Dünya Basını
Jeffrey Sachs: Trump’ın sözüne güvenilmez, Netanyahu savaşı körüklüyor

Columbia Üniversitesi Sürdürülebilir Kalkınma Merkezi Direktörü ve dünyaca ünlü ekonomist Profesör Jeffrey Sachs, Yargıç Andrew Napolitano’nun sunduğu Judging Freedom programında, küresel jeopolitiğin içinde bulunduğu vahim tabloyu, Amerikan dış politikasındaki tutarsızlıkları ve Ortadoğu’da yaklaşan büyük savaş tehlikesini çarpıcı ifadelerle değerlendirdi.
Yayında konuşan Sachs, özellikle Trump yönetiminin Rusya ve İran ile ilişkilerde sergilediği zikzaklı tutumu sert bir dille eleştirirken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ABD’yi İran’la doğrudan bir savaşa sürüklemek için “pervasız” bir strateji izlediği uyarısında bulundu.
Sachs, Washington’daki karar alıcı mekanizmaların, Amerikan halkının çıkarlarından ziyade belirli lobi gruplarının ve “aşırılık yanlısı” unsurların etkisi altında olduğunu vurguladı.
“Trump’ın sözüne güvenilmeyeceğini tüm dünya gördü”
Programın açılışında, ABD ve Rusya arasında Alaska’nın Anchorage kentinde gerçekleşen ve Ukrayna savaşının sona erdirilmesine yönelik umutları yeşerten ancak kısa sürede akamete uğrayan zirveye değinildi.
Napolitano’nun, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Trump yönetimine karşı tavrının değişip değişmediği yönündeki sorusunu yanıtlayan Sachs, Kremlin’in Washington’daki tutarsızlık karşısında büyük bir hayal kırıklığı yaşadığını belirtti.
Sachs, “Rusya hükümeti, herkesin gördüğü gerçeği artık net bir şekilde görüyor: Trump’ın sözü, güvenilebilecek veya bel bağlanabilecek bir olgu değil” diyerek, Anchorage’da varılan mutabakatın nasıl bir anda yok sayıldığını şu sözlerle anlattı:
“Başkan Trump ve Devlet Başkanı (Vladimir) Putin Anchorage’da bir araya geldiklerinde, savaşın nasıl sona erdirileceği, Ukrayna’nın tarafsızlığı, güvenlik garantilerinin nasıl işleyeceği ve hangi toprak değişikliklerinin yapılması gerektiği konusunda temel bir çerçeve üzerinde anlaşmaya varmıştı. Ancak Trump o kadar tutarsız bir lider ki Avrupalı müttefikler devreye girdiğinde veya (Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir) Zelenskiy ile görüştüğünde, Alaska’da konuşulan her şeyi bir kenara bıraktı.”
Sachs, Trump’ın bu tutarsızlığının ardından Rusya’ya yönelik tehditlerini artırdığını ve hatta Hindistan’a karşı gümrük vergisi silahını çektiğini hatırlatarak, Beyaz Saray’ın davranışlarında “günlük bazda bile” mantıksal bir bütünlük bulunmadığını kaydetti.
Ünlü ekonomist, “Bu sadece Rusya için değil, Kanada’dan Meksika’ya, Avrupa Birliği’nden İngiltere’ye kadar herkes için geçerli. Dünyanın her yerinde, Amerika Birleşik Devletleri’nde olgun bir yönetim olmadığına dair büyük bir hayal kırıklığı hâkim” ifadelerini kullandı.
“Netanyahu ABD’yi İran savaşına çekmek istiyor”
Mülakatın önemli bölümü, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Beyaz Saray ziyareti ve bunun olası sonuçları üzerineydi.
Sachs, Netanyahu’nun Washington’daki varlığının tek bir amacı olduğunu ve bunun da ABD ordusunu İran’a karşı topyekûn bir savaşa sokmak olduğunu vurguladı.
İsrail hükümetinin stratejisini “tamamen pervasız” olarak nitelendiren Sachs, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Netanyahu’nun istediği çok açık: ABD’nin İran’la savaşa girmesi. Bunu on yıllardır istiyor. Trump, geçtiğimiz haziran ayında Netanyahu’nun isteğiyle bazı adımlar attı ve bu, İsrail’in İran füzelerine karşı savunmasızlığını ortaya koyan tam bir karmaşayla sonuçlandı. Şimdi Netanyahu, ABD’nin İran’a karşı bir savaşta ‘her şeyini ortaya koymasını’ (all-in) istiyor. Bu olağanüstü derecede tehlikeli bir senaryo.”
Trump’ın Truth Social platformunda paylaştığı ve Netanyahu ile görüşmesinin ardından “müzakerelere şans vereceğini” belirttiği ancak başarısızlık durumunda İran’ı “yok etmekle” tehdit ettiği mesajını yorumlayan Sachs, bunun bir oyalama taktiği olabileceğine işaret etti.
Sachs, “Bunun bölgeye yeni bir uçak gemisi göndermek için zaman kazanmaya yönelik bir taktik olup olmadığını kim bilebilir? Ancak ortada akılcı bir strateji olmadığı kesin” dedi.
Jeffrey Sachs, Batı medyasının, özellikle de New York Times gibi ana akım kuruluşların, İran’dan gelen barış çağrılarını sistematik olarak görmezden geldiğini belirtti.
İran Dışişleri Bakanı’nın 7 Şubat’ta yaptığı ve bölgesel barış için kapsamlı bir vizyon sunduğu konuşmanın ABD basınında yer bulmamasını sert bir dille eleştiren Sachs, bu durumu “gazetecilik adına utanç verici” olarak niteledi.
Sachs, İran’ın diplomatik çözüm arayışında olduğunu şu sözlerle ifade etti:
“İranlılar defalarca müzakere etmek istediklerini belirttiler. Bunu on iki yıldır söylüyorlar. ABD, Çin, Rusya, Fransa, İngiltere ve Almanya ile Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) çerçevesinde ciddi bir anlaşmaya varmışlardı. Bu anlaşma 2015’te imzalandı ve BM Güvenlik Konseyi tarafından oybirliğiyle onaylandı. Ancak Trump bu anlaşmayı yırttı attı.”
İran Dışişleri Bakanı’nın Katar’daki konuşmasında, sadece nükleer meselelerde değil, tüm Ortadoğu’da barışın mümkün olduğunu anlattığını belirten Sachs, bu barışın önündeki temel engelin İsrail’in Filistin topraklarındaki işgali olduğunu vurguladı.
Sachs, “Barış mümkündür, normalleşme mümkündür, herkes için güvenlik mümkündür. Ancak Gazze’deki soykırım, İsrail’in Batı Asya’nın tartışmasız hegemonu olma iddiası ve işgal altındaki topraklarda yayılmacı politikaları sona ermelidir” diye konuştu.
Trump’ın sosyal medya mesajında “Ortadoğu’da gerçekten barış var” şeklindeki ifadesini “saçmalık” ve “siyasi yalan” olarak nitelendiren Sachs, sahadaki gerçekliğin bunun tam tersi olduğunu belirtti.
Sachs, El Cezire’nin haberine atıfta bulunarak, İsrail’in Gazze’de kullandığı silahlara dair korkunç detaylar paylaştı:
“Ortadoğu’da barış yok. İsrail her gün Gazze’de ve Batı Şeria’da Filistinlileri katlediyor. El Cezire’nin ve diğer kaynakların aktardığına göre, İsrail Filistinlileri fiziksel olarak yok etmek, adeta buharlaştırmak için termobarik silahlar kullanıyor. Bu barbarlık sona ermeden barıştan söz edilemez.”
