Bizi Takip Edin

Diplomasi

Papa ve Kiliseden savaş karşıtı sesler yükseliyor

Yayınlanma

Papa Leo, Donald Trump’ın İran’da başlattığı savaşı “tüm insanlık ailesi için bir skandal” olarak nitelendirdi.

Vatikan ve Katolik Kilisesi, ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş, Peter Thiel’in Roma’da verdiği “Deccal dersleri” ve Küba’ya karşı uygulanan abluka nedenile “MAGA” hareketi ve Trump ile örtülü bir mücadele içerisinde.

Geçen ay, başta JD Vance olmak üzere çok sayıda muhafazakâr siyasetçinin destekçilerinden Palantir kurucusu Peter Thiel, Deccal ve kıyametle ilgili son derece gizli ama bir o kadar da tanınmış konferanslarını vermek üzere Avrupa’daydı.

Financial Times’tan (FT) Mattia Ferraresi’ya göre Katolik dünyası onu pek hoş karşılamadı. Katolik din adamları, Palantir’in kurucu ortağını dinlenmeye değer sıra dışı bir Hıristiyan olarak değil, dışlanması gereken tehlikeli bir mürted olarak gördüler.

Katolik basın, onu “çarpık bir siyasi teolojiyi savunan kötü niyetli bir sahte düşünür” olarak eleştirdi ve papalık üniversitesinden bir teolog, Thiel’in kendisinin Deccal olabileceğini öne sürdü.

Thiel’in konuşmaları, Deccal’ın teknolojik ilerlemeyi yavaşlatmaya çalışacağını ve insan inovasyonunu düzenlemeler ve ahlaki kısıtlamalarla zincirleyeceğini ima ediyor.

Papa XIV. Leo da teknolojik gelişme ve yapay zeka konusuna büyük ilgi gösteriyor. “Magnifica Humanitas” başlıklı bir papalık genelgesi yakında yayınlanacak ve insan doğası ile teknolojiyle olan ilişkisine dair Katolik vizyonu üzerine bir değerlendirme sunacak.

JD Vance, Thiel’in bir konferansına katıldıktan sonra Katolik Kilisesi’ne yönelmişti. Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile birlikte Vance, yakın tarihteki hiçbir yönetimden daha fazla Kilise öğretileriyle çatışma halinde olabilecek bir yönetimi yöneten en önde gelen Katolikler arasında yer alıyor.

MAGA-Papa gerilimi alttan alta yükseliyor

Leo’dan ateşkes çağrısı

Geçen hafta Papa Leo, bir grup gazeteciye seslendi. Papa mesajında, “Ateşkes çağrısını yinelemek istiyorum; barış için çalışmak, ama silahlarla değil, diyalog yoluyla, herkes için gerçek bir çözüm arayışıyla,” dedi.

Bu, yirmi beş gün içinde papa ve Vatikan’ın İran savaşının sona ermesi için kamuoyuna yaptığı en az on ikinci çağrıydı.

28 Şubat’tan beri Leo, Angelus konuşmaları, papalık kabulleri, Roma cemaatlerindeki vaazlar, aylık dua videosu, havayolu yöneticileri ve askeri papazlara yaptığı açıklamalar ve Dışişleri Bakanı ile Kudüs Latin Patriği aracılığıyla iletilen mesajlar aracılığıyla savaş karşıtı mesajlar veriyor.

Leo ayrıca, “Nefret artıyor ve şiddet giderek daha da kötüye gidiyor. Bir milyondan fazla insan yerinden edildi ve çok sayıda ölü var,” dedi.

Papa, geçen ayki Angelus duasında, “Bombaların gürültüsünün kesilmesi, silahların susması ve halkların seslerinin duyulabileceği bir diyalog ortamı açılması için Rabbe alçakgönüllü dualarımızı sunalım,” demişti.

