Görüş
Hindistan ve istihbarat üzerine -2

Hindistan’ın Dış İstihbarat Teşkilatı – R&AW / RAW
007 James Bond’u hepimiz biliriz. En azından serinin bir filmini muhakkak izlemişizdir. Ya Bourne, MI/Görevimiz Tehlike serileri… Pek çoğumuz – ben de dahil – İngiliz gizli ajanı James Bond film serisinden veya Amerikan aksiyon casus film ya da dizilerinden büyük keyif alıyoruz… Ne kadar doğruyu yansıttığı ayrı bir tartışma konusu ancak Hollywood başta olmak üzere Batılı sinema sektörünün baskın gücü ile Batı istihbarat teşkilatlarına biraz olsun aşinayız. Peki ya Hindistan’ın istihbarat teşkilatı hakkında bir fikriniz var mı? Haydi o zaman biraz Hindistan’ın önde gelen dış istihbarat teşkilatı R&AW/RAW yani Araştırma ve Analiz Kanadı üzerine konuşalım…
***
Research and Analysis Wing, Hindistan’ın en gizli istihbarat teşkilatıdır. RAW’ın yapısı hakkında bilgi edinmek zor. Organizasyon 250 kişi ve yaklaşık 400 bin dolarla başladı. O zamandan beri birkaç bin personele ulaştı, ancak personel sayısı ve bütçesi gizli kalıyor. 2000’lerin başında Amerika merkezli yapılan bir tahmin, RAW’ın yaklaşık 8 ile 10 bin dolaylarında ajana ve 145 milyon dolar civarlarında bir bütçeye sahip olduğunu öne sürmüştü. Amerikan CIA veya İngiliz MI6’sının aksine RAW, Savunma Bakanlığı yerine doğrudan başbakana rapor veriyor. RAW şefi, Başbakanlık Ofisi’nin bir parçası olan Kabine Sekreterliği’ne de araştırma sekreteri olarak atanır. RAW’ın bazı memurları, Araştırma ve Analiz Servisi isimli özel bir servisin üyeleridir, ancak birkaç memur aynı zamanda Hindistan Polis Teşkilatı gibi diğer servislerden de vekil olarak görev yapıyor.
***
1968’de öncelikle Çin etkisine karşı koymak amacıyla kurulan RAW, zamanla odağını Hindistan’ın diğer geleneksel rakibi Pakistan’a kaydırdı. Ajanları Pakistan’ı yendi, Çin hakkında casusluk yaptı ve iç savaşlara girdi. Esas olarak Çin ve Pakistan’a odaklanmak üzere kurulan teşkilat, son elli altı yılda görev alanını genişletti ve Hindistan’ın yurtdışındaki nüfuzunu büyük ölçüde artırmasıyla itibar kazandı. Ancak hala RAW’ın hakkında çok az şey biliyoruz… Bir örnek, RAW’ın yetkileri ve Hindistan’ın dış politikasındaki rolü farklı başbakanlar döneminde farklılık gösteriyor. Bu nedenle RAW’ın Hindistan’ın dış politikası üzerinde ileri sürdüğü etkinin miktarı konusunda hemfikir olunamıyor; dış politika üzerinde hiçbir etkisinin olmadığını savunan argümanlar da var, RAW başkanının bilgi ve analiz sağladığı devlet başkanına doğrudan erişimi olduğunu savunan argümanlar da… Ancak aynı zamanda RAW’ın katkıda bulunduğu birçok dış politika başarısı da var: 1971’de Bangladeş’in kurulması, Hindistan’ın Afganistan’da artan etkisi, kuzeydoğu devleti Sikkim’in 1975’te Hindistan’a katılımı, Hindistan’ın nükleer programının güvenliği, Soğuk Savaş sırasında Afrika kurtuluş hareketlerinin başarısı, Hindistan’ın Afrika Ulusal Kongresi’nin Güney Afrika’daki apartheid karşıtı mücadelesine gizli yardımı… Ama örgüt aynı zamanda iç istihbarat ve güvenlik teşkilatları ile koordinasyon eksikliği, zayıf analitik yetenekler ve şeffaflıktan tamamen yoksun olması nedeni ile eleştiriliyordu da…
