Bizi Takip Edin

Görüş

Hint toplumunda Hindu-Müslüman ayrışması – 5

Avatar photo

Yayınlanma

Hindistan’da “çeşitliliğin birliğini” anlamlandırmaya dair notlar

Hindistan için “çeşitliliğin birliği” diye basmakalıp bir deyiş var. Ancak bu ne kadar anlaşılır? Ya da Hindistan ulusundan söz ederken basitçe “Hint” olarak ifade ederiz. Ancak bu ne ölçüde anlaşılır?

Hint toplumunda Hindu-Müslüman ayrışması – 4

İkinci sorudan başlamam gerekiyor; yaşadığımız çağdaki dünya politikası sisteminin “ulus-devlet” düzeni üzerine kurgulanmış bir versiyonunu deneyimlediğimiz için her devletin bir ulustan oluştuğu üzerine genelleme bir varsayım dikkate alarak tanımlama yapmak durumundayız. Dolayısıyla bu, Hindistan söz konusu olduğunda “Hint” olarak karşılığını buluyor. (Bunun “Hintli” olarak yanlış kullanımına denk gelmek açıkçası irite edici…) Ancak ulus tanımını dikkate aldığımızda bu üstünkörü açıklama bir anda bulanıklaşıyor Kİ bir ulusta ortak tarih, dil ve kültürel karakter gibi birleştirici elementler yer alır; hatta bazıları daha da ileri gider ve bir soyağacı bekler. Ve böyle bir a priori veya verili düşünmeye koşullandığımız için işler bir anda karmaşıklaşır ve Hindistan ulusuna Hint demek bir anda kulağa yanlış bir çağrışım gibi gelir. Burada durumu kurtaran parametre “ulus” kavramı yerine veya bundan daha çok, yani ulus konseptini dışlamayarak ancak “toplum” nosyonunu odak alarak düşünmektir. Yani, Hindistan toplumu alışılmışın sınırlarını aşan, olağanüstü düzeyde çeşitli, katmanlı, karmaşık ve girift halk ve toplulukların oluşturduğu bir ulustur ve biz böylece bunu Hint ulusu diye ifade ederiz, diyerek durum bir ölçüde kurtarılabilir.

İşte burada -özellikle Hindistan’a atfedilen- “çeşitliliğin birliği” fenomeni devreye giriyor.

Evet, Hindistan, çeşitliliğin birliğidir; diğer deyiş ile Hindistan toplumu ya da diğer deyiş ile Hint ulusu, çeşitliliğin birliğidir VE öyle de olmalıdır, öyle de kalmalıdır.

Ancak burada devasa “çeşitliliği ayrıntılamak” niyetinde değilim, o zaman yukarıdaki gibi yüzeysel genelleme yolu ile bir kalıp çizerek durumu kurtarmak çok zor ki başlı başına böyle bir kalıp inşa etmek zaten çok sağlıklı olmaz. Aksine biz burada bu kalıbı “çeşitliliğin birliği” üzerine yani paradoksal olarak “birliğin” nasıl “ayrımlardan” gelişebildiği üzerine inşa etme yoluna gideceğiz; kulağa ironik geldi, değil mi?

Toplumsal düzlemde ilk söylenmesi gereken sosyal katman veya katmanlı yapı.

Bu, -tarih boyunca göç sirkülasyonunun etkisini de göz ardı etmeden- esas olarak “kast sistemi”nden gelir.

Burada öncelikle bir noktaya açıklık getirmek şart:

“Kast” aslında ve basitçe terminoloji olarak İngilizceden Hindistan toplumuna uyarlanagelmiş bir sözcük ve aslında sağlıksız bir anlaşılmaya neden olur. Başka anlatım ile “kast”, Hindistan bağlamında tarihsel olarak sosyal açıdan önemli iki farklı fikri kapsayan, belirsiz bir İngilizce terim: Bu iki farklı fikir “varna” ve “jati”dir. Hindistan toplumundaki kast fenomeninin, eski Avrupa geleneğindeki “kast” ve/veya “sınıf” olgusundan aslında çok farklı dinamikleri var VE ÜSTELİK Hindistan’ın her yerinde farklı şekilde işler. Ancak yanlış bir kabul de olsa kast sistemi olarak kanıksanmış ve içselleştirilmiş olduğu için böyle de ifade etmeye devam edeceğiz ama en azından anlaşılabilir kılmak adına temel bir ayrımlama yapmalıyız. Hindistan için “kast sistemi” olarak dediğimiz şey çoğunlukla (veya yalnızca) “varna” katmanlaşması yani “varna sistemi” olarak anlaşılır ve böylelikle –çoğu Hint olmayanların düşündüğü şekli ile– Hindistan toplumu en azından dört rütbeye ayrılır:

“Hiyerarşik” sıra ile;

Brahminler (rahipler, entelektüeller)

Kshatriyalar (savaşçılar ve hükümdarlar)

Vaishyalar (tüccarlar, sanatkarlar, bazı çiftçiler)

Shudralar (emekçiler/işçiler)

Ve bunların altında “kasta dahil edilmeyen” veya “kast dışı” kalan Dokunulmazlar veya Dalitler var.

Buraya bir parantez açmak istiyorum, sonra konuya geri döneriz:

(Önceden esasen ismini Güneydoğu Hindistan’daki bir kabileden alan Parya ifadesi kast dışı kalmışlar veya dokunulmazlar için yaygın olarak kullanılıyordu. Parya esasen Tamilce davul(cu) anlamına gelir. Ancak sonrasında toplumda bu ifadenin çok aşağılayıcı olduğuna dair bir anlayış birliği gelişmiş ve yerine zamanla Dalit ifadesi geçmiş. Gerçi Dalit sözcüğü de bazılarınca aşağılayıcı bir ifade olarak kabul edilir. Aslında Hindistan toplumunda kast dışı kalanları niteleyen Harijan vs. gibi daha birçok ifade var. Oysa Harijan Tanrı’nın çocukları anlamına geliyor. Aslında Harijan Gandhi’ye Dalit ise Ambedkar’a atfedilir. Neyse, bu arada, Hint toplumunda birisi onları aşağılamak istediğinde kimse aslında Dalit olduklarını söylemiyor. Bunun yerine daha çok onlara Bhangi, Chamar gibi kast isimleri ile seslenirler veya onlara Achhoot yani dokunulmaz veya Planlanmış Kast/Kabile veya “ayrılmış kategori” derler. Neyse, Dalit ifadesi ise Sanskrit dal kökünden gelir ve ezilmiş, bastırılmış anlamına gelir. 19. yüzyıl sosyal reformcusu Jyotiba Phule tarafından Marathi yazılarında kullanılmış. Ancak sözcük yalnızca bir kast ismi değil, özellikle eski dokunulmaz kastlar olmak üzere bir grup kastı belirten siyasi bir kimliktir. Dalit terimi, “Ambedkarite” -Ambedkar’ın kastsız, sınıfsız ve ırksız toplum yaratma felsefesi, devrimci bir toplumsal değişim yaratmayı amaçlayan hareket Ambedkarizm’in takipçileri- inancına sahip giderek daha fazla Marathi edebiyat yazarının denemelerinde, şiirlerinde, dramalarında, otobiyografilerinde, romanlarında ve kısa öykülerinde kullanmaya başlaması ile 1960’larda geçerlik kazanırken 1972’de Dalit Panterleri’nin -kast ayrımcılığı ile mücadele etmeyi amaçlayan bir sosyal örgüttü, 1980’lerin sonunda dağıldı- kurulması ile daha fazla meşruiyet kazandı. Ve Dalit Panterleri, Dalit sözcüğüne çok daha geniş bir tanım getirdi. Manifestolarına göre, Dalitler Planlanmış Kastların ve Kabilelerin üyeleri, Neo-Budistler, çalışan insanlar, topraksız ve fakir köylüler, kadınlar ve politik, ekonomik olarak ve din adına sömürülen herkes idi. Bu gibi açılardan Dalit sözcüğü olumsuz çağrışımlara sahip ve toplumu damgalıyor olarak algılanır. Tüm bunların yerine yalnızca Planlamış Kast/Kabile gibi yasal isimlendirmenin kullanılması gerektiği görüşü de var ancak anayasal terim olan Planlanmış Kastların da Dalit sözcüğünün politik gücünden yoksun olduğu için iyi bir yedek olmadığı düşüncesi de var; örneğin, Planlanmış Kast statüsünün Dalit Müslümanlar ve Dalit Hristiyanlar için mevcut olmaması bir dayanaktır. Neyse, dil statik bir varlık değil. Her dönemin kendine özgü terminolojileri var. Sakat sözcüğü bir zamanlar kabul edilebilirdi ancak engelli sözcüğü yaygınlaştıkça kullanılmaz hale geldi ve şimdi dahi bu sözcüğün modası geçiyor ve yerini farklı yetenekli ifadesi alıyor. Yani Hint toplumunun da gelecekte bir noktada Dalit sözcüğünü de kullanmayı bırakması mümkün.)

