Bizi Takip Edin

Avrupa

Polonya’da rütbe alamayan genç subaylar ve güvenlik bürokrasisinde koltuk kavgaları

Yayınlanma

Polonya İç Güvenlik Teşkilatı (ABW) ve Dış İstihbarat Teşkilatında (AW) göreve başlaması planlanan 136 aday, 7 Kasım’da verilmesi gereken ilk subay rütbelerini alamadı. Törenin yapılacağı gün, Başbakan Donald Tusk, X hesabında paylaştığı bir videoyla törenin iptal edildiğini duyurdu.

Tusk’a göre her yıl 11 Kasım (Polonya’nın Bağımsızlık Günü) öncesinde istihbarat subaylarına rütbe verilmesine ilişkin belgeler onay için Cumhurbaşkanlığına gönderiliyor.

Fakat bu kez Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki kararnameyi imzalamadı. Tusk, bunu “hükümete karşı yürüttüğü savaşın devamı” olarak niteleyip videoyu şu sözlerle bitirdi: “Cumhurbaşkanı olmak için seçim kazanmak yetmez.”

Bunun üzerine Nawrocki de kendi açıklamasını yayımladı ve şöyle başladı: “Başbakan olmak için X’te video paylaşmak yetmez. Devlet yönetmeyi de bilmeli, parti çıkarlarının üstüne devletin çıkarlarını koymalısın.”

Cumhurbaşkanı, hükümetin güvenlik kurumlarının başkanlarıyla yapılması planlanan dört toplantıyı iptal ettiğini belirtti. Bu toplantılarda “ulusal güvenliğe ilişkin önemli konuların” ele alınması ve subay terfileriyle ilgili kararların alınması gerektiğini söyleyen Nawrocki, “Devlet çıkarlarının yerini parti çıkarları aldı” diye ekledi.

Tartışma kamuoyuna taşınınca, kabine üyeleriyle Cumhurbaşkanlığı karşılıklı açıklamalarda bulundu. Bakanlar Kurulu üyesi ve İstihbarattan Sorumlu Bakan Tomasz Siemoniak, Cumhurbaşkanı’nın “bilgi eksikliği” iddiasının gerçeği yansıtmadığını söyledi:

“Kendisi, selefleri gibi, tüm ilgili bilgilere ulaşabiliyor; aynı şekilde Cumhurbaşkanlığındaki yetkili görevliler de.”

90’lar tekerrür ediyor

Cumhurbaşkanlığı Sarayının, onlarca genç istihbarat subayını göreve başlatmayı belki yeni entrikaların habercisi. Görünüşe göre Nawrocki’nin amacı, istihbarat kurumları -özellikle de PiS’li siyasetçilerin yolsuzluk soruşturmalarında görev alan ve gözaltıları gerçekleştiren ABW- üzerinde kontrol kurmak.

Nawrocki, yasal yetkisi olmadığı halde, istihbarat şeflerini saraya çağırdı. Neyse ki istihbarat başkanları bu “davetleri” reddetti. Zira bu tür toplantılar, 1994’teki meşhur “Drawsko yemeği”ni hatırlatıyor: O zaman da dönemin cumhurbaşkanı Lech Wałęsa, generallerle yaptığı gayri resmi görüşmede, Savunma Bakanı’na kazan kaldırmalarını talep etmişti. Nawrocki’nin istihbaratı kendine bağlamayı başarması hâlinde, Cumhurbaşkanlığına yerleştirdiği PiS’li (eski iktidar partisi Hukuk ve Adalet) dostları istihbarat kurumlarının faaliyetlerine dair bilgi sahibi olacak, soruşturmaları yönlendirebilecek. Böylece PiS dönemi yolsuzluklarının hesabı tamamen kapanacak.