***
Kuruluşundan günümüze RAW’ın Tarihsel Serüveni
Hindistan 1947’de bağımsızlığını kazandığında, İstihbarat Bürosu’nu İngiliz Raj‘ından (sömürge yönetiminden) devraldı. İstihbarat Bürosu yirmi yıl boyunca hem iç hem de dış istihbaratı yönetti. Ancak Hindistan’ın 1962 Hindistan-Çin savaşındaki yenilgisinden sonra işler değişmeye başladı. Hindistan’ın 1962’de Çin ile olan sınır savaşındaki berbat performansından sonra, ayrı bir dış istihbarat teşkilatına olan ihtiyaç açıktı. İstihbarat Bürosu’nun Çin’in askeri niyetlerini değerlendirmedeki başarısızlığı, Hindistan’ın askeri yenilgisinin büyük bir nedeni olarak görülüyordu. Öyle ki Çin’in saldırı için hazırlığını dahi tespit edememişti. 1965 Hindistan-Pakistan savaşı da İstihbarat Bürosu’nun Pakistan saldırısını öngörmede başarısız olduğunu gördü. 1950’li ve 60’lı yıllarda Hindistan, Nagaland ve Mizoram’daki isyanlarla da uğraştı. Her iki isyan da Çin ve Pakistan’dan dış destek aldı.
1968’de Başbakan Indira Gandhi Research and Analysis Wing – Araştırma ve Analiz Kanadı‘nı kurdu ve ondan dış istihbarat konularını ele almasını istedi. Hindistan’ın en efsanevi istihbarat şeflerinden biri olacak Rameshwar Nath Kao’yu ilk lideri olarak atadı. Eski bir polis ve İstihbarat Bürosu yetkilisi olan Kao, teşkilatı kurmaya başladı. Ve 1977’de emekli olana kadar teşkilatı yönetti.
RAW’ın başlangıçta iki önemli önceliği vardı: Pakistan ve Çin hakkında istihbarat toplama yeteneğini geliştirmek ve Doğu Pakistan’da (şimdiki Bangladeş) gizli eylem yeteneğini geliştirmek. (Zamanla hedefleri şu iki yönde genişledi: Hindistan’ın ulusal güvenliği ve dış politikasının oluşturulması üzerinde doğrudan etkisi olan komşu ülkelerdeki siyasi ve askeri gelişmeleri izlemek ve çoğunlukla Avrupa ülkeleri, Amerika ve Çin’den olmak üzere Pakistan’a askeri donanım tedariğinin kontrol edilmesini ve sınırlandırılmasını gözetmek.) (Ayrıca, RAW’ın ilk günlerinden itibaren İsrail’in dış istihbarat teşkilatı Mossad ile gizli bir irtibat ilişkisi olduğu ve bunun üzerine asıl amacın İsrail’in Batı Asya yani Orta Doğu ve Kuzey Afrika bilgisinden faydalanmak ve terörle mücadele tekniklerinden ders almak olduğu da argümanlar arasında…)
İlk büyük sınavı 1971’de gerçekleşti. RAW, Hindistan’ın 1971 savaşını kazanmasına yardımcı olarak itibar kazandı. Bengal direniş güçlerini eğitti ve Pakistan’ın aralık başında Hindistan’a yapacağı ve savaşı başlatacak hava saldırısını başarıyla öngördü. Savaşın başlamasıyla birlikte RAW ekipleri de militan gruplara yönelik baskınlar düzenledi. Naga ve Mizo militan birlikleri, isyanlarını yürütmek için Doğu Pakistan’daki Chittagong Tepe Bölgeleri gibi bölgeleri üs olarak kullanmıştı. RAW tarafından yapılan bu baskınlar üslerini yok etti. Pakistan’ın yenilgisi ve Bangladeş’in kurulması bu gruplara verilen desteği kesti. Yani 1971 yılı RAW açısından son derece başarılıydı. (Burada RAW’ın ayrıca kuzeydoğudaki Sikkim devletinin 1975’te Hindistan’a katılımını kolaylaştırdığı ve Kachin Bağımsızlık Ordusu gibi Myanmar’daki Çin yanlısı rejime düşman olan gruplara askeri yardım sağladığı notlarını da düşelim.)