Varna durumunda tabakalaşmanın hem sosyoekonomik hem de ritüel boyutu var: Örneğin, “üst kast” üyeleri, “alt kast” üyeleri tarafından hazırlanmış yiyecekleri kabul edemez veya alt kast üyelerinin kendilerine dokunmalarını dahi kabul edemez çünkü bu “ritüel kirliliğe” neden olur. Öte yandan, en eski Hindu kutsal metinleri Vedalar’da anlatıldığı şekli ile varna sistemi mutlaka “kalıtsal” değildi ve bazı yönlerden Batı’da daha belirgin olan sınıf sistemine benziyordu.

ANCAK kastın yalnızca varna olarak düşünülmesi, onun daha belirgin olan jati yönünü gizler.

Dolayısıyla, Hindistan’ın kast sistemi “jati” katmanlaşması hesaba katılmadan düşünülemez.

Günlük yaşamda çoğu Hint’in “kast” dediği zaman anladığı ve kastettiği şey “jati” konseptidir.

Kastın sosyolojik tanımına benzer:

Ekonomik olarak kendi grubu dışındaki insanlar ile (özelleşmiş ekonomik roller yoluyla) etkileşimde bulunan ancak sosyal olarak endogami / içevlilik ile (kendi dışındaki insanlar ile evlilik yapmayarak) kendini izole eden grup.

Jatinin Hindistan’da yasal olarak bir dayanağı yok artık ama Hintler için tarihsel olarak en önemli sosyal gerçeklik; bu en azından 1,500 yıllık geçmişi ile böyledir.

Binlerce jati grubu veya “kast” var: 4 bin küsürden 40 bine varıncaya kadar!..

Varna sisteminde her birine belirli bir rütbe atanır, geçmişte tüm jati grupları ritüel statülerini yükselterek varna rütbelerini değiştirmişti. Ancak güçlü ve karmaşık endogami kuralları, aynı varna düzeyinde olsalar dahi çoğu jatiden insanların birbirleri ile karışmasını engeller… Her şeyden çok, belirli bir jati ile ilişkili içevlilik ve yeme (vejetaryenlik genellikle brahminler ve vaishyalar, et kshatriyalar ve shudralar, pirinç, sakatat ve sığır etinin olmaması dalitler ile ilişkilendirilir), giyim ve diğer yaşam tarzı gelenekleri, sosyal düzey için en önemli unsurlardı; varna değil (bazı İngiliz nüfus sayımları, tüm jatileri varna sıralamasında düzenlemeyi ve sabitlemeyi denemişti).

AYRICA, Kast ve Hinduizm hayati olarak bağlantılı değil: Her ikisi de birbiri olmadan işleyebilir ve hayatta kalabilir. Kast birçok yönden Güney Asya’nın sosyal düzeni için temel: Müslüman, Hristiyan ve Budist kastlar da var ve ayrıca Pakistan ve Sri Lanka’da da bu fenomen mevcut. Ancak hem varna hem de jati, Manusmriti gibi antik Hindu metinlerinde ayrıntılı olarak ele alınmış Kİ yani Hindistan’da Hinduizm ve kastın çok uzun süredir birlikte evrimleştiği dikkate alınırsa, ikisi arasında bazı düzeylerde iç içe geçme durumunun olması şaşırtıcı değil.

Ancak geleneklerden dolayı hala sıklıkla zemin düzeyinde işliyor olsa dahi kalıtsal kastın artık neredeyse hiçbir yasal ve ideolojik desteği yok. Hindistan’ın modernite ve Batı aydınlanması ile teması, kasttan arındırılmış ancak antik manevi değerleri içeren modern, yeni bir Hinduizm’in ortaya çıkmasını kaçınılmaz kıldı.

Kast sistemi her halükarda son derece karmaşık ve Hindistan’ın her yerinde farklı şekilde işler. Örneğin, kshatriyalar (ve rajputlar) ve vaishyalar Güney Hindistan’da nadir, çünkü bu grupların erkek soyundan gelenlerin çoğu kuzey ve batı Hindistan’da kalmış ve Güney Hindistan’daki küçük brahmin nüfusu, yaklaşık 1.500 yıl önce gerçekleşen bir dizi göçün sonucu ki çünkü o bölgedeki gelişmekte olan devletler, ritüel ve idari amaçlar için brahminlere ihtiyaç duyuyordu. Bu nedenle, teknik olarak, Güney Hindistan’daki çoğu elit, yani yüksek rütbeli yönetici kastların çoğu shudradır, ancak tüm pratik amaçlar açısından, güneyde geleneksel varnalar fikrini anlamsız hale getirecek şekilde kshatriya olarak işlev görür.

