pakistan savaşı da İstihbarat Bürosu’nun Pakistan saldırısını öngörmede başarısız olduğunu gördü. 1950’li ve 60’lı yıllarda Hindistan, Nagaland ve Mizoram’daki isyanlarla da uğraştı. Her iki isyan da Çin ve Pakistan’dan dış destek aldı.
1968’de Başbakan Indira Gandhi Research and Analysis Wing – Araştırma ve Analiz Kanadı‘nı kurdu ve ondan dış istihbarat konularını ele almasını istedi. Hindistan’ın en efsanevi istihbarat şeflerinden biri olacak Rameshwar Nath Kao’yu ilk lideri olarak atadı. Eski bir polis ve İstihbarat Bürosu yetkilisi olan Kao, teşkilatı kurmaya başladı. Ve 1977’de emekli olana kadar teşkilatı yönetti.
RAW’ın başlangıçta iki önemli önceliği vardı: Pakistan ve Çin hakkında istihbarat toplama yeteneğini geliştirmek ve Doğu Pakistan’da (şimdiki Bangladeş) gizli eylem yeteneğini geliştirmek. (Zamanla hedefleri şu iki yönde genişledi: Hindistan’ın ulusal güvenliği ve dış politikasının oluşturulması üzerinde doğrudan etkisi olan komşu ülkelerdeki siyasi ve askeri gelişmeleri izlemek ve çoğunlukla Avrupa ülkeleri, Amerika ve Çin’den olmak üzere Pakistan’a askeri donanım tedariğinin kontrol edilmesini ve sınırlandırılmasını gözetmek.) (Ayrıca, RAW’ın ilk günlerinden itibaren İsrail’in dış istihbarat teşkilatı Mossad ile gizli bir irtibat ilişkisi olduğu ve bunun üzerine asıl amacın İsrail’in Batı Asya yani Orta Doğu ve Kuzey Afrika bilgisinden faydalanmak ve terörle mücadele tekniklerinden ders almak olduğu da argümanlar arasında…)
İlk büyük sınavı 1971’de gerçekleşti. RAW, Hindistan’ın 1971 savaşını kazanmasına yardımcı olarak itibar kazandı. Bengal direniş güçlerini eğitti ve Pakistan’ın aralık başında Hindistan’a yapacağı ve savaşı başlatacak hava saldırısını başarıyla öngördü. Savaşın başlamasıyla birlikte RAW ekipleri de militan gruplara yönelik baskınlar düzenledi. Naga ve Mizo militan birlikleri, isyanlarını yürütmek için Doğu Pakistan’daki Chittagong Tepe Bölgeleri gibi bölgeleri üs olarak kullanmıştı. RAW tarafından yapılan bu baskınlar üslerini yok etti. Pakistan’ın yenilgisi ve Bangladeş’in kurulması bu gruplara verilen desteği kesti. Yani 1971 yılı RAW açısından son derece başarılıydı. (Burada RAW’ın ayrıca kuzeydoğudaki Sikkim devletinin 1975’te Hindistan’a katılımını kolaylaştırdığı ve Kachin Bağımsızlık Ordusu gibi Myanmar’daki Çin yanlısı rejime düşman olan gruplara askeri yardım sağladığı notlarını da düşelim.)
Ancak 1970’ler RAW için zorluklarla doluydu. Khalistan hareketi, yurtdışındaki Sihler arasında Pakistan’ın ISI’si ve Amerika’nın CIA’nin şüpheli desteği ile başladı. Ve 1975’te Bangladeş’te bir askeri darbenin Sheikh Mujibur Rehman’ı devirip öldürmesi RAW’ı şaşırttı. RAW ve Hindistan Dışişleri Bakanlığı tetikte kalmayı başaramadı ve Mujib hükümetine yönelik tehdidi göremedi. Sheikh Mujib’in yerini alan hükümetin Hindistan’dan kuşkulanması nedeni ile bunun Hindistan için olumsuz sonuçları oldu. Ama RAW kendi evinde büyük zorluklarla karşılaşmaya başladı.
1975’te Indira Gandhi Olağanüstü Hal ilan etti ve birçok sivil özgürlüğü askıya aldı. RAW ve şefi RN Kao’nun Başbakan Gandhi’ye olan yakınlığı göz önüne alındığında, birçok muhalefet lideri teşkilatın OHAL’in uygulanmasına yardımcı olduğunu düşünüyordu. Hatta bazıları tarafından teşkilata “Hindistan’ın KGB’si” dahi deniyordu. RAW OHAL ile yakından ilişkili olduğundan 1977’den sonra sıkıntı çekti. 1977 seçimleri, RAW’dan kuşkulanan Morarji Desai’yi Başbakan olarak getirdi. Kao şeflik görevinden ayrıldı ve ajansın bütçesi yüzde 50 azaldı. Yeni işe alım durduruldu ve birçok dış istasyon kapatıldı.
