Bizi Takip Edin

Amerika

Jake Sullivan Foreign Affairs’e ‘Biden doktrini’ni yazdı

Yayınlanma

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, etkili dış politika dergisi Foreign Affairs’e Joe Biden yönetiminin dünyayı nasıl gördüğüne ilişkin bir makale yazdı.

Biden yönetiminin, göreve başladığında ‘değişmiş bir dünya’ ile karşı karşıya kaldığını kabul eden Sullivan, Amerikalıların gelecek konusunda ‘iyimser olmalarını’ yazıyor fakat ABD’nin dış politikasının ‘hızla anılara dönüşen bir dönemde geliştirildiğine’ dikkat çekerek ülkesinin şu anda karşı karşıya olduğu temel zorluğun altını çiziyor: karşılıklı bağımlılık çağında rekabet.

Soğuk Savaş sonrası dönemde büyük bir değişim yaşandığını fakat 1990’lar ve 11 Eylül’den sonraki yıllardaki ortak noktanın ‘yoğun bir büyük güç rekabetinin olmaması’ olduğunu kaydeden Sullivan, “Bu durum, her ne kadar dünyanın uluslararası düzenin temel yönü konusunda hemfikir olduğunun bir kanıtı olarak yorumlansa da, esas olarak ABD’nin askeri ve ekonomik üstünlüğünün bir sonucuydu,” diyor.

Soğuk Savaş sonrası dönemin sonu

Beyaz Saray’ın ulusal güvenlik şefi, Biden yönetimince de paylaşılan teşhisini koyuyor: Soğuk Savaş sonrası bu dönem artık kesin olarak sona ermiştir.

Stratejik rekabetin yoğunlaştığını ve artık uluslararası politikanın neredeyse her yönünü etkilediğini savunan Sullivan, bunun küresel ekonomiyi de karmaşıklaştırdığını düşünüyor.

Sullivan bu nedenle eski varsayımların ve yapıların, ABD’nin 2050 yılına kadar karşılaşacağı zorlukları karşılayacak şekilde uyarlanması gerektiğinin altını çiziyor. 11 Eylül’den sonra ABD’nin askeri gücünün bir eşi olmadığı için yönetimin ‘devlet dışı aktörlere ve haydut ülkelere’ odaklandığını ileri süren Sullivan, şimdi ABD’nin rakiplerinin onun askeri avantajlarını ‘taklit etmeye başladığını’ yazıyor.

Pandemiye yönelik tepkilerin de ortak bir kriz yönetiminden çok parçalı anlayışları yansıttığını kaydeden ABD’li yetkili, “Washington çoğu zaman uluslararası kurumlara, dışlayıcı oldukları ve daha geniş uluslararası toplumu temsil etmedikleri yönlerini ele almadan taştan yapılmış gibi davrandı,” diyor.

Biden’ın Trump’tan farkı

Dünyanın eskisi gibi devam etmediğinin kabul edilmemesinin genel etkisi, Sullivan’a göre, ABD’nin dünyanın önde gelen gücü olmaya devam etmesine rağmen, en hayati kaslarından bazılarının körelmesi oldu.

Bunun üstüne, Donald Trump’ın seçilmesiyle birlikte ABD, ittifaklarının ‘jeopolitik bir refah biçimi olduğuna inanan’ bir başkana sahip oldu. Trump’ın bu ittifaklara zarar veren adımları, yine Sullivan’a göre, ABD’nin ittifaklarını doğru bir biçimde bir yükümlülükten ziyade Amerikan gücünün bir kaynağı olarak gören Pekin ve Moskova tarafından özgüyle karşılandı ve “Trump uluslararası düzeni şekillendirmek için harekete geçmek yerine ondan geri çekildi.”

Sullivan’ın yazdığına göre, Biden göreve geldiğinde, hem ABD’nin ittifaklarına ve liderliğine verilen acil zararı onarmak, hem de ABD dış politikasını günümüzün zorluklarına uyarlamak gibi çifte bir görevle karşı karşıyaydı.

Jake Sullivan’dan kritik konuşma: Küresel ekonomide yeni bir dönemin ilanı

Biden’ın dış politikasının temelleri

Sullivan’a göre, Biden’ın dış politikasının özü, Amerikan gücünün yeni bir temelini atmak.

Bu bağlamda, ABD’nin geleceği iki şey tarafından belirlenecek gibi görünüyor: jeopolitik rekabette temel avantajlarını sürdürüp sürdüremeyeceği ve ‘iklim değişikliği’ ve ‘küresel sağlıktan gıda güvenliği ve kapsayıcı ekonomik büyümeye’ kadar ‘ulusötesi zorlukları’ ele almak için dünyayı bir araya getirip getiremeyeceği.