Sachs, mevcut savaşların temel nedeninin İsrail’in Filistin’i işgali ve 8 milyon Filistinli Arap üzerindeki baskıcı yönetimi olduğunu, bu gerçek çözülmeden kalıcı bir ateşkesin mümkün olamayacağını kaydetti.
İsrail lobisinin Washington’daki nüfuzu
Mülakatta, ABD dış politikasının şekillenmesinde “mega bağışçıların” ve lobi faaliyetlerinin rolüne de geniş yer verildi.
Sachs, Amerikan halkının büyük çoğunluğunun iki devletli çözümü ve barışı desteklemesine rağmen, Washington’daki siyasi elitin İsrail lobisinin güdümünde hareket ettiğini savundu.
Trump’ın damadı Jared Kushner ve danışmanları Steven Miller gibi isimlerin Netanyahu ile olan yakın ilişkilerine dikkat çeken Sachs, bu isimlerin “barış müzakerecisi” değil, “parlatılmış emlak komisyoncuları” olduğunu söyledi.
Sachs, şu çarpıcı tespiti yaptı:
“Amerikan müzakerecileri, Netanyahu’nun uzun süreli kişisel dostları. Onunla işbirliği yapıyor ve planlar kuruyorlar. İranlı müzakerecilerin Kushner veya diğerlerinin söylediklerine itibar etmesi için hiçbir neden yok. Ancak İranlı diplomatlar yine de Türkiye, Suudi Arabistan, Rusya ve Çin ile görüşerek diplomatik kanalları zorluyor. Bu liderler Trump’a ‘Bunu yapma, savaş çıkarma’ diyorlar.”
Sachs, Trump’ın “Önce Amerika” (America First) söylemiyle, İsrail’in çıkarları için ABD’yi savaşa sürükleme ihtimali arasındaki derin çelişkiye de işaret etti.
Olası bir İran savaşının ABD’nin ulusal çıkarlarına tamamen aykırı olacağını belirten Sachs, “Bu savaş, Trump’ın seçmen tabanının çıkarlarına, ABD’nin güvenliğine ve dünya ekonomisine tamamen zıt olacaktır. Hizmet edeceği tek çıkar, başkasına ait topraklara tutunmaya çalışan İsrailli fanatiklerin çıkarıdır” değerlendirmesinde bulundu.
Napolitano’nun, Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumunda ABD’deki benzin fiyatlarının ne olacağına dair sorusunu yanıtlayan Sachs, ekonomik etkinin ötesinde çok daha büyük bir tehlikeye dikkat çekti.
Sachs, “Hürmüz Boğazı, dünya petrol ihracatının önemli bir kısmının geçiş noktasıdır. Boğazın kapanması kaos yaratır.
Ancak bu, yaşanacak felaketin sadece küçük bir kısmı olur” diyerek şöyle devam etti:
“Bu kez yaşanacak bir savaş 12 gün sürmez. Bu kez savaş patlayıcı ve yıkıcı olacaktır. İran’ın yanında yer alacak pek çok dostu olduğunu göreceğiz ve bu gerçeği idrak ettiğimizde hem biz hem de İsrail büyük bir pişmanlık duyacak. Bu, her açıdan pervasız bir kumardır.”
Profesör Sachs, konuşmasının sonunda, barışın aslında “bir kalp atışı kadar yakın” olduğunu, ancak bunun için ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’nde Filistin devletinin tanınmasını engelleyen vetosunu kaldırması gerektiğini belirtti.
Uluslararası hukukun ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkelerin tamamının kabul ettiği çözümün, yan yana yaşayan iki devlet esasına dayandığını hatırlatan Sachs, Netanyahu’nun tüm kariyerini bu olasılığı yok etmeye adadığını ifade etti.
Sachs sözlerini, “Eğer ABD Başkanı barış isteseydi, bu hemen gerçekleşebilirdi. Tek yapması gereken, dünyanın bildiği ve kabul ettiği çözüme, yani uluslararası hukuka engel olmaktan vazgeçmektir” diyerek tamamladı.
Dünya Basını
Eski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir

Eski CIA analisti Larry C. Johnson, Washington yönetiminin İran’a yönelik olası bir kara harekatının ağır bir yenilgi getireceğini belirterek ABD Başkanı Trump’ın durumunu Çanakkale’deki Churchill’e benzetti. Johnson, İsrail ordusunun Gazze’deki kayıplarla kendi mantığı üzerinden 3 bin 900 adet 11 Eylül yarattığını ve NATO’nun Ukrayna’da büyük bir kimlik bunalımına sürüklendiğini bildirdi.
ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatının eski terörle mücadele analisti ve Dışişleri Bakanlığı Terörle Mücadele Dairesinin eski yetkilisi Larry C. Johnson, küresel güvenlik dengeleri ve Washington yönetiminin askeri hamlelerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Uluslararası ilişkiler uzmanı ve analist Brandon J. Weichert’ın sunduğu programda konuşan Johnson, Beyaz Saray’ın İran’a yönelik olası bir kara harekatına girişmesi durumunda Birinci Dünya Savaşı’ndaki Gelibolu hezimetine benzer tarihi bir yıkımla karşılaşacağını kaydetti.
Donald Trump yönetiminin 3 Kasım ara seçimleri öncesinde İran’a yönelik hava ve deniz saldırılarını yeniden başlatma hazırlıklarını değerlendiren Johnson, operasyonel imkanların tükendiğini ve Washington’ın kendisini küresel bir felaketin eşiğine getirdiğini ifade etti.
Eski istihbarat analisti Johnson, Washington’daki karar vericilerin sahadaki askeri gerçekliklerden koptuğunu vurguladı. ABD Merkez Komutanlığının kısıtlı saldırılardan geniş çaplı askeri operasyonlara kadar uzanan yeni hedef paketleri hazırladığına yönelik bilgileri ele alan Johnson, bu planların hem askeri hem de ekonomik açıdan intihar niteliğinde olduğunu dile getirdi.
Yönetimin petrol fiyatlarını düşürmek amacıyla askeri tazyiki artırmayı düşündüğünü aktaran uzman, bunun tam tersi bir sonuç yaratacağını belirtti.
“Trump şanslıysa Gelibolu’daki Churchill’e döner”
Programın sunucusu analist Brandon J. Weichert’ın izleyicilerden gelen olası bir kara savaşı ihtimaline ilişkin sorusunu yanıtlayan Larry C. Johnson, Türkiye topraklarında yaşanan tarihi Çanakkale Savaşı’na atıfta yaptı.
İran topraklarına asker çıkarmanın Amerikan ordusu için telafisi imkansız bir hezimet getireceğini kaydeden Johnson, “Umarım İran’da bir kara savaşına girilmez, zira orada feci şekilde dayak yeriz. Böyle bir adım atılırsa ortaya çıkacak en muhtemel tablo, Donald Trump’ın Gelibolu’daki Winston Churchill’e dönüşmesidir; o da eğer şanslıysa” ifadelerini kullandı.
Churchill’in Gelibolu harekatında uğradığı büyük stratejik hezimetin bir benzerinin Basra Körfezi’nde yaşanabileceğini vurgulayan Johnson, Washington’ın sahadaki coğrafi, lojistik ve askeri gerçekleri görmezden gelerek hareket ettiğini aktardı.
Johnson, olası bir çıkarma harekatının Amerikan kuvvetlerini kapana kıstıracağını ve tarihin en ağır askeri felaketlerinden birine kapı aralayacağını dile getirdi.
“Uçaklar İran içlerine girdiğinde mühimmat sıkıntısıyla karşılaşacak”
Pentagon’un askeri hazırlıklarını detaylandıran Johnson, sahadaki lojistik kısıtların altını çizdi. B-1 ağır bombardıman uçaklarının artık İngiltere’deki üslerde konuşlu olmadığını hatırlatan eski analist, donanmanın uçak gemisi kapasitesinin de sınırlarına dayandığını belirtti.