Ancak sorun bununla da bitmiyor. Bu operasyonun arkasında, PiS’e yakın tarihçi ve kamuoyunda “Lex Tusk” olarak anılan yasanın mimarı, Ulusal Güvenlik Bürosu (BBN) Başkanı Sławomir Cenckiewicz var. Cenckiewicz, 2023’te Donald Tusk ve Radosław Sikorski’nin iktidara gelmesini engellemeye çalışmıştı. Şu da var; Cenckiewicz, Polonya Silahlı Kuvvetlerinin savunma planlarına ilişkin devlet sırrını ifşa ettiği gerekçesiyle “devlet sırrını ihlal” suçlamasıyla yargılanıyor ve gizli bilgilere erişim yetkisi elinden alınmış durumda. Buna rağmen BBN başkanı yapıldı.

PiS’in en büyük korkusu… Eski Adalet Bakanı Ziobro ve CPK skandalları

Aşağıdaki birkaç yolsuzluk davası yukarıdaki tabloyu ve PiS ve Nawrocki’nin hırsını açıklayabilir. Polonya’da eski Adalet Bakanı ve Başsavcı olarak görev yapan Zbigniew Ziobro, PiS hükümeti içinde kritik bir figür olarak görülüyordu. Şu anda kendisiyle ilgili 26 ayrı suçlamanın yer aldığı bir soruşturma yürütülüyor; suçlamalar arasında kamu bütçesinin kötüye kullanımı, görevini kötüye kullanma ve organize suç örgütü kurma ve yönetme yer alıyor.

Savcılar, Ziobro’nun, bakanlığına bağlı olarak işlettiği “Adalet Fonu” kaynaklarını -kurbanlara veya suçla mücadeleye yönelik olması gereken bu fonu- kendi siyasi çıkarları ve bazı yakın çevrelerine menfaat sağlamak üzere kullandığını iddia ediyor.

İddialar arasında, yaklaşık 150 milyon zloti (yaklaşık 35 ila 42 milyon avro) değerindeki fonun usulsüz biçimde yönlendirilmiş olması bulunuyor. Ayrıca Ziobro’nun bu fonları kullanarak, İsrail üretimi olan Pegasus casus yazılımının alımını finanse ettiği iddiası önemli bir yer tutuyor. Savcılara göre, Ziobro yalnızca tek başına hareket etmemiş; bakanlığında görevli, yakın çevresinde bulunan isimler ve fonlardan yarar sağlamış kurumlar da bu “örgüt”ün parçası olarak hareket etmiş. Bakanlık kaynakları, belgeler, tanık ifadeleri ve teknik deliller bu yapı hakkında soruşturma yürütülmesine imkân vermiş.

28 Ekim’de tarihinde savcılık, Ziobro’nun dokunulmazlığının kaldırılmasına yönelik talepte bulundu. Bu talepte, Ziobro’nun tutuklanabilmesi veya soruşturma sürecine daha etkin şekilde dahil olabilmesi için meclis onayının gerekli olduğu belirtildi. 7 Kasım’da ise alt meclis (Sejm) Ziobro’nun dokunulmazlığını kaldırdı ve üç ayrı başlık altında tutuklama ve geçici gözaltı izni verdi.

Bir de CPK mevzuu var. Polonya’da kendi başına büyük bir altyapı hamlesi olarak planlanan CPK, ülkenin başkenti Varşova’nın yaklaşık 40 km güneybatısında yer alması öngörülen, bir havalimanı, yüksek hızlı demiryolu ve karayolu ağı entegre projesi.

Yaklaşık 160 hektar büyüklüğünde bir arsa, CPK doğrultusunda stratejik bir konumda bulunuyordu. Bu arsa, 2023 yılının sonlarına doğru, eski hükümet dönemi içerisinde, devlet kurumlarından (Krajowy Ośrodek Wsparcia Rolnictwa-KOWR gibi) özel bir şirkete satıldı. Satış fiyatı yaklaşık 22,76 milyon zloti olarak belirlendi. Ancak uzmanlara göre, arsanın CPK planları çerçevesinde değeri ciddi biçimde yükselebilirdi; bazı değerlendirmelere göre 400 milyon zloti düzeyine ulaşabilirdi. Son günlerde satışa konu arsanın devlet mülkiyetine geri alınması için girişimler başlatıldı. KOWR ile arsa alıcısı arasında satış bedeliyle geri devretme anlaşmaları yapıldığı bildirildi. Soruşturma devam ediyor; ilgili eski bakan ve kurum yöneticileri hakkında soruşturma açıldığı belirtildi.