Vatikan Dışişleri Bakanı ‘önleyici savaş’ doktrinini eleştirdi

Kutsal Makam geleneksel olarak diplomatik tarafsızlığını korusa da Vatikan Dışişleri Bakanı Kardinal Pietro Parolin de açıkça ABD’yi eleştirdi.

Parolin Vatican Media’ya şunları söylemişti:

“Eğer devletlerin, kendi kriterlerine göre ve ulusüstü bir yasal çerçeve olmaksızın ‘önleyici savaş’ yapma hakkına sahip olduğu kabul edilirse, tüm dünya alevler içinde kalma riskiyle karşı karşıya kalır. Uluslararası hukukun bu şekilde aşınması gerçekten endişe verici: adalet, güce yol açtı; hukukun gücü, barışın ancak düşman yok edildikten sonra sağlanabileceği inancıyla, gücün hukukuna yerini bıraktı.”

Beyaz Saray ise Leo’nun çağrılarından rahatsız. Başkan Trump 20 Mart’ta EWTN’e yaptığı açıklamada, papanın barış tavsiyesiyle ilgilenmediğini söyledi.

İki gün sonra Leo’nun son açıklamaları sorulduğunda Trump daha açık sözlü biçimde, “ateşkes istemediğini” vurguladı.

Thiel, “Deccal dersleri”ne Roma’da devam ediyor

ABD’li kardinaller daha açık sözlü: “İran’a karşı savaş ahlaki açıdan meşru değil”

Washington DC Başpiskoposu Kardinal Robert W. McElroy da ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşının “ahlaki açıdan meşru olmadığını” belirterek, savaşın sona ermesi yönündeki daha ılımlı çağrılarda bulunan Papa’nın ötesine geçti.

Geçen ay Catholic Standard gazetesine verdiği röportajda McElroy şunları söyledi:

“Adil neden kriteri karşılanmamaktadır; zira ülkemiz, İran’ın mevcut ya da yakın ve nesnel olarak doğrulanabilir bir saldırısına yanıt vermiyordu. Papa Benedict’in kategorik olarak belirttiği gibi, Katolik öğretisi önleyici savaşı, yani gelecekteki olaylara dair spekülasyonlarla gerekçelendirilen bir savaşı desteklemez. Önleyici savaş ahlaki olarak kabul edilecek olsaydı, savaşa girme gerekçesiyle ilgili tüm sınırlar aşırı tehlikeye atılmış olurdu.”

McElroy ayrıca, çatışmanın “doğru niyet kriterini” karşılamadığını savunarak, kendi görüşüne göre İran’daki savaşın en endişe verici unsurlardan birinin, ABD’nin hedeflerinin ve niyetlerinin “kesinlikle belirsiz olması.”

McElroy şöyle devam etti:

“(…) bunlar, İran’ın konvansiyonel ve nükleer silah potansiyelinin imhasından rejimin devrilmesine, demokratik bir hükümetin kurulmasına ve koşulsuz teslimiyete kadar uzanmaktadır. Net bir niyetiniz yoksa, adil savaş geleneğinin doğru niyet kriterini karşılayamazsınız.”

ABD’li kardinal, “Mevcut savaş çabamız, Katolik adil savaş öğretisine uymuyor; zira bu savaşın getireceği faydaların, yol açacağı zarardan daha ağır basacağı hiç de açık değil,” diye konuştu.

Kardinalin açıklamaları, Chicago Kardinali Blase J. Cupich’in daha önce, savaş görüntülerini aksiyon filmlerinden alıntılarla karıştıran Beyaz Saray’ın sosyal medyada paylaştığı bir videoyu kınayan bir bildiri yayınlamasının ardından gelmişti.

Cupich, “Gerçek ölümlerin ve gerçek acıların yaşandığı gerçek bir savaşın, sanki bir video oyunuymuş gibi ele alınması mide bulandırıcı,” diye yazmıştı.