Tayland kıyılarında demirleyen George H.W. Bush uçak gemisinin geri dönmesi ve Theodore Roosevelt uçak gemisinin bölgeye intikal etmesi durumunda dahi operasyonel derinliğin yetersiz kalacağını kaydeden Johnson, F-35 savaş uçaklarının menzil sorununa dikkat çekti.
Johnson, teknik tablonun vahametini şu sözlerle açıkladı:
“Uçak gemilerini güvenli kabul edilen yaklaşık 320 kilometre açıkta tuttuğunuzda, bu gemilerden kalkan F-35 uçaklarının azami muharebe yarıçapı yaklaşık 800 kilometredir. Bu da uçakların denizde 320 kilometre yol aldıktan sonra İran topraklarının sadece 80 kilometre içerisine kadar girebileceği anlamına gelir. Bu noktada ellerindeki Tomahawk veya havadan fırlatılan seyir füzelerini ateşlemek zorundalar. Ancak bu mühimmatların stokları da tükenmek üzere. Peki ne elde edeceksiniz? Sadece İran’ı kışkırtacaksınız.”
İran’ın böyle bir saldırı karşısında doğrudan Amerikan savaş gemilerini, Ürdün ve İsrail’de saldırı için kullanılan askeri üsleri hedef alacağını belirten Johnson, operasyona lojistik veya istihbari destek veren diğer Körfez ülkelerinin de misillemeyle yüzleşeceğini söyledi.
Eski analist, çatışmanın büyümesiyle birlikte savaşın ara seçimlerin hemen öncesinde doğrudan Amerikan kamuoyunun gündemine oturacağını ifade etti.
“İran yeni füzeler aldı, Çin bunları denemek istiyor”
USS Makin Island ve USS Boxer amfibi hücum gemilerinin bölgedeki hareketliliğine değinen program sunucusu Brandon J. Weichert, yönetimin İran’ın güneyine asker çıkarma niyetinde olup olmadığını sordu.
Johnson, Beyaz Saray’ın böylesi tehlikeli bir maceraya kalkışabilecek bir akıl tutulması yaşayabileceğini dile getirdi.
Amerikan askerlerinin İran topraklarına ayak basması durumunda ikmal hatlarının derhal kesileceğini vurgulayan Johnson, “Bunu deneyecek kadar çılgın olabilirler. O zaman bir anda İran topraklarında mahsur kalmış Amerikan birlikleriyle karşı karşıya kalırsınız. Çünkü o birliklere ikmal sağlamaya çalışacak Amerikan gemileri, İran’ın elindeki yeni nesil gemisavar füzeleriyle vurulacaktır. İran bu füzelerin yeni sevkiyatını geçtiğimiz aylarda doğrudan Çin’den aldı. Çin yönetimi de bu silah sistemlerini memnuniyetle test etmek istiyor. Çünkü Pekin yönetimi, Trump’ın sergilediği tutarsızlıklara bakarak bir sonraki hedefin kendileri olabileceğini görüyor ve sistemlerinin Amerikan donanmasına karşı çalışıp çalışmadığını sahada görmek istiyor” dedi.
Tahran yönetiminin boyun eğmeyeceğini ve geri adım atmayacağını ifade eden Johnson, İran Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Washington’dan gelen son müzakere teklifini doğrudan geri çevirdiğini hatırlattı.
Tahran’ın ayrıca Basra Körfezi ve boğazlardan geçen tüm ticari gemilerden geçiş ücretini İran riyali olarak tahsil etme kararı aldığını belirten Johnson, bu mali operasyonun Çin bankaları üzerinden yürütüldüğünü ve ABD Hazine Bakanlığı yetkililerinin baskılarına karşı Tahran’ın elini güçlendirdiğini aktardı.
“Netanyahu’nun mantığına göre Gazze’de 3 bin 900 adet 11 Eylül yaşandı”
Programda 7 Ekim olaylarının yıldönümü ve Gazze’deki insani yıkım da geniş yer tuttu. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsünde yaptığı orantısal kayıp hesabını eleştiren Johnson, İsrail yönetiminin kendi mantığıyla kendi suçunu tescillediğini ifade etti.
Netanyahu’nun 8 milyonluk İsrail nüfusu üzerinden 1200 kaybı, 350 milyonluk Amerikan nüfusunda 40 bin ölüme eşdeğer göstererek meşruiyet aradığını hatırlatan analist, aynı denklemin Filistin halkı için kurulması gerektiğini belirtti.
Gazze’deki tabloyu rakamlarla ortaya koyan Johnson, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Netanyahu’nun bu oyununu Filistinliler için oynayalım. Gazze’de İsrail ordusunun da kayıtlara geçirdiği en az 73 bin sivil yaşamını yitirdi. Bölgenin 2,2 milyonluk nüfusunu hesaba kattığınızda, bu oran 350 milyonluk bir ülkede yaklaşık 11 ila 12 milyon insanın katledilmesine denk gelir. Netanyahu artık çıkıp da 16 adet 11 Eylül yaşadık teranesini bırakmalıdır. İsrail, bizzat Başbakanının benimsediği mantık üzerinden Gazze’de tam 3 bin 900 adet 11 Eylül saldırısına denk bir yıkım gerçekleştirdi. Kimse bana İsrail’in çok acı çektiği masalını anlatmasın. Filistin halkına yaşatılan şey tartışmasız biçimde tam bir soykırımdır. Enkaz altındaki cenazeler çıkarıldığında gerçek kaybın 150 bini aştığı görülecektir.”
İsrail ordusunun Gazze’de Hamas’ı yok etme gerekçesinin gerçeği yansıtmadığını belirten Johnson, asıl hedefin bölgeyi insansızlaştırmak ve nüfusu tamamen sürgün etmek olduğunu dile getirdi.
Gazze’nin dört bir taraftan kuşatılmış olmasına rağmen askeri hedeflere ulaşılamadığını aktaran uzman, İsrail ordusunun operasyonel başarısızlığını sivil halkı topluca cezalandırarak örtbas etmeye çalıştığını söyledi.
“Irak’ta yapılan ölümcül hatalar bugün Gazze’de tekrarlanıyor”
Kendisinin 2006 yılında Irak’taki Balad Hava Üssü’nde Müşterek Özel Harekat Komutanlığı bünyesinde görev yaptığı döneme ait anılarını paylaşan Johnson, dönemin komutanları Stanley McChrystal, William McRaven ve Michael Flynn ile aynı operasyonel sahada çalıştığını anlattı.
Amerikan ordusunun Irak’ta her gün Delta Gücü birlikleriyle 14 ila 19 arasında hedefi öldürme ya da yakalama operasyonu düzenlediğini hatırlatan Johnson, bu taktiğin direnişi bitirmek yerine daha da büyüttüğünü ifade etti.
Dönemin sivil yöneticisi Paul Bremer ve Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in Baas partisi mensubu yüz binlerce askeri personeli silahlarıyla birlikte evlerine gönderip maaşlarını kestiğini hatırlatan Johnson, “Bu insanlar ailelerini doyurmak için paraya muhtaçtı. Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki zengin Körfez Arapları ortaya çıktı ve bu eski askerlere Amerikan birliklerini havaya uçurmaları için para ödedi. Operasyonlar arttıkça Amerikan askerlerine yönelik saldırılar da katlandı. Ta ki biz aşiret liderlerine gidip ‘Bizi bombalamamanız için size para ödeyelim’ diyene kadar. Para konuştu ve saldırılar bıçak gibi kesildi. Bugün İsrail aynı askeri çıkmazı Gazze’de tekrarlıyor. Hamas’ı tamamen kuşattıklarını söylüyorlar ama direniş sürüyor. Eğer kuşatma altındaki bir güç hala ikmal alabiliyorsa, bu durum İsrail tarafındaki derin çürümüşlük ve yolsuzluğun kanıtıdır” değerlendirmesini yaptı.
