Görüş
Hindistan ve istihbarat üzerine -2

Hindistan’ın Dış İstihbarat Teşkilatı – R&AW / RAW
007 James Bond’u hepimiz biliriz. En azından serinin bir filmini muhakkak izlemişizdir. Ya Bourne, MI/Görevimiz Tehlike serileri… Pek çoğumuz – ben de dahil – İngiliz gizli ajanı James Bond film serisinden veya Amerikan aksiyon casus film ya da dizilerinden büyük keyif alıyoruz… Ne kadar doğruyu yansıttığı ayrı bir tartışma konusu ancak Hollywood başta olmak üzere Batılı sinema sektörünün baskın gücü ile Batı istihbarat teşkilatlarına biraz olsun aşinayız. Peki ya Hindistan’ın istihbarat teşkilatı hakkında bir fikriniz var mı? Haydi o zaman biraz Hindistan’ın önde gelen dış istihbarat teşkilatı R&AW/RAW yani Araştırma ve Analiz Kanadı üzerine konuşalım…
***
Research and Analysis Wing, Hindistan’ın en gizli istihbarat teşkilatıdır. RAW’ın yapısı hakkında bilgi edinmek zor. Organizasyon 250 kişi ve yaklaşık 400 bin dolarla başladı. O zamandan beri birkaç bin personele ulaştı, ancak personel sayısı ve bütçesi gizli kalıyor. 2000’lerin başında Amerika merkezli yapılan bir tahmin, RAW’ın yaklaşık 8 ile 10 bin dolaylarında ajana ve 145 milyon dolar civarlarında bir bütçeye sahip olduğunu öne sürmüştü. Amerikan CIA veya İngiliz MI6’sının aksine RAW, Savunma Bakanlığı yerine doğrudan başbakana rapor veriyor. RAW şefi, Başbakanlık Ofisi’nin bir parçası olan Kabine Sekreterliği’ne de araştırma sekreteri olarak atanır. RAW’ın bazı memurları, Araştırma ve Analiz Servisi isimli özel bir servisin üyeleridir, ancak birkaç memur aynı zamanda Hindistan Polis Teşkilatı gibi diğer servislerden de vekil olarak görev yapıyor.
***
1968’de öncelikle Çin etkisine karşı koymak amacıyla kurulan RAW, zamanla odağını Hindistan’ın diğer geleneksel rakibi Pakistan’a kaydırdı. Ajanları Pakistan’ı yendi, Çin hakkında casusluk yaptı ve iç savaşlara girdi. Esas olarak Çin ve Pakistan’a odaklanmak üzere kurulan teşkilat, son elli altı yılda görev alanını genişletti ve Hindistan’ın yurtdışındaki nüfuzunu büyük ölçüde artırmasıyla itibar kazandı. Ancak hala RAW’ın hakkında çok az şey biliyoruz… Bir örnek, RAW’ın yetkileri ve Hindistan’ın dış politikasındaki rolü farklı başbakanlar döneminde farklılık gösteriyor. Bu nedenle RAW’ın Hindistan’ın dış politikası üzerinde ileri sürdüğü etkinin miktarı konusunda hemfikir olunamıyor; dış politika üzerinde hiçbir etkisinin olmadığını savunan argümanlar da var, RAW başkanının bilgi ve analiz sağladığı devlet başkanına doğrudan erişimi olduğunu savunan argümanlar da… Ancak aynı zamanda RAW’ın katkıda bulunduğu birçok dış politika başarısı da var: 1971’de Bangladeş’in kurulması, Hindistan’ın Afganistan’da artan etkisi, kuzeydoğu devleti Sikkim’in 1975’te Hindistan’a katılımı, Hindistan’ın nükleer programının güvenliği, Soğuk Savaş sırasında Afrika kurtuluş hareketlerinin başarısı, Hindistan’ın Afrika Ulusal Kongresi’nin Güney Afrika’daki apartheid karşıtı mücadelesine gizli yardımı… Ama örgüt aynı zamanda iç istihbarat ve güvenlik teşkilatları ile koordinasyon eksikliği, zayıf analitik yetenekler ve şeffaflıktan tamamen yoksun olması nedeni ile eleştiriliyordu da…