Sullivan, bunun için ABD’nin kendi gücüne ilişkin düşünce biçimini değiştirmesinin gerektiğini düşünüyor. Ona göre Biden yönetimi, uluslararası gücünün içeride güçlü bir ekonomiden geçtiğine inanmaktadır. Ekonominin güç sadece büyüklük ya da verimlilik ile değil, aynı zamanda ‘tüm Amerikalılar için çalışma ve tehlikeli bağımlılıklardan arınma derecesi’ ile ölçülmektedir.

Bir diğer kaynak, ABD’nin ittifakları olarak ortaya çıkıyor. Fakat Sullivan uyarıyor: Birçoğu yetmiş yıldan daha eskiye dayanan bu ilişkilerin günümüzün zorlukları için güncellenmesi ve ‘enerjik kılınması’ gerekiyor.

İçeride yapılması gerekenler

Sullivan’a göre, Soğuk Savaş’ı kazanan ABD, bu savaşın ertesinde ülke içinde ekonomik canlılığa yatırım yapmanın önemini göz ardı etti. Oysa ABD, İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden on yıllarda ülke, Ar-Ge ve stratejik sektörler de dahil olmak üzere cesur bir kamu yatırımı politikası izlemişti. Sullivan, bu stratejinin iktisadi başarının temelini oluşturduğunu fakat zaman içinde ABD’nin bu stratejiden uzaklaştığını savunuyor.

Sullivan, şu dikkat çekici satırları kaleme alıyor:

“ABD hükümeti, hem Amerikalı işçilere hem de gezegene yeterince odaklanmayan ticaret politikaları ve bir vergi kanunu tasarladı. ‘Tarihin sonu’ coşkusuyla birçok gözlemci jeopolitik rekabetlerin yerini iktisadi entegrasyona bırakacağını iddia etti ve çoğu uluslararası iktisadi sisteme dahil olan yeni ülkelerin politikalarını kurallara göre ayarlayacağına inandı. Sonuç olarak, ABD ekonomisi endişe verici kırılganlıklar geliştirdi. Toplam düzeyde gelişirken, yüzeyin altında bütün toplulukların içi boşaldı. ABD kritik imalat sektörlerindeki liderliğini kaybetti. Altyapısına gerekli yatırımları yapamadı. Ve orta sınıf darbe aldı.”

Biden’ın ‘Bidenomics’ olarak bilinen politika kapsamında ‘inovasyon ve endüstriyel güce’ yatırım yapmaya öncelik verdiğini yazan Sullivan, bu politikanın özel yatırımların yerini almaktan ziyade onlara ‘olanak sağlamak’ olduğunu savunuyor.

Sullivan ayrıca yapay zeka, kuantum hesaplama, biyoteknoloji, temiz enerji ve yarı iletkenlerde yeni atılımları teşvik ederken, müttefikleri ile ortaklaşa yeni ihracat kontrolleri ve yatırım kuralları yoluyla ABD’nin avantajlarını ve güvenliğini koruduklarını ileri sürüyor.

ABD’nin tedarik zincirlerinde Çin’e bağımlılığını azaltmayı hedeflediklerine dikkat çeken Sullivan, bu nedenle yarı iletkenler, tıp ve biyoteknoloji, kritik mineraller ve bataryalar gibi hayati sektörlerdeki ortakları ve müttefikleriyle ‘dayanıklı, uzun ömürlü tedarik zincirleri oluşturmak’ için çalıştıklarını, böylece ABD’nin ‘fiyat veya tedarik kesintilerine’ karşı savunmasız kalmayacağını savunuyor.

Askeri gücün sanayi ile bağı

Sullivan göreve geldikleri zaman, ABD ordusunun dünyanın en güçlü ordusu olmasına rağmen, endüstriyel tabanının bir dizi ‘ele alınmamış güvenlik açığı’ndan muzdarip olduğunu gördüklerini belirtiyor. Danışmana göre, yıllar süren yetersiz yatırımlar, yaşlanan işgücü ve tedarik zincirindeki aksaklıkların ardından önemli savunma sektörleri zayıflamış ve daha az dinamik hale gelmişti.

Bu bağlamda, Biden yönetiminin, ABD’nin ‘rekabetçi bölgelerde’ caydırıcılığını sürdürebilmesi için denizaltı sanayisine yatırım yapmaktan daha kritik mühimmatlar üretmeye kadar bir dizi sektörde bu altyapıyı yeniden inşa ettiğine dikkat çekiyor.

Ayrıca Sullivan, ABD’nin ‘üstün konvansiyonel yetenekleri’nin en son teknolojilerden yararlanmasını sağlamak için ‘en yenilikçi laboratuvarlar ve şirketlerle’ da ortaklık kurduğunu vurguluyor.