Batı Şeria’daki gerilime de değinen Johnson, yerleşimcilerin saldırılarının Hamas ile hiçbir ilgisi olmadığını, fanatik yerleşimci grupların doğrudan Hristiyan köylerine ve kasabalarına saldırarak bölge halkını yerinden etmeye çalıştığını sözlerine ekledi.
“İsrail toplumu artık dikiş yerlerinden patlıyor”
Merkezi İstihbarat Teşkilatına ait ‘Redstone’ kodlu gizli raporun basına sızdırılmasına da değinen Larry C. Johnson, kurumun İsrail devletinin iç dinamiklerine dair son derece karamsar tespitler içerdiğini açıkladı.
Raporun sızdırılmasının teşkilat içindeki derin çatlakları gösterdiğini kaydeden analist, belgenin ana fikrinin İsrail’in iç çöküşe doğru sürüklenmesi olduğunu belirtti.
İsrail toplumunu üç farklı dondurma çeşidine benzeten Johnson, ülkedeki sosyolojik yarılmayı şu ifadelerle özetledi:
“İsrail toplumu dikiş yerlerinden patlıyor. Karşımızda üç farklı kesim var. İlki Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich çizgisindeki aşırı yerleşimciler. Bunlar Tanrı’nın bu toprakları kendilerine vaat ettiğini söyler ancak birçoğu dini inançtan tamamen uzaktır. İkincisi, Siyonizm karşıtı olan ve İsrail devletinin varlığının kutsal kehanetlere aykırı olduğunu savunarak mevcut yapıyı reddeden muhafazakar Haredi kesimdir. Üçüncüsü ise Avrupa kökenli, bölgeyle tarihsel ve kültürel bağı zayıf olan, Netanyahu gibi figürlerin temsil ettiği Aşkenaz kesimdir. Bu grupların bir arada yaşama zemini kalmadı.”
Savaşın uzamasının bu kırılganlığı derinleştirdiğini vurgulayan eski analist, İsrail ordusunun omurgasını oluşturan yedek askerlerin tükenmişlik yaşadığını kaydetti.
Üç yıldır kesintisiz süren savaş temposunun böylesine küçük bir ülke tarafından taşınamayacağını belirten Johnson, cepheden dönen askerler arasında intihar vakalarının rekor seviyelere ulaştığını, askeri yapının ve toplumsal dokunun çöküş emareleri gösterdiğini dile getirdi.
“Gübre fabrikaları kapanıyor, vatandaş faturayı ödüyor”
ABD iç siyasetindeki gelişmeleri ve yaklaşan Kongre ara seçimlerini de değerlendiren Johnson, ekonomik tablonun Cumhuriyetçi Parti açısından felakete işaret ettiğini bildirdi.
Florida’nın Manatee ve Polk bölgelerinde devasa fosfat madenleri işleten Mosaic Madencilik Şirketinde çalışan bir işçiden aldığı mektubu aktaran Johnson, savaşın Amerikan sanayisini doğrudan vurduğunu açıkladı.
Körfez bölgesindeki kriz sebebiyle kükürt sevkiyatının durduğunu ve fosfatı gübreye dönüştürecek hammaddenin temin edilemediğini aktaran analist, şirketin maden ocaklarını kapatma kararı aldığını ve yüzlerce işçinin altı ay içinde işsiz kalacağını bildirdi.
Kendisine yazan işçinin geçmişte Donald Trump’a üç kez oy verdiğini ancak artık yönetimin yolsuzlukları ve savaş suçları sebebiyle yargılanmasını istediğini aktaran Johnson, tabandaki öfkenin kontrol edilemez boyutta olduğunu söyledi.
Kamuoyu araştırmalarının bağımsız seçmen kitlesinde Demokrat adaylar lehine 16 puanlık devasa bir kayma gösterdiğini hatırlatan Weichert’ın sözlerine katılan Johnson, Trump yönetiminin içine düştüğü siyasi çıkmazı askeri gerilimi tırmandırarak aşmaya çalıştığını kaydetti.
ABD’deki enflasyon dalgasına da değinen uzman, gıda fiyatlarının son sekiz ayda yüzde 33 oranında arttığını, market raflarındaki temel tüketim ürünlerinin sıradan vatandaşlar için lüks haline geldiğini, bu hayat pahalılığının sandık sonuçlarını doğrudan tayin edeceğini ifade etti.
“Avrupa madendeki kanarya gibi çöküşü haber veriyor”
Batı dünyasının genel bir çöküş evresine girdiğini ve sistemsel bir krizle yüzleştiğini savunan sunucu Brandon J. Weichert’ın, Kanada’nın Alberta eyaletindeki ayrılıkçı eğilimler ve Avrupa’daki siyasi istikrarsızlığa dair sorusunu yanıtlayan Johnson, kıtanın tehlike sinyalleri verdiğini dile getirdi.
Johnson, Batı başkentlerindeki çözülmeyi maden ocaklarındaki metan gazını önceden haber veren kanaryaya benzeterek şunları söyledi:
“Avrupa şu an maden kuyusundaki kanarya vazifesi görüyor. Fransa’da sokak hareketleri ve grevler sebebiyle hükümet kontrolü fiilen kaybetmiş durumda. Almanya’da benzer bir parçalanma yaşanıyor. Almanya için Alternatif partisi anketlerde yüzde 30 bandına çıktı. Bu durum ülkenin üçte ikisinin mevcut yönetime ve sisteme tamamen karşı olduğunu gösterir. Toplumsal uzlaşı tamamen ortadan kalktı. İngiltere’de İşçi Partisi tarihi bir zafer kazanmasına rağmen bugün desteğini yitirdi ve ülke derin bir siyasi bölünmüşlük yaşıyor. Aynı çözülme Amerika Birleşik Devletleri’nde de yaşanıyor. Artık ortak bir Amerikan kimliği veya gururu kalmadı, toplum parçalara ayrılıyor.”
Batı’nın 1905 Rus-Japon Savaşı sonrasında Çarlık Rusyası’nda yaşanan devrimci dalgaya benzer bir eşikte olduğunu kaydeden uzmanlar, askeri başarısızlıkların içerideki ekonomik ve siyasi krizi tetikleyerek yönetimlerin meşruiyetini kökten sarsacağını vurguladı.
“Ukrayna bir dağdan yuvarlanan kaya gibi ezilecek”
Programın son bölümünde Rusya’nın İrkutsk kentinde ortaya çıktığı iddia edilen akciğer vebası salgını söylentilerine değinen Johnson, bu haberlerin Amerikan istihbarat birimlerince yürütülen klasik bir psikolojik harekat olduğunu belirtti.
Rusya içindeki sosyal medya ağlarının son derece faal olduğunu ve halkın hiçbir gelişmeden bihaber bırakılmadığını aktaran analist, cephedeki hezimetin üzerini örtmek amacıyla Washington’ın bilgi kirliliği ürettiğini dile getirdi.
Ukrayna cephesindeki durumu da değerlendiren Johnson, kış aylarına girilirken Kiev yönetiminin askeri varlığının tamamen sona ereceğini kaydetti.
Rus ordusunun önümüzdeki aylarda binlerce insansız hava aracıyla Ukrayna’nın enerji ve ulaşım altyapısını tamamen imha edecek kapsamlı bir operasyona hazırlandığını belirten analist, tablonun geri çevrilemez olduğunu açıkladı.
