Diplomasi
Papa ve Kiliseden savaş karşıtı sesler yükseliyor

Papa Leo, Donald Trump’ın İran’da başlattığı savaşı “tüm insanlık ailesi için bir skandal” olarak nitelendirdi.
Vatikan ve Katolik Kilisesi, ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş, Peter Thiel’in Roma’da verdiği “Deccal dersleri” ve Küba’ya karşı uygulanan abluka nedenile “MAGA” hareketi ve Trump ile örtülü bir mücadele içerisinde.
Geçen ay, başta JD Vance olmak üzere çok sayıda muhafazakâr siyasetçinin destekçilerinden Palantir kurucusu Peter Thiel, Deccal ve kıyametle ilgili son derece gizli ama bir o kadar da tanınmış konferanslarını vermek üzere Avrupa’daydı.
Financial Times’tan (FT) Mattia Ferraresi’ya göre Katolik dünyası onu pek hoş karşılamadı. Katolik din adamları, Palantir’in kurucu ortağını dinlenmeye değer sıra dışı bir Hıristiyan olarak değil, dışlanması gereken tehlikeli bir mürted olarak gördüler.
Katolik basın, onu “çarpık bir siyasi teolojiyi savunan kötü niyetli bir sahte düşünür” olarak eleştirdi ve papalık üniversitesinden bir teolog, Thiel’in kendisinin Deccal olabileceğini öne sürdü.
Thiel’in konuşmaları, Deccal’ın teknolojik ilerlemeyi yavaşlatmaya çalışacağını ve insan inovasyonunu düzenlemeler ve ahlaki kısıtlamalarla zincirleyeceğini ima ediyor.
Papa XIV. Leo da teknolojik gelişme ve yapay zeka konusuna büyük ilgi gösteriyor. “Magnifica Humanitas” başlıklı bir papalık genelgesi yakında yayınlanacak ve insan doğası ile teknolojiyle olan ilişkisine dair Katolik vizyonu üzerine bir değerlendirme sunacak.
JD Vance, Thiel’in bir konferansına katıldıktan sonra Katolik Kilisesi’ne yönelmişti. Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile birlikte Vance, yakın tarihteki hiçbir yönetimden daha fazla Kilise öğretileriyle çatışma halinde olabilecek bir yönetimi yöneten en önde gelen Katolikler arasında yer alıyor.
Leo’dan ateşkes çağrısı
Geçen hafta Papa Leo, bir grup gazeteciye seslendi. Papa mesajında, “Ateşkes çağrısını yinelemek istiyorum; barış için çalışmak, ama silahlarla değil, diyalog yoluyla, herkes için gerçek bir çözüm arayışıyla,” dedi.
Bu, yirmi beş gün içinde papa ve Vatikan’ın İran savaşının sona ermesi için kamuoyuna yaptığı en az on ikinci çağrıydı.
28 Şubat’tan beri Leo, Angelus konuşmaları, papalık kabulleri, Roma cemaatlerindeki vaazlar, aylık dua videosu, havayolu yöneticileri ve askeri papazlara yaptığı açıklamalar ve Dışişleri Bakanı ile Kudüs Latin Patriği aracılığıyla iletilen mesajlar aracılığıyla savaş karşıtı mesajlar veriyor.
Leo ayrıca, “Nefret artıyor ve şiddet giderek daha da kötüye gidiyor. Bir milyondan fazla insan yerinden edildi ve çok sayıda ölü var,” dedi.
Papa, geçen ayki Angelus duasında, “Bombaların gürültüsünün kesilmesi, silahların susması ve halkların seslerinin duyulabileceği bir diyalog ortamı açılması için Rabbe alçakgönüllü dualarımızı sunalım,” demişti.
Vatikan Dışişleri Bakanı ‘önleyici savaş’ doktrinini eleştirdi
Kutsal Makam geleneksel olarak diplomatik tarafsızlığını korusa da Vatikan Dışişleri Bakanı Kardinal Pietro Parolin de açıkça ABD’yi eleştirdi.
Parolin Vatican Media’ya şunları söylemişti:
“Eğer devletlerin, kendi kriterlerine göre ve ulusüstü bir yasal çerçeve olmaksızın ‘önleyici savaş’ yapma hakkına sahip olduğu kabul edilirse, tüm dünya alevler içinde kalma riskiyle karşı karşıya kalır. Uluslararası hukukun bu şekilde aşınması gerçekten endişe verici: adalet, güce yol açtı; hukukun gücü, barışın ancak düşman yok edildikten sonra sağlanabileceği inancıyla, gücün hukukuna yerini bıraktı.”
Beyaz Saray ise Leo’nun çağrılarından rahatsız. Başkan Trump 20 Mart’ta EWTN’e yaptığı açıklamada, papanın barış tavsiyesiyle ilgilenmediğini söyledi.
