Dünya Basını
İsrail’in ilk apartheid savaşı

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makalede Oren Yiftachel, İsrail’in 7 Ekim sonrası yürüttüğü soykırım ve savaşların bir stratejiye dayanmadığı yönündeki yaygın analizlere itiraz ediyor. Yiftachel, İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Lübnan’da attığı adımların aslında Filistinliler üzerindeki Yahudi üstünlükçülüğünü pekiştirmeye yönelik uzun vadeli plan çerçevesinde olduğunu belirtiyor. Yiftachel, İsrail’in bir apartheid düzeni kurma çabalarının, barış ve uzlaşı umutlarını nasıl zedelediğine dikkat çektiği yazısında son dönemde iyice unutulmaya yüz tutmuş ancak bir dönem oldukça revaçta olan bir çözüm modelini yeniden gündeme getiriyor. Makaledeki “şiddetsiz çözüm” ve “7 Ekim felaketi” gibi ifadeler ve dile getirilen çözümün ne kadar gerçekçi olduğu yazarın kendisini bağlamakla birlikte makalenin özünü oluşturan İsrail’in üstünlükçülük projesinin analizi dikkate değer:
***
Bu İsrail’in ilk apartheid savaşı mı?
İsrail’in siyasi bir stratejiye sahip olmadığı düşüncesi gerçeği yansıtmıyor; aslında onlarca yıldır nehir ile deniz arasında kurduğu üstünlükçü projesini pekiştirmek için savaşıyor.
Oren Yiftachel
Geçen yıl boyunca pek çok kişi, ülke tarihindeki en büyük sivil katliamı olan 7 Ekim felaketinin, kalıcı işgal statükosunun çöküşünün bir işareti olduğunu savundu. Başbakan Binyamin Netanyahu yönetimindeki İsrail, Filistin topraklarındaki işgal ve yerleşimini güçlendirirken, parçalanmış Filistin direnişini kontrol altına almak için uzun vadeli bir “çatışma yönetimi” politikası yürütüyordu. Bu, bazı İsrailli liderlerin “bir varlık” olarak gördüğü “caydırılmış” bir Hamas’ı finanse etmeyi de içeriyordu.
Bu stratejinin bazı yönlerinin 7 Ekim’in ardından çöktüğü doğru. Özellikle de Filistin ulusal projesinin ezilebileceği ya da Hamas ve Hizbullah’ın herhangi bir siyasi anlaşma olmaksızın kontrol edilebileceği yanılgısı. Yahudi yerleşiminin İsrail’in sınırları boyunca güvenliği garanti edebileceği düşüncesi de- uzun süredir devam eden bir Siyonist efsane- paramparça oldu; düzinelerce Yahudi sınır topluluğunun yaşadığı derin travma ve kederin ötesinde, Yeşil Hat içindeki 60’tan fazla bölgeden yaklaşık 130.000 İsrailli yerinden edildi ve çoğu hala öyle.
Diğer uzmanlar İsrail’in Gazze ve şimdi de Lübnan’daki savaşının “ertesi gün” için siyasi stratejiden yoksun olduğunu ve sadece Netanyahu’nun siyasi geleceği için yapıldığını iddia ediyorlar. Ancak popüler görüşün aksine, son yıllarda yaşananlar, İsrail’in bu savaşta açık bir stratejik hedefi sürdürdüğünü gösteriyor: Ürdün Nehri ile Akdeniz arasında Filistinliler üzerinde Yahudi üstünlüğünü korumak ve derinleştirmek. Bu açıdan, son 12 ay en iyi şekilde İsrail’in “ilk apartheid savaşı” olarak anlaşılabilir.
Önceki sekiz savaş, yeni coğrafi ve siyasi düzenler oluşturmayı hedeflerken ya da belirli bölgelerle sınırlı kalırken mevcut savaş, İsrail’in tüm toprakları üzerinde kurduğu ve 7 Ekim saldırısının temelden meydan okuduğu üstünlükçü siyasi projeyi pekiştirmeyi amaçlıyor. Bu nedenle, Filistinlilerle herhangi bir uzlaşıyı veya en azından ateşkesi reddetme kararlılığı da gözlemleniyor.
İsrail’in bir zamanlar “yavaş yavaş ilerleyen” ve son zamanlarda “derinleşen apartheid” olarak adlandırılan üstünlükçü düzeninin tarihsel kökleri vardır. Bu durum, son yıllarda sözde barış süreci, “geçici işgal” vaatleri ve İsrail’in müzakere edecek “bir ortağı olmadığı” iddialarıyla gizlenmeye çalışıldı. Ancak, apartheid projesinin gerçekliği son yıllarda, özellikle Netanyahu’nun liderliği altında giderek daha belirgin hale geldi.
Bugün İsrail, üstünlükçü amaçlarını gizlemek için hiçbir çaba sarf etmiyor. 2018’deki Yahudi Ulus-Devlet Yasası, “İsrail Devleti’nde ulusların kendi kaderini tayin hakkının Yahudi halkına özgü olduğunu” ve “devletin Yahudi yerleşiminin gelişimini ulusal bir değer olarak gördüğünü” ilan etti. Bunu bir adım daha ileri götüren mevcut İsrail hükümetinin manifestosu (temel ilkeler olarak bilinir) 2022’de gururla “Yahudi halkının İsrail Toprakları’nın tamamı üzerinde özel ve devredilemez bir hakkı olduğunu” ki bu İbranice sözlükte Gazze ve Batı Şeria’yı da kapsıyor ve “İsrail Toprakları’nın tüm bölgelerinde yerleşimi teşvik etme ve geliştirme” taahhüdünde bulundu.
Bu temmuz ayında Knesset ezici bir çoğunlukla Filistin devletinin kurulmasını reddetti. Ve Netanyahu iki hafta BM’de konuştuğunda gösterdiği haritalar bu vizyonu açıkça tasvir ediyor: Nehir ile deniz arasında bir Yahudi devleti, Filistinliler ise Yahudi egemenliğinin altında ikinci veya üçüncü sınıf sakinler olarak var olmaya mahkûm.
İronik ve trajik bir şekilde, Hamas ve ortaklarının son otuz yıldaki terör saldırıları ve İsrail’in varlığını inkâr eden ve nehir ile deniz arasında gelecekteki İslam devletini savunan söylemleri, İsrail’in işgali ve Filistinlilere yönelik baskısı için bir bahane olarak kullanıldı. Dolayısıyla 7 Ekim katliamları sadece suç teşkil eden ve son derece ahlaksızca bir eylem olarak değil, aynı zamanda Filistin halkına karşı acımasız şiddet uygulamak için geri dönen ve onların sömürgecilikten kurtulma ve kendi kaderini tayin etme yönündeki haklı mücadelelerini ciddi şekilde baltalayan bir “bumerang isyanı” olarak da eleştirilebilir. Hizbullah’ın kuzeydeki saldırısı, bumerang isyanının ateşini daha da körükledi ve bu da faillerini yakıyor.
Filistinlileri bastırmak ve Yahudi üstünlüğünü pekiştirmek
İsrail 75 yılı aşkın bir süredir Filistinlilere şiddetle hükmediyor, onları sürüyor ve işgal altında tutuyor. Ancak bu zulüm tarihi, geçen yıldan beri Gazzeliler üzerinde yaratılan ve pek çok uzmanın soykırım olarak nitelendirdiği yıkımın gölgesinde kalıyor.
İsrail’in “bağlantıyı kesme” ve Hamas kontrolündeki bölgeye 17 yıl boyunca uyguladığı sıkı abluka sonrasında Gazze, İsraillilerin gözünde Filistin egemenliğinin çarpıtılmış bir versiyonunu sembolize eder hale geldi. Dolayısıyla, militanlarla savaşmanın ya da 7 Ekim’in intikamını almanın çok ötesinde, İsrail’in yoğun bombardımanı, etnik temizliği ve hastaneler, camiler, endüstriler, okullar ve üniversiteler de dahil Şerit’in sivil altyapısının çoğunu yok etmesi Filistin’in sömürgeden kurtulma ve egemenlik olasılığına doğrudan bir saldırıdır.
Gazze’ye yönelik bu saldırının gölgesinde, Batı Şeria’daki sömürgeci işgal de son bir yıl içinde hız kazanmış durumda. İsrail yeni idari ilhak önlemleri aldı; yerleşimci şiddeti ordunun desteğiyle daha da yoğunlaştı; Filistinli toplulukların sürülmesine katkıda bulunan düzinelerce yeni karakol kuruldu; Filistin şehirleri boğucu ekonomik ablukalara maruz kaldı ve İsrail ordusunun özellikle Cenin, Nablus ve Tulkarem’deki mülteci kamplarında silahlı direnişe yönelik şiddetli baskısı, İkinci İntifada’dan bu yana görülmemiş seviyelere ulaştı. Daha önce A, B ve C Bölgeleri arasında var olan ince ayrım tamamen ortadan kalktı: İsrail ordusu tüm bölgede serbestçe hareket ediyor.
Aynı zamanda İsrail, Yeşil Hat içindeki Filistinlilere yönelik baskıyı ve ikinci sınıf vatandaş statüsünü derinleştirdi. Artan gözetim, tutuklamalar, işten çıkarmalar, uzaklaştırmalar ve tacizler yoluyla siyasi faaliyetlerine yönelik ciddi kısıtlamaları yoğunlaştırdı. Arap liderler “terör destekçisi” olarak yaftalanıyor ve yetkililer daha önce benzeri görülmemiş bir ev yıkım dalgası gerçekleştiriyor- özellikle de 2023’te yıkım sayısının (3.283’e ulaşarak rekor kırdığı) tüm eyaletteki Yahudilerin sayısından daha fazla olduğu Negev/Naqab’da. Aynı zamanda polis, Arap topluluklarındaki ciddi organize suç sorunuyla mücadele etmekten neredeyse vazgeçti. Dolayısıyla, İsrail’in Filistinlileri bastırmak ve Yahudi üstünlüğünü pekiştirmek için kontrol ettiği tüm topraklarda ortak bir strateji izlediğini görebiliriz.
Lübnan’da Hizbullah’ın kuzey İsrail’e karşı 12 ay süren saldırısını püskürtmek adına başlatılan ancak şimdi tüm Lübnan’a yayılan büyük saldırıları ve İran’la karşılıklı darbeler, savaşın yeni ve bölgesel bir aşamasının habercisi gibi görünüyor. Amerikan imparatorluğunun jeopolitik gündemiyle bağlantılı olduğu açık olan bu savaş, aynı zamanda dikkatleri Filistinlilere yönelik derinleşen baskıdan uzaklaştırmaya da hizmet ediyor.
Apartheid savaşının bir diğer cephesi de barış ve demokrasi için mücadele eden Yahudi İsraillilere karşı yürütülüyor. Netanyahu hükümetinin yargının (zaten sınırlı olan) bağımsızlığını zayıflatmaya yönelik devam eden girişimleri, şu anda İsrail’in şimdiye kadar gördüğü en sağcı koalisyondan oluşan yürütme organının gücünü artırarak daha fazla insan hakları ihlaline yol açacak.
İsrail’in otoriter bir yönetime doğru sürüklenmesinin etkilerini şimdiden görüyoruz. Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir’in özellikle Batı Şeria’daki yerleşimlerde ya da sınır bölgelerinde yaşayan Yahudi üstünlüğünü destekleyenlere on binlerce tüfek dağıtma kararı sayesinde ülke silah istilasına uğradı. Kendisi de radikal bir yerleşimci olan Maliye Bakanı ve fiili Batı Şeria valisi Bezalel Smotrich yerleşimci projelerine büyük miktarlarda kamu fonu tahsis etti. Ve hükümet, İsrail’in suç teşkil eden savaşına yönelik her türlü eleştiriyi etkili bir şekilde susturdu: Hükümet ve savaş karşıtı göstericilere polis şiddeti uyguladı, akademik kurumlara, entelektüellere ve sanatçılara karşı kışkırtmalar yaptı ve solcu “hainlere” karşı zehirli ve suçlayıcı söylemleri sertleştirdi.
Apartheid savaşının özellikle mide bulandırıcı bir boyutu da hükümetin Hamas tarafından kaçırılan İsrailli rehineleri yüzüstü bırakmasıdır ki bu rehinelerin geri dönmelerinin 7 Ekim fiyaskosunu daha da açığa çıkararak hükümeti tehdit etme ihtimali bulunuyor. Aynı şekilde, rehinelerin Hamas tünellerinde bulunması, hükümetin Gazze’deki suç teşkil eden ve büyük ölçüde etkisiz olan “askeri baskısını” sürdürmesine olanak tanıyarak rehinelerin canlı dönme şansını tehlikeye atıyor. Böylece hükümet, rehinelerin ailelerinin acılarını ve yaşadıkları şoku istismar ederek 7 Ekim katliamlarına yol açan ihmallerle ilgili resmi bir soruşturma açılmasını engelleyen olağanüstü halin devam etmesini sağlıyor.
Yeni bir siyasi ufuk
İleriye baktığımızda, apartheid’in sadece ahlaki bir çöküş ve insanlığa karşı bir suç olmadığını, aynı zamanda kimseyi teğet geçmeyen sonsuz şiddet ve ekonomi ile çevreye verilen geniş kapsamlı zararla karakterize edilen istikrarsız bir rejim olduğunu hatırlamakta fayda var.
İsrail’deki ve yurtdışındaki Yahudilerden ve skandal bir şekilde cezasız kalmasını sağlayan Batılı hükümetlerden aldığı büyük desteğe rağmen İsrail rejimi ilk apartheid savaşında galip gelmekten çok uzak. Karşı çıkan güçler yalnızca Filistinliler ve komşu Arap ülkeleri arasında değil, aynı zamanda diasporadaki Yahudiler ve Küresel Kuzey ve Güney’in geniş halk kitleleri arasında da artıyor. Apartheid İsrail ahlaki savaşı çoktan kaybetti, ancak hükümeti uluslararası ittifaklarını, ticari bağlantılarını, ekonomik beklentilerini ve kültürel ve akademik bağlarını kaybetmek Yahudi üstünlüğü için verdiği savaşı durdurmaya zorlayabilir.
Ancak bu kaçınılmaz bir sonuç değil. Bu, uluslararası hukuku uygulamak için önemli bir küresel seferberliğin yanı sıra, yasal ayrılık, tecrit ve ayrımcılıktan oluşan apartheid düzenine meydan okuyacak ve onu parçalayacak Yahudi-Filistin ortaklığını da gerektiriyor. Gereken mücadele sivil ve şiddet içermiyor: Kuzey İrlanda, Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyi, Kosova veya Güney Afrika gibi dünyanın dört bir yanındaki apartheid rejimlerine karşı verilen benzer mücadeleler, sivilleri hedef alan şiddeti terk edip sivil, siyasi, hukuki ve ahlaki kampanyalara odaklandıklarında başarıya ulaştı.
Bu mücadele aynı zamanda nehir ile deniz arasındaki toprakların bölünmesi konusundaki ısrarlı başarısızlığa yanıt verecek bir siyasi ufuk gerektiriyor. İsrail-Filistin ortak girişimi olan “Herkes İçin Toprak: İki Devlet Tek Vatan” barış hareketi, bireysel ve kolektif eşitliğe dayalı böyle bir vizyonu dile getiriyor. Hareket özgürlüğüne, ortak kurumlara ve ortak bir sermayeye sahip iki devletten oluşan bu konfederasyon modeli, derinleşen apartheid’dan bir çıkış yolu sunabilir ve uzlaşı ve barış dolu bir geleceğe doğru bir ufuk çizmeye yardımcı olabilir. Yalnızca bu tür vizyonların benimsenmesi, ilk apartheid savaşının aynı zamanda son olmasını da garanti edebilir.
Dünya Basını
Beyaz Saray’da “İran” çekişmesi

ABD bu hafta sonu İran’la anlaşmaya varacak mı?
“Mayıs sonuna kadar ya İran’la ciddi müzakerelere başlarız ya da askeri bir müdahale olasılığı ortaya çıkar.”
Jay Solomon / The Free Press
Donald Trump geçen ay Oval Ofis’teki masasına oturdu ve geçen yıl Trump’ı öldürmeyi planladığı iddia edilen İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’e yazdığı mektubun son taslağını bizzat düzenledi.
Trump, İran’ın ilerleyen nükleer programı konusunda doğrudan müzakere isteğini dile getiren mektup üzerinde yardımcılarıyla fikir alışverişi yaptı, bazı satırları ve ifadeleri bizzat çizip çıkardı. Ardından mektup, Birleşik Arap Emirlikleri’nden diplomatik aracılarla Tahran’a gönderildi.
The Free Press‘e konuşan üst düzey yönetim yetkilileri, Trump’ın 85 yaşındaki Şii din adamı Hamaney’e mektubunda bir de uyarıda bulunduğunu söyledi.
Mektupta, Trump, mart ayında başlayan iki aylık ciddi bir müzakere süreci için fırsat sundu. Aksi takdirde, ABD’nin İsrail’in İran’daki nükleer tesislerine saldırısını destekleyebileceği veya bu saldırıyı tek başına gerçekleştirebileceği belirtildi. Bir yetkili, “Mayıs sonuna kadar ya İran’la ciddi görüşmeler yaparız ya da askeri bir müdahale gündeme gelebilir” dedi.
Trump’ın mektuptaki doğrudan rolü, ilk dönemindeki İran politikasına göre büyük bir değişim anlamına geliyor. İlk döneminde, Obama döneminde imzalanan ve İran’ın nükleer programını sınırlandırmayı ve ekonomisini iyileştirmeyi hedefleyen anlaşmadan çekildi.
O dönemde Trump’ın ekibi, İran konusunda şahin olan eski generallerden oluşuyordu. Bu ekip, İslam Cumhuriyeti’ne karşı şimdiye kadar atılmış en cesur adımlardan birini destekledi: 2020 ‘de üst düzey general Kasım Süleymani’yi Bağdat’taki bir havaalanında öldüren insansız hava aracı saldırısı.
Trump’ın yeni Beyaz Saray’ı ise daha güvercin bir tonda konuşuyor. Başkan ve üst düzey yardımcıları son haftalarda, özellikle de finansal piyasalar dalgalanırken, İran’la doğrudan bir askeri çatışmadan kaçınma isteklerini defalarca vurguladılar. İran’a yönelik bir saldırının, küresel petrol fiyatlarını ciddi şekilde artırabileceği vurgulanıyor.
Ancak The Free Press‘e konuşan yetkililer, Trump’ın ikinci yönetimi içinde ulusal güvenlik ve dış politika konularında giderek gerginleşen bir bölünme olduğunu söyledi.
Bir yanda, ABD’nin askeri müdahalelerine karşı temkinli olanlar var. Bunların arasında Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff yer alıyor. Tucker Carlson gibi dışarıdan MAGA’nın önde gelen isimleri de olası bir İran saldırısına karşı çıkıyorlar.
Carlson bu hafta X platformunda, “Binlerce Amerikalı ölür. Peşinden gelecek savaşı kaybederiz. Ülkemiz için daha yıkıcı bir şey olamaz” diye yazdı.
Diğer tarafta ise, İran’a karşı daha sert tutum takınan isimler var: Ulusal Güvenlik Danışmanı Mike Waltz ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio. Waltz son haftalarda, İran’ın kapsamlı şekilde silahsızlandırılması gerektiğini açıkça savunuyor.
Yetkililere göre Trump’ın mektubu, bu iki yaklaşımı da yansıtıyor: uzlaşı ve savaş. Başkanın şahsi katılımı, İran politikasını doğrudan yönetmek istediğini gösteriyor.
Bu hafta sonu Umman’da yapılması planlanan görüşme, hangi yaklaşımın ağır basacağının ilk göstergesi olacak. ABD’yi temsil eden Witkoff ile İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi’nin yapacağı görüşme, Trump’ın iki aylık mühletini fiilen başlatmış olacak.
Görüşmenin detayları hâlâ netleşmemiş olsa da Beyaz Saray diplomasinin tıkanması durumunda Tahran’ı askeri güçle tehdit ediyor. Beyaz Saray sözcüsü Karoline Leavitt salı günü yaptığı açıklamada, İran’ın “Başkan’la bir anlaşma yapabileceğini” ya da “bunun bedelini cehennemde ödeyeceğini” söyledi.
Trump’ın İran politikası üzerindeki iç mücadele, tekrar seçilmesinden hemen sonra başladı. Eski Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ve eski İran özel temsilcisi Brian Hook gibi ilk dönem ulusal güvenlik stratejistlerinin geri dönmesi bekleniyordu. Ancak Trump, sosyal medya üzerinden bu isimleri alenen aşağıladı ve görev almayacaklarını duyurdu.
The Free Press’e konuşan yetkililere göre, Carlson ve Trump’ın oğlu Donald Trump Jr., Pompeo ve Hook’un geri dönmesine karşı çıktı. Bu iki isim, 2020’de Süleymani suikastını desteklemişti ve bu olayın ardından İran, ABD üslerine misilleme saldırıları düzenlemişti. Bu yıl Trump, Pompeo ve Hook’un güvenlik izinlerini iptal etti. İran devlet medyası bu kararı memnuniyetle karşıladı.
Geçen hafta, Trump, görünüşe göre komplo teorisyeni ve MAGA fenomeni Laura Loomer’ın tavsiyesi üzerine Ulusal Güvenlik Konseyi’nden dört personeli görevden aldı. Bu kişilerden üçü Waltz, Rubio ve Pompeo ile çalışmıştı. Bir Cumhuriyetçi yetkiliye göre, “Bunu Waltz’ı zayıflatmak için yaptılar.”
İran konusundaki anlaşmazlıklar İsrail’e de sıçradı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun uluslararası ilişkiler danışmanı Caroline Glick, Tucker Carlson’ın İsrail’in ABD’yi savaşa sürüklemeye çalıştığı yönündeki iddialarına sosyal medyadan tepki gösterdi. Glick, “İsrail’in hiçbir zaman Amerikan askerinin sahaya inmesini istemediğini hatırlatmak isterim” dedi.
ABD adına müzakereleri yürütecek olan Witkoff, şimdiye kadar somut bir çözüm önerisi sunmadı. Ancak önceliği, İran’ın nükleer tesislerine daha fazla denetim getirmek gibi görünüyor. Bu tutum, Obama’nın 2015’te imzaladığı Kapsamlı Ortak Eylem Planı’na (KOEP) benziyor.
Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan, İran’a yönelik olası bir askeri saldırıya açıkça karşı çıkmasalar da endişelerini özel olarak dile getirdiler. Bunun nedeni, İran’ın saldırıyı destekleyen ülkelere tehditlerde bulunması ve bu üç ülkenin yatırım çekebilmek için bölgesel istikrara ihtiyaç duyması.
Bu direnişe karşılık olarak, ABD Savunma Bakanlığı geçen ay içinde Britanya’ya ait Diego Garcia adasındaki ortak üsse en az altı B-2 bombardıman uçağı konuşlandırdı. Bu uçaklar, İran’ın nükleer tesislerine yönelik bir saldırıda gerekli olan devasa sığınak delici bombaları taşıyabilecek kapasitede. ABD ve İsrailli yetkililere göre, İran’ın nükleer tesisleri, geçen yıl İsrail tarafından düzenlenen saldırılar sonrası daha savunmasız hale geldi.
ABD’li bir yetkili The Free Press’e, bu bombardıman uçaklarının İran’a, diplomasinin başarısız olması durumunda karşılaşabileceği askeri tehdit konusunda açık bir uyarı olduğunu söyledi.
ABD’li yetkililere göre Trump yönetimi İsrail ya da ABD için İran içindeki potansiyel hedefleri tartışmaya başladı bile. Mevcut ve eski ABD yönetimi yetkililerine göre potansiyel hedefler arasında İran’ın ana nükleer tesisleri ve uranyum zenginleştirme tesisleri, balistik füze ve insansız hava aracı üretim tesisleri de yer alıyor.
Ancak asıl stratejik soru şu: Trump yönetimi, İran rejiminin istikrarını tehdit edebilecek hedefleri vurmayı göze alacak mı? Eğer böyle bir yol izlenirse, hedeflerden biri Basra Körfezi’ndeki Hark Adası’nda yer alan İran’ın petrol ihracat tesisi olabilir. Diğer hedef ise İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) karargâh ve komuta merkezleri olabilir.
İran son yıllarda ekonomik sorunlardan kadınlara yönelik muameleye kadar her konuda protesto gösterileriyle çalkalanıyor. Mevcut ve eski yetkililere göre ABD’nin DMO’yu hedef alması halinde, halkın rejime karşı öfkesi daha da artabilir.
Bu hafta sonu Umman’daki görüşme öncesinde, İranlı yetkililer Trump yönetiminin ılımlı kanadıyla iletişim kurmaya ve başkanın iş yapma arzusunu kullanmaya kararlı görünüyor. İran Dışişleri Bakanı Irakçi, ABD ile yapılacak herhangi bir anlaşmanın sadece nükleer değil, ekonomik boyutunun da olacağını belirtti.
Irakçi, The Washington Post’a yazdığı yazıda şunları söyledi: “Gerçek şu ki, dünyanın dört bir yanından gelen şirketlere kapılarımızı açmaya hazırız. Bunun önündeki engel İran değil, Amerikan yönetimleri ve Kongre’dir. ABDli şirketler trilyon dolarlık fırsatı kaçırıyor.”
Dünya Basını
Mearsheimer: Trump Ukrayna konusunda haklı

Chicago Üniversitesi’nden siyaset bilimci Profesör John Mearsheimer, The New Yorker‘a verdiği mülakatta, Ukrayna savaşının sorumluluğunun büyük ölçüde ABD ve Batı’nın NATO’yu genişletme politikasında yattığını savundu. Mearsheimer, Donald Trump’ın savaşı bitirme yaklaşımını desteklediğini belirterek, Ukrayna’nın tarafsız kalması ve toprak tavizleri vermesi gerektiğini, ancak güvenlik garantisi alamayacağını ifade etti.
Chicago Üniversitesi’nden siyaset bilimci ve “saldırgan realizm” teziyle tanınan Profesör John Mearsheimer, Rusya’nın Ukrayna’ya askeri müdahalesinin başlamasından bu yana, savaşın sorumluluğunun büyük ölçüde ABD’de yattığını savunuyor.
Mearsheimer, The New Yorker dergisine verdiği mülakatta bu görüşlerini yineledi ve Batı’nın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i yanlış anladığını belirtti.
Mearsheimer, 2014’te Kırım’ın Rusya Federasyonu’na bağlanmasından ve Donbass’da savaşın başlamasından bu yana, ABD ve Avrupa Birliği’nin (AB) büyük kısmının, özellikle NATO’nun doğuya doğru genişleme ısrarı nedeniyle Moskova’nın tepkisinin ana gerekçesi olduğunu savunuyor.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana ittifaka 16 yeni ülke katıldı.
The New Yorker ile yakın zamanda telefonla yeniden görüşen Mearsheimer, Ukrayna’nın neden bir barış anlaşması kapsamında güvenlik garantisi almaması gerektiğini, Rusya’nın 2022 öncesi niyetleri konusunda yanılıp yanılmadığını ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in neden hâlâ yanlış anlaşıldığına inandığını ele aldı.
‘Trump doğru yolda’
Mearsheimer, Trump’ın Rusya-Ukrayna meselesini ele alış biçimiyle ilgili olarak, “Temelde yaptıklarına katılıyorum. Savaşı derhal sona erdirmenin stratejik olarak mantıklı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bunun ahlaki açıdan doğru karar olduğuna inanıyorum. Trump bunu en zarif şekilde ele almamış olsa da, doğru yolda olduğuna ve umarım hedefe ulaşacağına inanıyorum,” dedi.
Doğru yolun ne olduğu sorusuna Mearsheimer, “Trump’ın Ruslarla bir anlaşmaya varması gerekiyor. Bu, Rusya’nın masaya koyduğu temel şartları kabul etmek anlamına geliyor. Birincisi, Ukrayna gerçekten tarafsız bir ülke olmalı; NATO’ya katılmamalı ve Batı’dan güvenlik garantisi beklememeli. İkincisi, ülkenin doğusundaki topraklarının azımsanmayacak bir kısmını Rusya’ya devretmeli. Üçüncüsü, Ukrayna ordusunu Rusya için artık bir saldırı tehdidi oluşturamayacak ölçüde küçültmesi gerekiyor. Trump bu koşulları kabul etmeli ve bu temelde Rusya ile bir anlaşma yapmalı. Ancak zor kısmı —Avrupalıları ve özellikle Ukraynalıların kendilerini tüm bunlara razı etmek— bundan sonra başlıyor,” yanıtını verdi.
Kremlin: Bir sonraki Rusya-ABD görüşmeleri 10 Nisan’da İstanbul’da
‘Mümkün olan en kısa sürede bir çözüme ulaşmak hayati önem taşıyor’
Anlaşma sonrası geriye kalacak Ukrayna’nın nasıl olacağı konusunda Mearsheimer, bunun Ukrayna’nın ne kadar toprak kaybedeceğine bağlı olduğunu belirtti. Mearsheimer, “Ruslar için mümkün olduğunca fazla toprak ele geçirme yönünde stratejik teşvikler var. Bu nedenle, Ukrayna açısından, Ruslar daha fazla toprak ele geçirmeden ve onları oradan çıkarmak imkansız hâle gelmeden önce, mümkün olan en kısa sürede bir çözüme ulaşmanın hayati önem taşıdığını düşünüyorum,” değerlendirmesinde bulundu.
Barış anlaşması durumunda Ukrayna’ya ne gibi garantiler verilmesi gerektiği sorulduğunda Mearsheimer, “Güvenlik garantisi bekleyemezler. Sadece gerçekleri kabullenmek zorundalar,” dedi ve ekledi:
“Bir güvenlik garantisi fiilen NATO üyeliği anlamına gelir ve Rusya bunu kabul etmeyecektir. Bu Ukrayna için trajik bir durum mu? Cevap evet. Ama alternatif nedir?”
Avrupalıların veya farklı bir ABD yönetiminin Ukrayna’ya güvenlik garantisi vermesinin kendi çıkarlarına olduğunu fark etmeleri durumunda neden bunu yapmamaları gerektiği sorusuna Mearsheimer, “Elbette bir garanti sunabilirler, ancak Ruslar bunu reddedecektir. Bu savaşın tamamen NATO’nun genişlemesiyle ilgili olduğuna inanıyorum. Dediğim gibi: Ukrayna’ya güvenlik garantisi vermek, NATO üyeliği anlamına gelir,” yanıtını verdi.
‘Putin yanlış anlaşıldı’
Bununla beraber Mearsheimer, güvenlik garantisi olmayan bir barış anlaşmasından sonra Putin’in Ukrayna’ya tekrar saldırması durumunda bunun bir trajedi olacağını ancak bunun nasıl önleneceğinin asıl soru olduğunu belirtti.
Mearsheimer, “Putin gelecekte Ukrayna’ya saldırır mı? Sanmıyorum. Bence bu savaş bittikten sonra Putin’in yapacağı son şey yeni bir savaş başlatmak olur,” diye konuştu.
2014’te Kırım’ın Rusya’ya bağlanmasından sonra Putin’in Ukrayna’nın ana karasına saldırmayacağını söylediği hatırlatıldığında Mearsheimer, yanılıp yanılmadığı sorusuna “Hayır” yanıtını verdi.
Mearsheimer, “2014’te Putin’in Ukrayna’nın ana karasına saldırmayacağını söyledim. Fakat durum 2014’ten sonra, özellikle Joe Biden Beyaz Saray’a geldikten sonra temelden değişti. Biden, Ukrayna konusunda her zaman açık sözlü bir şahindi. Ukrayna’yı selefinden çok daha büyük ölçekte silahlandırmaya başlayan oydu. Sonuçta pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Biden’ın göreve başlamasından 13 ay sonra savaş patlak verdi,” ifadelerini kullandı.
Putin’in bu askeri müdahaleye bir nevi zorlanıp zorlanmadığı sorusuna Mearsheimer, “Evet, benim görüşüm bu. Batı, Putin’i Ukrayna’nın NATO üyesi olmasını engellemek için önleyici bir savaş başlatmaya zorladı,” yanıtını verdi.
Ukrayna’nın NATO üyesi olsaydı bile bunun illa ki Rusya için bir tehdit oluşturmayacağı, belki sadece Putin’in zihninde böyle olduğu yorumuna Mearsheimer, “Ama tam da bu nokta çok önemli. Sizin ve benim ne düşündüğümüzün bir önemi yok. Ruslar 2008’den beri Ukrayna’nın NATO üyeliğini varoluşsal bir tehdit olarak algılayacaklarını ve buna izin veremeyeceklerini açıkça belirttiler. Hatırlayın: 2008’de NATO, Ukrayna’nın ittifaka üye olacağını duyurdu. Ancak Putin ve ekibi o zaman bile bunun kırmızı çizgiyi aşacağını açıkça belirttiler. Putin o zaman, bu durumda Ukrayna’yı yok edeceğini net bir şekilde ifade etti. Ve bu daha 2008’deydi,” diye kaydetti.
Ayrıca Mearsheimer, Putin’in Ukrayna’nın NATO üyeliğini varoluşsal bir tehdit olarak gördüğünü ve bunun ülkesine karşı bir savaş ilanıyla eşdeğer olduğuna inandığını vurguladı.
Ukrayna’nın hiçbir zaman NATO üyesi olmadığı ve Joe Biden yönetimi altında bile olacağının kesin olmadığı hatırlatıldığında Mearsheimer, “Hayır, bu hiç doğru değil. Joe Biden göreve geldikten sonra olanlara bakarsanız, Biden’ın Ukrayna’nın NATO üyeliğini açıkça desteklediği görülür. Hatta bu konuda stratejik bir planlama belgesi bile vardı,” diyerek bu görüşe katılmadığını belirtti.
Rusya ile ABD arasındaki Ukrayna müzakerelerinde hangi gündemler masada?
Putin’in 2021’deki ve Dugin faktörü
Geçen yılki bir yazısında, “Putin’in Ukrayna’yı ele geçirip Rusya’ya katmak istediğine dair 24 Şubat 2022 öncesine ait hiçbir kanıt bulunmadığını” yazdığı hatırlatılan Mearsheimer, “Bunu o zaman söyledim ve bugün de söylerim,” dedi.
2014’te Putin’in “er ya da geç Ukrayna’nın ana karasına saldıracağını” iddia edenleri küçümsediği, ancak bu kişilerin haklı çıktığı belirtildiğinde Mearsheimer, “Bu kişilerin haklı çıktığına şüphe yok. Fakat, daha önce de belirttiğim gibi, 2014’te Putin’in Ukrayna’ya saldıracağına dair hiçbir kanıt yoktu. Ancak durum o zamandan beri değişti. 2014’ten sonra ABD ve Avrupalı müttefikleri Ukrayna’yı kitlesel olarak silahlandırmaya ve silahlı kuvvetlerini eğitmeye başladı. 2021’e gelindiğinde Ukrayna, 2014’te olduğundan çok daha etkili bir orduya sahipti. Dolayısıyla Rusya için daha önemli bir tehdit oluşturuyordu,” açıklamasını yaptı.
Mearsheimer, Putin’in 12 Temmuz 2021’de Ukraynalılara hitaben yazdığı ve “Kendi devletinizi kurmak mı istiyorsunuz: Buyurun!” ifadesinin yer aldığı makaleye sıkça atıfta bulunuyor.
Bu makalenin neden önemli olduğu sorulduğunda Mearsheimer, “Bu makale, yaygın görüşün çoğu temsilcisi tarafından Putin’in 24 Şubat 2022’den önce Ukrayna’yı ele geçirmek istediğinin kanıtı olarak gösteriliyor. Bu makalenin, Putin’in emperyalist olduğunun kanıtı olduğu iddia ediliyor,” dedi.
Ancak aynı makalede Putin’in, “Bugünkü Ukrayna tamamen Sovyet döneminin bir ürünüdür. Önemli ölçüde tarihi Rusya toprakları üzerinde kurulduğunu biliyor ve iyi hatırlıyoruz,” ve “Rusya ile Ukrayna arasında, esas itibarıyla ortak bir tarihi ve manevi alan olan parçalar arasında son yıllarda oluşan duvar, benim gözümde büyük ortak talihsizliğimiz ve trajedimizdir,” yazdığı hatırlatıldığında Mearsheimer, bu pasajların Putin’in Ukrayna’yı fethetme niyetinde olduğunun, bunun gerçekçi olduğuna inandığının veya bunu gerçekten yapacağının kanıtı olmadığını savundu. Mearsheimer, “Sadece tarihe bakış açısını aktarıyor; ne eksik ne fazla,” dedi.
Mearsheimer, savaşın ve Rus milliyetçiliğinin ateşli destekçisi olan sağcı muhafazakar Rus filozof Aleksandr Dugin ile yaptığı bir sohbeti de değerlendirdi.
Mearsheimer, Dugin ile dünyanın işleyişi konusunda bazı temel görüşleri paylaştığını, ancak liberalizm konusundaki görüşlerinin tamamen zıt olduğunu belirtti.
Mearsheimer, “Ben fanatik bir faşist değilim. Aslında, liberal bir Amerika’da doğduğum için çok mutlu olduğumu ve liberalizme tamamen bağlı olduğumu defalarca açıkça belirttim. Dugin ise değil. Gerçek şu ki, Ukrayna savaşının ana nedeni konusunda hemfikiriz: Batı’nın Ukrayna’yı NATO’ya entegre etme niyeti,” yorumunu yaptı.
Dugin’in Mart 2022’de Rus basınına verdiği mülakatta, “Kiev kuşatması, Doğu Slav halklarının birliği ve Batı’ya karşı yönelen Rus dünyasının egemen bir medeniyetinin yaratılması için bir mücadeledir,” ve Rusya’nın “Batı medeniyeti tarafından somutlaştırılan mutlak kötülüğe karşı savaştığını” söylediği hatırlatıldığında Mearsheimer, Dugin’in görüşlerinin Putin’in düşüncelerini yansıttığı iddialarını reddetti.
Mearsheimer, “Dugin’in sıkça iddia edildiği gibi ‘Putin’in beyni’ olduğuna dair hiçbir kanıt yok. Benim değerlendirmeme göre, Putin dünyayı kendi başına algılayabilen ve bağımsız siyasi kararlar alabilen biridir. Bu yüzden Dugin’in görüşlerinin Putin üzerinde mutlaka bir etkisi olduğuna inanmıyorum,” ifadelerini kullandı.
‘ABD ve Avrupa’nın SWIFT konusundaki anlaşmazlığı Ukrayna müzakerelerini raydan çıkarabilir’
Dünya Basını
‘Almanya’yı pervasız bir militarizm sardı’

Rus düşünce kuruluşu Valday Tartışma Kulübü Program Direktörü Timofey Bordaçev, Almanya’nın Litvanya’da daimi tugay konuşlandırmasını ‘pervasız militarizm’ ve provokasyon olarak nitelendirdi. Vzglyad gazetesindeki makalesinde Bordaçev, bu adımın Almanya’nın zayıflığından, gelecek vizyonu eksikliğinden ve politikacıların harcama yapma ve halkı kemer sıkmaya ikna etme ihtiyacından kaynaklandığını ifade etti.
Rusya’nın önde gelen düşünce kuruluşlarından Valday Tartışma Kulübü Program Direktörü Timofey Bordaçev, Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez yurt dışında daimi tugay konuşlandırmasını “pervasız militarizm” olarak nitelendirdi.
Bordaçev, Vzglyad gazetesinde yayımlanan makalesinde, Almanya Savunma Bakanlığı’nın Vilnius yakınlarında Bundeswehr’e (Alman ordusu) ait 45’inci Zırhlı Tugay’ın resmi olarak hizmete girdiğini duyurmasına atıfta bulunarak, “Bu birliğin gerçek potansiyelini elbette bilmiyoruz, ancak en mütevazı ölçekler bile, arkasında taktiksel sorumsuzluk ve stratejik düşüncesizliğin birleşiminin yattığı bir provokasyonun tüm işaretlerini taşıyor,” değerlendirmesinde bulundu.
Bordaçev, bu durumun “ustaca bir planlamanın sonucu olarak değil, sadece ‘aptallıktan’ kaynaklanan” bir tehlike yarattığını belirtti.
Program Direktörü, “İkincisi, Almanya’yı teorik olarak bile başa çıkamayacağı sonuçları olan bir duruma sokuyor. Almanya’nın gerçek anlamda militarizasyonuna kimse izin vermeyecektir. Ancak şu anda olduğu gibi sahte bir militarizasyon, kelimenin tam anlamıyla yoktan yere tehlikeli sonuçlara yol açabilir,” diye yazdı.
‘Avrupa gücüyle değil, zayıflığıyla tehlikeli’
Timofey Bordaçev, Almanya’nın ve tüm Avrupa’nın gücünden değil, zayıflığından tehlikeli olduğunu vurgulayarak, “Bu tür olgular uluslararası politika tarihinde nadiren yaşanmıştır. Ancak yaşanmıştır. Avrupalıların ve devlet adamlarının temel sorunu, bir gelecek tasavvuruna sahip olmamalarıdır. Eğer yarının nasıl görünmesini istediğinize dair bir anlayış yoksa, tüm azalan güçler dünü sonsuza dek uzatmaya yönlendirilir,” ifadelerini kullandı.
Bordaçev, Almanya’nın bu açıdan “Avrupa’nın küpü” olduğunu, geçmişin düzeninden en fazla keyif alan ve çevresinde olup bitenleri oldukça kayıp bir şekilde gözlemleyen bir ülke konumunda bulunduğunu belirtti.
Bordaçev, Almanya’nın bu duruma verdiği tepkinin “çoğunlukla histerik” olduğunu ve Soğuk Savaş sonrası 30 yıldır alışılagelen kendine güven maskesi altında rahatsızlığını artık pek gizleyemediğini savundu.
Bordaçev, “Modern militarizasyon modası, bu histerik tepkinin bir tezahürüdür,” dedi.
Ancak Bordaçev’e göre bu durumun bir başka güçlü kaynağı daha var: Vatandaşların gelecekte kazanabilecekleri de dahil olmak üzere mali kaynaklarının yönetimi. Bordaçev, Almanya ve Avrupa’daki politikacıların bu konuda birkaç şeye ihtiyacı olduğunu öne sürdü.
Militarizasyonun nedenleri: Harcama bahanesi ve hayali Rusya tehdidi
Bordaçev, ilk olarak politikacıların “büyük paraların kontrolsüz harcanması için yeni bir bahane elde etmek” istediklerini belirtti ve “Bu alışkanlığı koronavirüs pandemisi döneminde edindiler. Almanya, ne olursa olsun Avrupa’nın en zengin ülkesi olduğu için, devlet bütçesinden para harcanmasına yönelik bu yeni ‘moda’ alanda yolsuzluk için çok daha fazla fırsat var,” diye ekledi.
İkinci olarak, Bordaçev, Avrupalı yeni nesillerin ebeveynlerinden daha kötü yaşayacağının yaklaşık on beş yıldır herkes için aşikâr olduğunu ifade etti.
Bordaçev, bunun nesnel nedenleri arasında dünyanın geri kalanında tüketimin artması, Avrupa sosyal ve ekonomik modelinin durgunluğu ve Batı’da kabul gören kapitalizm modelinin krizi olduğunu sıraladı.
Bordaçev, politikacıların iktidarda kalmak için seçmenlere gelecekte onları iyi bir şeyin beklemediğini açıklamaları gerektiğini, fakat bunu “insanların her zaman yoksunluklara uysalca katlandığı Britanya’daki gibi” yapmanın mümkün olmadığını belirtti.
Bordaçev, “Politikacıların veya tüm sistemin başarısız olduğunu seçmenlere söylemek de mümkün değil, zira o zaman ne yapılacağını bulmak gerekir. Ancak taze fikirler hiç yok,” dedi.
Bordaçev, “Rusya’dan gelen tehdit, insanlara neden daha az yemeleri gerektiğini açıklamanın ideal bir yolu hâline geliyor,” değerlendirmesinde bulundu.
Rus uzman, Avrupa’nın kendi güvenliği için ödeme yapması gerektiği yönündeki söylemleri “klasik bir örnek” olarak gösterdi.
Bordaçev, Amerikalı ekonomist Jeffrey Sachs’ın yakın tarihli bir röportajda “Rusya’nın Avrupa’ya olası saldırısından bahseden politikacıların psikiyatriste gönderilmesi gerektiğini” söylediğini hatırlatarak, bu tehdit söyleminin temelsizliğine işaret etti.
Bordaçev, Alman medyasının doğudan gelen askeri tehdit konusunu giderek daha aktif bir şekilde “pompaladığını” belirterek, “Zira Avrupa’dan ‘güvenlik için ödeme yapmasını’ ciddi bir şekilde talep etmek için başka bir neden yok: Dünyada kimse onlara saldırmayı düşünmüyorsa, Avrupalıların bunu neden yapması gerekiyor? Ancak ödemek zorundalar: Kendi ve Amerikalı sanayicilerine ve politikacılarına, medyadaki ve sivil toplum kuruluşlarındaki tüm hizmetkârlarıyla birlikte,” diye yazdı.
Dış faktörler ve riskler
Bordaçev, uzun süren Avrupa durgunluğunun sonuçlarının Almanya’da bile hissedilmeye başlandığını kaydetti.
Bordaçev’e göre, Almanya her zaman birleşik Avrupa’dan en çok payı alan ülke oldu, ancak örneğin Fransa’dan daha fazlasını vermek zorundaydı.
Bordaçev, “Şimdi Berlin, Avrupa Birliği’ne katılımından eskisi gibi fayda sağlamak istiyor, ancak artık Yunanistan, Portekiz veya İspanya’daki soyulmuş komşularıyla paylaşmak istemiyor. Bunun en iyi yolu, bazı olağanüstü durumlar nedeniyle parayı Alman ekonomisi içinde tutmak için bir bahane uydurmaktır,” değerlendirmesini yaptı.
Bordaçev, kampanyanın şu anda o kadar enerjik yürütüldüğünü belirtti ve “Duyarlı gözlemciler gerçekten de Alman politikacıların halklarını Rusya ile büyük bir savaşa hazırladığını düşünüyor,” ifadelerini kullandı.
Bordaçev, tüm bunlar için “en pervasız siyasi kararların” alındığını, zira Alman politikacılarının Avrupa’da en çok ABD’nin sıkı vesayeti altında yaşamaya alıştığını savundu.
Bordaçev, Washington’un yıllarca sadece yerel politikacıların ne düşündüğünü değil, aynı zamanda transatlantik ittifaka bağlılığın en basit formüllerinin ötesinde düşünüp düşünemeyeceklerini de izlediğini belirtti.
Ancak Bordaçev’e göre, Berlin’in eylemlerinin ne kadar hatalı olduğunu kimse açıklamak için acele etmiyor.
Dahası, diğer Avrupalıların Almanya’yı hep birlikte militarizasyon yönünde daha da ittiğini ifade eden Bordaçev, bunun nedeninin “avro bölgesinin kurulmasından bu yana geçen 20 yıldan fazla sürede, Berlin’in başrolü oynadığı yerde, Almanların herkesi çoktan ‘bezdirmiş’ olması” olduğunu öne sürdü.
Bordaçev, Polonyalılar dışında kimsenin bunu doğrudan söyleyemediğini, aksi takdirde zaten sınırlı olan ödeneklerinden mahrum kalacaklarını belirtti.
Bordaçev, “Sonuç olarak, Fransa, İtalya veya İspanya, diğerlerinden bahsetmiyorum bile, Almanya’yı hep birlikte Rusya ile ilişkilerin daha da kötüleşeceği otobüsün altına itiyor,” dedi.
Bordaçev, Avrupa’nın aynı zamanda “dostluk pozu veren ancak ilk fırsatta komşusunu zayıflatmaya hazır rakipler topluluğu” olduğunu ve bu nedenle en güçlüyü, gelecekte zayıflamasına yol açacak konularda her şekilde teşvik etmeye hazır olduklarını yazdı.
Bunun yanı sıra Bordaçev, İngilizlerin de aniden Avrupa olduklarını hatırlayarak bu işe dahil olduklarını ve tatlı dillerle Berlin’i vatandaşlarından askeri harcamalar için daha fazla para almaya teşvik ettiklerini belirtti.
Uzman, “Onlar için ideal olan, Rusya’ya karşı yeni bir soğuk savaşın yangınında Almanya’yı tamamen mahvetmek olur,” dedi.
Bordaçev, Amerikalıların da bu durumdan memnun olduğunu, zira Almanlar silahlanmaya ne kadar çok harcamaya karar verirse, o kadar çok ABD’den satın almak zorunda kalacaklarını ifade etti. Bordaçev, NATO’da silah standardizasyonunun da bu amaca hizmet ettiğini de sözlerine ekledi.
Aynı zamanda Bordaçev, Paris’in de bu duruma onay verdiğini, çünkü kendilerinin savunmaya özellikle harcama yapma niyetinde olmadığını, hatta Fransızların Kiev rejimine Batı’nın büyük ülkeleri arasında en az yardım eden ülke olduğunu belirtti.
‘Pervasız militarizm’ ve yan etkileri
Bordaçev, Almanya’nın sürünen militarizasyonunun veya bununla ilgili konuşmaların hiçbir nedeninin 20. yüzyılın ilk yarısındakilerle kıyaslanamayacağını vurguladı.
O dönemde tüm iktidar sisteminin çöktüğünü, ülkede kaosun hüküm sürdüğünü ve sokaklarda inanılmaz sayıda işsiz ve savaş gazisinin dolaştığını hatırlattı.
Ancak Bordaçev, Alman askeri faaliyetlerinin “iğne ucu kadar” tezahürlerinin bile sıkıntılara yol açabileceği uyarısında bulundu.
Bordaçev, Amerikalıların ilgisi azaldıkça Baltık devletlerinin ne gibi maceralara kalkışabileceğini söylemenin zor olduğunu belirtti.
Bordaçev, “Oradaki Alman askerleri, Almanya’nın gelişimini kontrol edemediği bir durumun rehineleri hâline geldi. Berlin’deki yetkililer olası tehditleri kendileri değerlendiremiyorlar; son on yıllarda düşünmeyi unuttular,” dedi.
Bordaçev, makalesini şu sözlerle sonlandırdı:
“İşte böyle pervasız bir militarizm ortaya çıkıyor. Ciddi niyetleri ve herkese zarar verecek gerçek yetenekleri olmayan, ancak yan etkileri açısından bir yığın risk taşıyan bir militarizm. Her pervasız ve aptalca davranışlarda olduğu gibi.”
-
Ortadoğu2 hafta önce
Suriye İnsan Hakları Takip Komitesi: Sahil bölgesinde soykırım işlendi
-
Diplomasi2 hafta önce
Politico: İmamoğlu’nun tutuklanmasına rağmen AB, Türkiye’ye para göndermeye devam edecek
-
Dünya Basını2 hafta önce
Signal bir Amerikan hükümeti operasyonudur
-
Amerika2 hafta önce
Gizli CIA dosyalarında ‘Ahit Sandığı’nın bulunduğu iddia ediliyor
-
Diplomasi2 hafta önce
ABD, Ukrayna’ya ‘sömürge’ anlaşması teklif etti
-
Rusya2 hafta önce
Güney Koreli şirketler Rusya’ya dönmek istiyor
-
Rusya2 hafta önce
Putin: Arktik’te işbirliğine hazırız
-
Avrupa1 hafta önce
Almanya’daki Porsche fabrikaları tank üretmeye başlayacak