Ancak 1970’ler RAW için zorluklarla doluydu. Khalistan hareketi, yurtdışındaki Sihler arasında Pakistan’ın ISI’si ve Amerika’nın CIA’nin şüpheli desteği ile başladı. Ve 1975’te Bangladeş’te bir askeri darbenin Sheikh Mujibur Rehman’ı devirip öldürmesi RAW’ı şaşırttı. RAW ve Hindistan Dışişleri Bakanlığı tetikte kalmayı başaramadı ve Mujib hükümetine yönelik tehdidi göremedi. Sheikh Mujib’in yerini alan hükümetin Hindistan’dan kuşkulanması nedeni ile bunun Hindistan için olumsuz sonuçları oldu. Ama RAW kendi evinde büyük zorluklarla karşılaşmaya başladı.
1975’te Indira Gandhi Olağanüstü Hal ilan etti ve birçok sivil özgürlüğü askıya aldı. RAW ve şefi RN Kao’nun Başbakan Gandhi’ye olan yakınlığı göz önüne alındığında, birçok muhalefet lideri teşkilatın OHAL’in uygulanmasına yardımcı olduğunu düşünüyordu. Hatta bazıları tarafından teşkilata “Hindistan’ın KGB’si” dahi deniyordu. RAW OHAL ile yakından ilişkili olduğundan 1977’den sonra sıkıntı çekti. 1977 seçimleri, RAW’dan kuşkulanan Morarji Desai’yi Başbakan olarak getirdi. Kao şeflik görevinden ayrıldı ve ajansın bütçesi yüzde 50 azaldı. Yeni işe alım durduruldu ve birçok dış istasyon kapatıldı.
Uluslararası gelişmeler yurttaki baskıyı daha da artırdı. 1979’da Sovyetler Birliği, Hindistan’ın yakın ortağı olan Afganistan’ı işgal etti. RAW ve Hindistan hükümetinin diğer bölümleri hazırlıksız yakalandı. Ama daha da kötüsü, Amerika’nın CIA ve Pakistan’ın ISI istihbarat teşkilatları Afganistan’da devreye girdi. İki teşkilat, Kabil’deki Sovyet destekli hükümeti devirmek için mücahit savaşçıları finanse etmeye başladı. RAW, ISI’nin faaliyetlerini takip etmek için Sovyet Rusya’nın KGB’si ve Afganistan’ın KHAD istihbarat teşkilatları ile yakın işbirliği içinde çalıştı. RAW, 1968’deki kuruluşundan bu yana, Pakistan hakkında RAW’a sağladığı istihbarat nedeni ile Afgan istihbarat teşkilatı KHAD ile yakın bir irtibat ilişkisine sahip. Bu ilişki, 1980’lerin başında RAW, KHAD ve Sovyet KGB’yi kapsayan üçlü bir işbirliğinin temellerinin atılmasıyla daha da güçlendi.
1980’ler ayrıca RAW için iki büyük güvenlik krizine yol açtı. İlki Khalistan’dı. 1980’lerin başında Khalistanlı ayrılıkçılar uçak kaçırma olayları ve saldırılar gerçekleştirdi. (Bunların çoğunun ISI desteğiyle gerçekleştirildiği ve RAW’ın Pakistan’ın kabile bölgelerindeki Sih militanların faaliyetlerini izleme konusunda KHAD’ın işbirliğine değer verdiği argümanlar arasında.) RAW bu gruplarla mücadelede önemli bir rol oynadı. Ayrıca Mavi Yıldız Operasyonu’nda da tartışmalı bir rol oynadı.