Buradan -Güney Hindistan’dan kapıyı açmışken- konuyu kültürel ve tarihi coğrafyaya dair ayrımlama noktasına çekmeden önce,

İleri gelen Hint antropolog ve sosyolog Irawati Karve (1905-1970) tarafından, sistemin neden bu şekilde geliştiğine dair bir hipoteze yer vermek istiyorum: Çünkü bu teori, Hindistan’a yayılırken yeni grupları bünyesine katarak ve asimile ederek genişleyen Aryan toplumunun kanıtları ile iyi uyum sağlıyor. Ki antik çağlarda yeni seçkinlerin dahil olması ve ayrıca diğer gruplardan eş alınması gibi konularda orta çağa göre daha fazla açıklık olmuş olmalı ki genetik kanıtlar, modern Hintlerin atalarını oluşturan kastlar ve gruplar arasındaki karışımın 4 bin ile 2 bin yıl önce gerçekleştiğini gösteriyor. Ve Manusmriti gibi metinler muhtemelen 2 bin ile 1.500 yıl önce yazıldı ve uygulandı; muhtemelen siyasi baskıdan çok, toplumsal baskı yolu ile Ki Sonuçta, eğer bu zamana kadar üst kast grupları bu yapıyı benimsemiş ise bu, tüm grupların taklit etmek isteyeceği, sosyal açıdan arzu edilen bir norm haline gelmiş olmalıdır. Gupta Dönemi’nde, “ortodoksluğu” ile bilinen bir dönem, MS 400 civarında, jati sisteminin Hint toplumunun tüm kesimlerine yayıldığı ve bu dönemde karışmanın durduğu varsayılabilir.

Neyse hipotez şu:

“Binlerce yıl önce Hintler, bugün dünyanın diğer yerlerindeki kabile grupları gibi, birbirleri ile karışmayan, iç-eşli kabile grupları halinde yaşıyorlardı. Siyasi seçkinler daha sonra kendilerini toplumsal sistemin tepesine yerleştirdiler (rahipler, krallar ve tüccarlar olarak), kabile gruplarının Shudralar ve Dalitler olarak toplumun en altında kalan emekçi gruplar biçiminde topluma dahil edildiği katmanlı bir sistem yarattılar. Kabile organizasyonu böylece erken jatileri oluşturmak için sosyal tabakalaşma sistemi ile birleştirildi ve sonunda jati yapısı toplumun üst katmanlarına kadar yayıldı, böylece bugün hem yüksek kastlardan hem de alt kastlardan birçok jati var. Bu antik kabile grupları, kast sistemi ve endogami kuralları sayesinde farklılıklarını korumuşlardır.”

Kalıtsal, genetik faktörden dolayı kast kavramı, sosyolojik sınıf ve ırk fikirleri arasında bir yerde yer alır. Sınıf, bir toplumun sosyal ve ekonomik duruma göre bölünmesini ifade ederken ırk, benzer fiziksel özellikleri ve kökenleri paylaşan insan gruplarını ifade eder. Bir anlamda, farklı dilleri veya dinleri olmayan kastlar, aynı “ırk”a ait alt kültürler veya etnik kökenler olarak işlev görüyordu.

(Burada ırk konusuna girmeyeceğim, çok uzun ve karışık bir konu, ancak yapılan pek çok tarihi, genetik ve dilbilimsel çalışmalar bir şeyi ortaya koymuş ki Hindistan’daki her grup, farklı oranlarda da olsa aynı atadan gelen halkın soyundan geliyor).

Ancak burada konuyu kapatmadan önce bir de Ambedkar’ın sözlerine yer vermek istiyorum, “Annihilation of Caste” (Kastın Yok Edilmesi) kitabında şöyle yazıyor:

“Kast sistemi, Hindistan’ın farklı ırkları kan ve kültürde birleştikten çok sonra ortaya çıktı. Kast ayrımlarının aslında ırk ayrımları olduğunu iddia etmek ve farklı kastları sanki çok farklı ırklarmış gibi ele almak gerçekleri büyük ölçüde çarpıtmaktır. Punjablı Brahmin ile Madraslı Brahmin arasında ne tür bir ırksal yakınlık vardır? Bengalli dokunulmazlar ile Madraslı dokunulmazlar arasında ne tür bir ırksal yakınlık vardır? Punjablı Brahmin ile Punjablı Chamar [kalıtsal mesleği deri işçiliği, kuzey Hindistan’da yaygın bir kast, dokunulmazlar olarak isimlendirilenler arasında] arasında ne tür bir ırksal fark vardır? Madraslı Brahmin ile Madraslı Pariah[/Parya] arasında ne tür bir ırksal fark vardır? Punjablı Brahmin, ırksal olarak Punjablı Chamar ile aynı soydandır ve Madraslı Brahmin, Madraslı Pariah ile aynı ırktandır.”

Yakın zamana kadar, kast kısıtlamalarına uyma konusundaki titizlik, Hindistan’ın toplum hiyerarşisinin tepesinde oldukça farklı ve dar görüşlü bir rol geliştirmek için muhtemelen varna sisteminin tepesindeki statülerini jati fikri ile birleştiren brahminler ile daha çok ilişkilendiriliyordu; bu sentezlere entelektüel şeklini ve rasyonelleşmesini verenler de muhtemelen brahminlerdi. Modern Hindistan’da kastların giyim ve yemek yeme farklılıklarının çoğu hızla siliniyor; geriye yalnızca farklı evliliklerden kaçınma kalıyor ancak kentsel alanlarda bu da değişebilir ama kuşkusuz zaman ile… Ve aksi şekilde kalıtım durumu kırsal alanlarda daha uzun ve katı gidebilir…

Evet, şimdi gelelim kültürel ve tarihi coğrafyaya dair ayrımlama konusuna:

Hindistan’ın kültürel ve tarih coğrafyası genellikle Kuzey Hindistan, Güney Hindistan, Batı Hindistan veya Kuzeydoğu Hindistan gibi coğrafi kategoriler üzerinden yorumlanır. Hintler, tarihsel olarak altkıtalarının bölgelerdeki kültürel ve tarihi bölünmeleri daha iyi yansıtan iki büyük bölgeyi kapsadığını düşünmüşler: Aryavarta ve Deccan. Bunlar Hindistan’da kuzey-güney ayrımı olduğu yönündeki yaygın anlayışı bir şekilde yansıtsa da, Aryavarta ve Deccan tam olarak Kuzey ve Güney Hindistan fikirlerine uymuyor. Bu iki bölge farklı topografyalar ve jeolojiler ile ve sonuç olarak farklı sosyal kalıplar ve tarımsal kalıplar ile tanımlanıyor.

Deccan, genellikle yarımada Hindistan’ın beş Dravid dili konuşan devleti olarak tanımlanan Güney Hindistan’dan farklı; çünkü Goa, Maharashtra, Odisha, Chhattisgarh’ın büyük bir kısmı ve Gujarat, Madhya Pradesh ve Jharkhand’ın bazı kısımlarını içerir. Başka anlatımla Deccan’ın kabaca ters üçgen masa benzeri arazisi, yarımada Hindistan’ın tüm üst bölgesini kaplar. Sınırları batıda Batı Ghatlar, doğuda Doğu Ghatlar, kuzeyde Satpura ve Vindhya Sıradağları ile ve kuzeydoğu sınırı ise Mahanadi ve Godavari Nehirleri arasındaki su havzası tarafından belirlenir. Plato, Hint-Ganga havzasının güney kesiminde yer alır ve Maharashtra, Karnataka, Andhra Pradesh, Telangana, Tamil Nadu ve Kerala olmak üzere sekiz Hindistan devletini kısmen veya tamamen kaplayan —Madhya Pradesh ve Chhattisgarh’ın Gonds ve Bhils ormanlarından Maharashtra, Telangana, Karnataka ve Andhra Pradesh’in kurak kayalık alanlarına, Kerala ve Tamil Nadu’nun yeşil tepelerine kadar Hindistan kara kütlesinin yaklaşık yüzde 43’ünü oluşturan 4.22.000 km2’lik bir alanı kaplar.