Skandal bir türlü kapanmak bilmiyor. Bugünkü hükümetin bu satışı geri çevirmekteki beceriksizliğini gösteren haberler yayımlansa bile, dönüp işin başına- yani, KOWR’un araziyi Dawtona adlı tarım devinin bir aile ferdine, CPK hayata geçerse değerinin yalnızca birkaç yüzdesine denk gelecek bir fiyata satmasına geri dönmek gerekiyor.

Yeni ayrıntılar ve bağlantılar ortaya çıktıkça, olayın kahramanlarının açıklamaları arasındaki çelişkiler de bir bir açığa çıkıyor. Wirtualna Polska portalı geçen cuma günü, Dawtona’nın 2023 seçim kampanyası sırasında -yani CPK planına dâhil arazinin satılmasından hemen önce- bazı PiS’li politikacıların, aralarında Robert Telus’un da bulunduğu, yüzlerinin basılı olduğu özel meyve püresi tüpleri hazırladığını bildirdi. Bu kampanya malzemeleri çok düşük bir fiyatla üretilmişti. Ancak bu harcamanın seçim kampanyasıyla ilişkilendirilememesi için fatura seçim komitesine başka bir şirket tarafından kesildi.

Bu hikâyenin her yeni bölümü PiS için tehlikeli. Çünkü, CPK arazisinin satıldığı iş insanı ailesiyle Tarım Bakanlığı arasındaki bağları ortaya seriyor. Üstelik, satış işlemi tamamlanırken sadece Telus’un Dawtona’yı ziyaret ettiği değil, firmanın yöneticilerinin de Tarım Bakanlığı’na sık sık gittiği ortaya çıktı. Bu, eski bakanın “hiçbir şeyden haberim yoktu” savunmasını zayıflatıyor.

Bu arazi hikâyesi, KOWR, onu denetleyen Tarım Bakanlığı, görüş bildiren Devlet Su İşleri ve satışı durdurmak isteyen CPK şirketi arasındaki çıkar ağını ortaya koydu. Dahası, PiS’in kendini “büyük yatırımların partisi” olarak sunan anlatısını da sarsıyor. CPK gibi projeleri sahiplenen partinin bu kadar derin bir yolsuzlukla anılması, kimliğine doğrudan darbe niteliğinde. O kadar ki, Donald Tusk’un “CPK, Cały PiS kradnie (Bütün PiS çalıyor)” şeklinde kullandığı kısaltma, kamuoyunda yer etti bile.

Ancak bu mesele Başbakan Donald Tusk elini rahatlatmıyor. Hükümetin CPK temsilcisi Maciej Lasek ve CPK şirketinin yöneticileri görevlerini doğru biçimde yerine getirmiş görünse de, ne savcılık ne de bugün Polonya Halk Partisi’ne (PSL) bağlı olan KOWR yönetimi, soruşturmayı başlatmakta acele etti. KOWR, arazinin geri alım hakkını kullanmakta isteksiz davrandı; savcılık ise ancak Wirtualna Polska’nın haberinden sonra soruşturma açtı. PiS şimdi bu gecikmeleri öne çıkararak kendi dahlini bulanıklaştırmaya çalışıyor. Oysa tüm bu olay, Telus’un bakanlığı döneminde alınan kararlar olmasa hiç yaşanmayacaktı.

Yine de bu durumdan asıl kazançlı çıkan taraf, sık sık “PiS ve PO aynı madalyonun iki yüzü” söylemini kullanan ve PiS’in seçmen tabanına oynayan Konfederacja (Konfederasyon) Partisi olabilir.

Avrupa

NATO, Fransa seçimlerinden endişeli

Yayınlanma

Fransa’da 2027’de yapılacak seçimlerde NATO ile ilişkileri değiştirmek isteyen güçlü adayların varlığı Brüksel’de kaygıyla karşılanıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre Ulusal Birlik (RN) lideri Marine Le Pen NATO’nun entegre komutanlığından ülkesini çıkarmak isterken, solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélechon ise ittifaktan tamamen ayrılmayı savunuyor.