Filistin’deki kiliseler “Hristiyan Siyonizmi”ni reddedince ABD tepki gösterdi

Kilise cemaatlerinde endişe artıyor

McElroy, verdiği röportajda, ABD ve İsrail’in İran’a saldırı başlatmasından bu yana, cemaat üyeleri arasında çatışmaya ilişkin “çok ciddi bir endişe” ile karşılaştığını söyledi:

“Neredeyse herkes, Hamaney rejiminin on yıllardır dünyaya terör yayan acımasız ve baskıcı bir hükümet olduğunu ve değiştirilmesi gerektiğini haklı olarak düşünüyor ama bu savaşın kontrolden çıkıp ABD’yi daha da derin bir şekilde içine çekeceğine dair büyük bir endişe var.”

Bazı cemaat üyelerinin kendisine orduda görev yapan çocukları için endişelendiklerini söylediklerini, diğerlerinin ise ABD’nin Irak’taki önceki savaşlarını ve “büyük Amerikan kayıplarına ve muazzam maliyetlere rağmen bu savaşların barış ya da birlik sağlamadığını” hatırlattıklarını ekledi.

Aynı zamanda McElroy, bazı cemaat üyelerinin “bu gerçeklere rağmen, şimdi ABD’nin İran’daki teokrasiyi sona erdirip daha dostane ve barışçıl bir hükümet kurmasının zamanı geldiğine” inandığını da belirtti.

McElroy, “Başpiskoposluğumuzdaki Katoliklerin barış ve bu çatışmanın derhal sona ermesi için dua etmelerinin hayati önem taşıdığına” inandığını söyledi ve şöyle devam etti:

“Vatandaşlar ve inananlar olarak, bu devam eden savaş hakkındaki tutumlarımızı siyasi temsilcilerimize bildirmeli ve çok sevdiğimiz bu ülkeye kendi rehberliğimizi sunmalıyız.”

Kardinal ayrıca “ailelerimizde, cemaatlerimizde ve topluluklarımızda endişeli olanları, Kutsal Ruh’un tesellisinin onlarla olacağı konusunda rahatlatmak gerektiğini” söyledi.

Kardinal şöyle devam etti:

“Son olarak ve en önemlisi, bu savaşın hedeften hedefe, stratejiden stratejiye savrulan uzun süreli bir çatışmaya dönüşmemesini sağlamalıyız. Savaş ve barışla ilgili en önemli Katolik öğretilerinden biri, ulusların savaşı mümkün olan en kısa sürede sona erdirme konusunda katı bir yükümlülüğü olduğu. Bu, savaşa girme kararının ahlaki açıdan meşru olmadığı durumlarda özellikle geçerli.”

Katolik sağ içinde İsrail çatlağı

ABD’deki “MAGA” yanlısı Katolik sağcılar arasındaki İsrail çatlağı son aylarda daha da görünür hale geldi.

Tartışma, Trump’ın Dini Özgürlükler Komitesi’nde yer alan eski Miss California Prejean Boller’in İsrail ve siyonizm konusunda bir tartışma başlatmasıyla patlak vermişti.

Şubat ayındaki bir Kongre oturumunda Prejean Boller, Yahudi tanıklara Siyonizmi benimsememeyi reddetmenin kendisini antisemitik yapıp yapmadığını, Yahudilerin İsa’nın çarmıha gerilmesinden sorumlu olduğuna inanmanın bağnazlık sayılıp sayılmadığını sormuştu.

Komisyon başkanlığını yürüten Teksas Vali Yardımcısı Dan Patrick, onun görevden alınmasını bir nezaket meselesi olarak nitelendirmişve  hiçbir komisyon üyesinin “kendi kişisel ve siyasi gündemleri uğruna bir oturumu ele geçirme” hakkı olmadığını belirtmişti.

Başkanlık Personel Ofisi mart ayında konuyu takip ederek görevden alınma kararını resmileştirdi.