Geleneksel olarak, orta Hindistan’daki Vindhya Dağları veya Narmada Nehri, Aryavrata ve Deccan arasında kuzey ve güney Hindistan arasındaki sınırı oluşturmuş. Gerçekten de bugün belirgin olan Aryavarta ve Deccan’ın tarihi Hint bölgeleri arasında önemli farklılıklar var. Aryavarta’ya hakim olan Hint-Ganga Ovası, hem büyük ve oldukça yoğun bir nüfusu hem de topografik engellerin olmaması nedeni ile hem hızla genişleyen hem de düşen imparatorlukları desteklemiş. Adından da anlaşılacağı gibi, Aryavarta esas olarak Hint-Aryan dillerini konuşan kişiler tarafından iskan edilmişti ve Hinduizm ve Hint kültüründe “standart” olarak kabul edilen şeylerin çoğunun anavatanıdır: Sanskrit, ineğe saygı, kutsal bir görev olarak vejetaryenliğe vurgu, iyi tanımlanmış kast bölünmeleri, tanrı Rama’ya tapınma, diğer özellikler arasında. Bu, MÖ 500 ile MS 500 arasında ortaya çıkan ve ünlü Maurya ve Gupta imparatorluklarını kapsayan klasik Hint kültürüdür.

Kültürel ve politik olarak, Deccan yalnızca Aryavarta’nın güneye doğru bir uzantısı değil; Tibet ve Güneydoğu Asya toplumları gibi, klasik Hint uygarlığının yeni bir ortama uyarlanmasıdır. Sözcüğün kendisi, güney; Aryavarta’nın güneyi anlamına gelen Sanskrit “dakshina” sözcüğünden türemiş Prakrit “dakkhin” sözcüğünden İngilizceleştirilmiş. Bu onu Aryavarta’dan daha az Hint yapmaz, ancak kesinlikle onu farklı kılar. Satavahanalar, Vatakatalar, Rashtrakutalar, Chalukyalar, Cholalar, Pallavalar, Tondaiman, Vijayanagara ve Marathalar gibi imparatorlukların egemen olduğu Deccan; yine de tarihi açıdan Ganga merkezli Mauryalar, Guptalar, Delhi Sultanlığı ve Babürlülerin ününe ulaşamamış birçok önemli devlete ev sahipliği yapmıştı.

Deccan’ın büyük bir kısmı kurak ve engebeli, Orta Hindistan’dan güney ucuna doğru yükselen üçgen bir plato ve uzun kıyı şeritleri boyunca Batı ve Doğu Ghatlar olmak üzere iki dağ sırası ile çevrili olduğu için Aryavarta’ya kıyasla onu daha yakından bağlayan kıyılardan, Pers ve Orta Asya’dan, Greko-Romen ve Güneydoğu Asya ticaretinden daha fazla etkilenmiştir. Aryavrata, tarımın yayılması ve Batı ve Orta Asya’dan gelen göçler ile büyük demografik değişimlere uğrarken Deccan, kuzeyden yalnızca az miktarda tüccar ve Brahmin’i özümsedi ve nüfus yoğunluğu Ganga Vadisi’nden önemli ölçüde düşük kaldı. Deccan’ın kuzey uçlarındaki Maharashtra ve Odisha Sanskritleştirilmiş ve kuzey Hindistan’da bulunan Hint-Aryan dillerini konuşurken platonun geri kalanı dilsel olarak Dravid olarak kalmaya devam ediyor. Bunlara, Rajasthan’daki Thar Çölü dışında Hindistan’ın en kurak bölgelerinden bazıları, örneğin kuzeydoğu Karnataka dahil. Bu arada bölgenin diğer kısımları, özellikle Batı ve Doğu Ghatlar ile kıyılar arasında – Kerala, Goa ve Maharashtra’nın Konkan bölgesi ve kıyı Andhra Pradesh, yemyeşil.

Bu faktörlerin hepsi Deccan’ın özelliklerini açıklıyor: Daha uzun süreli siyasi oluşumlara ev sahipliği yaptı ve nadiren birleşti. Her ikisi de Deccan’dan olan Tamil ve Kannada, herhangi bir Hint dilinin en eski sürekli edebi tarihlerine sahip ve bu, sık sık siyasi değişimlere uğrayan kuzey Hindistan’da imkansız olan kültürel sürekliliği ima eder. Sonuç olarak, Deccan Aryavarta’dan daha az tarımsal ve daha çok ticaret odaklı olmuş. Kuzeyde bulunan herhangi bir imparatorluk tarafından nadiren fethedilmiş ve çok daha az yönetim altında tutulmuş, bu da bugün dahi siyasi ve sosyal kalıplarının Hindistan’ın geri kalanından farklı olmasının nedenini açıklar:

Örneğin; 2014 ve özellikle 2019 ve 2024 genel seçimlerinde Hindistan’ın geri kalanını kasıp kavuran Bharatiya Janata Partisi (BJP) dalgası güneyde çok daha sönüktü.

Deccan, paradoksal olarak Aryavarta’dan hem daha modern hem de daha geleneksel; bazı yönlerden Japonya ve Tayland gibi farklı kültürleri aracılığı ile moderniteyi aracılık eden toplumlara benzer. Aryavarta’da gelenek ve modernite arasındaki ikilik daha keskin, çünkü oradaki toplumun doğası daha fazla şoka ve değişime eğilimli ki bu nedenle genellikle ya eski ya da yeni var.

(Yazı dizisinin sonu)

Hint toplumunda Hindu-Müslüman ayrışması -1

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Görüş

İki terörist: Batı, Şam’da El-Kaide’nin adamına taç giydirirken Britanya tweetleri hapsediyor

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

İki adam, tek bir kelime. Önümüzdeki pazartesi Londra’daki Kingston Kraliyet Mahkemesi’nde, 72 yaşında bir büyükbaba terörizm suçlamasıyla yargıç karşısına çıkıyor; aleyhindeki delil yedi kelimelik bir tweet, öngörülen en ağır ceza ise 14 yıl hapis. Dokuz ay önce ise El-Kaide’nin Suriye kolunu kuran ve başına 10 milyon dolar Amerikan ödülü konmuş bir adam, Beyaz Saray’da ağırlanan ilk Suriye devlet başkanı oldu. Tony Greenstein ile Ahmed eş-Şara hiç karşılaşmadı. İkisi birlikte, “terörist” kelimesinin bugün ne anlama geldiğini tanımlıyor; Amerikalı okurlar içinse mesele daha da çarpıcı bir düğüm barındırıyor: Emekliye özgürlüğüne mal olabilecek o yedi kelime, Birleşik Devletler’de bütünüyle ifade özgürlüğü koruması altında. Zaten tam da bu nedenle Washington, kendi muhalifleri için başka yöntemler geliştirdi.