Johnson, Kiev’in savaşı kaybetmesinin yaratacağı küresel sarsıntıyı şu sözlerle ifade etti:
“Ukrayna tarafı ara sıra Rusya topraklarına yönelik taciz saldırıları yaparak dikkat çekmeye çalışacaktır. Ancak Rusya, Ukrayna’yı tamamen ezecektir. Bu durum dağdan aşağı yuvarlanan dev bir kayaya benziyor; kaya vadinin en dibine ulaşana kadar yuvarlanmaya devam edecektir. Bu sürecin dip noktası ise Ukrayna’nın sahada mutlak bir askeri hezimete uğramasıdır. Bu yenilgi gerçekleştiğinde Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü devasa boyutlarda bir kimlik kriziyle karşı karşıya kalacaktır. Batı ittifakı için asıl yüzleşme o gün başlayacaktır.”
Dünya Basını
İktisatçı Richard Wolff: ABD’de oligarklar devleti rehin alarak piyasayı yönetiyor

Ekonomi profesörü Richard Wolff, Batı dünyasındaki derin siyasi ve ekonomik krizin çöken küresel hegemonyanın ve sömürgecilik mirasının tükenişinden kaynaklandığını belirtti. ABD içindeki çıkar çatışmalarına değinen Wolff, askeri, medikal ve petrol kartellerinin siyaset mekanizmasını rehin alarak piyasaları kendi karlılıkları doğrultusunda manipüle ettiğini vurguladı.
Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın çevrim içi söyleşi programına konuk olan Amerikalı siyaset iktisatçısı ve Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri İktisat Profesörü Richard Wolff, Batı dünyasının içinden geçtiği siyasi, ekonomik ve toplumsal krizleri değerlendirdi.
Diesen, Batı başkentlerinde hissedilen meşruiyet krizine, seçim süreçlerindeki tıkanıklığa, derinleşen gelir eşitsizliğine ve medya üzerindeki anlatı kontrolüne dikkat çekerek bu sorunların yalnızca partiler arası iktidar değişimleriyle açıklanamayacak kadar yapısal bir boyuta ulaştığını dile getirdi.
Profesör Wolff ise ABD ve Avrupa’nın ortak bir tarihsel döngünün sonuna geldiğini belirterek küresel kapitalizmin kurduğu sömürgeci düzenin artık geri döndürülemez bir çözülme evresine girdiğini aktardı.
Konuşmasına ABD’deki başkanlık seçimlerine bir ay kaldığını hatırlatarak başlayan Profesör Wolff, ülkedeki siyasi tablonun ürkütücü bir hal aldığını kaydetti. Washington’daki karar vericilerin sergilediği tutumu hayretle izlediğini belirten Wolff, “Kendi hükümetimin ve aynı zamanda Avrupa’daki yöneticilerin sergilediği davranışlara her gün şaşırıyorum. Seçimlere tam bir ay kaldı ve burada büyük liderimizin kararlı bir ölüm sarmalına girdiğine tanıklık ediyoruz. Bu tablo, bizleri bile şaşırtacak düzeyde bir yozlaşmanın ya da açık bir ölüm arzusunun olağanüstü bir göstergesidir” dedi.
Siyaset bilimci Glenn Diesen, krizin yalnızca ABD ile sınırlı kalmadığını; Almanya’da Friedrich Merz ve Şansölye Friedrich Merz etrafındaki tartışmalardan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un yaşadığı meşruiyet kaybına kadar tüm kıtada benzer bir demokratik açığın ortaya çıktığını vurguladı.
Halk kitlelerinin sistemin derin bir sarsıntıya ve köklü reformlara ihtiyaç duyduğunu hissettiğini belirten Diesen, servet yoğunlaşması ve güvenlik politikalarındaki başarısızlıkların arkasında yatan ortak paydayı sordu. Profesör Wolff, bu durumu anlamak için modern dünya ekonomisinin kuruluşuna ve kapitalizmin tarihsel diyalektiğine bakmak gerektiğini ifade etti.
“Kapitalizmin dünya ekonomisi kurması tarihi bir başarıydı ancak bu çok kötü inşa edilmiş bir işti”
Avrupa ve ABD ile birlikte Japonya’nın da benzer bir kriz yaşadığını aktaran Profesör Wolff, uzun süredir gelişmekte olan bir imparatorluk isyanına şahitlik edildiğini söyledi. Avrupa ülkelerinin on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda küresel ölçekte bütünleşik bir pazar inşa ettiğini hatırlatan Wolff, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Karl Marx, modern kapitalizmin en büyük tarihi başarılarından birinin dünya ekonomisinin ve küresel pazarın kuruluşu olduğunu defalarca söylemişti. Bu sayede Afrikalılar Avrupalıların ne yaptığını öğrenebildi, Asyalılar Latin Amerika’daki gelişmeleri takip edebildi; toplumlar birbirleriyle ticaret yaptı, karşılıklı yatırımlarda yer aldı ve birbirlerinden öğrendi. Bu tespitte Marx ile tamamen aynı fikirdeyim. İnsanlık deneyimini kölelik ve feodalizmin ötesine taşıdığı için kapitalizme her zaman hakkını teslim ederim. Ancak madalyonun diğer yüzünde derin bir sorun var. Bir dünya ekonomisi kurdular ama bunu korkunç derecede kötü yaptılar. Bu, son derece berbat inşa edilmiş bir işti.”
Küresel sistemin kuruluş modelinin yıkıcı eşitsizlikler ürettiğini vurgulayan Wolff, “İnşa ettikleri dünya ekonomisinin yalnızca ufacık bir kısmı, yani Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya olağanüstü zenginleşti. Dünyanın geri kalanı ise baştan sona yoksulluğa mahkum edildi; yalnızca odun kesen, su taşıyan köleler haline getirildi. Öğrencilerime sık sık Belçika örneğini veririm. Belçika, Kuzeybatı Avrupa’nın yoksul bir köşesiyken Kongo’yu ele geçirdikten sonra çok zengin ve güçlü bir yer haline geldi. Bugün Brüksel’deki Avrupa Birliği bürokratları oradaki güzel ortaçağ mimarisinin tadını çıkarıyorsa bu sömürge düzeni sayesindedir” ifadelerini kullandı.
Sömürgeci güçlerin yerli halklardan gasp edecek toprak bulamamaya başladığı andan itibaren birbirleriyle çatışmaya girdiğini anlatan Wolff, İngiliz, Rus, Fransız ve Alman imparatorluklarının küresel ölçekte karşı karşıya geldiğini belirtti.
Yıllar önce hazırladığı doktora tezinin Doğu Afrika’da İngiliz ve Alman emperyalizminin çatışmasını konu aldığını aktaran Wolff, bu doyumsuz paylaşım mücadelesinin insanlık tarihinin en yıkıcı iki felaketi olan Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile sonuçlandığını kaydetti.
“Tüm imparatorlukların mirası tek bir kurşun dahi sıkılmadan ABD’ye devredildi”
Savaşların doğrudan imparatorluklar arasında ve imparatorlukların varlığı pahasına yürütüldüğünü belirten iktisatçı, toz duman dağıldığında sahnedeki neredeyse tüm küresel aktörlerin çöktüğünü ifade etti. Almanya, Fransa, İtalya ve Japonya’nın yıkıldığını hatırlatan Wolff, Atlantik ve Pasifik okyanuslarının sağladığı coğrafi yalıtım ve o dönemde hava gücünün henüz kıtalararası yıkım kapasitesine ulaşmamış olması sayesinde ABD’nin fiziki yıkımdan kurtulduğunu vurguladı.
İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’nin 28 milyon insanını kaybettiğini, ABD’de ise bu sayının yaklaşık 400 bin düzeyinde kaldığını belirten Wolff, “Bu iki rakam kimin hayatta kaldığını, kimin ise tükendiğini açıkça gösterir. Ancak insanların zihninin karıştığı nokta tam da burada başlıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ABD, kendisinden önce gelen bütün imparatorlukların toplam mirasını devraldı. Tarihte bunun bir benzeri daha yoktur. Avrupalıların yüzyıllar boyunca organize ettiği, tedarik zincirlerini kurduğu, sanayisini kendi merkezine topladığı küresel sömürge sistemi kendi kendini havaya uçurdu ve bütün küresel imparatorluk projesini doğrudan ABD’nin kucağına bıraktı” dedi.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ABD’de yaşanan olağanüstü refah patlamasının bu mirasın eseri olduğunu belirten Wolff, durumu mevcut siyasi liderlikle kıyaslayarak açıkladı:
“Ben bu ülkede olağanüstü bir zenginliğin hüküm sürdüğü o tuhaf ikinci yarıda yaşadım. Neden böyle bir refah vardı? Çünkü mirasa konmuştuk. Tıpkı Donald Trump’ın akıl almaz serveti gibi. Trump bu serveti babasından devraldı; kendisi neredeyse hiçbir şey yapmadı. Parasının büyük kısmını kaybetti ya da New York’taki gayrimenkul dalgasının üzerinde yüzdü. Ülke olarak biz de geçmişin bütün sömürgelerini bu şekilde miras aldık. Şimdi ise çok acı bir gerçekle yüzleşiyoruz: Eski imparatorlukların tamamını devraldıysanız, sömürgeciliğe karşı on dokuzuncu yüzyılda filizlenen ve yirminci yüzyılda devasa bir güce ulaşan sömürge karşıtı isyan dalgasını da göğüslemek zorundasınız.”
Hindistan’da Mahatma Gandhi’nin, Doğu Afrika’da Jomo Kenyatta’nın öncülüğünü yaptığı bağımsızlık hareketlerinin sömürgecilik çağını kapatarak sömürge karşıtı bir dönemi başlattığını aktaran Wolff, Washington’ın bugün küresel ölçekte tanık olduğu gerilemenin tarihin bu doğal diyalektik tepkisinden kaynaklandığını vurguladı.
“Ölmekte olan bir imparatorluğun sömürgeci hayalleriyle karşı karşıyayız”
Avrupa’nın imparatorluk kaybı sürecinde ABD’den çok daha ileri bir aşamada yer aldığını, ancak Washington’ın tüm küresel hegemonyayı birden kaybetme riskiyle yüzleştiğini söyleyen Wolff, Batılı liderlerin söylemlerinde anakronik bir sömürgecilik fantezisinin yeniden üretildiğini belirtti. Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas’ın Rusya’yı yenilgiye uğratma ve küçük parçalara bölme çağrılarına değinen iktisatçı, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Kaja Kallas büyük bir tutkuyla Rusya ile savaşmaktan, Rusya’yı yenmekten ve onu parçalamaktan söz ettiğinde ne yapıyor biliyor musunuz? Farkında bile olmadan 1884 yılında Şansölye Otto von Bismarck’ın himayesinde toplanan Berlin Konferansı’nı yeniden canlandırıyor. O dönem emperyalistler Berlin’de bir araya gelip Afrika haritasını masaya sermiş, cetvelle paylaştırmıştı; Almanlar burayı alsın, Fransızlar şurayı alsın, İngilizler öbür parçayı yönetsin demişlerdi. Bugün Kallas’ın dile getirdiği şey tam anlamıyla bir fantezidir ve asla gerçekleşmeyecektir. Ukrayna’da kaybediyorlar. Kuzey Atlantik İttifakı 1990 sonrasında doğuya doğru nasıl genişlediğine dair parlak hikayeler anlatıyordu; Polonya, Çekya, Slovakya, Slovenya, Romanya, Bulgaristan ve Macaristan gibi ülkeleri bünyelerine kattılar. Evet, ama Ukrayna’yı alamayacaklar. Asıl mesele Ukrayna da değil; mesele sömürgeciliği yeniden canlandırma hayalidir.”
Bu nostaljik hezeyanın ABD’de de farklı şekillerde tezahür ettiğini aktaran Wolff, “Tezimi güçlendirircesine Donald Trump da Grönland’ı satın almaktan, Kanada’yı bir Amerikan eyaleti haline getirmekten veya Panama Kanalı’nı geri almaktan söz ediyor. Bunlar ölmekte olan bir imparatorluğun hezeyanlarıdır. Geçmişin zenginliğini sömürgeciliği fantastik bir şekilde yeniden yaşayarak koruyabileceklerini zannediyorlar” değerlendirmesini yaptı.
Konuşmasında Ortadoğu’daki gelişmelere de yer veren Wolff, “İsrail yerleşimci sömürgeciliği denedi ve soykırımla sonuçlandı. Durum bundan ibarettir. Tarihin akışı önünüze bir set çekmişse, geçmişin yöntemleriyle o seti aşamazsınız” uyarısında bulundu.
“Tarihteki her çöken imparatorluk gibi elitlerimiz kendilerini korumak için toplumu feda ediyor”
İmparatorlukların yükseliş, zirve ve çöküş dönemlerindeki toplumsal davranış kalıplarını özetleyen Wolff, çöküş aşamasına giren her sistemde güç ve servet sahiplerinin kendilerini yaklaşan fırtınadan korumak için servetlerini tahkim ettiğini kaydetti.
Batı dünyasında eşitsizliğin ahlak sınırlarını zorlayan bir noktaya ulaşmasının temel nedeninin bu korunma refleksi olduğunu ifade eden iktisatçı, şunları kaydetti:
“Elinizde sömüreceğiniz bir imparatorluk kalmadığında Batı’nın devasa servetini sürdürmek giderek zorlaşır. Bu nedenle bir teknolojiye, pazarın belirli bir köşesine, bir tekel veya oligopol konumuna sahip olanlar mevzilerini güçlendiriyor. Bu ayrıcalıkları korumak için siyasetçileri doğrudan satın alıyorlar. Faturayı ise imparatorluğun çöküşünün bedelini ödeyen geniş halk kitleleri ödüyor. İktidardaki yapılar, orta sınıfı ve yoksulları ezerken kendilerini korumak için akla gelebilecek her türlü günah keçisini üretiyor. Göçmen karşıtı zihniyetin akıl dışı bir şekilde tırmanması ya da Vladimir Putin’in yeniden dirilmiş bir Josef Stalin gibi pazarlanması bu yüzdendir. Bu histeri dalgası, çöküş gerçeğiyle başa çıkma ve kitleleri uyutma yöntemidir.”
Program sunucusu Diesen’ın Kallas’ın parçalanmış bir Rusya’nın daha iyi yönetileceği yönündeki sözlerini hatırlatması üzerine Wolff, psikoterapist olan eşinin mesleki yöntemlerine atıfta bulunarak siyasetçilerin dilindeki bu çarpılmayı değerlendirdi:
“Estonya gibi bir Avrupa ülkesinin dünyanın geri kalanının nasıl yönetildiğini zerre kadar umursadığını mı sanıyorsunuz? Yeryüzünde felaket şekilde yönetilen onlarca ülke varken hiçbirinden tek bir şikayet sözü duymazsınız. Kallas gibi vasat politikacılar böylesine saçmalıklar gevelediğinde, bu durum çok daha derin bir meselenin başka bir alana yansıtıldığını gösterir. Eşimin klinik deneyimlerinden biliyorum; bir danışan gelir ve evdeki köpeğinin ne kadar berbat olduğunu büyük bir öfkeyle anlatır. Oysa asıl sorun köpek değildir; iç dünyasında onu kemiren başka bir meseleyi köpeğe yansıtmıştır. Bizim analist olarak görevimiz, bu saçma söylemlerin arkasında bastırılan gerçek krizin ne olduğunu ortaya çıkarmaktır.”
“Serbest ticaret söylemi aslında İngiliz ve Amerikan hegemonyasının kisvesinden ibaretti”
Söyleşide küresel ticaret mekanizmalarına geçen Glenn Diesen, Batı’da siyasi liberalizm ile ekonomik liberalizmin tarihsel olarak paralel ilerlediğini hatırlattı.
On dokuzuncu yüzyılın başında Amerikalıların İngiltere’yi bir serbest ticaret imparatorluğu olarak adlandırdığını belirten Diesen, Londra’nın sanayi, finans ve deniz yollarını elinde tuttuğu için serbest ticaret kavramının fiilen İngiliz kontrolündeki bir dünya anlamına geldiğini söyledi.
Benzer bir sürecin son kırk yılda küreselleşme adı altında ABD tarafından yürütüldüğünü kaydeden Diesen, Washington’ın artık sanayide ve yüksek teknolojide Çin ile rekabet edemediğini, deniz koridorlarını denetlemekte zorlandığını ve BRICS ülkelerinin dolarsızlaşma adımlarıyla küresel hegemonyaya meydan okuduğunu dile getirdi.
Bu tespitlere katıldığını belirten Profesör Wolff, ABD’nin gerilemeyi durdurma çabalarının sonuçsuz kalmaya mahkum olduğunu vurguladı. Washington yönetiminin küresel düzendeki çöküşe karşı geliştirdiği politikaların son derece kaba ve sistemsiz olduğunu kaydeden Wolff, ülkedeki sermaye gruplarının iç iktidar kavgalarını şu sözlerle aktardı:
“ABD’de serbest ticaret ortamında hala yüksek karlar elde edebilen sanayi kolları var. Amerikan Ticaret Odası ya da İş Dünyası Yuvarlak Masası gibi çatı kuruluşların yayımladığı metinlere bakarsanız, hala küreselci ve liberal bir terminoloji kullandıklarını görürsünüz. Bu kuruluşlar hazırladıkları muhtıraları doğrudan başkana sunar ve başkan da onları her zaman dinler; çünkü başkentteki en güçlü iş çevrelerini temsil ederler. Bu sermaye grupları küreselleşme sürecinde kendilerine güvenli alanlar açtı. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’nın ardından doğan askeri-sanayi kompleksi gibi.”
Eski ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower’ın veda konuşmasında askeri aygıt ile silah üreticileri arasındaki tehlikeli yakınlaşmaya dair yaptığı uyarıyı hatırlatan Wolff, savunma sanayisinin tüm ülkeyi rehin alan bir örgütlenme modeline ulaştığını anlattı:
“Eisenhower, ordu ile silah şirketleri arasındaki bu yakın ilişkinin doğuracağı tehlikelere karşı uyarmıştı. Silah tekelleri öyle akıllıca bir sistem kurdu ki, elli eyaletin tamamına askeri üsler ve fabrikalar dağıttılar. Böylece her senatör ve kongre üyesinin bölgesine bir fabrika ya da üs yerleştirildi; siyasetçiler seçilmek için bu şirketlere muhtaç hale getirildi. Tek bir tekel olmak yerine üç ya da dört şirketten oluşan bir oligopol kurdular. Ardından koordineli bir biçimde Kongre’ye giderek kendi refahlarını satın aldılar. ABD federal bütçesinin savunmaya dünyanın geri kalanının toplamından daha fazla kaynak ayırmasının sırrı buradadır.”
“Askeri model kopyalandı: Sağlık ve teknoloji kartelleri devleti rehin alıyor”
Savunma sektörünün geliştirdiği bu oligopolistik nüfuz modelinin daha sonra diğer sektörler tarafından da taklit edildiğini belirten Wolff, Amerikan sağlık sektörünün benzer bir yapı kurduğunu dile getirdi:
“Askeri-sanayi kompleksinin başarısını görenler hemen harekete geçti ve medikal-sanayi kompleksini kurdular. Bu yapı dört ana bacaktan meydana geliyor: Doktorlar, özel hastaneler, kamusal sağlık güvencesi olmadığı için sistemi yöneten özel sağlık sigortası şirketleri ile ilaç ve tıbbi cihaz üreticileri. Tıpkı savunma sanayisi gibi işliyorlar. Yurttaşlar olarak astronomik sigorta primleri ödüyoruz; sigorta şirketleri servet kazanıyor. Şirketler birbirlerinin alanına saygı duyarak ilaç üreticilerinin fahiş fiyatlar talep etmesine göz yumuyor. İşverenler bu ağır sağlık maliyetlerinden nefret ediyor ama dağınık oldukları için örgütlü kartelle baş edemiyorlar.”
Aynı taktiğin son dönemde Silikon Vadisi ve büyük teknoloji devleri tarafından da benimsendiğini aktaran Wolff, “Amazon, Apple ve yapay zeka alanında faaliyet gösteren teknoloji devleri de bu dersi çok iyi öğrendi. Birlikte hareket etmeleri gerektiğini anladılar. Geçtiğimiz yıl Donald Trump’ın göreve başlama töreninde hepsinin onun arkasında nasıl sıra sıra dizildiğini gördünüz. Hükümet mekanizması artık sermaye kliklerinin açık bir pazarlık arenasına dönüştü. İşçilerin sendikalaşarak toplu sözleşme yapması gibi, devasa karlarını kullanan sermaye grupları da siyasi partilere milyonlarca dolar akıtarak kendi lehlerine kurallar yazdırıyor” dedi.
“Oligarklarımız siyasetçileri kendi çıkarlarına göre sıkıştırıyor”
ABD ekonomisinin temel direkleri arasındaki çatışmanın bugün mazot ve akaryakıt krizinde tüm çıplaklığıyla görüldüğünü belirten Wolff, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim ve İran ile yaşanan sürtüşmeler nedeniyle mazot fiyatlarının tavan yaptığını ifade etti.
Bu krizin toplumun farklı kesimleri arasında şiddetli bir kavga başlattığını söyleyen iktisatçı, durumu şu verilerle aktardı:
“Yükselen mazot fiyatları nedeniyle geniş halk kesimleri feryat ediyor. Çiftçiler dehşet içinde. Bir yanda traktörlerine koyacakları mazotun maliyeti, diğer yanda petrol türevi gübrelerin ve Kanada’dan temin edilen potas gübresinin fahiş fiyatları var. Çiftçilerin kar marjları tamamen sıfırlandı; bağırıp çağırıyorlar. Ancak madalyonun diğer yüzünde rafineriler ve petrol şirketleri yer alıyor. Onlar çok daha eski ve köklü bir çıkar grubunu oluşturuyor. Ülkede elektrikli araç sanayisini baltalamak için harekete geçen ilk güç petrol lobisiydi. Elon Musk çok zengin olabilir, Trump’ın ofisine girip çıkabilir; ancak petrol ve gaz şirketlerinin bu ülkede yüz yıldır kurduğu kurumsal güce sahip değildir.”
Tarım eyaletlerini temsil eden senatörlerin baskısıyla Başkan Trump’ın mazot ihracatına yasak getirmeyi düşündüğünü açıklamasının ardından petrol kartellerinin derhal devreye girdiğini belirten Wolff, perde arkasında yaşananları şöyle özetledi:
“ABD dünyanın en büyük mazot üreticisi konumunda. İhracata yasak getirilseydi iç piyasadaki tedarik düzelecek ve fiyatlar hemen düşecekti. Ancak petrol şirketleri derhal Trump’a gitti ve ‘Biz senin sadık destekçiniz, böyle bir yasağı kabul etmeyiz’ dedi. Hatta ‘Eğer ihracat yasağı getirirsen iç piyasada fiyatlar düşer; fiyatlar düşerse biz de rafinerilerdeki üretimi kısarız, fiyatlar yeniden fırlar ve halka verdiğin sözü tutamadığın için rezil olursun’ şantajında bulundular. Sonuçta kazanan petrol karteli oldu; Trump geri adım attı. Bu tabloyu Rusya’da görseydiniz herkes oligarklardan söz ederdi. Oysa ABD’de yaşanan tam olarak budur. Karşımızda kendi oligarkları tarafından yönetilen devasa çıkar blokları var ve bu oligarklar siyasetçileri kendi çıkarları doğrultusunda amansızca sıkıştırıyor.”
“Piyasa böyle işlemez, bu durum piyasanın açıkça manipüle edilmesidir”
Trump yönetiminin petrol krizinde içerideki kartelleri ezemeyince faturayı Avrupa’ya kestiğini kaydeden Wolff, Washington’ın Avrupalı müttefiklerini stratejik rezervlerini açmaya zorladığını hatırlattı. Diesen’ın Avrupa ülkelerinin neden kendi rezervlerini tüketmeye mecbur bırakıldığını sorması üzerine Wolff, uluslararası piyasalardaki manipülasyonu ifşa etti:
“Avrupa zaten derin bir enerji krizinin ortasında kıvranıyor. Amerikan petrol şirketleri ihracat yasağını engelleyince, Washington yönetimi Avrupalılara giderek ‘Kendi stratejik dizel rezervlerinizi piyasaya sürmek zorundasınız’ baskısını yaptı. Göstermelik bir rahatlama sağlamak istiyorlar. Ancak Avrupa’nın serbest bırakacağı miktar, kıtanın yalnızca bir günlük dizel tüketimine denk geliyor. Bunun piyasaya hiçbir kalıcı etkisi olamaz. Asıl vahim olan, bu sürecin kamuoyuna serbest piyasanın doğal işleyişi gibi sunulmasıdır. Hayır, piyasa böyle işlemez. Bu, açık bir oligopol tehdididir ve piyasanın manipüle edilmesidir. Şirket yöneticileri arz ve talep kurallarını çok iyi biliyor. Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim küresel dizel arzını daraltıp fiyatları yükseltiyorsa, bu yüksek fiyatı korumanın tek yolu darlığı devam ettirmektir. Eğer darlığı İran sağlamıyorsa, şirketler rafinerilerde üretimi kısarak bu darlığı bizzat üretir. Amerikan ekonomi politikasının gerçek yüzü işte budur.”
Tarım sektörünün politik alandaki gücünün petrol ve sanayi devleri karşısında yetersiz kaldığını vurgulayan Wolff, Trump’ın seçimlerde kırsal kesim oylarını büyük ölçüde kaybedebileceğini dile getirdi. Çiftçilerin ekonomik olarak ezildiğini ancak büyük petrol şirketleri kadar devasa bir lobi ağına sahip olmadıklarını aktaran iktisatçı, sermaye fraksiyonları arasındaki bu çatışmanın sistemin sınırlarını zorladığını kaydetti.
“Yükselen Çin korkusu, Amerikan elitlerinin aynadaki aksini görmesinden kaynaklanıyor”
Küresel jeopolitiğin merkezinde yer alan Pekin-Washington hattındaki gerilime de değinen Profesör Wolff, Amerikan yönetici sınıfının bilinçaltına yerleşmiş olan hegemonyacı kibri anlattı. New York’ta üst düzey yetkililerin ve stratejistlerin katıldığı kapalı bir seminere katıldığını aktaran Wolff, salondakilerin Hürmüz Boğazı’ndaki krizin arkasında dahi doğrudan Çin’i aradıklarını belirtti:
“Seminer masasında oturan elitler birbirlerine bakıp ‘Buradaki asıl düşman İranlılar değil, Çinliler’ diyordu. Fransız krallık tarihinde perde arkasındaki asıl gücü tanımlamak için kullanılan gri eminans kavramı gibi, Amerikan imparatorluğunun elitleri de her taşın altında yükselen yeni gücü arıyor. Bu, psikolojideki klasik yansıtma mekanizmasıdır. Kendi emperyalist niyetlerini başkalarına yüklüyorlar. Vladimir Putin’in tüm Avrupa’yı işgal etmek, Fransa’yı, Almanya’yı, Belçika’yı ele geçirmek istediğine dair bitmek bilmeyen anlatı ile Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’e yönelik suçlamalar aynı zihniyetin ürünüdür. Onları bekleyen yeni sömürgeci güçler olarak görüyorlar; çünkü kendi bilinçleri sömürgecilik mantığıyla yoğrulmuştur.”
Amerikan liderliğinin dünyanın geri kalanındaki yoksulluğu ve öfkeyi asla anlayamadığını ifade eden Wolff, gençlik yıllarında Doğu Afrika’da, Tanzanya ve Kenya’da geçirdiği dönemleri hatırlattı. O dönemde 2,5 milyon nüfuslu bir bölgede yalnızca dört lisenin bulunduğunu, sağlık hizmetlerinin sıfıra yakın olduğunu bizzat gördüğünü aktaran Wolff, bu derin eşitsizliği New York’taki zenginlikle kıyaslayarak idrak ettiğini söyledi.
Amerikan toplumunun ve yönetici elitinin ise bu gerçeklikten tamamen kopuk olduğunu vurgulayan Wolff, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Ülkenin en büyük bankası JPMorgan Chase’in CEO’su Jamie Dimon ile konuşursanız, size ekonominin ne kadar harika olduğunu anlatacaktır. Bu insanlar aptal ya da kötü eğitimli değiller; gazeteleri okuyorlar, dünyayı takip ediyorlar. Ancak onlar bu ülkenin egemen sınıfının merkezinde yer alıyorlar ve o zihniyetle yoğrulmuş durumdalar. Tıpkı İngiltere kırsalındaki malikanelerinde oturup imparatorluğun hala sürdüğünü zanneden, bir prens Afrika’ya gidip küçük çocuklardan çiçek aldığında heyecanlanan İngiliz aristokratları gibiler. Kendi dünyalarında geçmişi yaşatmaya çalışıyorlar. Ancak o devir kapandı. Amerikan egemen sınıfını asıl korkutan şey Çin’in komünist olması değildir; asıl korkuları Çin’in onların elindeki küresel hükümranlığı geri dönülmez biçimde söküp alıyor olmasıdır.”
Dünya Basını
Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.
Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.
“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.
Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:
“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”
Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”
“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”
Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.
Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:
“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”
Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:
“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”
Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:
“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”
“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”
Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.
Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”
Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:
“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”
“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”
Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.
Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”
Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”
Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:
“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”
“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”
Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.
Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:
“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”
Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:
“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”
“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”
Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.
İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:
“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”
Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:
“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”
“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”
Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.
Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:
“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”
Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:
“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”
“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”
Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.
Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:
“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”
Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”
“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”
Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.
Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”
Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:
“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”
“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”
Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.
Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:
“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”
Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:
“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”
“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”
Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.
Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:
“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”
Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”
“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”
Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.
Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”
Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:
“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”
Dünya Basını2 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Görüş7 gün önceEast-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog
Asya1 hafta önceKuzey Kore’den Batı hava savunmasını zorlayacak yeni taktik
Diplomasi2 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Dünya Basını2 hafta önceProf. Sachs: Trump’ın Genel Kurul konuşması diplomasi standartlarını sarstı
Rusya2 hafta önceRusya’dan notlar: Siperler, kuryeler ve 9. Duma seçimleri
Avrupa2 hafta önce“Kararları sağ alıyor, Sol Parti de onlara uyuyor”












