Bizi Takip Edin

Diplomasi

‘Netanyahu İran’a karşı koymak için ABD’ye taviz vermek zorunda’

Yayınlanma

netanyahu-biden

Netanyahu, ABD desteğini istiyorsa, kendi politikalarını Washington’un çıkarları ve değerleriyle uyumlu hale getirmek zorunda kalacağını bilmeli.”

İsrail’in eski Washington Savunma Ateşesi ve eski Askeri İstihbarat Başkanı Amos Yadlin, Tel Aviv’in dış politika öncelikleri ve ABD-İsrail ilişkilerine dair bir makale kaleme aldı. Washington’un dış politikasına etkileriyle öne çıkan ABD Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations-CFR) yayın organı Foreign Affairs‘te yayınlanan makale, İsrail’in ulusal güvenliği için Netanyahu’nun “politikalarını Washington’un çıkarları ve değerleriyle uyumlu hale getirmek zorunda” olduğunu söylüyor.

İsrail’in önde gelen ve askeri bürokrasinin görüşlerini yansıtan Tel Aviv Merkezli Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün eski İcra Direktörü de olan Yadlin’e göre Netanyahu’nun iki dış politika önceliği İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek ve Suudi Arabistan ile ilişkileri normalleştirmek. Bu iki politikasını hayata geçirebilmek için ABD desteğine ihtiyaç duyuyor. Ancak bu desteği alabilmek için Netanyahu’nun Çin ile ekonomik ilişkiler, Rusya-Ukrayna savaşındaki tutumu ve Filistin politikasında bazı tavizler vermesi gerekecek. Bu tavizlerden Filistin başlığı, hükümet koalisyonundaki aşırı sağcıların tepkisiyle karşılaşabilir ancak bu tavizler verilmezse de bu kez İsrail ile ABD arasındaki bağlar kopabilir ve bu da “ülkenin ulusal direncini ve güvenliğini baltalayabilir.”

1981’de Irak’ın Osirak nükleer reaktörüne yönelik saldırıda görev alan sekiz pilottan biri olan Amos Yadlin’in makalesi, politikalarını Washington’a yaklaştırmak için Netanyahu’nun adım adım izlemesi gereken rotayı çiziyor, bu rota üzerindeki riskleri ve kazanımları açıklıyor.

***

Netanyahu Her Şeye Sahip Olamaz

İsrail’in Ulusal Güvenliğini Korumak İçin Uzlaşması Gerekecek

Bu günler, ABD hükümetinin genellikle sert olarak tanımladığı ABD-İsrail ilişkileri için zorlu zamanlar. Binyamin Netanyahu, İsrail’in tarihindeki en sağcı ve dindar hükümet koalisyonunda başbakan olarak yeniden iktidara geldi. Netanyahu, İsrail’in gerçek dostu olmasına rağmen  eski ABD Başkanı Barack Obama ile gergin ilişkilerini hatırlatan Demokrat bir ABD başkanı olan Joe Biden ile karşı karşıya. Kendi ülkesinde Netanyahu, Batı Şeria’daki ileri karakolları yasallaştırıyor, (yasadışı) yerleşim yerlerini inşa ediyor ve İsrail’in bağımsız yargısının altını oyuyor, bu eylemler Biden yönetiminin şiddetle eleştirdiği eylemler. Uluslararası alanda Netanyahu, ABD yetkililerinin şaşkınlığına rağmen, Rusya’ya karşı mücadelesinde Ukrayna’yı açıkça desteklemekte tereddüt etti. Ve önceki dönemlerinde, Çin-İsrail ilişkilerini daha da güçlendirdi.

Netanyahu’nun göreve gelmesinin ilk ayında İsrail, ABD-İsrail ilişkisinin önemini yeniden teyit eden bir dizi üst düzey ABD yetkilisini ağırladı. Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, İran’a karşı politikanın nasıl koordine edileceği gibi, iki ülkenin ortak gündemindeki başlıkları görüşmek üzere 18 Ocak’ta İsrail’i ziyaret etti. Merkezi İstihbarat Teşkilatı Başkanı (CIA) William Burns, büyük olasılıkla İran ve Filistinlilerle ilgili operasyonel konuları görüşmek üzere 26 Ocak’ta İsrail’e geldi. Sadece dört gün sonra bu ziyareti, Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın ziyareti izledi. Yani Netanyahu, en önemli iki uluslararası önceliğini geliştirmek amacıyla Washington’dan yardım almak için birçok fırsata sahip oldu: İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek ve Suudi Arabistan ile ilişkileri normalleştirmek.

