Bizi Takip Edin

Amerika

İngiliz ekonomist Pettifor: Trump şoku küresel ekonomi için ‘Lehman anı’ olabilir

Yayınlanma

İngiliz ekonomist Ann Pettifor, Substack bülteninde yayımladığı makalede, Trump yönetiminin gümrük vergisi adımının küresel ekonomi için ‘Lehman anı’ etkisi yaratabileceği uyarısında bulundu. Pettifor, bu şokun temelinde yatan nedenin küresel ticaret sisteminin karmaşıklığını anlamayan ‘Önce Amerika’ ideolojisi ve derinleşen yurt içi eşitsizlikler olduğunu ifade etti.

İngiliz ekonomist Ann Pettifor, Substack bülteninde yayımladığı makalede, 2 Nisan 2025 tarihli “Trump Şoku”nun ciddiyetinin hafife alınmaması gerektiğini belirtti.

Pettifor, bu potansiyel şokun, nerede olursa olsun herkesin emekliliği, yatırımları, muhtemelen işi ve ekonomisi üzerindeki etkisinin küçümsenmemesi gerektiğini vurguladı.

Pettifor’a göre, ABD Başkanı Donald Trump küresel ticaret sisteminin “altına bir fitil ateşledi” ve başlattığı uluslararası iktisadi “havai fişek gösterisi” konusunda rahat bir tavır sergiliyor.

Ekonomist, Trump’ın dünya düzenini değiştirme girişiminin ne kadar tehlikeli olduğunu tam olarak kavramadığını ifade etti.

Pettifor, Machiavelli’nin “Yeni bir düzen başlatmaktan daha zor, başarısı daha şüpheli ve ele alınması daha tehlikeli bir şey yoktur,” sözlerini hatırlattı.

Pettifor, Trump’ın tüm gerekenin, yönetiminin uyguladığı “karşılıklı” küresel gümrük vergileri üzerine kaba bir metodoloji ve hesaplamalardan ibaret olduğunu düşündüğünü yazdı.

‘Hükümetler piyasaya müdahale etmeli’

“Trump yönetiminin sorumsuzluğuna hükümetler nasıl tepki vermeli?” sorusunu yönelten Pettifor, ilk gerekliliğin gerçekçilik olduğunu belirtti. Ekonomiste göre, her şeyden önce, hükümetlerin geri çekilmesi ve özel piyasaların ekonomileri istikrara kavuşturmasına izin vermesi gerektiği yönündeki yaygın dogmanın askıya alınması gerekiyor.

Pettifor, hükümetlerin büyük ölçüde ideolojik nedenlerle hem iç hem de uluslararası ekonomi üzerindeki güçlerini sermaye, para birimleri ve ticaretteki özel piyasaların “görünmez ellerine” devrettiğini savundu.

Ancak Trump’ın düşüncesizce yaptığı tek bir duyuruyla bu efsaneyi yerle bir ettiğini belirten Pettifor, “ABD yönetimi, mal ve hizmet piyasalarını altüst edebilir ve geçen hafta etti. Yarın da muhtemelen para birimi, hisse senedi ve borç piyasalarını altüst edecektir,” dedi.

Bu felakete yanıt vermek için hükümetlerin öncelikle durumun ciddiyetini tam olarak kavraması gerektiğini ifade eden Pettifor, hepsinin bunu anladığının net olmadığını ekledi.

İngiliz hükümetinin Trump müzakerecileriyle bir “anlaşma” yapma umudunu sürdürdüğünü belirten ekonomist, bunun a) Trump yönetiminin güdüleri ve b) bu krize ikili bir çözüm bulunması olasılığı hakkında bir derece naiflik içerdiğini öne sürdü.

Pettifor, bunun hayal ürünü olduğunu belirterek, “Trump yönetimi iyi niyetle müzakere etmeyecektir. ‘Önce Amerika’ ideolojisine çok bağlı. Müttefiklerini kasıtlı olarak düşman haline getirdi. İzolasyonisttir ve küresel ticaret dengesizlikleri krizine uluslararası bir çözüm kabul etmeyecektir,” değerlendirmesinde bulundu.