İki gün sonra Leo’nun son açıklamaları sorulduğunda Trump daha açık sözlü biçimde, “ateşkes istemediğini” vurguladı.
ABD’li kardinaller daha açık sözlü: “İran’a karşı savaş ahlaki açıdan meşru değil”
Washington DC Başpiskoposu Kardinal Robert W. McElroy da ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşının “ahlaki açıdan meşru olmadığını” belirterek, savaşın sona ermesi yönündeki daha ılımlı çağrılarda bulunan Papa’nın ötesine geçti.
Geçen ay Catholic Standard gazetesine verdiği röportajda McElroy şunları söyledi:
“Adil neden kriteri karşılanmamaktadır; zira ülkemiz, İran’ın mevcut ya da yakın ve nesnel olarak doğrulanabilir bir saldırısına yanıt vermiyordu. Papa Benedict’in kategorik olarak belirttiği gibi, Katolik öğretisi önleyici savaşı, yani gelecekteki olaylara dair spekülasyonlarla gerekçelendirilen bir savaşı desteklemez. Önleyici savaş ahlaki olarak kabul edilecek olsaydı, savaşa girme gerekçesiyle ilgili tüm sınırlar aşırı tehlikeye atılmış olurdu.”
McElroy ayrıca, çatışmanın “doğru niyet kriterini” karşılamadığını savunarak, kendi görüşüne göre İran’daki savaşın en endişe verici unsurlardan birinin, ABD’nin hedeflerinin ve niyetlerinin “kesinlikle belirsiz olması.”
McElroy şöyle devam etti:
“(…) bunlar, İran’ın konvansiyonel ve nükleer silah potansiyelinin imhasından rejimin devrilmesine, demokratik bir hükümetin kurulmasına ve koşulsuz teslimiyete kadar uzanmaktadır. Net bir niyetiniz yoksa, adil savaş geleneğinin doğru niyet kriterini karşılayamazsınız.”
ABD’li kardinal, “Mevcut savaş çabamız, Katolik adil savaş öğretisine uymuyor; zira bu savaşın getireceği faydaların, yol açacağı zarardan daha ağır basacağı hiç de açık değil,” diye konuştu.
Kardinalin açıklamaları, Chicago Kardinali Blase J. Cupich’in daha önce, savaş görüntülerini aksiyon filmlerinden alıntılarla karıştıran Beyaz Saray’ın sosyal medyada paylaştığı bir videoyu kınayan bir bildiri yayınlamasının ardından gelmişti.
Cupich, “Gerçek ölümlerin ve gerçek acıların yaşandığı gerçek bir savaşın, sanki bir video oyunuymuş gibi ele alınması mide bulandırıcı,” diye yazmıştı.
Filistin’deki kiliseler “Hristiyan Siyonizmi”ni reddedince ABD tepki gösterdi
Kilise cemaatlerinde endişe artıyor
McElroy, verdiği röportajda, ABD ve İsrail’in İran’a saldırı başlatmasından bu yana, cemaat üyeleri arasında çatışmaya ilişkin “çok ciddi bir endişe” ile karşılaştığını söyledi:
“Neredeyse herkes, Hamaney rejiminin on yıllardır dünyaya terör yayan acımasız ve baskıcı bir hükümet olduğunu ve değiştirilmesi gerektiğini haklı olarak düşünüyor ama bu savaşın kontrolden çıkıp ABD’yi daha da derin bir şekilde içine çekeceğine dair büyük bir endişe var.”
Bazı cemaat üyelerinin kendisine orduda görev yapan çocukları için endişelendiklerini söylediklerini, diğerlerinin ise ABD’nin Irak’taki önceki savaşlarını ve “büyük Amerikan kayıplarına ve muazzam maliyetlere rağmen bu savaşların barış ya da birlik sağlamadığını” hatırlattıklarını ekledi.
Aynı zamanda McElroy, bazı cemaat üyelerinin “bu gerçeklere rağmen, şimdi ABD’nin İran’daki teokrasiyi sona erdirip daha dostane ve barışçıl bir hükümet kurmasının zamanı geldiğine” inandığını da belirtti.
McElroy, “Başpiskoposluğumuzdaki Katoliklerin barış ve bu çatışmanın derhal sona ermesi için dua etmelerinin hayati önem taşıdığına” inandığını söyledi ve şöyle devam etti:
“Vatandaşlar ve inananlar olarak, bu devam eden savaş hakkındaki tutumlarımızı siyasi temsilcilerimize bildirmeli ve çok sevdiğimiz bu ülkeye kendi rehberliğimizi sunmalıyız.”
Kardinal ayrıca “ailelerimizde, cemaatlerimizde ve topluluklarımızda endişeli olanları, Kutsal Ruh’un tesellisinin onlarla olacağı konusunda rahatlatmak gerektiğini” söyledi.