Sullivan, ‘daha rekabetçi bir dünyada’ Washington’un ‘iç ve dış politika arasındaki bariyeri yıkması gerektiğinde’ ve büyük kamu yatırımlarının dış politikanın temel bir bileşeni haline geldiğinde ‘şüphe olmadığını’ söylüyor.

‘Bidenomics’ neoliberalizmden kopuş mu?

ABD’nin uluslararası ilişkilerinin yeniden kurgulanması

Biden’ın Trump’ın aksine, göreve geldiği andan itibaren ABD’nin ittifaklarının önemini kavradığını kaydeden Sullivan, bununla birlikte bu ittifakları destekleyen birçok kişinin bile ‘karşılıklı bağımlılık çağında rekabet için bu ittifakları modernize etme ihtiyacını’ kavrayamadıklarına dikkat çekiyor.

Bu ittifakları ve ortaklıkları, ‘ABD’nin stratejik konumunu ve ortak zorluklarla başa çıkma kabiliyetini geliştiren maddi yollarla’ güçlendirdiklerini öne süren Sullivan, bu hamlelere örnek olarak şunları sıralıyor: Ukrayna’yı desteklemek; NATO’nun İsveç ve Finlandiya’yı da kapsayacak şekilde genişlemesi; NATO’nun doğu kanadındaki duruşunu değiştirip üyelerine yönelik siber saldırılara yanıt verebilecek bir kabiliyet edinmesi ve hava ve füze savunmasına yatırım yapması; ABD ve AB’nin ekonomi, enerji, teknoloji ve ulusal güvenlik alanlarındaki işbirliğini önemli ölçüde derinleştirmesi.

Sullivan benzer bir şeyi Asya’da da yaptıklarını söylüyor. ABD, Japonya ve Güney Kore arasında yeni bir üçlü işbirliği dönemini başlattıklarını ve ABD’nin bu ülkelerle ikili ittifaklarını ‘yeni zirvelere taşıdığını’ kaydeden Sullivan, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin ‘tehlikeli ve yasadışı nükleer ve füze programları’ karşısında, bölgenin ‘barışçıl ve istikrarlı kalması’ için ABD’nin ‘genişletilmiş caydırıcılığının her zamankinden daha güçlü olmasını’ sağlamak için çalıştıklarını yazıyor.

AUKUS ittifakı, Filispinler ile gelişen ilişkiler ve Hindistan’ın da dahil olduğu Quad ittifakı da Asya-Pasifik’teki Amerikan ittifaklarının temeli olarak Sullivan’ın dikkat çektiği birliktelikler.

ABD’nin yeni ortakları

Sullivan’ın makalesindeki dikkat çekici noktalardan biri de, ABD’nin ‘demokrasi’ lafzını sürdürürken ‘farklı politik sistemlere sahip’ ülkelerle de ortaklığa açık olduğunu doğrudan ilan etmesi.

“Washington’un özgür, açık, müreffeh ve güvenli bir dünya vizyonunu destekleyen ülkelerin yelpazesi geniş ve güçlüdür ve farklı siyasi sistemlere sahip olanları da içermektedir,” diyen Sullivan, ‘şeffaf ve hesap verebilir yönetişim ile demokratik reformcuları ve insan hakları savunucularını desteklerken’ bile ‘BM Şartı’nın ilkelerini savunmaya hazır’ her ülkeyle birlikte çalışacaklarını belirtiyor.

‘Küresel Güney’ vurgusu

COVID-19 pandemisindeki ‘liderlik eksikliği’nin Biden tarafından not edildiğini söyleyen Sullivan, sadece ABD’nin liderliğini yeniden tesis etmenin gerekmeyeceğini, aynı zamanda dünyaya, özellikle de ‘küresel Güney’e daha iyi bir teklif sunmak gerektiğini fark ettiklerini belirtiyor.

“Dünyanın büyük bir kısmı jeopolitik çekişmelerle meşgul değil; çoğu ülke, karşı karşıya kaldıkları ve bazıları varoluşsal olan sorunların üstesinden gelmelerine yardımcı olabilecek ortakları olduğunu bilmek istiyor,” diyen Sullivan, bu ülkeler için şikayet konusunun ‘ABD’nin çok fazla olması değil, çok az olması’ olduğunu ileri sürüyor.

ABD’nin, BM’nin ‘Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ doğrultusunda ilerleme kaydedilmesine öncelik verdiğini, çok taraflı kalkınma bankalarını büyüttüğünü ve özel sektörü harekete geçirerek ülkelerin ‘yerli sermayenin’ önünü açmasına yardımcı olduğunu yazan Sullivan, bu amaçla Dünya Bankası’nı modernize ettiklerini ve düşük ve orta gelirli ülkeler de dahil olmak üzere bankanın finansmanını önemli ölçüde artırmak için ortaklarla birlikte çalıştıklarını belirtiyor.