Ancak ABD’li yetkililer, Biden’ın; Netanyahu’nun Filistin, İsrail iç siyaseti ve Ukrayna konusundaki tutumlarına katılmadığını açıkça belirtti. Gerçekten de Blinken, başkanın itirazlarını iletmeyi ziyaretinin merkezi bir parçası haline getirdi. Bu tür anlaşmazlıklar Netanyahu’nun hayatını büyük ölçüde karmaşıklaştırabilir. Biden, İran’ın nükleer silaha kavuşmasını engelleyecek adımları atabilecek ve İsrail’le ilişkileri normalleştirmek için Suudilerin talep ettikleri güvenlik garantilerini verebilecek tek dünya lideri. Ancak ABD Başkanı, Filistin alevler içindeyken bu iki konuya önemli bir zaman ayıramayacak ve İsrail kendini Batı’dan uzaklaştırırken (Ukrayna’yı sıkı bir şekilde desteklemeyerek) ve demokrasisini zayıflatırken (yargıyı siyasallaştıracak ve hukukun üstünlüğünü baltalayacak yargı reformlarını geçirerek) İsrail hükümetine yardım etmesi için ABD yönetimini ikna etmeye çalışacak.

‘ABD bu 3 garantiyi verirse Suudiler gelecek ay İsrail’le el sıkışır’

O halde Netanyahu, önemli güvenlik ve dış politika hedeflerinde ilerleme kaydetmek için ödün vermek zorunda kalacak. Biden’ın tam ortaklığını elde etmek için İsrail’in iç ve dış politikasının bazı yönlerinden taviz vermesi ve iyi niyet jestleri yapması gerekecek.

Engeller ve fırsatlar

Netanyahu yaptığı konuşmalarda uluslararası önceliklerini açıkça ortaya koydu. Başbakan, nükleer programından taviz vermeye ve bölgesel saldırganlığını azaltmaya zorlamak için İran üzerinde elinden geldiğince baskı oluşturmak istiyor. Ayrıca, 2020’de imzaladığı Bahreyn, Fas ve Birleşik Arap Emirlikleri ile diplomatik ilişkiler kuran İbrahim Anlaşmalarına dayanarak Suudi Arabistan ile ilişkileri tamamen normalleştirmek istiyor.

Sadece iki yıl önce Netanyahu, özellikle İran gündemini ilerletmek için mücadele etmiş olabilir. Biden göreve geldiğinde, yaptırımların gevşetilmesini gerektirecek bir adım olan İran nükleer anlaşmasını canlandırmaya kararlıydı. Ama zaman değişti. İran’ın nükleer anlaşmaya geri dönmeyi reddetmesi, Rusya’ya silah sağlaması ve hükümet karşıtı protestoları şiddetle bastırması göz önüne alındığında, Biden İran’a karşı daha sert bir tavır almaya istekli. Netanyahu bunu biliyor ve Tahran’a karşı gerçekçi bir askeri harekât tehdidi de dahil Biden’ı maksimum baskı politikasına yardım etmesi için ikna edebileceğini umuyor.

Netanyahu’nun ABD’nin desteğini almak için neden bu kadar hevesli olduğunu anlamak kolay. Her iki devlet de nükleer anlaşmanın öldüğünü ve daha güçlü cezaların geleceğini resmen ilan ederse, İran’ı nükleer programını geliştirmeyi bırakmaya ve Blinken’a göre yönetimin istediği “daha uzun ve daha güçlü” bir anlaşmaya ikna edebilirler.

Örneğin, Tahran uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkarma, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’ndan çekilme veya nükleer programını militarize etme benzeri kırmızı çizgileri aşan adımlar atarsa askeri güç kullanacaklarını ilan ederek İran’ı gerilimi tırmandırmaktan caydırabilirler. Washington ayrıca, mevcut yaptırımları önemli ölçüde artırmak da dahil İran’a daha fazla ekonomik baskı uygulayarak Tahran’ın hesabını değiştirebilir.

ABD İran’ı uluslararası alanda izole etmek için İsrail ile de çalışabilir. Örneğin İsrail ve ABD, Avrupa Birliği’nin İran’a yönelik konvansiyonel silah ambargosunu uzatmasını sağlamak için İran’ın Rusya ile işbirliğine işaret edebilir. İki müttefik, İran’daki protestolara yardım etmek ve teşvik için geniş bir devletler koalisyonu da kurabilir. İsrail ve ABD, seyrüsefer özgürlüğünü korumak ve Tahran’a karşı ek adımları koordine etmek için istihbarat, hava savunması, lojistik ve diğer kaynakların paylaşıldığı yeni bir Orta Doğu güvenlik mimarisinin temellerini bile atabilir.

Biden yönetimi kısa süre önce İran’a karşı daha sert bir tavır benimsemeye istekli olduğunun sinyallerini verdi ki bu, Netanyahu’nun vizyonuyla örtüşüyor: Her ikisi de İran’ın nükleer silah edinmesini engelleme isteği ve onu bundan caydırma gerektiği konusunda hemfikir. Örneğin İsrail ve ABD, bu yılın başlarında ortak askeri tatbikatlar düzenleyerek kararlılıklarını gösterdiler. Ancak Washington, İsrail’in stratejisini açıkça benimsemekten hala uzak duruyor. ABD, Ocak ayı sonlarında İran’ın İsfahan’daki bir İHA fabrikasına veya Irak-Suriye sınırındaki silah konvoyuna yapılan İHA saldırılarına karıştığı iddialarını reddetti. Açıkça, İran’ın olası misillemesinden kaygı ve endişe duyuyor ve bu kaygı Washington’un İran’ı ABD güçlerine, ortaklarına ve müttefiklerine saldırmaktan ve nükleer silah aramaktan caydırma yeteneğini baltalıyor.