Fakat yakın zamanda, Katolik sağın “en ihtiyatlı diplomatı” sayılan Winona-Rochester Piskoposu Robert Barron, Boller’a doğrudan seslendi ve “O, dini inançları nedeniyle işten çıkarılmadı, aksine, geçen ay Komisyon toplantısındaki davranışları nedeniyle işten çıkarıldı: tanıkları sindirmeye çalışması, kendi görüşünü agresif bir şekilde dayatması, toplantıyı kendi siyasi amaçları için ele geçirmesi,” diye yazdı.

Barron, Boller’ın dini zulüm iddiasını “saçma” ve “mantıksız” olarak nitelendirdi ve ayrıca Siyonizm konusunda Katoliklerin gerçek tutumunu şöyle açıkladı: “antisemitizme karşı kesin bir muhalefet, İsrail’in var olma hakkının kabulü, fakat aynı zamanda Yahudi devletinin ‘eleştiriye kapalı olmadığı’nın da kabulü.”

Prejean Boller ise X’te paylaştığı bir gönderide, Barron’u “özelde bir şey, kamuoyunda başka bir şey söylemekle” suçladı ve aslında kendisinin İsrail hakkındaki görüşlerini benimsediğini öne sürdü.

Daha sonra, ülkedeki en önde gelen Katolik din adamı ve Dini Özgürlükler Komisyonu’nun üyesi New York Kardinali Timothy Dolan, Barron’un açıklamasını retweet ederek, bu açıklamanın sonuçlarını destekledi.

Küba’da Vatikan’ın arabuluculuk çabası

Kilisenin, Amerikan ablukası altındaki Küba ile ilişkilerini sürdürdüğü ve arabuculuk çabalarını yoğunlaştırdığı görülüyor.

Son olarak mart ayında Küba, Vatikan’ın girişimleriyle 51 mahkûmu serbest bıraktı.

Küba Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada şunları söylemişti:

“Küba devleti ile Vatikan arasındaki iyi niyet ruhu ve yakın ve akıcı ilişkiler çerçevesinde –ki bu iki kurum arasında mahkumların durumunun gözden geçirilmesi ve serbest bırakılması konusunda tarihsel olarak iletişim sürdürülmüştür– Küba hükümeti önümüzdeki günlerde hapis cezasına çarptırılmış 51 kişiyi serbest bırakma kararı almıştır. Bu kişilerin hepsi cezalarının önemli bir kısmını çekmiş ve cezaevinde iyi hal sergilemiştir.”

Mart 2025’te de, yine Vatikan’ın arabuluculuğunda yapılan bir başka anlaşma kapsamında 553 mahkûma erken tahliye izni verilmişti.

Mahkûmların serbest bırakılması, Dışişleri Bakanı Bruno Rodriguez’in Vatikan’da Papa Leo ile görüşmesinden iki hafta sonra gerçekleşti.

Papa: Sevgili Küba halkının acılarını artırabilecek her tür eylemden kaçının

Washington Post’ta yer alan bir haberde ise, Papa XIV. Leo ile yapılanlar da dahil olmak üzere üst düzey toplantılarda Küba yetkilileri, Vatikan’dan ABD ile arabulucu rolünü üstlenmesini talep ettiler.

Görüşmelere yakın birkaç kaynağa göre, buradaki amaç müzakereleri kolaylaştırmak ve Beyaz Saray’ın, Küba’yı fiili bir petrol ablukası yoluyla izole etmeye yönelik baskı kampanyasının hafifletilmesini sağlamak.

1998’de Ada’yı ziyaret eden II. John Paul’dan bu yana papalar, Havana’ya yönelik geniş kapsamlı ABD ticaret ambargosunu kınıyorlar.

Vatikan, Mart 2016’da Başkan Barack Obama’nın Küba’ya yaptığı tarihi ziyaretin diplomatik zeminini hazırlamıştı.