Sullivan’a göre Biden, Dünya Bankası’nı modernize etmenin yanı sıra, gelişmekte olan ülkelere Uluslararası Para Fonu’nda ‘daha fazla söz hakkı’ verilmesini de önerdi.

Danışman, “Son yıllarda Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi baskındı ve Amerika Birleşik Devletleri gelişmekte olan ülkelerdeki büyük ölçekli altyapı yatırımlarında geride kaldı. Şimdi ise ABD, gelişmekte olan ülkelerdeki fiziksel, dijital, temiz enerji ve sağlık altyapısını desteklemek için Küresel Altyapı ve Yatırım için G-7 Ortaklığı aracılığıyla yüz milyarlarca dolarlık sermayeyi harekete geçiriyor,” diye yazıyor.

Sullivan ayrıca, Başkan’ın BM Güvenlik Konseyi’nin daimi ve daimi olmayan üye sayısının artırılması ve ‘daha etkin ve temsili’ hale getirilmesi için geniş kapsamlı reformlar yapılması çağrısında bulunduğunun da altını çiziyor.

‘Bidenomics’in jeopolitik boyutu

ABD’nin Ortadoğu siyaseti

Makalenin 7 Ekim’deki Aksa Tufanı operasyonundan önce kaleme alınan orijinal versiyonuna atıf yapan Sullivan, ABD’nin Ortadoğu’da kaydettiği ‘ilerlemeyi’ vurguladığını söylüyor.

Sullivan’a göre yazının bu halinde, saldırganlığı caydırmaya, çatışmaları yatıştırmaya ve İsrail ile Arap komşuları da dahil olmak üzere ortak altyapı projeleri yoluyla bölgeyi bütünleştirmeye öncelik veren ‘disiplinli bir ABD politikası’ yaklaşımına geri dönme çabaları anlatılıyordu. 

7 Ekim’in ‘tüm bölgesel resmin üzerine bir gölge düşürmüş olup önemli bölgesel tırmanma riski de dahil olmak üzere yansımalarının halen devam ettiğini’ kaydeden Ulusal Güvenlik Danışmanı, bununla birlikte Biden yönetiminin Ortadoğu’da izlediği ‘disiplinli yaklaşım’ın bu krizdeki ABD duruşunun ve planlamasının temelini oluşturmaya devam ettiğine dikkat çekiyor.

‘IŞİD’in en kötü yıkımlarını hatırlatan vahşetlere imza atan Hamas’ın Filistin halkını temsil etmediğini savunan Sullivan, ABD’nin ‘iki devletli çözüm’e bağlı olduğunu hatırlatıyor.

Sullivan, Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki ‘normalleşme’ görüşmelerinin de Filistinliler için ‘önemli tavizler’ içerdiğini ileri sürüyor.

Sullivan öte yandan, “İran’ın asla nükleer silah elde etmemesini sağlamaya kararlıyız. Askeri güç hiçbir zaman ilk başvurulacak araç olmamalı, ancak bu önemli bölgede ABD personelini ve çıkarlarını korumak için gerektiğinde askeri güç kullanmaya hazırız,” diye yazıyor.

Danışman, Ortadoğu’daki mevcut krizin, ABD’nin yeni bir stratejik rekabet dönemine hazırlanması gerektiği gerçeğini değiştirmediğini de sözlerine ekliyor.

Çin ile ilişkiler

Sullivan, Çin’in öngörülebilir gelecekte dünya sahnesinde önemli bir oyuncu olmaya devam etmesini beklediklerini yazıyor.

“ABD’nin ve dostlarının çıkarlarını koruyan bir uluslararası düzen istiyoruz,” diyen Sullivan, Sovyetler Birliği’’nin çözülmesiyle ortaya çıkan durum gibi ‘dönüştürücü bir durum’ beklemediklerini, rekabette bir gelgit yaşanacağını, ABD’nin de Çin’in de ‘kazanımlar elde edeceğini’ belirtiyor.

ABD’nin Çin ile önemli bir ticaret ve yatırım ilişkisine sahip olmaya devam ettiğini belriten Sullivan, Çin ile ekonomik ilişkilerinin, bu ülkenin bir rakip olması nedeniyle karmaşık olduğunu ve Amerikalı işçilere ‘zarar veren adil olmayan ticaret uygulamalarını’ geri püskürtmek için hiçbir zaman özür dilemeyeceklerini söylüyor.