Hem Le Pen hem de Mélenchon, görüşlerini yüksek sesle ve net bir şekilde dile getirdi.

Le Pen mayıs ayında yaptığı açıklamada, “NATO’nun entegre komutasından ayrılmalıyız,” demişti.

Üstelik bu sadece seçim kampanyası retoriği gibi görünmüyor. Konuyu ilk elden bilen bir yetkiliye göre, Le Pen bu yılın başlarında üst düzey bir Fransız askeri komutanla yaptığı kapalı kapılar ardındaki toplantıda da aynı noktaya değindi.

Yetkili, Le Pen’in ayrıca Fransa’nın eninde sonunda Rusya ile ilişkilerini yeniden kurmak zorunda kalacağını savunduğunu da ekledi.

Hükümete yakın bir Fransız milletvekili, “Bugün, Ulusal Birlik içinde iktidarı yeniden ele geçiren … Rus yanlısı kanattır,” dedi.

Mélenchon ise daha da ileri ediyor. Uzun süredir NATO’yu eleştiren Mélenchon, geçen ayın sonlarında, Amerika’nın “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan tamamen çekilmeyi de içeren bazı temel uluslararası önceliklerini ana hatlarıyla açıkladı.

Fransız siyasetçi, haziran ayında katıldığı bir konferansta, “NATO üyeliğinin devamı söz konusu olamaz,” demişti.

POLITICO’ya göre ittifak, Avrupa’ya yönelik Washington’un savunma taahhüdüne ilişkin şüphelerle boğuşurken ve Rusya’nın olası bir saldırısına karşı hazırlık amacıyla silahlanmasını sürdürürken, Fransa’da yapılan son anketler, gelecek yılki seçimlerde Fransız seçmenlerin yaklaşık yarısının NATO’ya karşı çıkan “sert çizgideki” adayları desteklediğini gösteriyor.

AB’nin tek nükleer gücü olan Fransa’nın NATO’dan çekilmesi, ittifakta şok dalgaları yaratacak, Romanya ve Estonya’daki Fransız birliklerinin konuşlandırılmasını belirsizliğe sürükleyecek, önemli savaş teçhizatına erişimi kısıtlayacak ve 32 üye ülke arasındaki askeri koordinasyonu zayıflatacak.

Friends of Europe düşünce kuruluşunda kıdemli savunma uzmanı ve eski NATO sözcüsü Jamie Shea, ABD’nin varlığının azalmasıyla birlikte, hedefin Fransa da dahil olmak üzere Avrupalıların daha fazla sorumluluk üstlenmesi olduğu bir dönemde, “büyük bir Avrupa ülkesinin ittifaktan uzaklaşmasını istemeyeceklerini” söyledi.

NATO’nun birleşik komutasından ayrılmanın yaratacağı etkiler, hem Paris hem de ittifak için sorunlara yol açacak.

Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, POLITICO’ya verdiği demeçte şunları söyledi:

“Fransa’nın güçlü bir NATO’nun uzun vadeli faydalarını anlamasını umuyoruz… ve bu, Fransa’nın NATO yapılarına oldukça tam bir şekilde entegre olmasını da gerektiriyor. Bu nedenle, savunma politikasında… siyasi çizgilerini güçlü bir konumda tutacaklarını umuyoruz.”

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ sekiz ay varken, sonucun ne olacağı belirsiz. Adayların seçildikten sonra ittifak hakkındaki görüşlerini yumuşatma ihtimali de var; tıpkı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin 2022’de yaptığı gibi. 

Fakat ülkenin ittifakla olan tarihsel olarak gergin ilişkisi göz önüne alındığında, NATO için tehdit ciddi boyutta.

İsminin açıklanmasını istemeyen bir NATO diplomatı, “O seçimlerden korkuyorum. Fransa’yı kaybetmek korkunç olur,” dedi.