Birkaç kişinin belirttiği üzere, şu anki umut, yeni bir Amerikalı papanın liderlik ettiği saygın bir kurumun, “Küba’yı ele geçirmekle” tehdit eden Başkan Donald Trump üzerinde ve Havana’da rejim değişikliği için baskı yapan yönetimindeki Katolik şahinler üzerinde daha fazla etki sahibi olabileceği düşüncesine dayanıyor.

ABD-Küba Ticaret ve Ekonomi Konseyi Başkanı John S. Kavulich, “Kübalılar her zaman Vatikan’ın bir tür sihirli bir güce sahip olduğuna inanmışlardır ve Vatikan’ın onayı sayesinde Küba’ya yatırdıklarından daha fazlasının geri döneceğine inanıyorlar,” diye konuştu.

Küba’daki Katolik Kilisesi, önemli bir kurum olmaya devam ediyor ve sesini daha fazla duyurur hale geldi.

Ada’daki piskoposlar ocak ayı sonunda “Küba’nın ihtiyaç duyduğu siyasi değişiklikler” için cesur bir çağrıda bulundular.

Fakat piskoposlar, “hükümetlerin anlaşmazlıklarını ve çatışmalarını zorlama veya savaş yoluyla değil, diyalog ve diplomasi yoluyla çözebilmeleri gerektiğini” de belirttiler.

Leo da bir kamuoyu çağrısında bu sözleri yineledi ve 1 Şubat’ta, “sevgili Küba halkının acılarını artırabilecek her türlü şiddet ve eylemden kaçınmak” amacıyla “tüm sorumlu tarafları” diyaloğa davet etti.

Diplomasi

Avrupa savunmada ABD olmadan yol almaya hazırlanıyor

Yayınlanma

Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü Avrupa ülkelerini kendi güvenlik mimarilerini yeniden şekillendirmeye yönlendirirken, askeri harcamalarda ve yerli savunma sanayisinde kapsamlı bir dönüşümü beraberinde getiriyor. Kamuoyu araştırmaları, Avrupa genelinde Washington’a olan güvenin çarpıcı biçimde gerilediğini ve askeri harcamaların artırılmasına yönelik desteğin yükseldiğini ortaya koyuyor.

Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü, Avrupa ülkelerini kendi güvenlik politikalarını köklü bir biçimde gözden geçirmeye sevk ederken, kıta genelindeki silahlanma ve savunma hazırlıklarına ivme kazandırdı.

Amerikan düşünce kuruluşu Dış İlişkiler Konseyi’nin (CFR) yayını Foreign Affairs dergisinde yayımlanan analiz, Avrupa’nın olası bir tehdit anında ABD’nin askeri desteğine bütünüyle güvenemeyeceği yönündeki endişelerin derinleştiğini ortaya koyuyor.

Bu çerçevede Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkeler savunma bütçelerini artırırken, kendi askeri-endüstriyel altyapılarını güçlendiriyor ve Amerikan silah sistemlerine olan bağımlılıklarını kademeli olarak azaltıyor.

Yapılan kamuoyu araştırmaları, AB ülkelerinde yaşayanların yüzde 77’sinin Ukrayna’daki savaşı doğrudan Avrupa’nın güvenliğine yönelik bir tehdit olarak algıladığını gösteriyor.

Buna karşın, incelenen 15 Avrupa ülkesindeki katılımcıların yalnızca yüzde 11’i ABD’yi güvenilir bir müttefik olarak nitelendiriyor.

Katılımcıların büyük çoğunluğu, silahlı bir çatışma çıkması durumunda Washington’ın Avrupa’nın yardımına koşacağı konusunda şüphe taşıyor.

Bu toplumsal algı paralelinde, birçok Avrupa ülkesinde askeri harcamaların artırılması, yerli savunma sanayisinin geliştirilmesi ve Amerikan teçhizatı yerine Avrupa yapımı askeri donanımların tercih edilmesi yönündeki eğilim güç kazanıyor.