Kardinal şöyle devam etti:
“Son olarak ve en önemlisi, bu savaşın hedeften hedefe, stratejiden stratejiye savrulan uzun süreli bir çatışmaya dönüşmemesini sağlamalıyız. Savaş ve barışla ilgili en önemli Katolik öğretilerinden biri, ulusların savaşı mümkün olan en kısa sürede sona erdirme konusunda katı bir yükümlülüğü olduğu. Bu, savaşa girme kararının ahlaki açıdan meşru olmadığı durumlarda özellikle geçerli.”
Katolik sağ içinde İsrail çatlağı
ABD’deki “MAGA” yanlısı Katolik sağcılar arasındaki İsrail çatlağı son aylarda daha da görünür hale geldi.
Tartışma, Trump’ın Dini Özgürlükler Komitesi’nde yer alan eski Miss California Prejean Boller’in İsrail ve siyonizm konusunda bir tartışma başlatmasıyla patlak vermişti.
Şubat ayındaki bir Kongre oturumunda Prejean Boller, Yahudi tanıklara Siyonizmi benimsememeyi reddetmenin kendisini antisemitik yapıp yapmadığını, Yahudilerin İsa’nın çarmıha gerilmesinden sorumlu olduğuna inanmanın bağnazlık sayılıp sayılmadığını sormuştu.
Komisyon başkanlığını yürüten Teksas Vali Yardımcısı Dan Patrick, onun görevden alınmasını bir nezaket meselesi olarak nitelendirmişve hiçbir komisyon üyesinin “kendi kişisel ve siyasi gündemleri uğruna bir oturumu ele geçirme” hakkı olmadığını belirtmişti.
Başkanlık Personel Ofisi mart ayında konuyu takip ederek görevden alınma kararını resmileştirdi.
Fakat yakın zamanda, Katolik sağın “en ihtiyatlı diplomatı” sayılan Winona-Rochester Piskoposu Robert Barron, Boller’a doğrudan seslendi ve “O, dini inançları nedeniyle işten çıkarılmadı, aksine, geçen ay Komisyon toplantısındaki davranışları nedeniyle işten çıkarıldı: tanıkları sindirmeye çalışması, kendi görüşünü agresif bir şekilde dayatması, toplantıyı kendi siyasi amaçları için ele geçirmesi,” diye yazdı.
Barron, Boller’ın dini zulüm iddiasını “saçma” ve “mantıksız” olarak nitelendirdi ve ayrıca Siyonizm konusunda Katoliklerin gerçek tutumunu şöyle açıkladı: “antisemitizme karşı kesin bir muhalefet, İsrail’in var olma hakkının kabulü, fakat aynı zamanda Yahudi devletinin ‘eleştiriye kapalı olmadığı’nın da kabulü.”
Prejean Boller ise X’te paylaştığı bir gönderide, Barron’u “özelde bir şey, kamuoyunda başka bir şey söylemekle” suçladı ve aslında kendisinin İsrail hakkındaki görüşlerini benimsediğini öne sürdü.
Daha sonra, ülkedeki en önde gelen Katolik din adamı ve Dini Özgürlükler Komisyonu’nun üyesi New York Kardinali Timothy Dolan, Barron’un açıklamasını retweet ederek, bu açıklamanın sonuçlarını destekledi.
Küba’da Vatikan’ın arabuluculuk çabası
Kilisenin, Amerikan ablukası altındaki Küba ile ilişkilerini sürdürdüğü ve arabuculuk çabalarını yoğunlaştırdığı görülüyor.
Son olarak mart ayında Küba, Vatikan’ın girişimleriyle 51 mahkûmu serbest bıraktı.
Küba Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada şunları söylemişti:
“Küba devleti ile Vatikan arasındaki iyi niyet ruhu ve yakın ve akıcı ilişkiler çerçevesinde –ki bu iki kurum arasında mahkumların durumunun gözden geçirilmesi ve serbest bırakılması konusunda tarihsel olarak iletişim sürdürülmüştür– Küba hükümeti önümüzdeki günlerde hapis cezasına çarptırılmış 51 kişiyi serbest bırakma kararı almıştır. Bu kişilerin hepsi cezalarının önemli bir kısmını çekmiş ve cezaevinde iyi hal sergilemiştir.”
Mart 2025’te de, yine Vatikan’ın arabuluculuğunda yapılan bir başka anlaşma kapsamında 553 mahkûma erken tahliye izni verilmişti.
Mahkûmların serbest bırakılması, Dışişleri Bakanı Bruno Rodriguez’in Vatikan’da Papa Leo ile görüşmesinden iki hafta sonra gerçekleşti.
Papa: Sevgili Küba halkının acılarını artırabilecek her tür eylemden kaçının
Washington Post’ta yer alan bir haberde ise, Papa XIV. Leo ile yapılanlar da dahil olmak üzere üst düzey toplantılarda Küba yetkilileri, Vatikan’dan ABD ile arabulucu rolünü üstlenmesini talep ettiler.