Wolfgang Münchau: Trump’ın tarifeleri küreselleşmenin sonudur

‘Kriz ikili değil, uluslararası’

Daha da kötüsü, Trump yönetiminin milliyetçi, proto-faşist bir hükümet olduğunu ve bu krizin ticaret ortaklarıyla bir dizi ikili anlaşma yoluyla çözülemeyeceğini anlamadığını savunan Pettifor, bunun nedenini şöyle açıkladı:

“Çünkü bu kriz, küresel ticaret sistemine dahil olan tüm ülkeler arasında patlak veren uluslararası bir kriz. ABD ile örneğin Meksika veya Çin arasında bire bir kriz değil. Bundan çok daha büyük; Amerika Birleşik Devletleri tamamen açık bir ekonomi, çok çeşitli ülkelerle küresel olarak ticaret yapıyor ve çoğuna karşı açık veriyor.”

Pettifor, “küreselleşme” ideolojisi sayesinde dünya ticaretinin tasarım gereği tamamen entegre olduğunu belirtti.

Ticaretteki “serbest piyasaların” son otuz ila kırk yılda başardığı şeyin bu olduğuna işaret eden Pettifor, “Bir ipliği —en büyük açığa sahip bir ülkeyi ve en büyük fazlaya sahip başka bir ülkeyi içeren ipliği— çekerseniz, uluslararası ve çok taraflı ticaret sistemi çözülebilir,” diye ekledi.

Ekonomist, Donald Trump’ın bir dizi ikili anlaşmayla tek tek iplikleri çekebileceğini ve böylece ABD ticaretine dengeyi yeniden getirebileceğini düşündüğünü ifade etti.

Pettifor, Trump’ın yanıldığını belirterek, nedenini başka bir benzetmeyle açıkladı: “Küresel ticareti, içindeki havanın fazla ve açık veren ülkelerden oluştuğu dev bir balon olarak düşünün. ‘Balonun’ bir kısmındaki bir açığı sıkıştırırsanız, balon başka bir yerde genişler. Sistemin bir bölümündeki —Amerika Birleşik Devletleri’ndeki— bir Çin fazlasını sıkıştırırsanız, Çin’in fazlası örneğin Avrupa Birliği’ne yığıldığında balon patlar.”

Pettifor, hem açıkları hem de fazlaları çok fazla sıkıştırmanın balonu patlatacağını ve kontrolden çıkmasına neden olacağını vurguladı.

Pettifor, küresel istikrara giden iki yol olduğunu belirtti: Birincisi uluslararası bir yol; ikincisi ise yurt içi bir yol.

Uluslararası yolun, devletler arasında ticaret ve finansal ilişkilerini istikrara kavuşturmak için hem işbirliği hem de koordinasyon gerektireceğini ifade eden Pettifor, her şeyden önce ülkeler arasındaki sermaye akışlarını yönetmek için işbirliği gerektireceğini vurguladı.

Pettifor, ikili çözümlerin sistemi düzeltmeyeceğini, fazlaları azaltmayacağını veya açıkları düzeltmeyeceğini savundu.

Bunun yerine, hem fazlaları hem de açıkları azaltma görevinin farklı bir odaklanma gerektirdiğini belirten ekonomist, bu odaklanmanın fazla ve açık veren ülkelerin iç ekonomilerinde değişikliklere öncelik vermesi ve izin vermesi gerektiğini söyledi.

Pettifor’a göre, mevcut rejimi altındaki Amerika Birleşik Devletleri bu uluslararası yanıta liderlik edemez. Dünyanın geri kalan liderlerinin uluslararası düzeyde bir araya gelmesinin zor olduğunu, zira devletler tarafından uluslararası koordinasyona direnmek üzere tasarlanmış küresel bir ekonomik sisteme bağlı olduklarını dile getirdi.

Bu sistemin hükümetlerin piyasa güçlerinden uzak durmasını tercih ettiğini ve her şeyden önce sermayeye sınırlar ötesinde sürtünmesiz hareket etme konusunda üstün güç tanıyan küresel bir ekonomi olduğunu ekleyen Pettifor, “Bu siyasi ve liderlik boşluğunun doldurulması gerekiyor,” dedi.

Trump ve ‘Kurtuluş Günü’: Gümrük vergilerinden ötesi

Krizin kökeni: Eşitsizlik

Pettifor, bir hükümetin yurt içi yolu seçmesinin, “buraya nasıl geldiğimizi anlamayı” gerektirdiğini ifade etti.,

Ticaret dengesizliklerinin, iç ekonomideki eşitsizliğin bir sonucu olduğunu belirten Pettifor, Klein ve Pettis’in ünlü argümanına atıfta bulunarak, ticaret savaşlarının aslında “sınıf savaşları” olduğunu vurguladı.

Pettifor, “Ticaret savaşı, bir ülke içindeki bir çatışmanın yanlış bir şekilde ülkeler arasında bir çatışma olarak yansıtılmasıdır,” dedi.

“Küreselleşme” ideolojisinin yükselişiyle ülkelerin ekonomilerini ihracata yöneltmeye teşvik edildiğini ifade eden Pettifor, yoksul ülkelerin yalnızca ihracat sektörünü destekleyerek ve sübvanse ederek “büyüyebileceklerine” ikna edildiğini söyledi.

Emtia ihracatına yönelen ülkelerin, benzer emtiaları ihraç eden diğer yoksul ülkelerle rekabet etmek zorunda kaldığını, fiyatlar düştükçe ve para birimleri özellikle her zaman güçlü olan ABD dolarına göre değer kaybettikçe zorlandıklarını ekledi.

Pettifor, bu ülkelerin enerji veya ilaçları ABD doları dışında bir para birimiyle satın alma hakkından mahrum bırakılmasının, güçlü doların düşük gelirli ülkelerde sürekli olarak gerçek ekonomik acıya ve başarısızlığa neden olduğunu vurguladı.

Anglo-Amerikan ülkelerinde ihracatçılara yönelik kamu sübvansiyonlarının (EXIM bankası ve İngiltere’nin İhracat Kredi Garanti Departmanı gibi), ucuz kredi ve vergi indirimlerinin ihracat sektöründe aktif olan şirketleri kayırdığını belirten Pettifor, buna ticaretin finansmanını yöneten finans kurumlarının (Wall Street ve City of London) ve tabii ki süper zenginlerin de dahil olduğunu da ekledi.

Pettifor, kamu mali desteği ve kaynaklarının bu sektörler ve zenginler için fazla tasarruf ve “aşırı tüketim” yarattığını ifade etti.

Ekonomist J. A. Hobson’ın sözleriyle, bu zenginlerin sonuç olarak “bildikleri herhangi bir arzunun taleplerinin çok üzerinde” gelir ve servete sahip olduklarını kaydetti.

Buna karşılık, bu ülkelerdeki işçilerin ürettiklerinden düşük pay aldığını ve bunun küresel ticaret sistemi tarafından üretilenleri tüketme ve ithal etme yeteneklerini azalttığını söyleyen Pettifor, bazı işçilerin gelirlerinin kasıtlı olarak baskılandığını ekledi.

Pettifor, bunun küresel ekonominin ürettiği tüm mal ve hizmetlerin yetersiz tüketilmesine ve ekolojik dengesizlikleri daha da kötüleştiren bolluklara (gluts) yol açtığını belirtti.

Sorunun, zenginlerin kazandıklarının tamamını harcamaması ve harcayamaması olduğunu belirten Pettifor, buna karşılık yüzde 99’luk kesimin kazandıklarının tamamını gıda, kira, sağlık ve eğitime harcadığını söyledi.

Ancak düşen reel gelirleri nedeniyle bunların bile karşılanamaz hale geldiğini kaydeden Pettifor, “Her halükârda, yüzde 99’luk kesim, düşen reel gelirler sonucunda üretilen her şeyi tüketemedi,” değerlendirmesini yaptı.

Dolayısıyla, pek çok ana akım ekonomistin iddia ettiği gibi, toplumun satın alma gücünün çok az mal ve hizmeti kovalamasından ziyade, çok fazla mal ve hizmetin küçülen satın alma gücünü kovaladığını savundu.

Bu iç dengesizliklerin eşitsizlik üzerindeki gerilimlerin artmasına neden olduğunu belirten Pettifor, bu noktada Trump gibi popülist partilerin suçu giderek küreselleşen sistemden ve iç eşitsizliğin adaletsizliğinden alıp yabancılara —göçmenlere, Çinlilere, Meksikalılara vb.— kaydırdığını ifade etti.

Trump’ın küresel gümrük vergileri Çin’e ‘çok yönlü abluka’ işlevi görüyor

Güçlü dolar ve sermaye akışları

Pettifor, tüm bunlar olurken, 1970’ler ve 1980’lerin başından itibaren Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere gibi ülkelerin jeopolitik ve ideolojik nedenlerle sermaye hesaplarındaki çoğu kısıtlamayı kaldırmayı seçtiğini ve yabancı yatırımcıların açık finansal piyasalara engelsiz erişimine izin verdiğini hatırlattı.

Fazla veren ülkelerin ihracattan kazandıkları parayı örneğin ABD ürünleri satın alarak harcamadığını belirten Pettifor, bunun yerine sermayelerini ABD finansal varlıklarını —Hazine bonoları (tahviller), hisse senetleri, türevler, yatırım fonları vb.— satın almak için kullandıklarını söyledi.

Wall Street ve City of London’ın da buna aracılık ettiğini ekleyen Pettifor, “(Dünya merkez bankalarının başka seçeneği yoktu: ABD doları dünyanın rezerv para birimidir ve rezerv tutmakla yükümlüdürler),” diye ekledi.

ABD’de finansal piyasalara bu para akışının ABD dolarının güçlenmesine yol açtığını belirten Pettifor, bunun finansal varlıkların değerini artırıp zenginleri daha da zenginleştirirken, ABD’de üretilen malların rekabet gücünü kaybetmesine neden olduğunu ifade etti.

Bunun fabrikaların kapanmasına, iş kayıplarına ve emeğin ABD ekonomisindeki payının küçülmesine yol açtığını daekledi.

Denge için reçete

Öte yandan Pettifor, uluslararası ticaret ve finans sistemine dengeyi yeniden getirmenin öncelikle hem ticaret hem de sermaye akışlarının daha fazla yönetilmesini gerektirdiğini belirtti. Her şeyden önce, ekonomilerin küresel sistemden uzaklaşıp iç ekonomideki yüzde 99’luk kesimin gelirlerini artırmaya yönelik yeniden yönlendirilmesini gerektirdiğini vurguladı.

İngiltere ve Avrupa’da bunun kemer sıkma politikalarının ve giderek saçma hale gelen “mali kuralların” terk edilmesini gerektirdiğini söyleyen Pettifor, devletin çoğunluğun gelirlerini reel olarak artırmak için harekete geçmesi gerektiğini ifade etti.

İkinci olarak, egemen rezerv para birimlerinden uzaklaşılması gerektiğini belirten Pettifor, daha önceki yazılarında savunduğu gibi, bunun bölgesel takas birliklerinin kurulmasıyla başlayabileceğini söyledi.

Nihayetinde, dünyanın uluslararası bir takas birliği etrafında koordine olmak ve işbirliği yapmak için bir araya gelmesi gerektiğini vurguladı.

Başka bir deyişle, Pettifor’a göre günümüzün küresel krizi, John Maynard Keynes gibi bir liderlik ve vizyon gerektiriyor.

Ekonomist, “Bu kalibredeki ekonomistler ve tavsiyelere kulak verecek kadar bilge politikacılar bugünlerde az bulunuyor,” dedi.

Pettifor, “Bu yüzden kemerlerinizi bağlayın. Çalkantılı bir döneme giriyoruz,” uyarısıyla sözlerini tamamladı.

Amerika

ABD sağında veri merkezi ve yapay zeka çatlağı büyüyor

Yayınlanma

ABD’de veri merkezlerinin inşasına yönelik direnç sağ siyasi kulvarda ve Başkan Donald Trump’ı seçen koalisyonda bölünmelere yol açarken, teknoloji odaklı muhafazakarlar ile yerel toplulukları korumak isteyen popülist kesim karşı karşıya geliyor. Trump yönetiminde etkili olan teknoloji yatırımcıları yapay zeka yarışında geri kalmamak için kısıtlamaların kaldırılmasını talep ederken, muhafazakar kanaat önderleri tesislerin çevreye ve kaynaklara etkilerine yönelik endişeleri dile getiriyor.

Veri merkezlerinin inşasına yönelik direnç uzun süredir ağırlıklı olarak sol kesimden gelirken, bu durum son dönemde sağ siyaseti ve Başkan Donald Trump’ın seçilmesini sağlayan koalisyonu bölen bir konu haline geliyor.

Trump yönetiminde nüfuz sahibi olan teknoloji odaklı muhafazakarlar, ABD’nin yapay zeka alanında hakimiyet kurmak için elinden gelen her şeyi yapması gerektiğini, aksi takdirde yabancı rakiplerine karşı zemin kaybedeceğini savunuyor.

Trump’ın Bilim ve Teknoloji Danışmanları Konseyi Eş Başkanı ve teknoloji yatırımcısı David Sacks, Çin’in yeni yapay zeka modelinin etkinliğine dikkat çekerek bu argümanı öne sürdü.

Daha önce Trump’ın yapay zeka koordinatörü olarak da bilinen Sacks, sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda, “Bu sırada Amerika kendi kendini kısıtlıyor: Siyasetçiler ve bürokratlar yeni veri merkezlerini yasaklıyor, eyalet düzenlemelerini artırıyor ve yeni sınır modelleri önceden onaylayacak yeni federal kurumlar kurulması için baskı yapıyor. Yapay zeka yarışı böyle kaybedilir. Kendimizi çıkmaza sokarsak dünyanın geri kalanı bizim kurallarımızla oynamayacaktır” ifadelerini kullandı.

Diğer taraftan, yerel topluluklar üzerindeki etkilerden endişe duyanlar ile mahremiyet savunucularının sesleri, halkın veri merkezlerine yönelik tepkileriyle paralel olarak daha gür çıkmaya başlıyor.

Heritage Foundation Başkanı Kevin Roberts, Shenandoah Nehri kıyılarına kurulması planlanan veri merkezlerine işaret etti.

Roberts, Fox Business kanalında yaptığı açıklamada, “Oradaki insanlar kendilerinden bir şeylerin alındığını hissediyor. Serbest piyasa karşıtı değiller. Sadece burada bir uzlaşı sağlanıp sağlanamayacağını veya bu durumun getireceği kayıpların değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini soruyorlar” dedi.

Roberts ayrıca, şüpheyle yaklaşan ancak bu teknolojinin faydalarından yararlanmaya devam edebilmek için ortak bir çözüm bulunmasını isteyen insanlarla aynı safra yer aldığını ekledi.

Trump’ın eski danışmanı Steve Bannon da uzun süredir teknoloji sektörünün Trump yönetimi üzerindeki etkisine ve yapay zeka politikasını şekillendirme biçimine karşı çıkan popülist sağın seslerinden biri olarak biliniyor.

Sunucu Tucker Carlson ise Trump’ın ülke genelinde Amerikalıların daha fazla gözetlenmesine ve izlenmesine zemin hazırlayan veri merkezlerini desteklediğini savundu.

Kamuoyu araştırmaları, Amerikalıların çoğunluğunun bölgelerinde bir veri merkezi kurulmasını istemediğini gösteriyor.

Demokratların yerel veri merkezlerine “kesinlikle karşı çıkma” eğilimi Cumhuriyetçilere kıyasla daha yüksek seyrediyor. Demokrat seçmenler şüphelerinin gerekçesi olarak kaynak kullanımı ve çevre üzerindeki etkileri gösteriyor.

Tepkiler tamamen parti sınırlarıyla sınırlı kalmıyor. Gallup’un mayıs ayında gerçekleştirdiği araştırma, Demokratların yüzde 56’sının, Cumhuriyetçilerin ise yüzde 39’unun yakınlarında bir veri merkezi kurulmasına “kesinlikle karşı olduğunu” ortaya koyuyor.

Trump yönetimine yakın üst düzey isimler, veri merkezlerine ve yapay zekaya yönelik şüpheleri tamamen benimsemeden, bu tesislerin beraberinde getirdiği politika sorunlarını kamuoyu önünde kabul ediyor.

Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı James Blair, Roberts’ın televizyon programındaki açıklamalarına doğrudan yanıt vererek, asıl sorunun veri merkezleri değil enerji sağlayıcıları olduğunu savundu.