Bazı üye ülkelerde zorunlu askerlik hizmetine geri dönülmesi fikri de kamuoyunda zemin buluyor.

Analizde, Avrupa’nın yeniden silahlanma sürecindeki en önemli lokomotiflerden birinin Almanya olduğu belirtiliyor.

Berlin yönetimi, askeri harcamalarını 2022 yılına kıyasla yaklaşık üç katına çıkarmayı planlarken, Avrupalı savunma şirketleri insansız hava araçları, zırhlı araçlar, tanklar ve diğer mühimmatların üretim kapasitesini genişletiyor.

Uzmanlar, ABD’de gelecekte yönetim değişse bile Washington ile Avrupa arasındaki ilişkilerin eski seyrine dönmeyeceğini öngörüyor.

ABD’nin stratejik odağının her halükarda Çin ile rekabete kayacağı, bu nedenle Avrupa ülkelerinin kendi güvenliklerinin sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalacağı belirtiliyor.

Trump’ın yeniden seçilmesiyle birlikte Washington ile Avrupalı müttefikleri arasındaki ilişkiler daha karmaşık bir evreye girdi.

Beyaz Saray, Avrupalı ortaklarından savunma harcamalarını kararlılıkla artırmalarını talep ediyor.

Trump, geçmiş dönemlerinde de NATO müttefiklerini yeterli yük paylaşımı yapmamakla eleştirmiş ve ABD’nin ittifaktaki rolünü gözden geçirebileceği yönünde işaretler vermişti.

Bu gelişmelerin ışığında, Avrupa’da kendi savunma kapasitesini güçlendirme ve Washington’a olan bağımlılığı azaltma arayışları daha yüksek sesle dile getiriliyor.

AB Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü tarafından hazırlanan “Avrupa’yı Savunmak, Rusya’yı Caydırmak” başlıklı raporda da Avrupa ülkelerine NATO bünyesinde daha fazla sorumluluk üstlenme, askeri harcamaları artırma, ortak tedarik mekanizmalarını genişletme ve yerli savunma sanayisini geliştirme çağrısı yapıldı.

Raporda, Avrupa’nın artık ABD’den gelecek askeri desteğe eski düzeyde bel bağlayamayacağı vurgulandı.

Estonya Başbakanı Kristen Mihal de konuya ilişkin değerlendirmesinde, Avrupa’nın geçmişte silahsız bir barış projesi olarak tasarlandığını, ancak mevcut konjonktürde silahlı bir barış projesine dönüşmesi gerektiğini ifade etti.

Mihal, savunma alanındaki işbirliğinin geliştirilmesinin ve askeri kapasitenin artırılmasının, Avrupa ülkelerinin küresel sahnedeki nüfuzunu korumasının tek yolu olduğunu belirtti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Çin, Venezuela’ya deprem yardımı için 14,7 milyon dolar ek destek sözü verdi

Yayınlanma

Çin, geçen hafta meydana gelen iki depremin en az 1.450 kişinin ölümüne yol açmasının ardından Venezuela’ya 100 milyon yuan, yani 14,7 milyon ABD doları değerinde ek yardım malzemesi sağlayacak. Ölenler arasında sekiz Çin vatandaşı da bulunuyor.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Guo Jiakun pazartesi günü yaptığı açıklamada, Pekin’in ülkeye daha önce sağlanan nakit yardıma ek olarak söz konusu yardım malzemelerini gönderme kararı aldığını söyledi.

Guo, Çin’in Venezuela’nın yardım operasyonlarını desteklemek amacıyla etkilenen bölgelerin uydu görüntülerini de sağladığını belirtti. Venezuela’daki Çinli şirketlerin ve denizaşırı Çinli toplulukların acil ihtiyaç duyulan mühendislik makineleri ve tıbbi malzemeler temin ettiğini, ayrıca arama-kurtarma çalışmalarına aktif biçimde katılmak üzere kurtarma ekipleri oluşturduğunu kaydetti.