Önce emekliyi ele alalım; hem de bütün siciliyle, zira savcılık da öyle yapacak. Greenstein, 2018’de İşçi Partisi’nden ihraç edildi; kendisini “azılı bir antisemit” olarak niteleyen Antisemitizmle Mücadele Kampanyası’na karşı açtığı hakaret davasını kaybetti; mahkeme bu ifadenin dürüst kanaat kapsamında korunduğuna hükmetti. Elbit silah fabrikasına yönelik bir Filistin Eylemi (Palestine Action) baskını nedeniyle ertelenmiş hapis cezasını kabul etti. Hırçın, dava açmaktan çekinmeyen ve geri adım atmayan biri; Brightonlı bir Yahudi sosyalist, bir hasta bakıcı, Mosley’nin Kara Gömleklilerine karşı yürüyen Ortodoks bir hahamın oğlu. Suçlama bunların hiçbiri değil. Suçlama şu: Kasım 2023’te, kimliğini gizleyen bir hesabın kışkırtmasıyla safını belli etmeye zorlanınca, “İsrail ordusuna karşı Hamas’ı destekliyorum” yazdı. Beş hafta sonra, sabahın altı buçuğunda terörle mücadele polisleri bilgisayarlarına ve telefonlarına el koydu, kendisini dokuz saat gözaltında tuttu ve savaş hakkında paylaşım yapmasını tamamen yasaklayan şartlarla serbest bıraktı. Kendisini gözaltına alan memurlara, Bu Orwellvari bir durum, dedi. Az bile söylemişti.

Şimdi diğer adama bakalım; sicilini kanıtlamak için hiçbir tazminat avukatına ihtiyaç yok, çünkü o sicili bizzat Birleşik Devletler hükümeti kayda geçirdi. O dönemdeki adıyla Ebu Muhammed el-Colani olan Ahmed eş-Şara, 2003’te Irak’taki El-Kaide’ye katıldı; Amerikan güçlerince yakalanıp beş yıl hapsedildi, ardından El-Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’ni kurmak üzere Suriye’ye geçti ve yayımladığı videoyla Eymen ez-Zevahiri’ye biat etti. Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı arama bülteninde, liderliği altındaki örgütün “Suriye genelinde, sıklıkla sivilleri hedef alan çok sayıda terör saldırısı düzenlediği” belirtildi ve bunlar tek tek sıralandı: Bir kontrol noktasından kaçırılan yaklaşık 300 Kürt sivil; İdlib’deki Dürzi köyü Kalb Lavze’de katledilen 20 köylü; Şam, Humus ve Kuneytra’da üstlenilen intihar saldırıları. 2014’te, bizzat ABD öncülüğündeki koalisyona karşı misilleme saldırıları çağrısında bulundu. Bu nedenle BM mal varlığını dondurdu ve seyahat yasağı getirdi; başına konan 10 milyon dolarlık ödül ise onu yeryüzünde en çok aranan beş cihatçı lider arasına, Bağdadi ve Zevahiri ile aynı dar listeye yerleştirdi. “Terörist” kelimesi işte tam da bu eylemler için türetilmişti: Boşaltılan köyler, havaya uçurulan şehir merkezleri, toprağa düşen on yıllık Amerikan askerleri ve Suriyeli siviller.

Devlet, tweet atan adama karşı davasını hazırlarken bir yandan da hayatını kuşatma altına aldı. Dava açmak için on bir ay; neredeyse bir yıl ertelenen bir duruşma tarihi; nihayetinde şafak baskını ile jüri karşısına çıkış arasında geçen otuz iki ay. Ve bankaları onu birer birer terk etti. Duruşmadan iki hafta önce yayımladığı açıklamada Greenstein, gözaltına alınışından bu yana altı finans kuruluşu tarafından kapı dışarı edildiğini anlattı: Çeyrek asırlık geçmişin ardından Nationwide; otizmli oğlunun bakımı için açılan hesabı da kapatan HSBC ve First Direct; ardından hem şahsi hesaplarını hem de saymanlığını yürüttüğü tescilli bir derneğin hesaplarını donduran Santander ve ailesini tamamen dışarıda bırakan bir tasarruf bankası. Hiçbiri gerekçe göstermedi; göstermek zorunda da değiller, zira bir müşteri hakkında uyarılan bankaların o kişiye bilgi vermesi kanunen yasak. Devletin bu işe dahil olduğuna dair şüphesi de yersiz değil: Hükümetin Terör Mevzuatı Bağımsız Denetçisi, yasaklama kararlarının uygulanmasının bankaları müşterileri elden çıkarmaya, sektörün tabiriyle “riskten arınmaya”, iteceği konusunda 2023’te bizzat uyarıda bulunmuştu. Coutts Bankası, Nigel Farage’a ait tek bir hesabı kapattığında mesele başbakanın kınamasına yol açmış ve bir genel müdürü koltuğundan etmişti. Terör davasına giden yolda altı kez bankasız bırakılan bir emekli ise yalnızca sessizlikle karşılandı. Sanık suçsuz kabul ediliyor; hesapları ise değil.

Emeklinin hesapları dondurulurken savaş ağasınınki çözüldü. Şam 8 Aralık 2024’te düştü; on iki gün sonra bir Amerikan heyeti eş-Şara ile masaya oturup 10 milyon dolarlık ödülün kaldırıldığını ilan etti, dosya aynı dosyaydı, Kalb Lavze’deki mezarlar ise tam da bırakıldıkları yerde duruyordu. Britanya Başbakanı, örgütün terör listesinden çıkarılmasını değerlendirmek için henüz çok erken olduğunu söyledi; ardından hükümeti 2025 yılını bu konuyu büyük bir hızla değerlendirerek geçirdi. Mart 2025’te, hükümet yanlısı milisler Alevi sahilini tararken Uluslararası Af Örgütü, sivillerin mezhepsel saiklerle kasten öldürüldüğünü belgeleyip savaş suçları soruşturması talep etti; bizzat eş-Şara’nın kurduğu inceleme komisyonu çoğu sivil 1426 kişinin öldüğünü nihayetinde doğrulayacaktı. Bu katliamlardan iki ay sonra Trump, Riyad’da kendisini kabul etti ve kameralara karşı onu süzerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Genç, çekici bir adam; çetin ceviz, güçlü bir geçmişi var.” Haziran ayında, “Suriyelilere büyüklük şansı tanımak” adına yaptırımları kaldıran bir başkanlık kararnamesi geldi; temmuzda Washington, onun kurduğu örgütün terör örgütü statüsünü iptal etti. Britanya Dışişleri Bakanı da aynı temmuz ayında elini sıkmak üzere Şam’a uçtu; üstelik Heyet Tahrir Şam (HTŞ), Terörizm Yasası kapsamında El-Kaide’nin bir diğer adı olarak hâlâ yasaklı örgüt listesindeyken; yani Greenstein’ın iddianamesindeki Hamas ile birebir aynı hukuki statüye sahipken. Parlamento ancak ekim ayında devreye girdi ve yasağın kaldırılmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği gerekçesiyle kaydı sildi. Kasım ayına gelindiğinde eş-Şara Oval Ofis’teydi; Hazine Bakanlığı kalan yaptırımların çoğunu askıya alırken o da Suriye’yi IŞİD karşıtı koalisyona dahil ediyordu. Hiçbir jüri o mezarların ağırlığını tartmadı. O el sıkışmalardan önce hiçbir şafak baskını yaşanmadı. Arama ilanını yazanlar, ilanı öylece indiriverdi ve parlamento tutanaklarına terör listesinin ne olduğunu kendi kelimeleriyle yazdı: Bakanlık kararıyla ayarlanabilen bir ulusal çıkar aracı.