Sullivan, makalesini şöyle bitirirken, ABD’nin ‘karşılıklı bağımlılık ve ulusötesi meydan okumalar çağında yeni bir rekabet dönemine uyum sağladığı’ bir dönemin içinde olduğunu belirtiyor ve şöyle yazıyor:

“Bu, geçmişten kopmak ya da elde edilen kazanımlardan vazgeçmek anlamına gelmiyor; ancak Amerikan gücünün yeni bir temelinin atılması anlamına geliyor. Amerika’yı bulduğumuzdan daha güçlü ve ileride olacaklara daha hazırlıklı bir şekilde bırakmak istiyorsak, bu uzun süredir devam eden varsayımların yeniden gözden geçirilmesini gerektirmektedir. Bu aşamanın sonucu sadece dış güçler tarafından belirlenmeyecektir. Aynı zamanda büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi tercihleri tarafından da belirlenecektir.”

Amerika

ABD, “Havana sendromu” mağdurlarına 3 milyon dolar ödedi

Yayınlanma

ABD ordusu ve istihbarat personeli, gizemli “Havana sendromu” rahatsızlığı sebebiyle ilk kez resmi tazminat aldı. Pentagon, sinirsel saldırı mağdurları için çıkarılan yasa kapsamında yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını duyurdu. Diplomatlar ve ajanlarda görülen bu rahatsızlığın nedeni üzerindeki araştırmalar ise sürüyor.

ABD yönetimi, diplomatlar ve istihbarat görevlileri arasında görülen ve “Havana sendromu” olarak adlandırılan gizemli rahatsızlığın mağdurlarına ilk kez resmi tazminat ödemesi yaptı.

ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon), “Nörolojik Saldırı Mağduru Amerikalılara Yardım Yasası” (HAVANA) kapsamında hak sahiplerine toplamda yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını bildirdi.

Pentagon’dan konuya ilişkin yapılan açıklamada, bakanlığın zarar gören personele yardım ulaştırılması konusuna öncelik verdiği vurgulandı.

Açıklamada, “Bakanlık, etkilenen personele destek vermeyi öncelik haline getirdi ve herhangi bir başkanlık yönetimi döneminde HAVANA Yasası kapsamında yapılan ilk ödemeler olarak yaklaşık 3 milyon dolar tazminat dağıttı” ifadelerine yer verildi.

Savaş Bakanlığı, anormal tıbbi vakaları inceleyen departmanlar arası çalışma grubunu temel alarak yönlendirilmiş enerjinin biyolojik etkilerini araştıracak yeni bir ihtisas grubu kurulduğunu da duyurdu.

Açıklamada ayrıca, “Bakanlık, doğrulanmış sonuçlar elde etmek, mağdurların tedavisini iyileştirmek ve dinamik harekat ortamına uyum sağlamak amacıyla şeffaflık ile bilimsel dürüstlüğe odaklanmaya devam edecek” değerlendirmesi aktarıldı.

İlk vakalar Küba’da kaydedildi

Söz konusu rahatsızlık, ilk kez 2016 yılında Küba’da görev yapan Amerikalı diplomatlarda görülmesi nedeniyle “Havana sendromu” adını aldı.

Bölgedeki personel; ani baş ağrısı, işitme ve görme kaybı, denge bozukluğu ile mide bulantısı gibi şikayetlerle tıbbi yardım talep etti. Yapılan klinik muayenelerde, bazı çalışanlarda hafif beyin travması ve merkezi sinir sistemi hasarı saptandı.

Benzer semptomlar, 2018 yılında Çin’deki bir ABD’li diplomat üzerinde de görüldü. Amerikan medyasından The Wall Street Journal gazetesinin haberine göre, 2021 yılında Almanya’daki Amerikalı diplomatlar da aynı rahatsızlığı yaşadıklarını bildirdi.

Gazete aynı yıl, bir CIA personelinin de benzer şikayetler nedeniyle Sırbistan’dan tahliye edildiğini yazdı.

Cihaz iddiaları ve istihbarat raporları

CNN televizyonunun 13 Ocak tarihli haberine göre Pentagon, “Havana sendromu” yaratma kapasitesine sahip olduğu değerlendirilen gizli bir cihazı bir yılı aşkın süredir test ediyor.

Gizli bir operasyonla ele geçirildiği belirtilen ve sırt çantasına sığabilecek büyüklükte olan bu cihazın, darbeli radyo dalgaları ürettiği ifade ediliyor.

Televizyon kanalına konuşan ve konuya aşina kaynaklar, bazı hükümet yetkilileri ile bilim insanlarının bu dalgaları rahatsızlığın temel nedeni olarak gördüğünü kaydetti. Aynı kaynaklar, cihazın Rus yapımı parçalar içerdiğini ancak tamamen Rusya üretimi olmadığını öne sürdü.