Görüşmelere yakın birkaç kaynağa göre, buradaki amaç müzakereleri kolaylaştırmak ve Beyaz Saray’ın, Küba’yı fiili bir petrol ablukası yoluyla izole etmeye yönelik baskı kampanyasının hafifletilmesini sağlamak.
1998’de Ada’yı ziyaret eden II. John Paul’dan bu yana papalar, Havana’ya yönelik geniş kapsamlı ABD ticaret ambargosunu kınıyorlar.
Vatikan, Mart 2016’da Başkan Barack Obama’nın Küba’ya yaptığı tarihi ziyaretin diplomatik zeminini hazırlamıştı.
Birkaç kişinin belirttiği üzere, şu anki umut, yeni bir Amerikalı papanın liderlik ettiği saygın bir kurumun, “Küba’yı ele geçirmekle” tehdit eden Başkan Donald Trump üzerinde ve Havana’da rejim değişikliği için baskı yapan yönetimindeki Katolik şahinler üzerinde daha fazla etki sahibi olabileceği düşüncesine dayanıyor.
ABD-Küba Ticaret ve Ekonomi Konseyi Başkanı John S. Kavulich, “Kübalılar her zaman Vatikan’ın bir tür sihirli bir güce sahip olduğuna inanmışlardır ve Vatikan’ın onayı sayesinde Küba’ya yatırdıklarından daha fazlasının geri döneceğine inanıyorlar,” diye konuştu.
Küba’daki Katolik Kilisesi, önemli bir kurum olmaya devam ediyor ve sesini daha fazla duyurur hale geldi.
Ada’daki piskoposlar ocak ayı sonunda “Küba’nın ihtiyaç duyduğu siyasi değişiklikler” için cesur bir çağrıda bulundular.
Fakat piskoposlar, “hükümetlerin anlaşmazlıklarını ve çatışmalarını zorlama veya savaş yoluyla değil, diyalog ve diplomasi yoluyla çözebilmeleri gerektiğini” de belirttiler.
Leo da bir kamuoyu çağrısında bu sözleri yineledi ve 1 Şubat’ta, “sevgili Küba halkının acılarını artırabilecek her türlü şiddet ve eylemden kaçınmak” amacıyla “tüm sorumlu tarafları” diyaloğa davet etti.
Diplomasi
Xi, Trump ve Putin için APEC’te üçlü zirve girişimi

ABD, Rusya ve Çin, 18-19 Kasım tarihlerindeki APEC Zirvesi marjında Xi Jinping, Donald Trump ve Vladimir Putin arasında ilk kez üçlü bir liderler görüşmesi gerçekleştirmeyi müzakere ediyor. Washington ve Moskova temas konusunda ısrarcı davranırken, Ukrayna ve nükleer denetim başlıklarındaki görüş ayrılıkları nedeniyle Pekin henüz nihai kararını vermedi.
ABD, Rusya ve Çin’den üst düzey yetkililer, 18-19 Kasım tarihlerinde Çin’in Shenzhen kentinde düzenlenecek Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) Zirvesi marjında Xi Jinping, Donald Trump ve Vladimir Putin arasında üçlü bir liderler zirvesi olasılığını ele alıyor.
Financial Times’a (FT) konuşan ve üç başkentteki temaslara vakıf kaynaklar, son iki haftadır devlet başkanları düzeyindeki ilk üçlü buluşmanın organizasyonuna dair ciddi görüşmeler yürütüldüğünü kaydetti.
APEC Zirvesi’ne katılması ve Çin Devlet Başkanı Xi ile bir araya gelmesi planlanan Trump, bir süre önce Putin’in de bu temasa dahil edilmesi fikrini gündeme getirmişti.
Ancak FT’nin kaynakları, ev sahibi Pekin’in zirvenin yapılıp yapılmayacağına ilişkin henüz kesin bir karar vermediğini aktardı.
Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier de pazar günü yaptığı açıklamada, geçen haftaki görüşmelerinde olası üçlü zirveyi sorduğunda Xi’nin şaşkınlık yaşadığı izlenimi edindiğini bildirdi. Steinmeier, Çin liderinin bu söylentilerin nereden çıktığını sorduğunu aktardı.
Diplomatik temasların doğrudan üçlü formatta mı yürütüldüğü, yoksa ev sahibi Pekin’in Moskova ve Washington ile ayrı ayrı mı istişarelerde bulunduğu netlik kazanmadı.
Müzakerelerin seyrine yakın bir kaynak, ABD ve Rusya’nın Çin’in görüşmeyi kabul etmesi yönünde ısrarcı olduğunu ifade etti.
Zirvenin gerçekleşmesinin önündeki temel engellerden birini ortak bir gündem belirlenememesi oluşturuyor. Steinmeier’in aktardığına göre Şi, Ukrayna’daki savaşı ele almak üzere üçlü bir toplantı planı olmadığını belirtti.
Xi, söz konusu çatışmanın bir Avrupa meselesi niteliği taşıması nedeniyle Avrupalı tarafların müzakere masasında yer alması gerektiğini dile getirdi.
Moskova ise Avrupalı temsilcilerin bu tür görüşmelere katılmasına karşı çıkıyor. Rusya Devlet Başkanı Yardımcısı Yuriy Uşakov, ekim ayı sonunda yaptığı açıklamada, kasım ayında Birleşik Arap Emirlikleri’nde Ukrayna konusunda yapılması planlanan müzakerelerde Avrupalıların yer almayacağını belirterek “Kimse onları müzakere masasına davet etme niyetinde değil.” demişti.
Moskova’nın tutumunu bilen bir kaynak ise FT’ye, Shenzhen’de bir araya gelinmesi durumunda dahi Rusya’nın Ukrayna başlığında somut bir ilerleme beklemediğini savundu. Kaynak, Rusya’nın Çin’i krizin çözümünde öncü rol üstlenmek istememekle, çözüme yaklaşıldığı anda ise barış yapıcısı rolünü sahiplenmeyi hedeflemekle değerlendirdiğini ileri sürdü.
Diğer taraftan Trump, Pekin’in nükleer cephaneliğini hızla büyüttüğü gerekçesiyle nükleer silahların denetimi konusunu ele almak istediğini aktardı.
ABD ile Rusya arasındaki nükleer silah sınırlandırma anlaşmalarının süreleri de dolmuş durumda.
George W. Bush yönetiminde Asya konularında başdanışmanlık yapan Dennis Wilder, Çin yönetiminin on yıllardır bu konuyu müzakere etmeyi reddettiğine işaret ederek şöyle konuştu:
“Xi, üçlü bir toplantının gerçekleşmesini uluslararası arenadaki liderlik rolünü gösteren şahsi bir başarı olarak değerlendirebilir. APEC Zirvesi’nin kendi hedefleri oldukça mütevazı ve zirveden büyük sonuçlar beklemek pek olası değil.”
Pekin’in Ortadoğu diplomasisi hız kazandı
FT, olası zirvede İran dosyasının gündeme gelip gelmeyeceğinin henüz netleşmediğini bildirdi.
The Washington Post’un aktardığına göre ise Pekin, Ortadoğu’daki gerilimin düşürülmesi için diplomatik temaslarını yoğunlaştırdı.
Pazartesi günü Xi, ABD ile İran arasındaki müzakerelerde arabuluculuk yürüten Umman Sultanı’nı ağırladı.
Temas, iki ülke arasındaki 48 yıllık diplomatik ilişkilerde bir Umman devlet başkanının Pekin’e gerçekleştirdiği ilk ziyaret oldu.
Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi de İran ve Suudi Arabistan temsilcileriyle görüşmeler yaptı. Çin Dışişleri Bakanlığı, bölgedeki yedi ülkeye üç üst düzey temsilcinin gönderileceği bir diplomatik hamle başlatıldığını duyurdu.
Görüşmelerin ardından yapılan resmi açıklamalarda Pekin’in Ortadoğu’da acil bir gerilimi düşürme sürecini ve bölgesel güvenlikte daha etkin rol almayı hedeflediği vurgulandı.
Demokrasileri Savunma Vakfı’nın Çin programı direktörü Craig Singleton, Pekin’in zamanlamasına ilişkin olarak, “Trump yeniden İran’ı tehdit ediyor, Körfez ülkeleri yeni bir gerilimden endişe duyuyor ve Riyad, Tahran’ı frenlemesi için Çin’den ilişkilerini devreye sokmasını talep etti.” değerlendirmesini yaptı.
Üçlü zirve ihtimaline ilişkin Çin Dışişleri Bakanlığı, FT’ye yaptığı açıklamada Pekin’in “Çin ve Rusya devlet başkanları arasındaki görüşmeye dair ilgili taraflarla temas halinde olduğunu” bildirdi ancak Trump’a değinmedi. Beyaz Saray konuya dair henüz bir yorum yapmadı.
Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov ise FT’ye yaptığı açıklamada, “Böyle bir görüşmenin organize edilmesine yönelik çalışmalar yürütülüyor.” dedi.
Diplomasi
Kiev’de gizli gözaltı merkezi: İşkence gören askerler hastaneye kaldırıldı

Kiev yakınlarında seferberlik personelinin alıkonulduğu ve işkenceye maruz kaldığı belirtilen bir binaya baskın düzenlendi. Olay yerinde dört yaralı asker hastaneye sevk edilirken, Cumhurbaşkanlığı Ofis Başkanı Kirill Budanov benzer tesislerin varlığını teyit etti ve resmi soruşturma başlatıldı.
Ukrayna’nın başkenti Kiev yakınlarındaki Petropavlovskaya Borşçagovka banliyösünde, seferberlik kapsamında askere alınanlar ile firar şüphelilerinin tutulduğu iddia edilen bir binaya protestocular baskın girişiminde bulundu.
Askerlere işkence yapıldığı ve tıbbi yardımın engellendiği iddialarıyla başlayan olaylar arbedeye dönüştü.
Yaşanan gelişmeler üzerine Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Ofis Başkanı Kirill Budanov dahil olmak üzere üst düzey yetkililer olay yerine gitti.
Sosyal medyada yayılan ve Ukrayna basınında yer alan görüntülerde, göstericilerin müstakil bir evin kapılarını zorladığı, kimliği belirsiz kişilerle arbede yaşandığı ve sağlık görevlilerinin içeri girmesinin ardından yaralı askerlerin binadan çıkarıldığı görüldü.
Olaylar, binanın bodrum katında silahlı kişilerin yaklaşık 40 kişiyi alıkoyduğu, bu kişileri darbettiği ve yakınlarıyla iletişim kurmalarını engellediği yönündeki iddiaların yayılmasıyla başladı.
İlk haberlerde içeride en az bir kişinin öldüğü ileri sürülse de polis daha sonra can kaybı yaşandığını yalanladı.
Tutulan kişilerin yakınlarının da aralarında yer aldığı onlarca kişi bina önünde toplanarak görüş izni karşılığında rüşvet istendiğini öne sürdü.
Özel bir ambulansın tıbbi müdahale için adrese gelmesi ancak sağlık personeline başlangıçta izin verilmemesi gerginliği tırmandırdı; polis de personelin ilk anda içeri alınmadığını kabul etti.
Görgü tanıklarının aktardığına göre göstericilerin kapıları zorlaması üzerine içerideki kişiler kalabalığa gaz sıktı. Bir polis memuru eşliğinde içeri giren kadın sağlık görevlisi, binada 25 ila 30 kişinin bulunduğunu, durumu ağır dört askerin hastaneye kaldırılması gerektiğini açıkladı.
Vücutlarında darp ve yara izleri görülen bu dört kişi tedaviye götürüldü. Yaralılardan birinin omurgasında ciddi bir rahatsızlık olduğu bildirilirken, yaralanmaların nedeni ve boyutu netlik kazanmadı.
Olay yerindeki videolara göre binadan çıkarılanlar arasında 14 yaşında bir çocuğun da yer aldığı iddia edildi, ancak çocuğun durumu ve gözaltında olup olmadığı teyit edilemedi.
“Biz işkence yapmıyoruz, birlik kuruyoruz”
Kiev bölge polisi, yasa dışı gözaltı ve ölüm iddialarının gerçeği yansıtmadığını belirterek kamuoyuna resmi açıklamaları takip etme çağrısında bulundu.
Olay yerine gelen Ukrayna Ulusal Muhafız Komutanı Aleksandr Pivnenko ise kalabalığa hitap ederek binanın eğitim merkezlerine sevk edilmeyi bekleyen seferberlik personeli için geçici bir barınma ve kabul noktası olduğunu savundu.
Pivnenko, UNIAN haber ajansına yaptığı açıklamada, “Biz işkence yapmıyoruz, birlik kuruyoruz.” dedi.
Pivnenko, hastaneye sevk edilen dört kişinin birliklerinden firar ettikten sonra yakalandığını kaydetti.
Ulusal Muhafızlar bünyesindeki neo-Nazi Azov Taburu tesisin kendi unsurlarından birine ait olduğunu doğruladı.
Dört askerin yaralandığını kabul eden Azov yetkilileri, sistematik kötü muamele iddialarını reddetti ve yasa dışı bir şiddetin tespiti halinde gereken adımların atılacağını duyurdu.
Benzer tesislerin varlığı kabul edildi
Zelenskiy’nin Ofis Başkanı ve eski Askeri İstihbarat Başkanı Kirill Budanov da bölgeye gelerek incelemelerde bulundu.
Bazı hasta yakınlarının içeri girmesine ve içeridekilerle görüşmesine izin verildiğini belirten Budanov, müfettişlerin koşulları incelediğini bildirdi.
Budanov, Ukrayna’da “benzer birçok tesisin” yer aldığını kabul ederek bunların işleyişine ilişkin soruşturma başlatılacağını açıkladı.
Budanov’un müdahalesine rağmen gerginlik sona ermedi. Sivil giyimli kimliği belirsiz kişilerin göstericilere saldırmasıyla çatışmalar çıktı.
UNIAN muhabirinin karnına tekme atıldığı bildirilirken, başından yaralanan bir kişinin Budanov’a başvurduğu görüntülere yansıdı; Budanov yaralıya polise başvurmasını söyledi. Çatışmalar sırasında bina çevresinde silah sesleri duyulduğu öne sürüldü.
Hromadske muhabirleri ise askerleri tahliye etmek için getirilen bir otobüsün çevresinde kavgalar çıktığını aktardı.
Yetkililer kalan askerleri nakletmek isterken arbede yeniden şiddetlendi. Budanov, 14 askerin hastaneye sevk edilmesi gerektiğini belirterek göstericileri otobüsü engelleyip devirmeye çalışmakla suçladı.
Gösteriyi yasa dışı bir sokak eylemi olarak nitelendiren Budanov, kalabalığa dağılma çağrısında bulundu.
Ukrayna İçişleri Bakanlığı olayla ilgili resmi soruşturma başlatıldığını, Devlet Soruşturma Bürosu ile Askeri Ombudsmanlığın sürece dahil olduğunu bildirdi.
Askeri Ombudsman Olga Reşetilova, Ulusal Muhafız Komutanlığı ile ortak inceleme yürüttüklerini ve askerlerin tıbbi yardım aldığını duyurdu.
Uluslararası insan hakları örgütleri, 2014 yılındaki Meydan olayları ve Donbass’taki çatışmaların başlangıcından bu yana Ukrayna’daki gizli gözaltı merkezlerini belgelemişti.
Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün 2016 tarihli ortak raporunda, Ukrayna Güvenlik Servisi (SBU) ile milliyetçi gönüllü birliklerin işlettiği gizli merkezlerde yargısız alıkoyma ve işkence vakalarına dikkat çekilmişti. Yetkililer ise izinsiz merkezlerin varlığını reddetmişti.
Son olaylar, zorunlu asker alım uygulamaları ve cepheden kaçış tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleşti.
Ukraynalı milletvekili Aleksandr Fediyenko, ekim ayında yaptığı açıklamada birliklerini terk eden asker sayısının kesin olarak bilinmemekle birlikte 500 bine kadar ulaşabileceğini tahmin etmişti.
Diplomasi
ABD, Ukrayna garantileri için Avrupa ve NATO ile masaya oturuyor

ABD yönetimi, Ukrayna’ya verilecek güvenlik garantileri ve savaş sonrası planları görüşmek üzere Brüksel’de Avrupalı müttefikleriyle bir araya geleceğini duyururken üçlü müzakerelerin 10-11 Kasım’da Abu Dabi’de yapılacağını açıkladı. Washington diğer taraftan NATO müttefiklerinden PURL silah tedarik mekanizmasına sağladıkları mali katkıyı artırmalarını talep etmeye hazırlanıyor.
ABD Başkanı’nın Özel Temsilcisi Steve Witkoff, Ukrayna’ya yönelik güvenlik garantilerini ve ülkenin yeniden inşasını ele almak üzere Brüksel’de Avrupalı müttefikler, Avrupa Birliği ve NATO temsilcileriyle bir araya geleceklerini duyurdu.
Witkoff, X sosyal medya platformundan yaptığı açıklamada, ABD’li müzakerecilerin bu hafta Brüksel’de Fransa, Almanya, İngiltere, AB ve NATO yetkilileriyle görüşeceğini kaydetti.
Özel Temsilci, tarafların Ukrayna için güvenlik garantilerini, “Avrupa’da savaş sonrası güvenlik mimarisini” ve ülkenin yeniden inşasını destekleyecek ekonomik imkanları müzakere edeceğini belirtti.
Witkoff, Brüksel’deki görüşmelerin net takvimine ilişkin ayrıntı vermedi.
ABD Temsilcisi, öte yandan ABD, Rusya ve Ukrayna arasındaki üçlü müzakerelerin 10-11 Kasım tarihlerinde Abu Dabi’de yapılacağını açıkladı.
Daha önce söz konusu zirvenin tarihi kamuoyuyla paylaşılmamıştı.
Öte yandan ABD’li yetkili Marco Rubio, Washington’ın Ukrayna konusunda müzakereler yoluyla hızlı bir çözüme ulaşılmasını beklemediğini dile getirdi.
Olası bir barış mutabakatı kapsamında her iki ülke için güvenlik garantileri daha önce de tartışma konusu olmuştu.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, şubat ayında yaptığı değerlendirmede, Kiev için sağlanacak güvenilir garantileri barışa ulaşmanın “tek gerçek temeli” olarak nitelendirmişti.
Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Aleksandr Gruşko ise Moskova’nın güvenlik çıkarları gözetilmeden bir anlaşmaya varılmasının imkansız olduğunu savunmuştu.
Gruşko, bu garantilerin şartları arasında Ukrayna’nın NATO’ya katılmaktan vazgeçmesinin, ülke topraklarında yabancı birliklerin konuşlandırılmamasının ve Kiev’in Rusya’ya tehdit oluşturmama taahhüdünün yer alması gerektiğini belirtti.