Uluslararası gelişmeler yurttaki baskıyı daha da artırdı. 1979’da Sovyetler Birliği, Hindistan’ın yakın ortağı olan Afganistan’ı işgal etti. RAW ve Hindistan hükümetinin diğer bölümleri hazırlıksız yakalandı. Ama daha da kötüsü, Amerika’nın CIA ve Pakistan’ın ISI istihbarat teşkilatları Afganistan’da devreye girdi. İki teşkilat, Kabil’deki Sovyet destekli hükümeti devirmek için mücahit savaşçıları finanse etmeye başladı. RAW, ISI’nin faaliyetlerini takip etmek için Sovyet Rusya’nın KGB’si ve Afganistan’ın KHAD istihbarat teşkilatları ile yakın işbirliği içinde çalıştı. RAW, 1968’deki kuruluşundan bu yana, Pakistan hakkında RAW’a sağladığı istihbarat nedeni ile Afgan istihbarat teşkilatı KHAD ile yakın bir irtibat ilişkisine sahip. Bu ilişki, 1980’lerin başında RAW, KHAD ve Sovyet KGB’yi kapsayan üçlü bir işbirliğinin temellerinin atılmasıyla daha da güçlendi.
1980’ler ayrıca RAW için iki büyük güvenlik krizine yol açtı. İlki Khalistan’dı. 1980’lerin başında Khalistanlı ayrılıkçılar uçak kaçırma olayları ve saldırılar gerçekleştirdi. (Bunların çoğunun ISI desteğiyle gerçekleştirildiği ve RAW’ın Pakistan’ın kabile bölgelerindeki Sih militanların faaliyetlerini izleme konusunda KHAD’ın işbirliğine değer verdiği argümanlar arasında.) RAW bu gruplarla mücadelede önemli bir rol oynadı. Ayrıca Mavi Yıldız Operasyonu’nda da tartışmalı bir rol oynadı.
1980’lerdeki ikinci büyük kriz Sri Lanka’ydı. Ülkedeki Tamil azınlık ile Sinhala çoğunluk arasındaki gerilim artıyordu. 1983’te Tamillere yönelik büyük çaplı saldırıların ardından Indira Gandhi, Tamil gruplarına yardım yetkisi verdi. RAW, Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları / Tamil Kaplanları (LTTE) gibi grupları eğitmeye başladı. Ancak bu politika 1987’de Sri Lanka’da yaşanan trajik Hindistan Barışı Koruma Gücü misyonuna yol açacaktı… Grubun terörist faaliyetleri (Güney Hindistan’ın Tamil Nadu devletindeki ayrılıkçı gruplarla ittifakları da dahil) büyüdükten sonra RAW desteğini geri çekti ve 1987’de Yeni Delhi, Sri Lanka hükümeti ile adaya barışı koruma birlikleri gönderme konusunda bir anlaşma yaptı ve Hint güçleri, RAW’ın silahlandırdığı grupla çatışmaya girdi. Hindistan’ın aleyhine dönecek olan Tamil Kaplanları’nı Hindistan’ın yanlış okuması nedeni ile binlerce Hint askeri öldürüldü. Ve 1991’de, barış gücü konuşlandırıldığı sırada Hindistan’ın başbakanı olan Rajiv Gandhi, Tamil Kaplanları’nın bir intihar bombacısı tarafından öldürüldü. Hindistan Dışişleri Bakanı JN Dixit, RAW’ı Rajiv Gandhi’ye Tamil Kaplanları’nın “Hindistan’ın evlatları” olduğuna ve Hindistan ile savaşmayacağına dair güvence vermekle suçladı. Ayrıca bu arada RAW’a insan hakları örgütlerinden çok fazla eleştiri getiren şey de Tamil Kaplanları’na verilen destekti.
Ancak RAW, 1980’lerde Punjab’daki şiddeti desteklediği için Pakistan’ı cezalandırmak amacı ile ona karşı gizli operasyonlar başlattı. RAW, Karachi ve Lahore gibi şehirlerde Pakistan içinde saldırılar başlattı. Bu, ISI’yi RAW ile anlaşma yapmaya ve Punjab’daki katılımını kesmeye zorladı.
RAW Çin’de de önemli bir rol oynadı. 1962 savaşından bu yana Hindistan ve Çin’in diplomatik ilişkileri donmuştu. RAW yetkilileri bu bağları yeniden kurmak için Çinli bağlantılarla gizlice çalıştı. Bu, Rajiv Gandhi’nin 1988’de ikili ilişkileri normalleştiren Pekin ziyaretine yol açtı.
1990’lar Keşmir’i RAW gündeminin başına taşıdı. ISI desteği bölgedeki İslamcı grupların büyük bir kampanya başlatmasına yol açmıştı. RAW, CIA ve ISI parasıyla eğitilen Afganistanlı mücahitlerin Hindistan’a yönlendirilebileceğinden kaygılıydı. Bu, 1990’larda Afganistan iç savaşına Hindistan’ın daha fazla dahil olmasına yol açtı. RAW 1970’li ve 80’li yıllarda ülkede faaliyet gösteriyordu. Ancak ISI destekli Taliban’ın yükselişi büyük bir tehditti. Hindistan, Ahmed Şah Mesud gibi Taliban karşıtı liderlere mali destek verdi.
RAW Pakistan destekli kampanyalar ile uğraşırken İslamabad 1999 Kargil savaşını başlattı. Binlerce Pakistan askerinin Hindistan’a sızması Hindistan’ı şaşırttı ve RAW’ın istihbarat başarısızlığı kaygılarına yol açtı. Çatışmanın bir istihbarat hatası olarak görülme eğilimi doğsa da RAW yetkilileri istihbaratı kendilerinin sağladıklarını ancak siyasi liderliğin bu konuda harekete geçmediğini savundu. Hindistan hükümeti, başarısızlığı incelemek ve iyileştirici önlemler önermek için bir komite kurdu. Kargil inceleme komitesinin raporu daha sonra 2000 yılında kurulan bir grup bakan tarafından incelendi. Grup resmi bir yazılı tüzük önererek çeşitli istihbarat teşkilatları arasında koordinasyon ve iletişim eksikliğine dikkat çekti. İncelemenin ardından yeni bir organizasyon kuruldu: Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı’nı örnek alan Ulusal Teknik Araştırma Organizasyonu. Hindistan hükümeti ayrıca başkanının, Genelkurmay Başkanı Komitesi’nin ve savunma bakanının danışmanı da olacak bir Savunma İstihbarat Teşkilatı kurmaya karar verdi. Ve bu teşkilata sınır ötesi operasyonlar yürütme yetkisi verildi. Ancak daha önce RAW yurtdışında casusluk operasyonları yürütmesine izin verilen tek organizasyon iken artık hem İstihbarat Bürosu’nun hem de Savunma İstihbarat Teşkilatı’nın bu tür operasyonları yürütme yetkisine sahip olması, teşkilat faaliyetlerinin örtüşmesi ile ilgili bazı sorunları ortadan kaldırmadığı için eleştiriliyor. Bu arada Kargil savaşı aynı zamanda RAW tarafından büyük bir istihbarat darbesine de sahne oldu. Pakistanlı General Pervez Müşerref ile üst düzey bir general arasında, Kargil’de Pakistan düzenli askerlerinin kullanıldığını doğrulayan bir telefon görüşmesi ele geçirildi. Bu, Pakistan’ın katılımını inkar ettiğini ortaya çıkardı ve Amerika ile Çin’i Pakistan’a Kargil’i terk etmesi için baskı yapmaya zorladı.
21. yüzyılda RAW eski ile yeni arasında denge kurdu. Pakistan, 2001 Parlamento, 26/11 ve Uri terör saldırılarından sonra kilit odak noktası olmaya devam ediyor. 26/11, Hindistan istihbarat teşkilatlarının Hindistan’ın güvenliğini sağlamaya hazır olup olmadığı konusunda soruları gündeme getirdi. 2020’deki Galwan Vadisi çatışmalarının ardından mevcut sınır çatışması göz önüne alındığında, Çin bir diğer büyük odak noktası olmaya devam ediyor. RAW aynı zamanda Hindistan’ın mahallesindeki zorluklarla da ilgilendi. Bunlar arasında Sri Lanka ve Nepal’deki iç savaşların sona erdirilmesine yardımcı olmak da yer alıyor.
Hindistan’ın gücü arttıkça RAW küresel ayak izini de genişletti. Ama bu aynı zamanda sorunları da beraberinde getiriyor. Son iki yılda RAW, yurtdışı operasyonları ile ilgili önemli sorularla karşı karşıya. Bunlar arasında Nijjar ve Pannun suikast planlarına karıştığı iddiası da yer alıyor. Bu iki olay RAW’ın Batılı istihbarat teşkilatları ile ilişkisine zarar verdi. Gölgede çalışırken artan küresel ilgiyi yönetmek, önümüzdeki yıllarda RAW’ın karşılaşacağı zorluklardan biri olacak… Bu arada – Batılı istihbarat teşkilatları ile ilişkisi demişken – CIA’in RAW’ın oluşturulmasına yardım ettiği veya Hindistan’ın CIA ile istihbarat ilişkilerinin RAW’ın kuruluşundan dahi önce başladığı; Hindistan’ın 1962’de Çin ile yaptığı savaştan sonra, CIA eğitmenlerinin Çin’de terör operasyonları yürütmek üzere Hindistan’daki Tibetli mülteciler arasından oluşturulan Kuruluş 22 isimli gizli bir örgütü eğittiğini de not edelim… Ve zaman zaman medyada RAW’a diğer kurumların, özellikle de CIA’in sızdığına dair haberler de çıkıyor…
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Amerika6 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceRosatom davasında mahkeme Finlandiya’nın sözleşme feshini hukuka aykırı gördü
Avrupa2 hafta önceLe Pen ve Mélenchon farkı açıyor
Ortadoğu2 hafta önceIsrael Hayom yazdı: İsrailli istihbaratçılar yıllardır Riyad’da