Öte yandan, ABD istihbarat topluluğunda konuya ilişkin ciddi bir görüş ayrılığı yaşandığı kaydediliyor. Bloomberg’in aktardığı bilgilere göre, Ocak 2025’te yedi ABD istihbarat kurumundan beşi, söz konusu vakaların arkasında Washington karşıtı yabancı güçlerin bulunması ihtimalini “son derece düşük” gördü. Diğer iki istihbarat teşkilatı ise olaylardan yabancı servislerin sorumlu olabileceğini değerlendiriyor.

Okumaya Devam Et

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Amerika

Veri merkezleri ABD’li valilik adaylarının hedefinde

Yayınlanma

Yapay zekanın hızla yayılmasıyla inşa edilen devasa veri merkezleri, ABD genelindeki valilik yarışlarında adaylar için en kritik tartışma noktalarından biri haline geliyor. Artan enerji maliyetleri, arazi kullanımı ve çevreye etkiler seçmen nezdinde endişe yaratırken, adaylar eski kararlarını gözden geçirmek veya yeni kısıtlamalar vadetmek zorunda kalıyor.

Yapay zeka altyapısının fiziki temelini oluşturan devasa veri merkezlerine yönelik toplumsal tepki, valilik seçimlerinde yarışan adayları zor durumda bırakıyor.

Bu dev tesislerin varlığı, seçim pusulalarındaki pek çok yarışta en hararetli tartışma konularından biri haline geliyor.

Görevdeki valiler ve onların yerine geçmeyi hedefleyen rakipler, Amerikalıların yapay zeka hakkındaki artan endişeleriyle birlikte, veri merkezlerinin inşasından kaynaklanan enerji fiyatları ve arazi kullanımı korkularıyla da mücadele etmek zorunda kalıyor.

Yapay zeka modellerini, sistemlerini ve diğer teknolojileri çalıştırmak için kullanılan geniş alanlara yayılmış bu binalar, yapay zekanın hızlı gelişiminin somut olarak görülebildiği nadir alanlar arasında yer alıyor.

Teknoloji ve siyasetin kesişim noktasına odaklanan Silverman Strategy Group kurucusu Sam Silverman konu hakkında yaptığı değerlendirmede, “Çabalasanız bile bundan daha kolay bir siyasi hedef icat edemezdiniz” dedi. Silverman, stratejide devasa değişiklikler yapılmadığı takdirde bu durumun daha da kötüleşeceğini kaydetti.

En son Demokrat Temsilci Pat Ryan ile çalışan Silverman, “Genel olarak teknoloji iyimseriyim ancak kendi bölgesinde aktif olarak veri merkezi taraftarı bir kampanya yürüten herkese bunun seçimsel bir hata olduğunu söylerim” ifadelerini kullandı.

Eyaletlerde veri merkezlerine yönelik tartışmalar giderek büyüyor. Eyalet milletvekilleri, bu tesislerin çevresel ve ekonomik etkileriyle mücadele etmek amacıyla geçici durdurma kararları veya daha sıkı düzenlemeler getirilmesi yönünde adımlar atıyor.

Adaylar da seçmenlerin desteğini kazanmak için bu hareketlilikten faydalanıyor ya da yapay zeka altyapısına daha önce verdikleri desteklerden geri adım atıyor.

Silverman, valilik yarışlarının bu politikaların pratikte ilk kez ciddi şekilde sınandığı yerler olduğunu belirtiyor.

ABD’de veri merkezlerine “dur” deme arayışı

Pennsylvania

Pennsylvania valilik yarışı bu yeni dinamiğin en net görüldüğü yerlerden biri olarak öne çıkıyor. Demokrat Vali Josh Shapiro, Cumhuriyetçi Pennsylvania Saymanı Stacy Garrity karşısında zorlu bir sınav veriyor.

Gelecekte 2028 Demokrat başkan adaylığı için adı geçen isimlerden biri olan Shapiro, geçen yıl eyaletteki yeni Amazon veri merkezi projesini memnuniyetle karşıladıktan sonra, o tarihten bu yana daha temkinli bir yaklaşım sergiliyor.

Shapiro, mayıs ayında valiliğin Sorumlu Altyapı Geliştirme girişimi (GRID) olarak adlandırılan ve veri merkezlerine yönelik yasal sınırları belirleyen bir çerçeve plan açıkladı.

Geçen ay Pennsylvania Temsilciler Meclisinden geçen bu önlem, veri merkezi geliştiricilerinin elektrik maliyetlerini tüketicilerin üstlenmesini önlemek için kendi enerji üretimlerini finanse etmelerini ve planları konusunda yerel topluluklara karşı şeffaf olmalarını zorunlu kılıyor.