Rus diplomat, Moskova’nın Avrupalı ülkelerle karşılıklı güvenlik garantilerini hukuki olarak kayıt altına almaya hazır olduğunu da sözlerine ekledi.
Bu konudaki temaslar, Rusya ve Ukrayna’nın ABD yönetimiyle yürüttüğü görüşmeler ve yeni tur üçlü müzakere hazırlıkları kapsamında ekim ayının ikinci yarısında yeniden hareketlendi.
Zelenskiy, Ukrayna, Avrupa ülkeleri ve ABD temsilcilerinin Oslo’da gerçekleştirdiği toplantıda güvenlik garantileri konusunun gündeme geldiğini duyurmuştu.
Ukrayna lideri, toplantıda NATO’nun kolektif savunmaya dair 5. maddesine benzer mekanizmaların değerlendirildiğini aktarmıştı.
Financial Times gazetesi de daha sonra yayımladığı haberde, Ukraynalı liderin gelecekteki bir anlaşma kapsamında Rusya’nın güvenlik garantilerine yönelik taleplerinin müzakere edilmesine ilk kez yeşil ışık yaktığını yazmıştı.
ABD müttefiklerden PURL katkısını artırmasını istiyor
Diplomatik temasların yanı sıra ABD, Ukrayna’ya silah alımını sağlayan PURL programına NATO müttefiklerinin sağladığı katkıyı artırmayı planlıyor.
Bloomberg’in konuya yakın kaynaklara dayandırdığı haberine göre Washington, müttefiklere ek kaynak talebini kasım ayı içinde iletebilir.
Açılımı “Ukrayna’nın Öncelikli İhtiyaçları Listesi” olan PURL mekanizması, ABD ve NATO tarafından Temmuz 2025’te devreye sokuldu.
Bu sistemde NATO müttefikleri ile ortakları ABD’den temin edilecek silah ve mühimmatın finansmanını karşılıyor; NATO ise Ukrayna’nın önceliklerine göre yardım paketlerini koordine ederek sevkiyatı yönetiyor.
Business Insider, Ukrayna’nın hava savunma sistemleri için kullanılan Patriot füzeleri de dahil olmak üzere önleme mühimmatının büyük bölümünün bu mekanizma üzerinden sevk edildiğine dikkat çekiyor.
NATO, ekim ayında müttefiklerin Destek ve Tedarik Ajansı (NSPA) üzerinden Ukrayna’nın silah, mühimmat ve askeri teçhizat alım imkanlarını genişletmişti.
NSPA Operasyon Destek Direktörü Jacqueline Borsboom, bu yeni mekanizmanın teslimatları hızlandıracağını ve maliyetleri düşüreceğini kaydetti.
Düzenleme sayesinde Kiev, belirli parti silah ve diğer tedarik kalemleri için doğrudan NSPA’yı yetkilendirebilecek.
Buna karşın ABD silahlarının sevkiyatında yaşanan gecikmeler, mevcut yardım mekanizmalarının işleyişine dair soru işaretlerini beraberinde getirdi.
Zelenskiy, Patriot ve NASAMS hava savunma sistemlerine ait füzelerin onaylanması için Kiev’in yaklaşık bir aydır beklediğini ifade etti.
Pentagon ise yanıt olarak ABD politikasının değişmediğini, PURL programının “herhangi bir değişiklik olmaksızın uygulanmaya devam ettiğini” bildirdi.
Bunun yanı sıra Avrupalı müttefikler, ABD’deki ara seçimlerin ardından Washington’ın Ukrayna’ya sağladığı desteğin riske girmesinden endişe duyuyor.
Politico’nun 2 Kasım’da NATO diplomatlarına dayandırdığı haberine göre, Cumhuriyetçilerin yenilgisi halinde Donald Trump’ın ittifak üzerindeki baskıyı artırabileceği kaydediliyor.
Haberde Trump’ın Avrupa’daki Amerikan askeri varlığını azaltabileceği, ABD’nin NATO bütçesine katkısını düşürebileceği ve PURL programını sınırlayabileceği aktarılıyor.
Avrupa ülkelerinin ise hava savunma sistemleri ve istihbarat desteği de dahil olmak üzere Amerikan askeri kaynaklarının olası kesintisini telafi etmekte zorlanacağı vurgulanıyor.
Diplomasi1 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Dünya Basını2 hafta önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Görüş2 hafta önceFransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma
Söyleşi2 hafta önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Dünya Basını2 hafta önceAmerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar
Dünya Basını2 hafta önce“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Asya1 hafta önceMao gafı krize yol açtı: Mbappe özür diledi, Çin’de boykot başladı
Asya2 hafta önceÇinli matematikçi Sun çözülmemiş bin hipotez için ödül koydu