1980’lerdeki ikinci büyük kriz Sri Lanka’ydı. Ülkedeki Tamil azınlık ile Sinhala çoğunluk arasındaki gerilim artıyordu. 1983’te Tamillere yönelik büyük çaplı saldırıların ardından Indira Gandhi, Tamil gruplarına yardım yetkisi verdi. RAW, Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları / Tamil Kaplanları (LTTE) gibi grupları eğitmeye başladı. Ancak bu politika 1987’de Sri Lanka’da yaşanan trajik Hindistan Barışı Koruma Gücü misyonuna yol açacaktı… Grubun terörist faaliyetleri (Güney Hindistan’ın Tamil Nadu devletindeki ayrılıkçı gruplarla ittifakları da dahil) büyüdükten sonra RAW desteğini geri çekti ve 1987’de Yeni Delhi, Sri Lanka hükümeti ile adaya barışı koruma birlikleri gönderme konusunda bir anlaşma yaptı ve Hint güçleri, RAW’ın silahlandırdığı grupla çatışmaya girdi. Hindistan’ın aleyhine dönecek olan Tamil Kaplanları’nı Hindistan’ın yanlış okuması nedeni ile binlerce Hint askeri öldürüldü. Ve 1991’de, barış gücü konuşlandırıldığı sırada Hindistan’ın başbakanı olan Rajiv Gandhi, Tamil Kaplanları’nın bir intihar bombacısı tarafından öldürüldü. Hindistan Dışişleri Bakanı JN Dixit, RAW’ı Rajiv Gandhi’ye Tamil Kaplanları’nın “Hindistan’ın evlatları” olduğuna ve Hindistan ile savaşmayacağına dair güvence vermekle suçladı. Ayrıca bu arada RAW’a insan hakları örgütlerinden çok fazla eleştiri getiren şey de Tamil Kaplanları’na verilen destekti.
Ancak RAW, 1980’lerde Punjab’daki şiddeti desteklediği için Pakistan’ı cezalandırmak amacı ile ona karşı gizli operasyonlar başlattı. RAW, Karachi ve Lahore gibi şehirlerde Pakistan içinde saldırılar başlattı. Bu, ISI’yi RAW ile anlaşma yapmaya ve Punjab’daki katılımını kesmeye zorladı.
RAW Çin’de de önemli bir rol oynadı. 1962 savaşından bu yana Hindistan ve Çin’in diplomatik ilişkileri donmuştu. RAW yetkilileri bu bağları yeniden kurmak için Çinli bağlantılarla gizlice çalıştı. Bu, Rajiv Gandhi’nin 1988’de ikili ilişkileri normalleştiren Pekin ziyaretine yol açtı.
1990’lar Keşmir’i RAW gündeminin başına taşıdı. ISI desteği bölgedeki İslamcı grupların büyük bir kampanya başlatmasına yol açmıştı. RAW, CIA ve ISI parasıyla eğitilen Afganistanlı mücahitlerin Hindistan’a yönlendirilebileceğinden kaygılıydı. Bu, 1990’larda Afganistan iç savaşına Hindistan’ın daha fazla dahil olmasına yol açtı. RAW 1970’li ve 80’li yıllarda ülkede faaliyet gösteriyordu. Ancak ISI destekli Taliban’ın yükselişi büyük bir tehditti. Hindistan, Ahmed Şah Mesud gibi Taliban karşıtı liderlere mali destek verdi.
RAW Pakistan destekli kampanyalar ile uğraşırken İslamabad 1999 Kargil savaşını başlattı. Binlerce Pakistan askerinin Hindistan’a sızması Hindistan’ı şaşırttı ve RAW’ın istihbarat başarısızlığı kaygılarına yol açtı. Çatışmanın bir istihbarat hatası olarak görülme eğilimi doğsa da RAW yetkilileri istihbaratı kendilerinin sağladıklarını ancak siyasi liderliğin bu konuda harekete geçmediğini savundu. Hindistan hükümeti, başarısızlığı incelemek ve iyileştirici önlemler önermek için bir komite kurdu. Kargil inceleme komitesinin raporu daha sonra 2000 yılında kurulan bir grup bakan tarafından incelendi. Grup resmi bir yazılı tüzük önererek çeşitli istihbarat teşkilatları arasında koordinasyon ve iletişim eksikliğine dikkat çekti. İncelemenin ardından yeni bir organizasyon kuruldu: Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı’nı örnek alan Ulusal Teknik Araştırma Organizasyonu. Hindistan hükümeti ayrıca başkanının, Genelkurmay Başkanı Komitesi’nin ve savunma bakanının danışmanı da olacak bir Savunma İstihbarat Teşkilatı kurmaya karar verdi. Ve bu teşkilata sınır ötesi operasyonlar yürütme yetkisi verildi. Ancak daha önce RAW yurtdışında casusluk operasyonları yürütmesine izin verilen tek organizasyon iken artık hem İstihbarat Bürosu’nun hem de Savunma İstihbarat Teşkilatı’nın bu tür operasyonları yürütme yetkisine sahip olması, teşkilat faaliyetlerinin örtüşmesi ile ilgili bazı sorunları ortadan kaldırmadığı için eleştiriliyor. Bu arada Kargil savaşı aynı zamanda RAW tarafından büyük bir istihbarat darbesine de sahne oldu. Pakistanlı General Pervez Müşerref ile üst düzey bir general arasında, Kargil’de Pakistan düzenli askerlerinin kullanıldığını doğrulayan bir telefon görüşmesi ele geçirildi. Bu, Pakistan’ın katılımını inkar ettiğini ortaya çıkardı ve Amerika ile Çin’i Pakistan’a Kargil’i terk etmesi için baskı yapmaya zorladı.