Düzenleme ayrıca veri merkezlerinin, belirli sayıda yeni istihdam güvencesi vermelerini ve çevreyi koruma taahhütlerini içeren toplumsal fayda sözleşmeleri imzalamak üzere belediyelerle işbirliği yapmasını talep ediyor.

Shapiro’nun seçim kampanyası sözcüsü Manuel Bonder, eyalet senatosundan da geçmesi gereken bu çerçevenin, valinin yerel topluluk, sendika ve çevre liderleriyle yürüttüğü çalışmalar doğrultusunda tasarlandığını ifade etti.

Vali, bu planı Amazon’un eyalet genelinde çok sayıda bulut bilişim ve yapay zeka kampüsü kurmak üzere en az 20 milyar dolarlık yatırım yapacağını duyurmasından bir yıldan kısa bir süre sonra hayata geçirdi.

Yeniden seçim yarışında açık ara önde olan Shapiro, bu projenin ardından dengeli bir politika izlemeye çalışıyor. Pennsylvania’nın büyük projeler için rekabet ettiğini ve inovasyona öncülük ettiğini belirten Bonder, Shapiro’nun sıkı standartlar belirlemeye, projelerin topluma fayda sağlamasına ve eyalet sakinlerine ek maliyet getirmemesine odaklandığını aktardı.

Buna rağmen rakibi Garrity, seçim kampanyasında Shapiro’nun bu projeye verdiği desteği hedef almayı sürdürüyor.

Garrity yaptığı açıklamada, “Bir yıldan kısa bir süre önce Josh Shapiro, Pennsylvania’da sınırsız veri merkezi gelişiminin en büyük amigo kızlığını yapıyordu ancak gördüğümüz üzere yerel topluluklara hiçbir liderlik göstermedi ve neredeyse hiç bilgi vermedi” diyerek hazırlanan çerçevenin sadece gönüllülük esasına dayandığına işaret etti.

Bununla birlikte Garrity de seçimler yaklaştıkça veri merkezlerine yönelik görüşlerini değiştirdi. Eyalet saymanı, o dönemde Amazon projesini övmüş ve daha sonra Pennsylvania’nın veri merkezi gelişiminde geri kaldığını savunarak kuralların esnetilmesini talep etmişti.

Geçen hafta ise yönünü değiştiren Garrity, yerel, bölge ve eyalet liderleriyle gerçekleştirdiği bir toplantıda veri merkezi geliştirme çalışmalarına ara verilmesi çağrısında bulundu.

Lehigh Üniversitesinde görev yapan siyaset bilimci Christopher Borick, valilik yarışının seçilmiş yetkililerin veri merkezleri konusundaki söylemlerini ve politikalarını ne kadar sert bir biçimde yeniden yapılandırmak zorunda kaldıklarını gösterdiğini ifade etti.

Borick, pek çok yetkilinin ve yeniden seçilmek için yarışan adayın bu konuda aceleci davrandığını ve kendilerini karmaşık bir dengenin ortasında bulduklarını kaydetti.

Texas

Shapiro gibi, görevdeki Cumhuriyetçi Vali Greg Abbott da bu sonbaharda yapılacak seçimler öncesinde veri merkezlerine yönelik bakış açısını değiştiriyor.

Abbott, geçen ay bir kampanya durağında eyaletin kırsal kesimlerinde yeni veri merkezi inşaatlarının engellenmesi çağrısında bulunarak dikkatleri üzerine çekmişti.

Yerel basına yansıyan haberlere göre Abbott, Doğu Texas değerlerini koruma mücadelesiyle doğrudan örtüşen bir diğer konunun, mahallelerde kurulmak istenen yapay zeka veri merkezlerine karşı çıkmak olduğunu belirtti.

Bu açıklamalar, Abbott’ın eyalet düzenleyici kurumlarına gönderdiği ve vatandaşların altyapı maliyetleri altında ezilmemesinin güvence altına alınmasını talep ettiği mektuptan birkaç hafta sonra geldi. Vali mektubunda, veri merkezlerine yönelik satış vergisi muafiyetlerinin kaldırılmasını, bu tesislerin Texas’ın elektrik kapasitesine katkıda bulunmasını ve su tasarruflu teknolojilerle inşa edilmesini önermişti.

Bu yaklaşım, Google’ın eyaletteki veri tesisleri yatırımı için sunduğu 40 milyar dolarlık projeyi memnuniyetle karşılayan ve Texas’ı yapay zeka gelişiminin merkez üssü olarak nitelendiren geçen kasım ayındaki Abbott portresinden ciddi bir sapma gösteriyor.