İki dosyayı yan yana koyduğunuzda, yasa metni suçunu itiraf ediyor. Terörizm Yasası’nın 2019’da değiştirilen 12. maddesine göre bir kişi, birilerini teşvik edip etmediğine bakılmaksızın, yasaklı bir örgütü destekleyici kanaat bildirmekle suç işlemiş sayılıyor; ki Parlamento bu suçu, mahkemelerin eski yasanın kanaatleri kapsayamayacağına hükmetmesi üzerine tam da bu boşluğu doldurmak için yaratmıştı. Yasanın lafzına bakılırsa, o dönem hâlâ yasaklı olan bir örgütün komutanıyla ilişkileri tazeleyen bir Dışişleri Bakanı, Greenstein’ın yazdığı her şeyden çok daha fazla bu suçun tanımına yaklaşıyor; kimse onu yargılamayı aklından bile geçirmiyor, can alıcı nokta da tam olarak bu. Birleşik Devletler’de böylesi bir yasa metni asla var olamazdı: Yüksek Mahkeme’nin “maddi destek” kavramını en geniş yorumladığı Holder – İnsani Hukuk Projesi davasında bile, davacıların yürütmek istediği hiçbir bağımsız savunuculuk faaliyetinin yasaklanmadığına” hükmedilmişti.

Britanya, Amerika’nın en yüksek mahkemesinin sınır çekip korumaya aldığı alanı tam anlamıyla suç haline getirdi; ardından da Şam üzerinden, suç kategorisinin elle düzenlenebildiğini gösterdi. Terörizm Yasası, hiçbir kanun koyucunun yazmadığı bir madde barındırıyor: Güçsüz olanı bağlıyor, kullanışlı olanla temas ettiği anda buharlaşıyor.

Devletin kendi resmi kayıtları, bu iki kullanımdan hangisinin asıl olduğunu ortaya koyuyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2025 ortasına kadarki on dört yıl boyunca, Yasa’nın üyelik ve destek maddeleri kapsamında 55 kişi yargılandı; IŞİD döneminin tamamında yılda yalnızca dört kişi. Sonra odak noktası bombalardan kanaatlere kaydı. İçişleri Bakanlığı, Eylül 2025’e kadar olan on iki aylık dönemde 1886 terör gözaltısı kaydetti; bu, yüzde 660’lık bir artış anlamına geliyordu ve bu gözaltıların yüzde 86’sı, HTŞ’nin itibarını iade süreci başladıktan birkaç hafta sonra savaş uçaklarına sprey boya sıktığı gerekçesiyle yasaklanan Filistin Eylemi’ni desteklemekten kaynaklanıyordu. Gözaltıların davaya dönüşme oranı yüzde 47’den 17’ye çakıldı: Terör yasası kapsamında yakalanan her altı kişiden beşinin yargıç karşısına çıkarılması hiçbir zaman hedeflenmemişti, çünkü asıl ürün gözaltının ta kendisiydi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri yasağı ölçüsüz ve gereksiz olarak nitelendirdi; buna rağmen 2 bin 700’den fazla gözaltı gerçekleşti; tek bir günde 522 kişi, emekliler ve rahipler ellerindeki karton pankartlar yüzünden yaka paça götürüldü. Yüksek Mahkeme şubat ayında yasağın hukuka aykırı olduğuna hükmettiğinde polis önce duraksadı, ardından yeniden başladı; bir emniyet müdürü, Scotland Yard’ın basamaklarında 18 kişiyi daha gözaltına alırken “Yasayı o an neyse öyle uygulamak zorundayız” dedi; Yüksek Mahkeme ise bütün bu sürecin en başından beri yasal olup olmadığına kasım ayında karar verecek. Hükümetin kendi denetçisi, terör kovuşturmalarının artık rekor seviyelere ulaştığını ve “belge suçları ile yasaklama bağlantılı suçlamaların ağırlık kazandığını” teyit ediyor. Kalb Lavze’nin faillerine karşı inşa edilen mekanizma pankartları öğütüyor; Kalb Lavze’nin faili ise Oval Ofis’te koalisyon belgelerini imzalıyor.

Aynanın Amerika tarafı da kendini tamamlıyor. Başına konan ödülü kaldıran yönetim, Birinci Değişiklik sayesinde kendi vatandaşlarının sözlerini dava edemiyor; bu yüzden konuşanları sınır dışı etme yoluna gidiyor. Yeşil kart sahibi Mahmud Halil, kampüsteki savunuculuk faaliyetleri nedeniyle sivil giyimli Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanlarınca gözaltına alındı; Louisiana’da 104 gün tutuldu, ilk çocuğunun doğumunu kaçırmak zorunda bırakıldı, hiçbir suçla itham edilmedi; Dışişleri Bakanı’nın, varlığının Amerikan dış politikasını tehlikeye attığı yönündeki onayıyla alıkondu. Rümeysa Öztürk yazdığı bir köşe yazısı yüzünden maskeli ajanlarca sokaktan alındı ve 45 gün hapsedildi; bir yargıç tüm bu politikanın anayasaya aykırı olduğuna hükmedip davayı düşürdü, o da yine de Türkiye’ye döndü; Halil’in yasal korumaları ise istinafta elinden alındı ve kaderi Yüksek Mahkeme’nin kararına kaldı.

Bunu Şam’daki tabloyla karşılaştırın: Bir öğrencinin yazdığı köşe yazısını Amerikan dış politikasına tehdit ilan eden aynı Dışişleri Bakanlığı, vaktiyle Bağdadi’nin yanına koyduğu bir adamın terörist statüsünü silmek için koca bir yıl harcadı. Anlaşılıyor ki bakanlığın terör listeleriyle vize listeleri aynı amaca hizmet eden tek bir listeden ibaret: Kullanışlı olanları rahatsızlık verenlerden ayırmak.

Rahatsızlık verenlerin içinde basın da var. Gazze’yi takip eden bağımsız gazeteci Richard Medhurst, şimdi Greenstein’a yöneltilen yasa kapsamında gözaltına alınan ilk muhabir oldu; hakkında hiçbir suçlama yöneltilmeden 14 ay boyunca soruşturuldu, bu çile yurt dışında da sürsün diye dosyaları Avusturya’ya iletildi. On polis memuru, paylaşımları nedeniyle The Electronic Intifada yazarı Asa Winstanley’nin evine baskın düzenledi; mahkeme arama izinlerinin usulsüz alındığına hükmederek cihazlarının iadesine karar verdi. Ortada tek bir mahkûmiyet yok; sadece aylarca el konulan ekipmanlar ve her yanı saran korku var, ki bu mekanizmanın işlevini tam olarak bu tarif ediyor. Kingston’da bile aynı refleks geçerliliğini koruyor: Greenstein’ın aktardığına göre savcılar, yayımlanmış yazılarını jüri dosyasının dışında tutmak için çabaladı; yargıç ise sanığın siyasi görüşlerinin suçun ta kendisi olduğu bir davada, “mahkemelerin kimsenin siyasi görüşleri için ses tahtası olmadığını” söyleyen eski bir kurala sığındı.