21. yüzyılda RAW eski ile yeni arasında denge kurdu. Pakistan, 2001 Parlamento, 26/11 ve Uri terör saldırılarından sonra kilit odak noktası olmaya devam ediyor. 26/11, Hindistan istihbarat teşkilatlarının Hindistan’ın güvenliğini sağlamaya hazır olup olmadığı konusunda soruları gündeme getirdi. 2020’deki Galwan Vadisi çatışmalarının ardından mevcut sınır çatışması göz önüne alındığında, Çin bir diğer büyük odak noktası olmaya devam ediyor. RAW aynı zamanda Hindistan’ın mahallesindeki zorluklarla da ilgilendi. Bunlar arasında Sri Lanka ve Nepal’deki iç savaşların sona erdirilmesine yardımcı olmak da yer alıyor.
Hindistan’ın gücü arttıkça RAW küresel ayak izini de genişletti. Ama bu aynı zamanda sorunları da beraberinde getiriyor. Son iki yılda RAW, yurtdışı operasyonları ile ilgili önemli sorularla karşı karşıya. Bunlar arasında Nijjar ve Pannun suikast planlarına karıştığı iddiası da yer alıyor. Bu iki olay RAW’ın Batılı istihbarat teşkilatları ile ilişkisine zarar verdi. Gölgede çalışırken artan küresel ilgiyi yönetmek, önümüzdeki yıllarda RAW’ın karşılaşacağı zorluklardan biri olacak… Bu arada – Batılı istihbarat teşkilatları ile ilişkisi demişken – CIA’in RAW’ın oluşturulmasına yardım ettiği veya Hindistan’ın CIA ile istihbarat ilişkilerinin RAW’ın kuruluşundan dahi önce başladığı; Hindistan’ın 1962’de Çin ile yaptığı savaştan sonra, CIA eğitmenlerinin Çin’de terör operasyonları yürütmek üzere Hindistan’daki Tibetli mülteciler arasından oluşturulan Kuruluş 22 isimli gizli bir örgütü eğittiğini de not edelim… Ve zaman zaman medyada RAW’a diğer kurumların, özellikle de CIA’in sızdığına dair haberler de çıkıyor…
Görüş
Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.
Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.
Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.
Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası
Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.
Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.
Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.
Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?
ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.
Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.
Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.
Savaşın Maliyeti
Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.
Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:
- Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
- Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
- Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
- Ticari yatırımların gerilemesi.
- Enflasyonist baskıların artması.
- Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.
Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.
Amerika’nın İç Siyaset Hesabı
Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.
Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.
Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.
Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.
NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya
NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.
Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.
Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.
Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi
Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.
Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.
Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.
Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği
Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.
Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.
Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.
Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı
Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.
Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.
ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.
Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?
Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.
Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.
Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.
Sonuç
Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.
Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.
Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.
Kaynaklar:
- ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
- Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
- Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
- Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
- Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
- Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
- Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
- NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
- Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
- OECD – Ekonomik Görünüm.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş2 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Diplomasi7 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Amerika7 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş7 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Dünya Basını2 hafta önceİran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik
Asya7 gün önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Diplomasi7 gün önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti











