Dünya Basını
Kapsamı genişleyen “stratejik planlama”

Aşağıdaki yazı, Rusya Kamu Ekonomisi ve Amme İdaresi Akademisi (RANHiGS) Hukuk ve Milli Güvenlik Enstitüsü (İPNB) Devlet Yönetimi ve Milli Güvenlik Kürsüsü profesörü D. Afinogenov’un imzasını taşıyor. Yazı, Rusya Dışişleri Bakanlığı Moskova Uluslararası İlişkiler Devlet Enstitüsü (ünlü MGİMO) Askeri ve Siyasi Araştırmalar Merkezi internet sitesinde “Stratejik planlama alanında devlet siyaseti” başlığı altında yayınlandı. Çeviri, özgün metnin yaklaşık üçte ikisini kapsıyor.
Hiç kuşku yok ki fazla akademik bir yazı; üstelik de tıpkı bir önceki çevirim gibi (“Rusya’nın askeri doktrininde yeni bir konsept”) Rusya’da akademik ortamın kurallarına (ağdalı bir üslup, zaten bilindiği varsayılan göndermeler, vb.) uygun, kimi yerlerde anlaşılması zor.
Bu, bir kitap incelemesi; ele alınan kitabın yazarı V.P. Nazarov doktora tezini FSB Akademisi’nde vermiş; akademik kariyerinden başka KGB ve Rusya Dış İstihbarat Hizmetleri’nde görev yapmış, 2005-2006 yıllarında Güvenlik Konseyi Sekreteri Yardımcısı, 2016’dan beri Güvenlik Konseyi Sekreteri Müsteşarı. Burada incelenen kitap, aynı zamanda Nazarov’un MGİMO’da verdiği yüksek doktora tezi.

Kilit kelime, “planlama”. Ama bu planlama sadece siyasi ve güvenlik planlaması, hatta sadece devlet ve savunma sektörünü kapsayan bir planlama değil; bu aynı zamanda “devletin gelişmesini” hedefleyen, “ekonomi ve iş dünyasının gelişmesinin vasıtası olarak” “korporatif” sektörü de kapsayan bir “stratejik planlama”.
Okur kuşkusuz bunun Sovyet geçmişiyle ilgisini kuracaktır. Ancak benim ilişki kurmak istediğim yer başka.
“Rusya…”da Putin’in doktora tezine uzun bir alt bölüm ayırmıştım. “Sosyalist planlamadan planlı devlet kapitalizmine” başlığı altında şöyle demiştim: “… araştırma konusunun güncelliği ‘Rusya Federasyonu’nun ekonomisinin piyasa ilişkilerine geçişine’ bağlanır. Bu, hiç şüphesiz kapitalist bir tercihtir. … [Ama] bu sadece bir kapitalizm tercihi değil, daha da önemlisi… devlet kapitalizmi tercihidir. Devlet kapitalizmi ise geniş bir devlet sektörünün planlanmasına dayanır.” Stratejik planlama, Putin’in doktora tezinin başlık konusudur ve tez boyunca belki en sık geçen kavram budur; ne var ki bu kavramla kastedilen, hiç değilse şimdilik, ekonominin istikametinin devlet sektörünün, yani başta enerji kaynaklarının (petrol ve doğalgaz üretiminin) planlanmasıyla tayin edilmesidir. Dolayısıyla (benim kitaptan alıntılıyorum):
“Bu tez, konusu itibariyle, doğal kaynaklara bağımlı bir büyüme stratejisini seslendiriyor, ancak esas önemli olan, bu stratejinin ayrıntılarından ziyade, bunun bir strateji olarak belirlenmiş olmasıdır.”
24 Şubat sonrasında ortaya çıkan tablo bu eğilimi geride bıraktı, onu derinleştirmek için yeni bir momentum sundu. Şimdi genel eğilim, sadece alabildiğine geniş tutulan bir devlet sektörünün planlanmasından ibaret değil, ama büyük burjuvazinin iktisadi dizginlerinin ele geçirilip planlamaya şu veya bu ölçüde onların da dahil edilmesi eğilimidir.
Nazarov’un “korporatif sektör” ve “iş dünyasını” da stratejik planlama kapsamında ele alma önerisi kendi başına büyük bir yenilik değil. Ama onun doğrudan doğruya siloviki içinden gelen üst düzey bir akademisyen olarak görüşlerinin önemi ve bu görüşlerin MGİMO tarafından bilimsel-devrimci yeni bir kavramsallaştırma sayılması, yeni eğilimin gücünü gösteriyor.