Guo, “Çin, afet durumunun değişen ihtiyaçlarına göre Venezuela’ya daha fazla destek sağlamaya hazırdır,” dedi.

Nakit yardım, Çin Uluslararası Kalkınma İşbirliği Ajansı tarafından cuma günü duyurulmuştu. Ancak yardımın miktarı belirtilmemişti.

Yine cuma günü Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Venezuela’nın geçici lideri Delcy Rodríguez’e bir taziye mesajı gönderdi.

Yerel saatle çarşamba akşamı, 39 saniye arayla meydana gelen 7,2 ve 7,5 büyüklüğündeki depremler, Güney Amerika ülkesini son yüzyılı aşkın sürede vuran en güçlü depremler oldu.

Rodríguez ülke genelinde olağanüstü hal ilan etti ve kıyı eyaleti La Guaira’yı afet bölgesi olarak belirledi.

Birleşmiş Milletler raporuna göre, pazar günü itibarıyla 27 ülkeden 2.245 uzman personel ve 140 köpekten oluşan 44 arama-kurtarma ekibi bölgeye konuşlandırıldı. Ekipler, yıkılan yapılarda hayatta kalanları kurtarma ve acil tıbbi yardım sağlama çalışmaları yürütüyor.

Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) cumartesi günü yayımladığı ön değerlendirmeye göre, afetten 2 milyona yakını başkent Caracas’ta olmak üzere 6,76 milyona kadar kişi etkilenmiş olabilir.

IOM, evlerini kaybeden ailelerin acil olarak geçici barınağa, güvenli içme suyuna, sanitasyon ve halk sağlığı hizmetlerine, tıbbi bakıma, koruma desteğine ve temel ev eşyalarına ihtiyaç duyduğunu bildirdi.

Çin’in Venezuela Büyükelçiliği, ülkedeki Çin vatandaşlarına yerel deprem uyarılarını yakından takip etmeleri, kıyı bölgelerinden uzaklaşmaları ve güvenli bölgelere geçmeleri yönünde uyarıda bulundu.

Büyükelçilik ayrıca, yerel Çinli şirketler ve Çin derneklerinin afet yardımı için mühendislik makineleri ve tıbbi malzemeler sağlamasına ve kurtarma ekipleri oluşturmasına rehberlik ettiğini cumartesi günü devlet haber ajansı Xinhua’ya bildirdi.

Xinhua’nın haberine göre, cumartesi öğleden sonra itibarıyla Venezuela’daki Çin dernekleri ve Çin toplumu; şişelenmiş su, bisküvi, bebek bezi, süt, pirinç, şeker ve et dahil olmak üzere 500 tondan fazla yardım malzemesi bağışladı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB, Çin ithalatına karşı korumacı önlemleri hızlandırıyor

Yayınlanma

Avrupa Birliği, genişleyen ikili ticaret açığı ve Avrupalı sanayicilerin maruz kaldığı yoğun rekabet karşısında Çin’e yönelik yeni ticari önlemler hazırlıyor. Brüksel, bir yandan yerli üreticiyi koruyacak adımları hızlandırırken diğer yandan Pekin ile diyalog kanallarını açık tutmayı hedefliyor.

Avrupa Birliği (AB), Çin’den gelen artan ithalat dalgasına karşı Avrupa sanayisini korumak amacıyla yeni ticari önlemlerin hazırlığını hızlandırıyor.

South China Morning Post (SCMP) gazetesinin Avrupalı yetkililere dayandırdığı haberine göre Brüksel, bu süreçte Pekin ile doğrudan diyalog zeminini de muhafaza etmek istiyor.

Geçtiğimiz hafta bir araya gelen AB ülke liderleri, Avrupa Komisyonuna Çin’in ihracat artışından kaynaklanan ekonomik etkilerle mücadele çalışmalarını yoğunlaştırma talimatı verdi.