Böylece bilanço açıldığı yerde, iki adam ve tek bir kelimeyle kapanıyor. Biri kitlesel katliamlar gerçekleştiren bir örgütü yönetti ve onun peşine düşen iki hükümet, parlamento kayıtlarına geçen ifadelerle, onun aklanmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği sonucuna vardı. Diğeri yedi kelime paylaştı ve aynı iki hükümet, biri Terörizm Yasası’yla, diğeri göçmenlik kanunuyla, yanlış savaş hakkında yanlış sözleri söyleyen güçsüzlerin başına nelerin geleceğini göstermek için üç yıl harcadı. Greenstein, alacağı kararın kendisinden sonra gözaltına alınan herkesin bedelini belirleyeceğini savundu: Beraat bu kampanyayı tehlikeye atacak, mahkûmiyet ise ona ruhsat verecekti. Belki de öyle. Ancak asıl hüküm çoktan verildi; Riyad’da tebliğ edildi, Oval Ofis’te mühürlendi: Terörizm, devlet idaresinde bir kullanışlılık tarifidir. Eş-Şara kullanışlı hale geldi ve kelime onu serbest bıraktı. Greenstein ve 2 bin 700 pankart taşıyıcısı rahatsızlık vermeyi sürdürüyor; kelime de şafak baskınlarıyla, dondurulan hesaplarla onların üzerine çöküyor. Kingston’daki duruşma beş gün sürecek şekilde takvime bağlandı. Yargılanan kelime ise herhangi bir anlama sahip olma yükünden çoktan beraat etti.

Okumaya Devam Et

Görüş

Japonya’nın Savunma Beyaz Kitabı: Odakta Çin ve “Kapsamlı Ulusal Güç” Stratejisi Var

Avatar photo

Yayınlanma

Donald Trump’ın ABD başkanı olarak seçilmesinden bu yana uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altında bulunan pek çok ülke savunma konusuna önem vermeye başladı. Bu durum, çevresinde ABD dışında dişe dokunur bir müttefiki bulunmayan, dünyanın en pasifist ülkelerinden biri olan Japonya için de büyük önem arz ediyor. Japonya İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana silahlanma karşıtı bir ülke olarak “barışçıl” dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olarak görülüyordu. Japon Anayasası’nın 9. Maddesi Japonya’nın savaş ilan etmesini, savaşa hazır bir ordu bulundurmasını yasaklıyor. Buna rağmen Japonya, geçtiğimiz birkaç yıldır hızla silahlanıyor ve “militaristleşiyor”. Japonya Savunma Bakanlığı’nın her yıl yayınladığı Savunma Beyaz Kitabı’nı da bu bağlamda günümüz konjonktürüne göre değerlenmek lazım.

Japonya savunma beyaz kitabının kapağı

Kabine, 598 sayfalık rekor uzunluktaki raporu 4 Ağustos’ta onayladı. Rapor, Çin’in artan askeri faaliyetlerinin Japonya’nın güvenlik sorunun merkezinde olduğunu ve bunun “kapsamlı ulusal güç ile müttefikler ve fikirdaş ülkelerle iş birliği yoluyla” ele alınması gerektiğini savunuyor. Çin’e tek başına karşı koyma düşüncesi kesinlikle yok. Ancak diğer ülkelere olan bağlılığı azaltma hedefi var Japonya’nın. Bu tek çerçeve, Çin’in Pasifik’teki erişiminden vergi artışına, silah ihracatından dron savaşına kadar belgedeki her başlığın omurgasını oluşturuyor.

Kitabın ana odak noktalarından biri “Kapsamlı ulusal güç” (総合的な国力), Japonya’nın güvenliği artık sadece askeri güçle değil, altı ayrı alanı birden güçlendirerek sağlayacağı fikrine dayanıyor: diplomasi gücü, savunma gücü, ekonomi gücü, teknoloji gücü, istihbarat gücü ve insan gücü. Yani Japonya savunmasını sadece daha büyük ve daha ölümcül silahlara bağlamış değil.

En Büyük Tehdit Çin

Çin yine “benzeri görülmemiş, en büyük stratejik meydan okuma” olarak tanımlanıyor. Bu 2022 yılından bu yana tekrar eden bir söylem ama bu yılki baskı, “birinci ada zinciri” ötesindeki erişime ayrılmış özel bir bölüm içeren ilk baskı.

Haziran 2025’te Iwo Jima’nın doğusunda faaliyet gösteren Liaoning uçak gemisi, sonraki operasyonlarında ilk kez “ikinci ada zinciri”nin ötesine geçti; bir Çin askeri uçağı bir JMSDF (Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri) devriye uçağını yaklaşık 30 dakika boyunca lazerle hedef aldı; Tayvan çevresinde büyük çaplı tatbikatlar art arda tekrarlandı. Çin’in 2026 savunma bütçesi resmi verilere göre yüzde 7 arttı. Üçüncü uçak gemisi Fujian ise geçen kasım envantere girdi.

Japonya’ya göre Çin her geçen gün agresifleşiyor, güçleniyor. Japon halkının hükümetin pasifizmden uzaklaşan politikalarını desteklemesindeki en büyük sebep de bu. Olası bir savaşta ABD yardımı olmadan Japonya’nın karşı koymasının mümkünatı yok mevcut durumda. Bu nedenle en azından kendimizi savunabilecek güce ulaşmalıyız diye düşünüyor Japon hükümeti.

Çin–Rusya–Kuzey Kore üçgeni

Bu yıla özgü bir yenilik ise Çin bölümünde. Çin ve Rusya, iki ülkenin askeri yakınlaşmasını uzun uzun anlatan bir alt bölüm var. Rusya, Çin’e Su-35 savaş uçağı ve S-400 hava savunma sistemi sattı, üstelik S-400’ü ihraç ettiği ilk ülke Çin oldu. 2019’dan beri toplam 10 kez ortak uzun menzilli bombardıman uçağı uçuşu yaptılar, Kasım 2024’teki uçuşta ilk kez nükleer başlık taşıyabilen H-6N bombardıman uçağı görüldü. Aralık 2025’te ilk kez ortak uçuş Doğu Çin Denizi’nden Pasifik’e, Shikoku açıklarına kadar uzandı. Ağustos 2025’teki ortak deniz seyrine de ilk kez bir denizaltı katıldı. Kuzey Kore 2023’ten beri Rusya’ya füze ve mühimmat gönderiyor, askerlerini savaştırıyor. Japonya Savunma Bakanlığı, Rusya yardımının Kuzey Kore’nin askeri yeteneklerinin şu an değil ama orta-uzun vadede yükseltme riski taşıdığını söylüyor.

Hedefler ve Zorluklar 

2026 mali yılı savunma harcamaları, ABD askeri varlığının yeniden konuşlandırılmasına ilişkin kalemler dahil edildiğinde ilk kez 9 trilyon yeni aştı. Bu artış, hükümetin GSYH’nin yüzde 2’sine ulaşma hedefinin bir parçası. Bu artışın faturası ise Ocak 2027’den itibaren vatandaşa çıkarılacak; gelir, kurumlar ve tütün vergisini kapsayan yeni bir “özel savunma vergisi” paketiyle finanse edilecek. Asıl dikkat çekici gelişme takvimde gizli. Normalde 2027’de yapılması beklenen “Üç Belge” (Ulusal Güvenlik Stratejisi, Ulusal Savunma Stratejisi, Savunma Kalkınma Programı) revizyonu, hükümet tarafından bir yıl öne çekilerek 2026’ya sıkıştırıldı.