Petrol-doğalgaz ekonomisinin sınırlarına artık gelinmiş olması, yaptırımların yıkıcı etkisi, kaçınılmaz olarak az çok planlı bir ekonomiyi öngerektirir. Krizden başka türlü çıkmak mümkün değildir. Bu durumda şu seçeneklerden söz edilebilir: 1) siyasi bir devrimin tetikleyeceği iktisadi, yahut tepeden gelen doğrudan doğruya iktisadi bir devrimle mülkiyet ilişkilerinin değiştirilmesi. Bu, en imkânsız yoldur, zira devrimin ardından yeniden kuruluşu kimse vaat edemez, 90’ların ilan edilmemiş iç savaşları andıran derin anarşi ortamına dönmeyi de halk kesimlerinin hiçbiri istemez. 2) Mülkiyet ilişkilerine dokunmadan, mülk sahiplerine belli sınırlar içinde kâr payları öngören bir planlı ekonominin geliştirilmesi. 3) Büyük burjuvazinin eylem programı. Bu program, nihai anlamda (Deripaska’nın “manifestosunda” dile getirdiği gibi) aslında devletin fiilen “işadamlarına” devredilmesinden başka bir anlam taşımıyor. Programın temel bir takım maddeleri 24 Şubat’tan beri gündeme getirildiği hemen her defasında Kremlin tarafından geri çevrildi: madencilerin navlun tarifesinin düşürülmesi talebi reddedildi, büyük burjuvaziye sadece idari değil cezai af da getirilmesi talebi reddedildi, büyük burjuvazinin “windfall tax”a karşılık kredi borçlarının silinmesi talebi reddedildi. Ama büyük burjuvazi, temel taleplerinden (ekonominin “liberalizasyonu” ve devletin “küçültülmesi”) vazgeçmemeye devam ediyor.
Bloomberg’in 13 Şubat’ta verdiği “müjde” tam da bunu gösteriyor: habere bakılırsa Putin 16 Mart’ta Rusya Sanayici ve Girişimciler Birliği’ni kabul edecek. Bloomberg kaynaklarına göre (ve Bloomberg’in kaynakları her zaman “korporatif” sektördür) “sanayiciler ve girişimciler” (eğer cesaret edebilirlerse) “devletin ekonomideki rolünün artmasından ötürü endişelerini” dile getirecek ve iş alanının liberalizasyonunu, keza kimi cezaların iptalini (yolsuz burjuvaziye af) isteyecekler.
Her iki talebin de karşılık bulacağını sanmıyorum: ekonomide devletin alanının daraltılması hem ekonomiyi yıkım tehdidiyle karşı karşıya koyar hem de bonapartizmin ayaklarını kopartır, zaten talebin nedeni de budur. Burjuvaziye işlediği suçlarda (vergi vb. idari değil rüşvet vb. cezai suçlar söz konusu) af ilanı ise siyasi gücünü artırır.
Buna karşılık Bloomberg, Putin’in “sanayici ve girişimcilere” ekonomik büyümeyi yeniden tesis etme zaruretinden ve bundan ötürü “girişimcilerin sorumluluklarının arttığından” söz edeceğini ileri sürüyor.
Bu, “iş dünyasını” stratejik planlamaya katmak için tedrici eylemlerde yeni bir adım olacaktır.
* * *
Siyaset bilimi doktoru, Rusya Dışişleri MGİMO (üniversite) siyaset teorisi kürsüsü profesörü, milli güvenlik ve stratejik planlama alanında tanınmış uzman Vladimir Nazarov’un “Stratejik Planlamanın Teorik ve Metodolojik Temellerinin Gelişmesi” başlığıyla yayınlanan monografisine sıradan bir olay gözüyle bakmak mümkün değil.
Son yıllarda, özellikle 172 FZ sayılı “Rusya Federasyonu’nda Stratejik Planlama” kanununun [2014] kabulünden, Rusya Başkanı tarafından uzun vadeli perspektifle ülkenin kalkınması ve milli hedeflerin siyasi-idari yönetime Rusya için yeni olan bu uygulamanın da katılması şeklinde formülasyonuna yönelik bir dizi inisiyatifin geliştirilmesinden sonra stratejik planlamaya ve bütün olarak da stratejik yönetime yönelik ilgi arttı.
Buna uluslararası siyasi ve iktisadi alanlardaki durumun gerginleşmesi de katkıda bulundu. Ülkeye ve Rusya’nın siyasi ve idari sınıfındaki sivil topluma yönelik meydan okuma ve tehditlerin büyük artış gösterdiği bir ortamda, ülkenin milli menfaatlerini gerçekleştirmek ve milli güvenliğini temin etmek için çağdaş dünya düzeni şartlarında en başarılı vasıtanın ancak etkin bir stratejik yönetim olabileceği anlayışı da olgunlaştı.
Son yıllarda, yazarlarının stratejik planlamanın pek çok özgül veçhesini mülahaza ettikleri makale ve malzemelerle epey büyük bir külliyat ortaya çıktı. Bunlar arasında yeni meydan okuyuşlar ve tehditler bağlamında genel milli güvenlik teorisinin geliştirilmesi problemleri, stratejik planlama metodolojisinin geliştirilmesine (bu bağlamda bu problemim bölgesel tebarüzüne) yönelik genel meseleler, milli iktisadi kalkınmanın stratejik planlaması meseleleri, şartlara uygun bir stratejik planlama dokümantasyon sistemi kurma ve bunların normatif-hukuki formülasyonu meseleleri, stratejik planlama ve stratejik milli önceliklerin hayata geçirilmesi metodolojisinin iyileştirilmesine yönelik bilimsel-pratik konular, 172 FZ sayılı “Rusya Federasyonu’nda Stratejik Planlama” kanununun temel tezlerinin hayata geçirilmesine yönelik vasıtaların geliştirilmesi ve başka bir dizi alan daha var.
Ne var ki stratejik planlama alanında, genel ilkeler ve kalıplara yaslanan tek bir metodolojik yaklaşıma dayanarak ekonominin, sosyal alanın, sivil toplumun, dinlerin, ülkenin mali sisteminin olanaklarının, ülkenin demografik, besin, entelektüel ve kaynak potansiyellerinin geliştirilmesi meselelerini Rusya Federasyonu’nun milli güvenliğini güçlendirme göreviyle ilişkilendiren araştırmalar yoktu.
Vladimir Nazarov’un, stratejik planlama ve milli güvenliğin sağlanması alanında tek bir devlet siyasetine dair kompleks bir kavrayış getiren “Stratejik Planlamanın Teorik ve Metodolojik Temellerinin Gelişmesi” başlıklı monografisi bu boşluğu tam anlamıyla dolduruyor.
Bunun, yerli siyaset biliminde, genel bir milli güvenlik teorisiyle devlet yönetiminin kilit unsuru olarak stratejik planlamanın teorik, bilimsel-pratik ve uygulamalı veçhelerinin teşkil ettiği geniş bir alanı ilişkilendiren ilk çalışmalardan biri olduğunu söylemek abartma olmaz. Bu yaklaşım, Nazarov’un monografisini, ekonomi ve iş dünyasının gelişmesinin vasıtası olarak stratejik planlama problemlerinin mülahazasına yönelik mevcut çok sayı ve çeşitlilikteki incelemelerden ayırıyor.
Bu konunun açımlanmasındaki sistemli yaklaşım, monografinin bütün kısım ve bölümlerine nüfuz ediyor. Rusya Güvenlik Konseyi Sekreteri Nikolay Patruşev’in, çalışmanın önsözünde şöyle demesi tesadüf değildir: “V. Nazarov’un monografisi Rusya’da bilim dünyasında stratejik planlama alanında, üstelik de Rusya’nın milli menfaatlerinin korunmasına yönelik devlet siyasetinin şekillendirilmesi ve hayata geçirilmesi için uygulamalı bir önem taşıyan pek az olan kompleks ve sistemli bilimsel-pratik incelemelerden biri sayılabilir.” …
Söz konusu monografinin bütüncül işlevi üzerinde de durmaya değer.
Bir yandan, ele alınan inceleme, “stratejik planlama” ve bunun hayata geçirilmesi (sosyal-iktisadi kalkınma ve Rusya Federasyonu’nun milli güvenliğinin temin edilmesi sahasında devlet siyaseti) konusunun mülahazasına ayrılmış kompleks bir bilimsel-teorik ve bilimsel-pratik inceleme ortaya koyuyor.
Diğer bir yandan ise çalışmada devlet yönetiminin pratiğinde stratejik planlamanın vasıtalarının kullanılması, keza yönetim organlarının ve siyasi kararları alan ve hayata geçiren mekanizmaların mümkün ve belki de zaruri iyileştirilmesi, stratejik planlama bağlamında stratejik analiz ve tahminlerin ve milli güvenliğin durumundaki değerlendirmelerin mükemmelleştirilmesi hususlarında çok sayıda pratik öneri de sunuluyor. Çalışmada sunulan öneriler milli güvenliğin ve sosyal-iktisadi kalkınmanın sağlanmasına yönelik pratik ödevlerin çözülmesinde devlet yönetiminin muhtelif seviyelerinde kullanılabilir.
Monografinin ele aldığı bilimsel problem, Rusya Federasyonu’nun milli güvenliğinin sağlanmasında devlet siyasetinin hayata geçirilmesinin işler bir vasıtası olarak stratejik planlama sisteminin kurulmasının metodoloji ve uygulaması. …
Monografinin ilk bölümünde stratejik planlamada yerli ve yabancı tecrübelerin analizine dayanarak “milli güvenlik”, “stratejik planlama”, “stratejik planlama sahasında devlet planlaması” gibi temel kavramların yeni bir okuması yapılıyor. Monografi, bugün stratejik planlamanın esasen, devlet yönetimi organlarının, sivil toplumun ve ülke ekonomisinde korporatif sektörün, devletin gelişmesine yönelik stratejik ödevlerin çözülmesinde siyasi olduğu kadar iktisadi pratik açısından da zaruri biricik etkin vasıta olduğu düşüncesi ileri sürülüyor.
Bu görüş, bizatihi “stratejik planlama” terimine önerilen formülasyonda da yansımasını buluyor; kavram, devletin (teşkilatın) uzun vadeli faaliyetlerinin temininde en önemli vasıta, karmaşık bir sistemin stratejik yönetim döngüsünde ilk aşama olarak anlaşılıyor; bu aşama, tutarlı eylemler (stratejik analiz, stratejik tahmin, stratejik hedef tayini, monitoring ve durum değerlendirmesi) temelinde risklerin azaltılmasını ve milli stratejik önceliklere rasyonel yoldan erişilmesini temin ediyor.
Bu mantığa bağlı kalınırsa milli menfaatlerin korunmasına ilişkin stratejik planlama, Rusya Federasyonu’nun kalkınma ve milli güvenliği temin stratejisinin geliştirilmesi, yani stratejik hedeflerin tespiti, bunlara en rasyonel şekilde ulaşmayı temin edecek eylemlerin sırasının seçilmesi, stratejik eylem planının kabul edilmesi olarak, keza stratejik yönetim de bu stratejinin hayata geçirilmesine yönelik eylemler sistematiği olarak mülahaza edilebilir. …
Monografinin ikinci kısmı milli güvenliğin temini sahasında bir devlet siyasetinin teorik ve metodolojik temellerini ele alıyor. Yazar, hem batılı hem de yerli siyaset biliminin geliştirdiği konseptüalist yaklaşımlar temelinde, milli menfaatlerin teminine yönelik bir devlet siyasetinin metodolojisinin özünü incelerken bir dizi tamamen yeni tez de ileri sürüyor. Bilhassa da, “milli güvenlik” kavramında, meydan okuyuş ve tehditlere karşı “savunulabilirlik” postülasına dayanan modern yaklaşımın stratejik milli önceliklerin hayata geçirilmesine yönelik gereklere cevap vermediğini ve (modern devletin ulusal güvenliğini sağlama alanındaki politikasının temelini oluşturan) “istikrarlı bir kalkınma yoluyla güvenlik” ilkesine denk düşmediğini düşünüyor. Monografide, savunulabilirlik siyasetinden devletin, sivil toplumun, bireyin stratejik kalkınma stratejisini anlamlı ve açık stratejik hedefler belirlemek suretiyle şekillendirme siyasetine geçmenin neden zaruri olduğuna dair açıklamada da bulunuluyor. …
Yazarın bu kavramsallaştırması, milli güvenliğin temini sürecini meydana çıkan tehdit ve meydan okuyuşlara karşı sadece reaksiyonda bulunma yoluyla değil, stratejik analiz, stratejik tahmin ve stratejik hedef tespiti temelinde tayin etmek imkânı da veriyor; bu, karmaşık bir ortamda önleyici eylemleri ve milli güvenliğin geliştirilmesi ve sağlanmasına yönelik uzun vadeli hedeflerin hayata geçirilmesi yolunda tutarlı bir izleği temin ediyor. Bu anlamda Nazarov’un monografisi, bugün bir dizi uzmanın görüşüne göre resesyon durumunda olan genel milli güvenlik teorisinin yaratıcı bir şekilde geliştirilmesine momentum kazandırabilir.
Çalışmanın aynı kısmında stratejik planlamada hedef tespitinin mükemmelleştirilmesi meselelerinin de mülahaza edilmesi aynı ölçüde önem taşıyor. …
Monografinin üçüncü kısmı Rusya Federasyonu’nun milli güvenliğinin gözlem ve değerlendirilmesi meselelerine ayrılmış. Milli güvenliğin temini sahasında devlet siyasetinin hayata geçirilmesinde edinilen tecrübeleri, bu problemin mevcut uluslararası siyasi ve iktisadi durumda, devletler arasındaki çelişkilerin, siyasi ve iktisadi çalkantıların büyümesi şartlarında kilit önem taşıyacağını gösteriyor. …
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını5 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa5 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’