***
Kuruluşundan günümüze RAW’ın Tarihsel Serüveni
Hindistan 1947’de bağımsızlığını kazandığında, İstihbarat Bürosu’nu İngiliz Raj‘ından (sömürge yönetiminden) devraldı. İstihbarat Bürosu yirmi yıl boyunca hem iç hem de dış istihbaratı yönetti. Ancak Hindistan’ın 1962 Hindistan-Çin savaşındaki yenilgisinden sonra işler değişmeye başladı. Hindistan’ın 1962’de Çin ile olan sınır savaşındaki berbat performansından sonra, ayrı bir dış istihbarat teşkilatına olan ihtiyaç açıktı. İstihbarat Bürosu’nun Çin’in askeri niyetlerini değerlendirmedeki başarısızlığı, Hindistan’ın askeri yenilgisinin büyük bir nedeni olarak görülüyordu. Öyle ki Çin’in saldırı için hazırlığını dahi tespit edememişti. 1965 Hindistan-Pakistan savaşı da İstihbarat Bürosu’nun Pakistan saldırısını öngörmede başarısız olduğunu gördü. 1950’li ve 60’lı yıllarda Hindistan, Nagaland ve Mizoram’daki isyanlarla da uğraştı. Her iki isyan da Çin ve Pakistan’dan dış destek aldı.
1968’de Başbakan Indira Gandhi Research and Analysis Wing – Araştırma ve Analiz Kanadı‘nı kurdu ve ondan dış istihbarat konularını ele almasını istedi. Hindistan’ın en efsanevi istihbarat şeflerinden biri olacak Rameshwar Nath Kao’yu ilk lideri olarak atadı. Eski bir polis ve İstihbarat Bürosu yetkilisi olan Kao, teşkilatı kurmaya başladı. Ve 1977’de emekli olana kadar teşkilatı yönetti.
RAW’ın başlangıçta iki önemli önceliği vardı: Pakistan ve Çin hakkında istihbarat toplama yeteneğini geliştirmek ve Doğu Pakistan’da (şimdiki Bangladeş) gizli eylem yeteneğini geliştirmek. (Zamanla hedefleri şu iki yönde genişledi: Hindistan’ın ulusal güvenliği ve dış politikasının oluşturulması üzerinde doğrudan etkisi olan komşu ülkelerdeki siyasi ve askeri gelişmeleri izlemek ve çoğunlukla Avrupa ülkeleri, Amerika ve Çin’den olmak üzere Pakistan’a askeri donanım tedariğinin kontrol edilmesini ve sınırlandırılmasını gözetmek.) (Ayrıca, RAW’ın ilk günlerinden itibaren İsrail’in dış istihbarat teşkilatı Mossad ile gizli bir irtibat ilişkisi olduğu ve bunun üzerine asıl amacın İsrail’in Batı Asya yani Orta Doğu ve Kuzey Afrika bilgisinden faydalanmak ve terörle mücadele tekniklerinden ders almak olduğu da argümanlar arasında…)
İlk büyük sınavı 1971’de gerçekleşti. RAW, Hindistan’ın 1971 savaşını kazanmasına yardımcı olarak itibar kazandı. Bengal direniş güçlerini eğitti ve Pakistan’ın aralık başında Hindistan’a yapacağı ve savaşı başlatacak hava saldırısını başarıyla öngördü. Savaşın başlamasıyla birlikte RAW ekipleri de militan gruplara yönelik baskınlar düzenledi. Naga ve Mizo militan birlikleri, isyanlarını yürütmek için Doğu Pakistan’daki Chittagong Tepe Bölgeleri gibi bölgeleri üs olarak kullanmıştı. RAW tarafından yapılan bu baskınlar üslerini yok etti. Pakistan’ın yenilgisi ve Bangladeş’in kurulması bu gruplara verilen desteği kesti. Yani 1971 yılı RAW açısından son derece başarılıydı. (Burada RAW’ın ayrıca kuzeydoğudaki Sikkim devletinin 1975’te Hindistan’a katılımını kolaylaştırdığı ve Kachin Bağımsızlık Ordusu gibi Myanmar’daki Çin yanlısı rejime düşman olan gruplara askeri yardım sağladığı notlarını da düşelim.)
Ancak 1970’ler RAW için zorluklarla doluydu. Khalistan hareketi, yurtdışındaki Sihler arasında Pakistan’ın ISI’si ve Amerika’nın CIA’nin şüpheli desteği ile başladı. Ve 1975’te Bangladeş’te bir askeri darbenin Sheikh Mujibur Rehman’ı devirip öldürmesi RAW’ı şaşırttı. RAW ve Hindistan Dışişleri Bakanlığı tetikte kalmayı başaramadı ve Mujib hükümetine yönelik tehdidi göremedi. Sheikh Mujib’in yerini alan hükümetin Hindistan’dan kuşkulanması nedeni ile bunun Hindistan için olumsuz sonuçları oldu. Ama RAW kendi evinde büyük zorluklarla karşılaşmaya başladı.
1975’te Indira Gandhi Olağanüstü Hal ilan etti ve birçok sivil özgürlüğü askıya aldı. RAW ve şefi RN Kao’nun Başbakan Gandhi’ye olan yakınlığı göz önüne alındığında, birçok muhalefet lideri teşkilatın OHAL’in uygulanmasına yardımcı olduğunu düşünüyordu. Hatta bazıları tarafından teşkilata “Hindistan’ın KGB’si” dahi deniyordu. RAW OHAL ile yakından ilişkili olduğundan 1977’den sonra sıkıntı çekti. 1977 seçimleri, RAW’dan kuşkulanan Morarji Desai’yi Başbakan olarak getirdi. Kao şeflik görevinden ayrıldı ve ajansın bütçesi yüzde 50 azaldı. Yeni işe alım durduruldu ve birçok dış istasyon kapatıldı.
Uluslararası gelişmeler yurttaki baskıyı daha da artırdı. 1979’da Sovyetler Birliği, Hindistan’ın yakın ortağı olan Afganistan’ı işgal etti. RAW ve Hindistan hükümetinin diğer bölümleri hazırlıksız yakalandı. Ama daha da kötüsü, Amerika’nın CIA ve Pakistan’ın ISI istihbarat teşkilatları Afganistan’da devreye girdi. İki teşkilat, Kabil’deki Sovyet destekli hükümeti devirmek için mücahit savaşçıları finanse etmeye başladı. RAW, ISI’nin faaliyetlerini takip etmek için Sovyet Rusya’nın KGB’si ve Afganistan’ın KHAD istihbarat teşkilatları ile yakın işbirliği içinde çalıştı. RAW, 1968’deki kuruluşundan bu yana, Pakistan hakkında RAW’a sağladığı istihbarat nedeni ile Afgan istihbarat teşkilatı KHAD ile yakın bir irtibat ilişkisine sahip. Bu ilişki, 1980’lerin başında RAW, KHAD ve Sovyet KGB’yi kapsayan üçlü bir işbirliğinin temellerinin atılmasıyla daha da güçlendi.
1980’ler ayrıca RAW için iki büyük güvenlik krizine yol açtı. İlki Khalistan’dı. 1980’lerin başında Khalistanlı ayrılıkçılar uçak kaçırma olayları ve saldırılar gerçekleştirdi. (Bunların çoğunun ISI desteğiyle gerçekleştirildiği ve RAW’ın Pakistan’ın kabile bölgelerindeki Sih militanların faaliyetlerini izleme konusunda KHAD’ın işbirliğine değer verdiği argümanlar arasında.) RAW bu gruplarla mücadelede önemli bir rol oynadı. Ayrıca Mavi Yıldız Operasyonu’nda da tartışmalı bir rol oynadı.
1980’lerdeki ikinci büyük kriz Sri Lanka’ydı. Ülkedeki Tamil azınlık ile Sinhala çoğunluk arasındaki gerilim artıyordu. 1983’te Tamillere yönelik büyük çaplı saldırıların ardından Indira Gandhi, Tamil gruplarına yardım yetkisi verdi. RAW, Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları / Tamil Kaplanları (LTTE) gibi grupları eğitmeye başladı. Ancak bu politika 1987’de Sri Lanka’da yaşanan trajik Hindistan Barışı Koruma Gücü misyonuna yol açacaktı… Grubun terörist faaliyetleri (Güney Hindistan’ın Tamil Nadu devletindeki ayrılıkçı gruplarla ittifakları da dahil) büyüdükten sonra RAW desteğini geri çekti ve 1987’de Yeni Delhi, Sri Lanka hükümeti ile adaya barışı koruma birlikleri gönderme konusunda bir anlaşma yaptı ve Hint güçleri, RAW’ın silahlandırdığı grupla çatışmaya girdi. Hindistan’ın aleyhine dönecek olan Tamil Kaplanları’nı Hindistan’ın yanlış okuması nedeni ile binlerce Hint askeri öldürüldü. Ve 1991’de, barış gücü konuşlandırıldığı sırada Hindistan’ın başbakanı olan Rajiv Gandhi, Tamil Kaplanları’nın bir intihar bombacısı tarafından öldürüldü. Hindistan Dışişleri Bakanı JN Dixit, RAW’ı Rajiv Gandhi’ye Tamil Kaplanları’nın “Hindistan’ın evlatları” olduğuna ve Hindistan ile savaşmayacağına dair güvence vermekle suçladı. Ayrıca bu arada RAW’a insan hakları örgütlerinden çok fazla eleştiri getiren şey de Tamil Kaplanları’na verilen destekti.
Ancak RAW, 1980’lerde Punjab’daki şiddeti desteklediği için Pakistan’ı cezalandırmak amacı ile ona karşı gizli operasyonlar başlattı. RAW, Karachi ve Lahore gibi şehirlerde Pakistan içinde saldırılar başlattı. Bu, ISI’yi RAW ile anlaşma yapmaya ve Punjab’daki katılımını kesmeye zorladı.
RAW Çin’de de önemli bir rol oynadı. 1962 savaşından bu yana Hindistan ve Çin’in diplomatik ilişkileri donmuştu. RAW yetkilileri bu bağları yeniden kurmak için Çinli bağlantılarla gizlice çalıştı. Bu, Rajiv Gandhi’nin 1988’de ikili ilişkileri normalleştiren Pekin ziyaretine yol açtı.
1990’lar Keşmir’i RAW gündeminin başına taşıdı. ISI desteği bölgedeki İslamcı grupların büyük bir kampanya başlatmasına yol açmıştı. RAW, CIA ve ISI parasıyla eğitilen Afganistanlı mücahitlerin Hindistan’a yönlendirilebileceğinden kaygılıydı. Bu, 1990’larda Afganistan iç savaşına Hindistan’ın daha fazla dahil olmasına yol açtı. RAW 1970’li ve 80’li yıllarda ülkede faaliyet gösteriyordu. Ancak ISI destekli Taliban’ın yükselişi büyük bir tehditti. Hindistan, Ahmed Şah Mesud gibi Taliban karşıtı liderlere mali destek verdi.
RAW Pakistan destekli kampanyalar ile uğraşırken İslamabad 1999 Kargil savaşını başlattı. Binlerce Pakistan askerinin Hindistan’a sızması Hindistan’ı şaşırttı ve RAW’ın istihbarat başarısızlığı kaygılarına yol açtı. Çatışmanın bir istihbarat hatası olarak görülme eğilimi doğsa da RAW yetkilileri istihbaratı kendilerinin sağladıklarını ancak siyasi liderliğin bu konuda harekete geçmediğini savundu. Hindistan hükümeti, başarısızlığı incelemek ve iyileştirici önlemler önermek için bir komite kurdu. Kargil inceleme komitesinin raporu daha sonra 2000 yılında kurulan bir grup bakan tarafından incelendi. Grup resmi bir yazılı tüzük önererek çeşitli istihbarat teşkilatları arasında koordinasyon ve iletişim eksikliğine dikkat çekti. İncelemenin ardından yeni bir organizasyon kuruldu: Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı’nı örnek alan Ulusal Teknik Araştırma Organizasyonu. Hindistan hükümeti ayrıca başkanının, Genelkurmay Başkanı Komitesi’nin ve savunma bakanının danışmanı da olacak bir Savunma İstihbarat Teşkilatı kurmaya karar verdi. Ve bu teşkilata sınır ötesi operasyonlar yürütme yetkisi verildi. Ancak daha önce RAW yurtdışında casusluk operasyonları yürütmesine izin verilen tek organizasyon iken artık hem İstihbarat Bürosu’nun hem de Savunma İstihbarat Teşkilatı’nın bu tür operasyonları yürütme yetkisine sahip olması, teşkilat faaliyetlerinin örtüşmesi ile ilgili bazı sorunları ortadan kaldırmadığı için eleştiriliyor. Bu arada Kargil savaşı aynı zamanda RAW tarafından büyük bir istihbarat darbesine de sahne oldu. Pakistanlı General Pervez Müşerref ile üst düzey bir general arasında, Kargil’de Pakistan düzenli askerlerinin kullanıldığını doğrulayan bir telefon görüşmesi ele geçirildi. Bu, Pakistan’ın katılımını inkar ettiğini ortaya çıkardı ve Amerika ile Çin’i Pakistan’a Kargil’i terk etmesi için baskı yapmaya zorladı.
21. yüzyılda RAW eski ile yeni arasında denge kurdu. Pakistan, 2001 Parlamento, 26/11 ve Uri terör saldırılarından sonra kilit odak noktası olmaya devam ediyor. 26/11, Hindistan istihbarat teşkilatlarının Hindistan’ın güvenliğini sağlamaya hazır olup olmadığı konusunda soruları gündeme getirdi. 2020’deki Galwan Vadisi çatışmalarının ardından mevcut sınır çatışması göz önüne alındığında, Çin bir diğer büyük odak noktası olmaya devam ediyor. RAW aynı zamanda Hindistan’ın mahallesindeki zorluklarla da ilgilendi. Bunlar arasında Sri Lanka ve Nepal’deki iç savaşların sona erdirilmesine yardımcı olmak da yer alıyor.
Hindistan’ın gücü arttıkça RAW küresel ayak izini de genişletti. Ama bu aynı zamanda sorunları da beraberinde getiriyor. Son iki yılda RAW, yurtdışı operasyonları ile ilgili önemli sorularla karşı karşıya. Bunlar arasında Nijjar ve Pannun suikast planlarına karıştığı iddiası da yer alıyor. Bu iki olay RAW’ın Batılı istihbarat teşkilatları ile ilişkisine zarar verdi. Gölgede çalışırken artan küresel ilgiyi yönetmek, önümüzdeki yıllarda RAW’ın karşılaşacağı zorluklardan biri olacak… Bu arada – Batılı istihbarat teşkilatları ile ilişkisi demişken – CIA’in RAW’ın oluşturulmasına yardım ettiği veya Hindistan’ın CIA ile istihbarat ilişkilerinin RAW’ın kuruluşundan dahi önce başladığı; Hindistan’ın 1962’de Çin ile yaptığı savaştan sonra, CIA eğitmenlerinin Çin’de terör operasyonları yürütmek üzere Hindistan’daki Tibetli mülteciler arasından oluşturulan Kuruluş 22 isimli gizli bir örgütü eğittiğini de not edelim… Ve zaman zaman medyada RAW’a diğer kurumların, özellikle de CIA’in sızdığına dair haberler de çıkıyor…
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa1 hafta önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa7 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa1 hafta önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya7 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Ortadoğu6 gün önceİsrail Deniz Kuvvetleri Komutanı, Türkiye’yi tehdit etti