Sanayi politikasında da köklü bir kırılma var. Japonya 2014’ten bu yana öldürücü nitelikte tam teçhizat ihracatını yalnızca beş “zararsız” kategoriyle sınırlıyordu: arama-kurtarma, nakliye, erken uyarı, gözetleme, mayın temizleme. Nisan 2026’da bu “beş kategori” kısıtlaması tamamen kaldırıldı; artık savaş uçağı ve savaş gemisi gibi öldürücü silahlar da, Japonya’nın ekipman/teknoloji transfer anlaşması bulunduğu 17 ülkeye ilke olarak ihraç edilebiliyor. Bu, 1967’den beri süregelen fiilî ihracat yasağının pratikte sona erdiği bir dönüm noktası. Beyaz kitap da bunu destekler biçimde, savunma üretimi ve teknoloji altyapısına ayrılan bölümü bu yıl ilk kez bir “Bölüm”den çıkarıp kitabın en üst yapısal birimi olan bir “Kısım”a yükseltti. Bu değişiklik, Japonya Savunma Bakanlığı’nın artık savunma sanayiini ittifak veya caydırıcılık stratejisiyle aynı düzeyde ana bir başlık olarak gördüğünü gösteriyor. Start-up’ları sektöre çekmek için Nisan’da ilk “Savunma İnovasyon Toplantısı” de düzenlendi.

Bütün bu tabloda tek bir çatlak var, ordunun kendisi. Koizumi önsözde bu yıl ilk kez “JSDF Personelinin Profesyonelliği” adında ayrı bir bölüm açtıklarını, kuruluşundan bu yana ilk kez maaş yapısını kökten değiştirdiklerini gururla anlatıyor. Ama rakamlar başka bir hikaye anlatıyor. Mart 2026 itibarıyla fiili personel sayısı 217.701’e düşerek 1981’den bu yana ilk kez 220 binin altına inmiş oldu. Kadro doluluk oranı yüzde 88,1’le en az 1998’den beri en düşük seviyede, hedeflenen kadronun yaklaşık 30 bin kişi altında kalınmış durumda. Yani Tokyo aynı anda hem bütçesini hem silah ihracatını büyütürken, o bütçeyle alacağı silahları kullanacak askeri bulmakta zorlanıyor.

Yeni savaş biçimleri ve ittifaklar

Ukrayna savaşından, bu yıl açıkça Orta Doğu’daki çatışmalardan da çıkarılan dron, yapay zeka ve mühimmat stoklama dersleri, beyaz kitapta ilk kez kendi başına bir bölüme kavuştu. Rakamlar çarpıcı: Ukrayna’nın Haziran 2025’teki “Örümcek Ağı” operasyonunda 117 insansız hava aracı kullanıldı; yalnızca Kasım 2025’te Ukrayna hava savunması yaklaşık 9.600 İHA ve 120 füzeyi düşürdüğünü açıkladı. Ama belge bir noktanın altını özellikle çiziyor: tank, topçu ve siper savaşı da sürüyor, yani rapor “dronlar her şeyin yerini alıyor” tezini savunmuyor; yeni ve eski savaş biçimlerinin iç içe geçtiğini söylüyor.

İttifak tarafında en büyük önem Amerika Birleşik Devletleri ama kitapta söylenen Japonya tek başına Washington’a değil, örülü bir ağa yaslanıyor diyebiliriz. Ocak ayında Savunma Bakanı Koizumi, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile bir araya geldi. Bunun yanında Japonya-ABD-Avustralya, Japonya-ABD-Güney Kore, Japonya-ABD-Avustralya-Filipinler gibi üçlü ve dörtlü mekanizmalar, ayrıca NATO’nun Hint-Pasifik’teki dört ortağını (Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda) kapsayan “NATO-IP4” çerçevesi, beyaz kitapta ittifak stratejisinin merkezine oturuyor. Kitap, Asya-Pasifik bölgesindeki dost ülkelerle bir araya gelmek ve işbirliği yapmanın altını çiziyor kısaca.

Tepkiler

Tepkiler gecikmedi elbette. Pekin’den gelen ilk refleks öncekilerle aynı. Çin Dışişleri ve Savunma bakanlıkları rapora sert bir dille tepki gösterdi, devlet ajansı Xinhua ise işi bir adım öteye taşıyıp bunu Japonya’nın yeniden militarize olduğunun kanıtı ilan etti. Japonya’nın beyaz kitapta kendi savunması için “gerekli” dediği şeyleri, yani uzun menzilli füzelerini ve stand-off vuruş kapasitesini arttırmayı, Japonya’nın militarize olduğunun kanıtı olduğunu iddia ediyor Çinli Xinhua Haber ajansı. Ancak aynı, hatta daha gelişmiş silahların Çin’in de elinde olduğunu unutmamak lazım.

Güney Kore tarafı daha da hareketli. Mesele, beyaz kitabın Japonların Takeshima, Korelilerin Dokdo dediği o tartışmalı adacıklara dair kısım ile ilgili. Seul önce resmi protesto çekti, Japon büyükelçisini çağırdı; birkaç gün sonra, 6 Ağustos’ta, Güney Kore ordusu bölgede bir “Dokdo tatbikatı” yaptı, Tokyo da buna karşılık protesto verdi. Yani bu, geçen hafta patlak veren ve hâlâ soğumamış bir gerginlik.

Kamuoyu tarafı biraz daha belirsiz. Temmuz’da Takaichi kabinesinin desteği sekiz büyük ankette birden düştü, bazılarında çift haneli puan kaybıyla, göreve geldiğinden bu yana en düşük seviyeye indi. Düşüşün sebebi ise ekonomi. Halkın hükümetten talep ettiği ilk şey enflasyonla mücadele, hükümet de bir yandan gıdada tüketim vergisini indirmeyi tartışırken öte yandan yeni bir “özel savunma vergisi” getiriyor. Bu çelişkinin kamuoyunda nasıl karşılanacağını önümüzdeki aylar gösterecek.

Sonuç

Sonuçta bu beyaz kitap, yıl içinde gerçekleşecek Üç Belge revizyonu öncesinde kamuoyu desteği toplamak için yazılmış bir belge. Kapaktaki anime görseli, açıklayıcı videolar, Koizumi’nin önsözünde ısrarla vurguladığı “Japon halkının geneline ulaşma” hedefi, hepsi aynı çizgiye bağlanıyor. Ama Tokyo bunu tam da işin zorlaştığı bir anda yapıyor. Bir yandan orduyu dolduracak insanı bulamıyor, öte yandan ikna etmesi gereken halkın derdi füze değil market fişi, Takaichi’nin son aylardaki destek kaybı da bunu gösteriyor. “Kapsamlı ulusal güç” kağıt üzerinde iddialı bir strateji. Sahada karşılığını bulup bulamayacağını göreceğiz.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English