ABD ve İsrail’in “İran’a gözdağı” tatbikatı başladı

Washington, İsrail-Suudi ilişkilerini geliştirme konusunda eskisi kadar endişeli değil. Ancak orada bile Biden yönetiminin pozisyonları Netanyahu’nun çabalarını zorlaştırabilir. Biden ile onun bir zamanlar ‘parya’ olarak gördüğü Suudi Arabistan’ın fiili lideri Veliaht Prens Muhammed bin Salman arasından önemli ve artan gerilimler var. İmzacı ülkelerin İsrail’le ilişki kurmasını sağlayan İbrahim Anlaşmaları, ABD’nin Birleşik Arap Emirlikleri’ne F-35 jetleri gibi gelişmiş silahlar sağlamasına (Biden yönetimi, BAE’nin Çin ile ilişkileri nedeniyle bu anlaşmayı durdurdu) ve Batı Sahra (Fas’ın iddia ettiği kendi kendini yöneten bölge) politikasını değiştirmesine istekli olan Washington’un desteğine bağlıydı.

Soğuk ABD-Suudi ilişkileri, Riyad ile normalleşmeye giden yolu zorlaştıracak ve belki de ulaşılmaz hale getirecek. Örneğin, Suudiler, İsrail ile herhangi bir anlaşmayı imzalamadan önce muhtemelen Biden yönetimden sağlam güvenlik garantileri, gelişmiş silah tedariki ve ülkenin sivil nükleer altyapısının inşasına yardımcı olacak bir anlaşma isteyeceklerdir. Netanyahu daha esnek hale gelmedikçe ve Biden’la birlikte iyi niyet geliştirmedikçe, Washington’un bu tür sözler verdiğini görmek zor.

İhtiyaç duyulan arkadaş

Netanyahu, nükleere sahip bir İran’ı önlemenin Amerikan desteğini gerektiren muazzam bir görev olduğunu anlıyor. Ayrıca İsrail-Suudi ilişkilerine giden en net yolun Washington’dan geçtiğinin de gayet farkında. Bu nedenle Netanyahu, politikalarını desteklemek için ABD sermayesini istiyorsa, kendi politikalarını Washington’un çıkarları ve değerleriyle uyumlu hale getirmek zorunda kalacağını bilmeli.

Çin ile başlayabilir. ABD’nin Pekin ile büyük güç rekabeti, Biden’ın dış politika gündeminin ilk sırasında alıyor ve ABD’nin iki partisinin de üzerinde mutabakata vardığı nadir konulardan biri. Netanyahu, son on yılda Çin yanlısı ekonomi politikaları geliştirmesine rağmen, Aralık 2022’de İsrail’in Pekin ile ekonomik ilişkilerinin ulusal güvenlik konularına tabi olduğunu açıkladı. Bu, ABD’nin endişelerini daha çok göz önünde bulundurmak için İsrail’in Çin ile ilişkilerini kısıtlamaya istekli olabileceğini gösteren bir açıklama. Gerçekten de, İsrail’in ekonomi politikaları, ülkenin Pekin’in teknolojisine maruz kalma riskini azaltmak yabancı yatırım için bir gözetim mekanizması oluşturmak ve Çinli kuruluşlarla çalışmanın riskleri konusunda kamuoyu farkındalığını artırmak da dahil şimdiden daha Batı yanlısı bir yönde ilerliyor.

Netanyahu, özellikle İsrail’in kendi ulusal güvenlik kaygıları ve benzersiz özellikleri göz önüne alındığında, Çin ile verimli ekonomik bağlarını sürdürmeye devam etmelidir. Ancak Netanyahu, ABD’nin Batı’daki ve Asya’daki dostlarıyla özellikle de Hindistan, Japonya ve Güney Kore ile daha iyi ortaklıklar kurabilir ve kurmalı. Bu hükümetlerle ilişkilerini derinleştirmeli ve bu ülkelerdeki işletmelerin İsrail firmalarıyla daha yakın çalışması için teşvikler sunmalı.

Netanyahu, (Washington’un) diğer ana dış politika önceliği olan Rusya ile savaşında, Ukrayna’yı destekleme konusunda Washington ile uyum sağlamakta daha çok zorlanacak. İsrail; İran’a ve (Rusya’nın aktif olduğu) onun Suriye’deki vekillerine karşı askeri harekatının devamını sağlamak için İsrail, Moskova’yla karşı karşıya gelmekten kaçınmaya çalıştı. Aynı zamanda Rusya’nın İran ordusunu desteklemesini engellemekle de meşgul. Ve Rus Yahudilerinin İsrail’e gelmesine izin verme çabaları da dahil olmak üzere İsrail’in Rusya’daki faaliyetleri için Yahudi Ajansını korumak istiyor.

ABD, İsrail’den ‘Hawk’ füzelerini Ukrayna’ya vermesini istedi

Ancak tarafsız kalmanın sözde politik faydaları, maliyetlere değmez. İsrail, Ukrayna’nın sivilleri ve altyapısını İran İHA’larından korumasına yardım etse bile Moskova, Suriye’deki İsrail uçaklarına saldıramayacak kadar Ukrayna’yla meşgul. Ukrayna’daki yüksek çatışma temposu göz önüne alındığında, Rusya’nın Tahran’a satabileceği çok fazla silahı yok. Ve Moskova, Yahudi Ajansı’nın yaptığı işi sekteye uğratsa da, bu kayıp İsrail’in itibar kazancıyla fazlasıyla telafi edilecek. Netanyahu işgali kınar ve Ukrayna’ya savunma silahları sağlamaya başlarsa, Biden yönetiminden bir miktar sermaye edinebilir ve bu sermayeyi çok daha önemli önceliklerini ilerletmek için kullanabilir.

Yine de İsrail, Washington’dan yeniden destek istiyorsa, Çin ve Ukrayna konusunda işbirliğinden daha fazlasını yapmak zorunda kalabilir. İsrail ziyareti sırasında Blinken, İsrail’in Filistinlilere karşı tutumunun ABD-İsrail ilişkisine yönelik en büyük tehdit olduğunu açıkça belirtti. Netanyahu’nun bu iğneye iplik geçirmesi son derece zor olacak. Başbakan, selefleri gibi İsrail’i terörden koruma görevi var ve Filistin topraklarındaki terörizm düzeyi Mart 2022’den bu yana artıyor. Netanyahu hükümeti ayrıca daha fazla Filistin toprağını ilhak etmek, Yahudiye ve Samiriye’deki Yahudi yerleşimlerini genişletmek, Filistin otoritesini çökertmek ve Filistin düşmanına karşı kesin bir zafer kazanmak isteyen aşırı sağcı bakanlarla da dolup taşıyor.

Yine de Netanyahu, Filistin topraklarında ve İsrail’de yükselen terörizmle mücadeleye devam ederken, Beyaz Saray ile halkın gözünden uzak; politikalarını açıklığa kavuşturduğu, bakanlarının gücünün sınırlarını açıkladığı ve gelişmeye istekli olduğunu gösterdiği sessiz bir diyaloga girerek Washington ile bağları geliştirmeye yardımcı olabilir.

Ve nihayetinde Netanyahu, Tapınak Dağı’nda Yahudilerin dua etmesine izin vermek, yeni toprakların fiilen ilhakını desteklemek ve Yahudiye ve Samiriye’deki ileri karakolları yasallaştırmak ve buralarda yeni yerleşim yerleri kurmak gibi aşırı sağcı müttefiklerinin savunduğu pek çok adımdan kaçınmalı. Bu adımlardan kaçınmak Netanyahu’nun koalisyonunu kışkırtabilir, ancak bunlara izin vermek Filistinlileri kızdırıyor ve böylece uluslararası ilgiyi, ve ABD-İsrail kaynaklarını en önemli dış politika hedeflerinden uzaklaştırıyor. Örneğin, geçen ay, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı İran’da nükleer silah üretiminin yolunu açan yüzde 84’e oranında zenginleştirilmiş uranyum bulduğunu bildirdiğinde, İsrail ve ABD, İsrail’in Batı Şeria’daki dokuz karakolunu yasallaştırma kararına karşı BM Güvenlik Konseyi kararının nasıl önleneceğini tartışmak zorunda kaldılar.

Sonraki haftalarda Mısır, Ürdün ve ABD, daha fazla gerilimi önlemek için İsrail ve Filistin Yönetimi ile bir araya geldi, ancak İsraillilere yönelik ölümcül terör saldırılarını, yerleşimcilerin Filistin’in Hawara bölgesindeki sivillere yönelik saldırıları izledi. İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, bölgeyi yerle bir etme çağrılarını destekledi, ancak daha sonra geri aldı. ABD Genelkurmay Başkanı Mark Milley, Mart ayı başlarında İsrail’e gitti ve gerilimin nasıl önlenebileceğini tartıştı. ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin de aynı şeyi yapıyor. Açıkçası, Netanyahu hem İsrail’in hem de ABD’nin dikkatini İran’a odaklamak istiyorsa, sağcı ortaklarının Filistin arenasındaki yangını körüklemesine izin vermemeli.

Sağcı, provokatif ve gerilimi artırıcı adımların peşinden gitmek Batılı liderleri de çileden çıkarır. Biden, bu adımları kişisel bir hakaret olarak bile yorumlayabilir ki bu da İsrail’i eleştiren Amerikalılara karşı koyma taahhüdünü zedeleyebilir. Böyle bir öfke, İsrail parlamentosunun Yüksek Mahkeme kararlarını geçersiz kılarak Netanyahu’nun gücü üzerindeki denetimi ortadan kaldırmasına olanak sağlayan yargı reformuna karşı Biden’ın mevcut hoşnutsuzluğuna dayanacaktır. Biden, New York Times köşe yazarı Thomas Friedman’a yaptığı açıklamada değişikliklere karşı olduğunu ifade etti ve Blinken, Kudüs ziyareti sırasında İsrailli mevkidaşını reformların ABD-İsrail ilişkilerinin dayandığı ortak demokratik değerleri baltalayacağı konusunda uyardı.

Önde gelen kredi derecelendirme kuruluşlarının yakın zamanda uyardığı gibi, yargı sistemini zayıflatmak aynı zamanda Amerikalı ve İsrailli Yahudiler arasındaki zaten gergin olan ilişkiyi daha da bozacak, İsrail’den göçü teşvik edecek ve İsrail’in kredi notuna zarar verecek. Netanyahu, en azından, herhangi bir yargı reformunun İsrail içinde geniş bir mutabakat ve İsrail parlamentosunda (muhalefet dahil) yaygın bir desteğe sahip olmasını ve İsrail’in demokratik doğasını tehlikeye atmamasını sağlamalı. Aksi takdirde, değişiklikler İsrail ile ABD arasındaki bağları koparabilir ve İsrail toplumunu kutuplaştırarak ülkenin ulusal direncini ve güvenliğini baltalayabilir.

İsrail’in İsfahan saldırısı strateji değişikliğine işaret

Netanyahu’nun rubik küpü

Netanyahu, her konuda Biden’a katılmak zorunda değil. İki politikacı, farklı çıkarları olan farklı ülkelere liderlik ediyor, bazen yolları farklılaşacak. Yine de bu tür farklılıklar, ortak değerlere dayalı hemen her ittifakta görülür ve bunlar genellikle yakın işbirliğini engellemez. Netanyahu, Washington’a bazı ödünler verirse, Biden’la aralarındaki anlaşmazlıklar ortaklıklarını engellemek zorunda değil.

Bu ödünlerden bazıları karşılıklı olabilir. Örneğin Netanyahu hükümeti, kendisi Çin ile rekabet etmeye başlamasa bile ABD’nin inovasyon üssüne katkısını artırmaya karar vererek Washington’un Pekin’e karşı teknolojik rekabetindeki konumunu iyileştirebilir. İsrail ayrıca Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınayabilir ve Ukrayna’nın Rus saldırıları ve İran silahlarından korunmasına yardım edebilir. Buna karşılık ABD ve İsrail, caydırıcılığın başarısız olması durumunda bir askeri harekat planı oluşturmak da dahil Tahran’ın bölgesel saldırganlığına ve silahların yayılmasına karşı ortaklaşa çalışabilir. Çin ile ekonomik ilişkilerini ve Suriye ve başka yerlerdeki çıkarlarını korumak için İsrail’in Pekin ve Moskova’ya yönelik yeni politikalarının dikkatli bir şekilde yürütmesi gerekecek. Yine de bu rota düzeltmesi, Washington’un yardımı ile sonuçlanırsa buna değecektir.

Ve çoğu durumda, İsrail ile ABD arasındaki anlaşmalar karşılıklı olarak faydalı olacak. Washington, İbrahim Anlaşmalarını Suudi Arabistan’ı içerecek şekilde genişleterek ve daha kalıcı hale getirerek bölgesel güvenliği iyileştirebilir. Aynı zamanda Orta Doğu’da Çin ve Rusya etkisine daha az teşne Amerikan yanlısı bir koalisyonu teşvik edebilir. Netanyahu, Filistinlilerle daha fazla gerilimi önlemekle İsrail halkına yönelik tehlikeyi azaltabilir ve Washington’un (ve diğer ülkelerin) Filistin yerine İran’a odaklanmasına yardımcı olabilir.

Bunların hiçbiri kolay olmayacak. Netanyahu, siyasi ve stratejik bir Rubik küpüyle karşı karşıya. İran’ı içeren ve Suudi Arabistan ile ilişkileri normalleştiren dış politika hedeflerine ulaşmak için Washington’dan güçlü destek ve uzlaşıya ihtiyacı olacak, bu da hem yurtiçinde hem de Filistin cephesinde radikal koalisyon ortaklarının karşı çıktığı adımları atmayı gerektiriyor. Ancak nihayetinde, küpün en kritik yüzünü çözmek için Netanyahu’nun ABD ile uzlaşmaya öncelik vermesi gerekiyor. İsrailli yetkililer, Washington’un İran’a yönelik tavırlarına veya İsrail’in iç politikasına yönelik eleştirilerine ne kadar kızarlarsa kızsınlar, ABD İsrail’in emniyeti ve güvenliği için vazgeçilmezdir.

Diplomasi

Almanya ile Avusturya arasında BMGK kavgası

Yayınlanma

Almanya ile Avusturya arasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) kimin üye olacağı konusunda sert bir tartışma yaşanıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre BMGK üyeliği için girişilen rekabette Avusturyalı yetkililer, “alaycı bir diplomasi ve basit bir mesaja” başvuruyor.

Üst düzey bir Avusturyalı diplomatın ifadesiyle, Viyana “tam da Alman olmadığımız için” kendilerine oy verilmesini istiyor.

Habere göre bu alaycı esprinin ardında, normalde yakın müttefikler olarak görülen iki ülke arasında gerçek bir rekabet ve şiddetli bir çekişme yatıyor.

Almanya, Avusturya ve Portekiz olmak üzere üç AB ülkesi, bugün (3 Haziran) yapılacak Genel Kurul oylamasında BM’nin en güçlü organındaki iki geçici üye koltuğu için yarışıyor.

Portekiz, Portekizce ve İspanyolca konuşulan ülkelerle olan güçlü bağları sayesinde, 2027’de başlayacak iki yıllık dönem için genel olarak kesin aday olarak görülüyor.

Bu durumda, yakın tarihi ve kültürel bağlarla birbirine bağlı, ancak zaman zaman gerginlikler de yaşayan Almanya ve Avusturya, son koltuk için rekabet ediyor.

Almanya bu yarışta devasa bir güç olsa da, bu durum Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un Berlin’in adaylığını agresif bir şekilde savunmasını engellemedi.

Bu durum, Şansölye Friedrich Merz’in, Almanya’nın ihracat odaklı ekonomisini desteklemek ve küresel sahnedeki etkisini güçlendirmek için her türlü uluslararası etki kaynağını güvence altına alma kararlılığını yansıtıyor.

Wadephul, geçen hafta sonu Almanya’ya oy vermeleri için ülkelere lobi yapmak üzere New York’a uçtu.

Wadephul, varışının hemen ardından, “Küresel krizler söz konusu olduğunda Almanya, etkisini ortaya koymak istiyor. Bu, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi için gayet uygun bir tutum,” dedi.

Buna karşılık Avusturyalı diplomatlar, nispeten küçük olmalarını bir erdem olarak sunuyorlar.

Bir Avusturyalı diplomat, “Bağlantısız ve askeri açıdan tarafsız küçük bir ülke olarak çok özel bir rol oynayabiliriz: Çünkü mesele siyasi ağır topların hakları değil, tüm devletler arasındaki hak dengesi,” dedi.

Öte yandan Alman ve Avusturyalı liderler, birbirlerini alt etmek için ne kadar çaba harcadıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davrandılar.

Merz salı günü Berlin’de, Almanya’nın adaylığını destekleyeceğini belirten Macaristan Başbakanı Péter Magyar’ın yanında yaptığı açıklamada, “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan geçici üye koltuğu için onay alabilmek amacıyla elimizden gelen her şeyi yaptık: federal dışişleri bakanı ve şahsım dahil olmak üzere kabinedeki birçok meslektaşımız da bu çabaya katıldı,” dedi.

Avusturyalı bir diplomata göre, Avusturya başbakanı ve dışişleri bakanı da yarışmayı kazanmak için “elinden geleni yaptı.”

Avusturya’nın BM Büyükelçisi Gregor Kössler, Avusturya haber kuruluşu Die Presse’ye verdiği röportajda, “perde arkasında sert müzakereler yapıldığını” söyledi:

“İnsanlar oyları kendi lehlerine çevirmeye ve destekçileri kendi saflarına çekmeye çalışıyor. Özellikle geride kaldığınızda, mevcut anlaşmaları bozmak için biraz daha fazla baskı yapmaya çalışabilirsiniz.”

Avusturyalı diplomatlar, tarafsızlıkları ve NATO üyeliği olmamalarının Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerinde kendilerine avantaj sağladığını söylüyor.

Avusturya tarafının bir başka açık avantajı da, Almanya’dan birkaç yıl önce 2027-2028 koltuğu için yarışa girmiş olması  ve kısmen bu nedenle, oylamada Almanya’yı yenme şanslarının gerçekçi olduğuna inanıyorlar.

Böyle bir sonuç Merz için bir “aşağılanma” olur. Berlin, on yıllardır her sekiz yılda bir Güvenlik Konseyi üyeliğini kazanmayı başardı.

Avusturya’ya karşı alınacak bir yenilgi, sadece acı verici bir diplomatik gerileme anlamına gelmekle kalmayacak, aynı zamanda Avrupa içinde Almanya’nın liderlik rolünü yeniden tesis etme vaadiyle seçimlere katılan Merz’e yönelik iç eleştirilerin daha da artmasına yol açacak.

Bu durum, Wadephul’un New York’ta neden yoğun bir kampanya yürüttüğünü açıklamaya yardımcı oluyor.

Wadephul’un çabalarına aşina olan temsilcilere göre, bakan cuma gününden bu yana BM’de yaklaşık 80 bakan veya büyükelçi ile yüz yüze görüştü. Hangi teşvikleri sunduğu ise belirsiz.

Bu tür durumlarda diplomatlar genellikle oy takası yaparlar; şimdiki desteği karşılığında gelecekte destek vaat ederler.

Geniş bir uluslararası etki alanına sahip önde gelen bir BM bağışçısı olan Almanya’nın, Avusturya’dan daha fazla etki gücü olabilir.

Wadephul ayrıca yumuşak güç yoluyla ikna etmeye çalıştı. Pazartesi gecesi, Alman dışişleri bakanı BM Meydanı’nda bir caz grubu, Alman sosisleri ve bir dondurma standının yer aldığı büyük bir resepsiyon düzenledi.

191 BM üye ülkesi arasında yapılacak oylama, iki ülke Güvenlik Konseyi üyeliği için gerekli olan üçte iki çoğunluğu elde edene kadar turlar halinde gerçekleştirilecek.

Oylama gizli şekilde yapılacak; bu durum, hem Berlin hem de Viyana’dan gelen diplomatların, kimsenin itibarını zedelemeden son dakikaya kadar ülkeleri ikna etme şansı gördükleri için rekabeti kızıştırıyor gibi görünüyor.

Oylamada belirleyici olabilecek faktörlerden biri, İran’daki savaşın başlangıcında Merz’in uluslararası hukuka yönelik aşağılayıcı sözleri.

Bir diğeri ise, birçok üye ülkenin, Almanya’nın, İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki askeri operasyonları sırasında sivil kayıpları kınamakta isteksiz olduğunu düşünmesi.

Fakat Avusturya da geleneksel olarak İsrail’in Avrupa’daki en güçlü destekçilerinden biri.

Fakat Wadephul, son günlerde Lübnan’daki İsrail operasyonunu daha sert bir dille eleştirdi ve pazar günü yaptığı bir açıklamada, İsrail ordusunun ülkenin güneyine ilerlemesinden duyduğu “ciddi endişeyi” dile getirerek, İsrail liderlerine “sivilleri ve sivil altyapıyı korumaları” çağrısında bulundu.

Salı günü ise Almanya’nın “uluslararası hukukun savunucusu” olacağını söyledi.

Fakat nihayetinde çarşamba günkü yarışın sonucu, yarış öncesinde süren kıyasıya diplomasi mücadelesinde hangi tarafın daha iyi performans göstereceğine bağlı olarak belirlenebilir.

Salı günü New York’ta Wadephul, Avusturya’nın öfkesini kesin olarak uyandıracak bir argüman ortaya attı: “BMGk’da iki küçük AB ülkesinin (Portekiz ve Avusturya) yer almasını istemiyorsanız, bunun yerine bizi seçin.”

BM genel merkezinin önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Birçok ülke için, Güvenlik Konseyi’nde daha küçük bir Avrupa ülkesinin ve Almanya’nın yer alması gibi karma bir yaklaşım doğru çözüm olabilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD, Somaliland’in bağımsızlığını tanımayacak

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Kongre’ye sunulan raporda, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu vurgulandı. Kongre kaynakları, Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Washington yönetimi, Somali’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne destek verdiğini ilan etti. Bu hamle, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland ile geçen yıl bu bölgeyi resmi olarak tanıyan ilk devlet olan İsrail’e yönelik büyük bir darbe olarak değerlendiriliyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve “Somaliland ile Geliştirilmiş ABD İlişkileri İçin Potansiyel Alanlar” başlığını taşıyan rapor, 1 Haziran’da Kongre’ye sunuldu ve 2 Haziran’da basına sızdı.

Bakanlık raporda, Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğunu vurguladı.

Raporda ilişkilerin çerçevesine dair şu ifadelere yer verildi:

“Bu yasal çerçeve dahilinde ABD, Somaliland ile olumlu ve yapıcı ilişkilerini sürdürmekte ve Somaliland makamlarıyla işbirliği için ek fırsatları araştırmaya devam etmektedir. Ancak bölgedeki güvenlik kaygıları ve Somaliland’in statüsüne ilişkin anlaşmazlıklar ile yerel yönetimin ulusal makamlarla işbirliği yapmayı reddetmesi; yatırım, bankacılık ve ticaret alanlarında ciddi zorluklar teşkil etmektedir.”

Trump yönetimi tanımaya sıcak bakmıyor

ABD Kongresi’nden bir kaynak, salı günü Middle East Eye (MEE) haber sitesine yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Söz konusu kaynak, “Eski Trump dönemi yetkilileri Tibor Nagy ve Peter Pham’ın da aralarında bulunduğu bazı lobiciler, Somaliland tarafında ABD’nin kendilerini tanıyacağına dair umutları artırmış olsa da Başkan Trump’ın bu yönde bir adım atacağına dair hiçbir zaman somut bir işaret yoktu” dedi.

Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan ve ismini açıklamak istemeyen bir Somali politika danışmanı ise, Kongre’ye sunulan bu yeni raporun Washington tarafından tanınma beklentilerine ağır bir darbe indirdiğini söyledi.

Danışman, bu gelişmeyi “Somaliland’in ABD tarafından tanınmasına yönelik süregelen tüm umutları tamamen boşa çıkarabilecek, son derece kritik ve bağlayıcı bir ilan” olarak nitelendirdi.

İsrail ile Somaliland arasındaki güvenlik ortaklığı

Somaliland, 1991 yılında tek taraflı bağımsızlık ilan etmesinden bu yana, hiçbir Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devlet tarafından tanınmasına ve Somali hükümetinin sürekli muhalefetine rağmen, kendi yönetim kurumları ve güvenlik yapılarıyla de facto (fiili) bir devlet olarak faaliyet ediyordu.

Ancak geçen yılın sonlarında İsrail, Somaliland’i bağımsız bir devlet olarak resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. Somali hükümetinin yanı sıra Türkiye dahil bölgedeki birçok ülke İsrail’in bu hamlesini kınadı.

Nisan ayında Somali, İsrail’in Somaliland’e bir büyükelçi atamasını da kınayarak karşılık verdi. Aynı ay içinde Mogadişu yönetimi, İsrail bandıralı veya İsrail bağlantılı gemilerin Babülmendep Boğazı’ndan geçişini yasakladığını duyurdu.

Yemen’deki Ensarullah hareketi liderliğindeki silahlı kuvvetler de Somali’deki her türlü İsrail varlığını hedef alma sözü verdi.

İsrail’in Kanal 12 televizyonu, haftalar önce yayımladığı bir haberde, Somaliland’in Yemen’den gelen bu tehditlere karşı Tel Aviv ile bir güvenlik ortaklığı arayışında olduğunu aktardı. Bu çerçevede, İsrailli yetkililerin son aylarda Somaliland’e ziyaretler gerçekleştirdiği bildiriliyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB, Trump’ın yeni tarife tehditlerine tepki gösterdi

Yayınlanma

Avrupa Komisyonu, Trump yönetiminin, Brüksel’in zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatını yasaklamadığını tespit etmesinin ardından, AB’ye yüzde 10’luk yeni bir gümrük vergisi uygulama planlarını eleştirdi.

Komisyonun Baş Sözcüsü Yardımcısı Olof Gill yaptığı açıklamada, “Komisyon, soruşturmanın ön bulgularını dikkatle inceleyecek ve ABD yönetimi ile diyaloğunu sürdürecektir. Bununla birlikte, AB bu gerekçelerle uygulanan gümrük vergilerini haksız bulmaktadır,” dedi.

ABD Ticaret Temsilciliği Ofisi, salı günü geç saatlerde yayınlanan bir raporda, Avrupa Birliği, Kanada ve Meksika dahil olmak üzere başlıca ticaret ortaklarına yüzde 10’luk gümrük vergisini yeniden uygulamak istediğini belirtti.

Ofis, bu ülkelerin zorla çalıştırma yoluyla üretilen malları yasaklayan yasaları uygulamadıklarını tespit etmişti.

Bu, ABD Başkanı Donald Trump’ın şubat ayında ABD Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilen küresel gümrük vergilerini yeniden yürürlüğe koymak amacıyla, yönetimin bu bahar 1974 Ticaret Yasası’nın 301. maddesi kapsamında başlattığı iki geniş kapsamlı ticaret soruşturmasından biri.

Şu anda yürürlükte olan yüzde 10’luk geçici gümrük vergisi temmuz ayında uygulanacak ve ardından 301. maddeye dayalı gümrük vergisi devreye girecek.

Avrupa Parlamentosu Ticaret Komitesi Başkanı Bernd Lange, Yüksek Mahkemedeki yenilginin ardından Washington’un “gümrük vergisi politikasını sürdürmek için yeni yasal dayanaklar arayışında olduğunu” savundu.

Lange, X’te yayınladığı bir yazıda şunları söyledi:

“AB’yi zorla çalıştırmaya karşı yeterince önlem almamakla suçlamak saçma. AB, zorla çalıştırılarak üretilen ürünlere karşı dünyanın en katı kurallarını benimsemiştir. Bu, daha önce karara bağlanmış olan gümrük vergileri için gerçekleri yasal bir gerekçeye uydurmaya çalışmak gibi görünüyor.”

Gill, AB’nin 2024 yılında zorla çalıştırma ile üretilen ürünleri yasaklayan bir yönetmelik kabul ettiğini ve “tedarik zincirlerinde zorla çalıştırmanın ortadan kaldırılması” şeklindeki bu ortak hedefin, Turnberry anlaşmasını detaylandıran geçen ağustos tarihli AB-ABD ortak bildirisinde de yer aldığını vurguladı.

Fakat AB’nin zorla çalıştırma yönetmeliği, ancak Aralık 2027’den itibaren geçerli olacak. ABD Ticaret Temsilciliği, bloktan gelen mallara yüzde 10 gümrük vergisi uygulamak için bu gerekçeyi öne sürüyor.

Raporda, “Avrupa Birliği zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklamış olsa da, bu yasak 14 Aralık 2027’ye kadar yürürlüğe girmeyecek. Yukarıdakiler ışığında, USTR, Avrupa Birliği’nin zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklayan düzenlemesini etkili bir şekilde uygulamadığını tespit etmiştir,” deniyor.

Geçen temmuz ayında İskoçya’da varılan anlaşma uyarınca, AB, ABD’den gelen sanayi ürünlerine yönelik ithalatı kaldırmayı kabul ederken, çoğu Avrupa ürününe yüzde 15’lik bir gümrük vergisi tavanı uygulanacaktı.

Avrupa Parlamentosu, 16 Haziran’da Turnberry anlaşmasını yürürlüğe koyacak yasa tasarısı üzerinde nihai oylamayı gerçekleştirecek ve Trump’ın son gümrük vergisi hamlesi, Avrupa Parlamentosu üyelerinin anlaşmaya karşı muhalefetini sertleştirebilir.

Washington’dan gelen son açıklama, AB Ticaret Bakanı Maroš Šefčovič’in Paris’teki OECD bakanlar toplantısı sırasında ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer ile görüşmesinden birkaç saat önce geldi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English