Blair, X sosyal platformunda yaptığı paylaşımda, “Sorun, Kevin’ın bölgesine elektrik üretimi sağlaması gereken kesimlerden kaynaklanıyor. Elektrik talebi yüksek ancak tedarikçiler üretim yapma konusunda yetersiz kalıyor” diye yazdı.

Popülist-muhafazakar eğilimli Bull Moose Project Başkanı Aiden Buzzetti, enerji konularının bu düzeyde tartışılmasının, veri merkezlerine yönelik tepkiler büyürken yapay zeka ve veri merkezi savunucularının da mevcut siyasi koşullara uyum sağlamak zorunda kaldıklarını gösterdiğini ifade etti.

Buzzetti, “Bu başlıklar bir yıl önce standart konuşma konuları değildi. Bu tesislerin inşasını savunabilmenin tek yolu bu olduğu için bu söylemler hızla yaygınlaşıyor” değerlendirmesini yaptı.

Bull Moose Project, geçen hafta bu bölünmede ortak bir zemin bulmayı amaçlayan bir yasa önerisi sundu. Öneri, teknoloji şirketlerinin veri merkezleri için gereken enerji kaynağını kendilerinin inşa etmesi veya satın alması yönündeki Trump yönetiminin tüketici koruma taahhüdünü yasal güvenceye kavuşturmayı hedefliyor.

Cumhuriyetçi Temsilci Gabe Evans tarafından sunulan benzer bir tasarıdan farklı olarak, Bull Moose önerisi bir zorunluluk getirmiyor, bunun yerine Enerji Bakanlığına şirketlerin gönüllü olarak imzaladığı anlaşmaları uygulama yetkisi veriyor.

Buna rağmen, veri merkezlerine ve yapay zekaya yönelik tabandan gelen direncin boyutu konusundaki tartışmalar devam ediyor.

Eski Çay Partisi (Tea Party) lideri Amy Kremer tarafından kurulan yapay zeka karşıtı “Humans First” grubu, cumartesi günü yerel, eyalet düzeyindeki ve federal siyasetçilere yapay zeka veri merkezlerine karşı çıkmaları için baskı yapmak amacıyla ülke genelinde protestolar düzenledi.

Reuters’ın aktardığına göre, 42 eyalette hem Cumhuriyetçi hem Demokrat eğilimli bölgelerde toplam 142 protesto gerçekleştirilmesine rağmen katılım beklenenin altında kaldı.

Kremer ve diğer organizatörler, veri merkezlerinin tamamen durdurulmasını desteklemediklerini, kararı yerel toplulukların vermesini istediklerini belirtti.

Kremer, veri merkezlerine karşı oluşan bu ivmeyi 2010’lardaki Çay Partisi hareketine benzetse de, eyaletlerdeki protestoları düzenleyenlerin farklı siyasi partilere mensup olduğu bildirildi.

Birçok muhafazakar yorumcu ise protestoları ve düzenleyen grubu eleştirerek, Humans First grubunun Silikon Vadisi tarafından finanse edilen ve ilericilerle bağlantılı bir “sol operasyonu” olduğunu öne sürdü ve katılımın düşük olduğu protestoların fotoğraflarını paylaştı.

Okumaya Devam Et

Amerika

Trump yanlısı “Maga Inc” ara seçimler için 400 milyon dolarlık bir fon oluşturdu

Yayınlanma

Donald Trump’ın en büyük bağışçı grubu Maga Inc, Kongre ara seçimler için 400 milyon dolardan fazla bir seçim fonu biriktirdi.

Pazartesi günü yayınlanan federal belgelere göre, bu Süper PAC (Siyasi Eylem Komitesi) haziran ayında 19 milyon dolar topladı.

Bu tutarın 10 milyon doları, bağışlarını karşılamak için bitcoinlerini nakde çeviren milyarderler Tyler ve Cameron Winklevoss’tan geldi.

Maga Inc, başkanlık seçimi yapılmayan bir yılda diğer tüm PAC’lerden daha fazla fon topladı.

2018 ve 2022 ara seçimleri öncesinde, Trump ve eski başkan Joe Biden’ı destekleyen PAC’lerin biriktirdiği fon, Maga Inc’in mevcut nakit rezervinin yüzde 5’inden azdı.

Bu grup, kasım ayındaki ara kongre seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilerin Demokratlardan daha fazla bağış toplama çabalarını güçlendirdi.

Fakat bazı Demokrat Temsilciler Meclisi ve Senato adayları, Cumhuriyetçi rakiplerinden çok daha fazla bağış toplamış durumda.

Maga Inc’in elindeki nakit, Cumhuriyetçi Ulusal Komite’nin elindeki 129 milyon doların üç katından ve Demokratik Ulusal Komite’nin seçim fonundan neredeyse 25 kat daha fazla.

Geçen ay Maga Inc’e en az 1 milyon dolar bağışta bulunan diğer isimler arasında NASA yöneticisi Jared Isaacman, iş adamı ve Georgia eyalet valiliği adayı Rick Jackson, Trump’ın Kennedy Center yönetim kuruluna atadığı hayırsever Patricia Duggan, yatırımcı Konstantin Sokolov ve Trump’ın danışmanı David Sacks tarafından kurulan bir PAC yer alıyor.

Trump’ın son seçim kampanyasını destekleyen diğer PAC’ler de para toplamaya devam etti. Never Surrender Inc, 2026’nın ilk çeyreğinde çoğunlukla küçük meblağlı bağışlar yoluyla 5,5 milyon dolar topladı. Grubun elinde yaklaşık 60 milyon dolar bulunuyor.

Öte yandan Maga Inc, hâlâ benzersiz bir güç olmaya devam ediyor. En son açıklanan verilere göre, Temsilciler Meclisi ve Senato’daki Cumhuriyetçi liderlik kadrosuyla uyumlu dört siyasi grup (Senato Liderlik Fonu – SLF, Kongre Liderlik Fonu – CLF, Ulusal Cumhuriyetçi Kongre Komitesi ve Ulusal Cumhuriyetçi Senato Komitesi) toplam 529 milyon dolarlık nakit kaynağa sahip.

2026’da Kongre’nin kontrolünü ele geçirmeye odaklanan Demokratik PAC’ler ise 336 milyon dolara sahip.

Milyarderler, bu seçim döngüsünde ABD siyasi sistemini etkilemek için yine bol miktarda para akıttı.

2026 Kongre seçimlerinin en büyük iki ABD’li bağışçısı, Susquehanna ticaret şirketinin kurucu ortağı Jeff Yass ile Trump’ın müttefiki ve İsrail destekçisi olan, aynı zamanda merhum kumarhane devi Sheldon Adelson’ın eşi Miriam Adelson.

Miriam Adelson, bu yıl Maga Inc, SLF ve CLF’ye en az 65 milyon dolar bağışladı.

Yass, çeşitli muhafazakâr gruplara 87 milyon dolardan fazla bağışta bulundu. Bu tutarın 20 milyon doları, Ohio’da Vivek Ramaswamy’nin valilik kampanyasını destekleyen bir Super PAC’a aktarıldı.

Bu PAC ayrıca Elon Musk’tan 5 milyon dolar ve hedge fon yöneticisi Bill Ackman’dan 1 milyon dolar bağış aldı.

Wall Street’ten Citadel kurucusu Ken Griffin ve Blackstone CEO’su Stephen Schwarzman, sırasıyla Cumhuriyetçi kongre seçim kampanyası gruplarına 15 milyon dolar ve 13 milyon dolar bağışladı.

Schwarzman ve Griffin, Maine’de Cumhuriyetçi senatör Susan Collins’i destekleyen bir Super PAC olan Pine Tree Results’a da sırasıyla 10 milyon dolar ve 2,5 milyon dolar daha bağışladı.

ABD yasaları, Super PAC’lerin siyasi kampanyalar için sınırsız fon toplamasına izin veriyor.

Kripto ve yapay zeka sektörleri de ABD siyasi sistemine nakit akışını sürdürdü. Kripto yanlısı bir Super Pac olan Fairshake, haziran sonu itibarıyla 127 milyon dolar biriktirirken, daha esnek düzenlemeleri destekleyen yapay zeka yanlısı bir Super Pac olan Leading the Future’ın kasasında ise 31 milyon dolar bulunuyor.