Demokrat valilik adayı ve Texas eyalet milletvekili Gina Hinojosa, Abbott’ın bu geçmişini kullanarak veri merkezlerini seçim kampanyasının ana gündem maddesi haline getiriyor.

Hinojosa yaptığı açıklamada, “Veri merkezleri Texas’a taşınıyor çünkü Greg Abbott, faturayı eyalet sakinlerinin ödemesi için ülkedeki en cömert vergi muafiyeti sisteminin kurulmasına yardımcı oldu” diyerek eyaletteki vergi muafiyetlerinin 2028 yılına kadar kamuda 3 milyar dolardan fazla kayba yol açabileceğine işaret etti.

Hinojosa, yapay zeka geliştiricilerinin artan elektrik ve su maliyetlerini ödemesi yönündeki toplumsal baskının artması sebebiyle valinin geri adım attığını savunuyor.

Hinojosa, “Abbott’ın bu konuda hiçbir inandırıcılığı yok, kimse yangını çıkaran kundakçının o yangını söndüreceğine inanmaz” diye ekledi.

Bu dönemdeki diğer Demokratlar gibi popülist bir yaklaşım benimseyen Hinojosa, seçmenlerin bu merkezlerin sahibi olan aşırı zengin teknoloji baronlarına karşı duyduğu tepkiyi arkasına alıyor.

Borick, veri merkezlerinin yapay zekayla bağlantılı güçlü teknoloji şirketlerine ve nüfuzlu kişilere yönelik duyulan öfkeyle doğrudan kesiştiğini belirtiyor.

Georgia

Kritik seçim eyaletlerinden Georgia’da anketörler, valilik yarışının eski Atlanta Belediye Başkanı Demokrat Keisha Lance Bottoms ile milyarder sağlık sektörü yöneticisi Rick Jackson arasında başabaş geçeceğini öngörüyor.

Vergi teşvikleri ve ucuz elektrik tarifeleri sayesinde ülkedeki en fazla veri merkezine ev sahipliği yapan eyaletlerden biri olan Georgia’da, iki adayın bu konudaki yaklaşımları tamamen ayrışıyor.

Bottoms, faturaların yükselmesine ve su kaynaklarının tükenmesine yol açtığını iddia ettiği veri merkezlerinin genişlemesinin durdurulmasını ve durumun yeniden değerlendirilmesini istiyor. Demokrat aday, bu değerlendirmeler sürerken yeni inşaatlara geçici bir yasak getirilmesini öneriyor.

Bottoms’ın kampanya iletişim direktörü TaNisha Cameron, Georgia’da bir plan olmadan kontrolsüz bir şekilde veri merkezi inşa edilmesini kabul etmeyeceklerini belirtti.

Mevcut Vali Brian Kemp ise geçen ay bu yaklaşımı sorumsuzluk olarak nitelendirerek eleştirdi.

Veri merkezi projesinde yatırımı olan rakip aday Jackson ise bu merkezlerin topluma ekonomik fayda sağlayabileceğini savunarak sektörü destekliyor. Jackson, yine de tesislerin nereye kurulacağı konusunda yerel toplulukların söz hakkı olması gerektiğine inanıyor.

Sektörün zorlu mücadelesi

Adaylar veri merkezlerine yönelik tepkileri yönetmeye ve bazı durumlarda bu tepkilerden siyasi fayda sağlamaya çalışırken, veri merkezi sektörü temsilcileri ise bu tesislerin farklı kullanım alanları olmasına rağmen sadece yapay zekayla ilişkilendirilmesinden rahatsızlık duyuyor.

Bir veri merkezi sektörü uzmanı, seçim yılında olunması nedeniyle uygun fiyatlılık tartışmalarının odağında veri merkezlerinin günah keçisi ilan edildiğini kaydetti.

Uzman, “Bu görüşmelerde altyapı ile uygulamayı birbirinden ayırmak zor oluyor, bu da bizi hayal kırıklığına uğratıyor çünkü uygulamanın nasıl kullanılacağı konusunda bizim bir etkimiz olmuyor” dedi.

Veri merkezleri ve yapay zekaya yönelik toplumsal algıyı ölçen Fairleigh Dickinson Üniversitesi Anketi Direktörü Dan Cassino ise tepkilerin doğrudan yapay zekanın kendisine yönelik olduğunu vurguladı.

Cassino, insanların elektrik faturalarını artıran şeyin yapay zeka için kurulan veri merkezleri olduğuna inandığını belirterek, “İnsanlara yapay zeka hakkındaki görüşlerini sorduğumuzda, çoğunlukla olumsuz yanıtlar alıyoruz” dedi.

ABD’de veri merkezleri hiç popüler değil

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English