Bu gelişmenin ardından AB Komisyonunun ticaretten sorumlu üyesi Maros Sefcovic, Çin Ticaret Bakanı Wang Wentao ile görüşerek ticaret ve yatırım konularında istişarelerde bulunmak üzere yeni bir ortak platform kurulması hususunda mutabakata vardı.

Kapsamlı bir anlaşma beklenmiyor

SCMP’ye konuşan Brüksel kaynakları, AB ile Çin arasında geniş kapsamlı bir ticaret anlaşmasına varılmasına ihtimal vermiyor.

Avrupalı bir yetkili, mevcut duruma ilişkin gerçekçi olunması gerektiğini belirterek “Çin’in aşırı üretim kapasitesine dayalı ekonomik modelinin değişmeyeceğini kabul etmek zorundayız. Bu gerçekle yaşamak ve kendimizi buna göre dönüştürmek durumundayız” ifadelerini kullandı.

Çin gümrük verileri üzerinden yapılan hesaplamalar, AB’nin Çin ile olan ticaret açığının mayıs ayında yıllık bazda yüzde 15 arttığını, Almanya’nın bu ülkeye karşı verdiği dış ticaret açığının ise yüzde 31,6 yükseldiğini ortaya koyuyor.

Gazete, Çinli üreticilerin baskısı altındaki Alman otomotiv üreticisi Volkswagen’in, artan rekabet koşulları nedeniyle yaklaşık 100 bin çalışanın istihdamını azaltmayı değerlendirdiğine dikkat çekiyor.

Brüksel’deki karar mercileri, tek bir tedarikçiye olan bağımlılığı azaltacak yeni mekanizmalar üzerinde çalışırken Çin’in olası misilleme adımlarına maruz kalabilecek Avrupalı şirketler için de telafi edici destek yapıları geliştiriyor.

Avrupa Komisyonu ise atılan adımların doğrudan Çin’i hedef almadığını, yalnızca Avrupa ekonomisinin güvenliğini sağlamayı amaçladığını vurguluyor.

Çin, AB ile yapılacak iki toplantıyı son anda iptal etti

Pekin’den adil rekabet savunması

Pekin yönetimi ise Avrupa kanadından yöneltilen haksız rekabet suçlamalarını reddediyor.

Çin Başbakanı Li Qiang, Çin teknolojisinin ve ürünlerinin küresel pazar için bir tehdit değil, aksine bir gelişim kaynağı ve fırsat teşkil ettiğini belirtti.

Çin’in AB Nezdindeki Büyükelçisi Cai Run ise Brüksel’in “risk azaltma” gerekçesiyle kısıtlayıcı önlemler uygulamaya devam etmesi halinde Çin’in gerekli karşı adımları atacağı uyarısında bulundu.

İki taraf arasındaki ticari ilişkiler, AB’nin korumacı politikalarını artırmasıyla birlikte daha karmaşık bir hal alıyor.

Brüksel’in, Çinli firmaların Avrupa pazarına erişim sağlayabilmesi için özellikle otomotiv ve batarya üretimi gibi stratejik sektörlerde teknoloji transferini zorunlu kılacak düzenlemeleri gündemine aldığı belirtiliyor.

Çin Ticaret Bakanlığı, bu tür girişimlerin serbest ve adil rekabet ilkelerine aykırı olduğunu, küresel tedarik zincirlerinin istikrarını tehlikeye attığını duyurdu.

Ayrıca AB’nin yerli üretimi teşvik etmeyi amaçlayan yasa tasarılarının, kamu finansmanından yararlanmak isteyen yabancı ortaklı firmalara yerli parça kullanım zorunluluğu getirmesi de Pekin ile Brüksel arasındaki ticari anlaşmazlığı derinleştiren unsurlar arasında yer alıyor.

Alman otomotivinde Çin kaynaklı büyük daralma başladı

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English