OpenAI başkanı Greg Brockman ve eşi Anna, aralık ayında Maga Inc ve Leading the Future’a toplam 50 milyon dolar bağışladı.

Milyarder Marc Andreessen, Leading the Future, Maga Inc ve Fairshake’e yaklaşık 43 milyon dolar bağışladı.

Mayıs ayında, Anthropic CEO’su Dario Amodei, daha fazla yapay zeka güvenlik düzenlemesi yanlısı bir Super PAC olan Public First’e, ilk önemli federal bağışı olarak 1 milyon dolar bağışladı. Fakat bu PAC’ın kasasında yarım milyon dolardan az para bulunuyor.

Partinin ulusal düzeyde bağış toplama performansı Cumhuriyetçi Parti’nin gerisinde kalsa da, bazı öne çıkan Demokrat adaylar Cumhuriyetçi rakiplerinden daha fazla bağış topladı.

Teksas Senatosu adayı Demokrat James Talarico, Haziran ayı sonunda Cumhuriyetçi rakibi Ken Paxton’dan yaklaşık 20 milyon dolar daha fazla nakit kaynağa sahipti.

Talarico’yu destekleyen bir Super PAC olan Lone Star Rising PAC, LinkedIn’in kurucu ortağı Reid Hoffman’ın 10 milyon dolarlık bağışıyla güçlendi.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD Dışişleri Bakanlığından Küba hakkında 100 sayfalık rapor

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı yayımladığı yeni raporda, Küba yönetimini 2020 yılındaki George Floyd protestoları dahil olmak üzere ülkedeki birçok gösteriyle ilişkilendirdi. Pazartesi günü kamuoyuna açıklanan 100 sayfalık belgede, Havana yönetiminin 1960’lardan itibaren ABD karşıtı radikal hareketleri ve sol grupları kapsayan geniş bir ağ kurduğu iddia edildi.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından pazartesi günü yayımlanan 100 sayfalık yeni raporda, Küba’nın 2020 yılında George Floyd’un öldürülmesinin ardından düzenlenen gösteriler de dahil olmak üzere ABD’deki bir dizi protestoyla bağı olduğu öne sürüldü.

Belgede, Küba yönetiminin 1960’lı yıllardan itibaren “ABD’ye ve daha geniş anlamda Batı’ya yönelik her şeyin üzerinde tutulan bir hınç ve köklü bir nefret etrafında şekillenen, yeni ve farklı bir Marksizm türünün atan kalbi olarak hizmet ettiği” iddia edildi.

Raporda, Küba makamlarının kendilerini bu amaca yönelik küresel bir aktivist, entelektüel ve siyasi grup koalisyonu devşirmeye, yetiştirmeye ve harekete geçirmeye adadığı savunuldu. Bu faaliyetlerle Black Panthers ve Weather Underground’dan Antifa’ya kadar Amerika’nın en bilinen ve etkili aşırılıkçı hareketlerinin orantısız bir kısmını şekillendiren, yaygın bir devrimci ağ kurulduğu ileri sürüldü.

Söz konusu rapor, Havana yönetimi ile ABD genelindeki güçlü solcu kar amacı gütmeyen kuruluşlar, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE) karşıtı gruplar, sosyalist oluşumlar ve Marksist örgütler arasında da bağlar kurdu.

Küba’nın George Floyd protestolarına büyük bir memnuniyetle destek verdiği savunulan raporda, ülkenin devlet medyasının ve hükümet yetkililerinin, gösteriler sırasında ABD’yi “Küba’nın insan hakları sicilini eleştirmeye ahlaki açıdan uygun olmayan, sistemsel olarak ırkçı bir ülke” şeklinde tasvir ettiği kaydedildi.

Diğer yandan, ABD’nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Mike Waltz bu ayın başlarında Küba’yı bir ulusal güvenlik tehdidi olarak nitelendirdi. Waltz ayrıca Çin ve Rusya’yı, Küba’da bulunan ABD askeri üslerinin çevresinden bilgi toplamakla suçladı.

Mayıs ayında ise CIA Direktörü John Ratcliffe, Başkan Donald Trump’ın adaya yönelik olası bir işgal veya askeri yanıt konusundaki uyarısını yinelemek üzere Kübalı yetkililerle bir araya gelmişti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English