Le Pen’in önerdiği seçenek Fransa’da ilk kez tartışılmıyor. 1966 yılında, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, daha fazla egemenlik ihtiyacını gerekçe göstererek ülkesinin NATO askeri yapılarına katılımını sonlandırmıştı.

Yaklaşık 26.000 askeri geri çeken De Gaulle, NATO’nun Belçika’ya taşınmasına neden olmuştu.

Paris, bu kararını ancak 2009 yılında, eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde geri aldı.

Rasmussen Global siyasi danışmanlık şirketinin CEO’su ve NATO’nun eski politika planlama başkanı Fabrice Pothier, bunun tekrar olması durumunda Paris’in ittifakla ilişkilerini tamamen kesmesinin pek olası olmadığını belirtti. 

Fakat ona göre yeni bir “sert çizgideki” cumhurbaşkanının yönetiminde “sürekliliğin olacağını düşünmek “aptalca” olur.

“Fransızlar hiçbir zaman en NATO yanlısı üyeler arasında yer almadı” diyen Pothier, bu konunun “popülistler” için “kolay bir hedef” olduğunu belirtti.

POLITICO’nun elde ettiği bu bahar aylarında yapılan ittifak içi anket sonuçlarına göre, Fransız seçmenlerin yaklaşık yüzde 54’ü NATO’da kalmak için oy kullanacaklarını belirtti.

Bu oran, Karadağ’dan sonra NATO’nun 32 üyesi arasında en düşük ikinci oran.

Fransa’nın iki turlu cumhurbaşkanlığı seçim sistemi, seçmenlerin daha ılımlı adayların etrafında birleşmesi nedeniyle daha önce sert çizgideki adayların kazanmasını engellemiş olsa da, bu durum gelecek yıl gerçekleşmeyebilir.

Bu tehdidi hayata geçirmek, NATO için ciddi sonuçlar doğuracak. Avrupa Parlamentosu Savunma Komisyonu Başkanı Alman siyasetçi Marie-Agnes Strack Zimmermann şöyle konuştu:

“Fransa sadece kurucu bir üye değil, aynı zamanda bu ittifakın kilit aktörlerinden biri… özellikle de nükleer silah envanteri nedeniyle. Bundan kazanç sağlayacak tek bir grup var — o da özgürlüğümüzün düşmanlarıdır.”

Teorik olarak, NATO’nun komuta yapılarından ayrılma kararı derhal alınabilir. Fransa cumhurbaşkanının parlamentoya danışmasına gerek yok ve NATO antlaşmasındaki bir yıllık çekilme hükmü, yalnızca ittifakın siyasi yapılarından ayrılan ülkeler için geçerli; ki bu, Le Pen’in politikası kapsamında mutlaka böyle olmayabilir.

Fakat pratikte, bu sürecin yaklaşık bir yıl süreceğini tahmin ediliyor zira geçiş süreci, NATO’da kalıcı olarak görevlendirilmiş yaklaşık 1.000 subayın geri çekilmesini ve ileride ittifakla koordinasyonu sağlamak üzere bir irtibat organının kurulmasını gerektirecek.

Öte yandan De Gaulle’ün hamlesinden sonra bile Paris, NATO ile yakın bağlarını sürdürmeye devam etti ve sık sık operasyonlara katıldı.

Gelecek yıl sert çizgide bir cumhurbaşkanının göreve gelmesiyle, durum farklı bir şekilde gelişebilir.

Üç NATO diplomatına göre, bu senaryodaki en büyük endişeler, Romanya’daki 1.200 kişilik Fransa liderliğindeki muharebe grubunun geleceği, Fransa’nın nükleer silahlar konusunda NATO ile gayri resmi işbirliği ve uydu ve istihbarat gibi özel yetenekleriyle ilgili.

Örneği Fransa olmadan NATO’nun askeri planlayıcıları, Avrupa’nın tek nükleer güçle çalışan uçak gemisine, Mistral sınıfı gemileri içeren amfibi filoya, CERES istihbarat uydularına ve filosunun yaklaşık yüzde 65’ini konuşlandırabilen güçlü bir donanmaya erişim imkânını yitirecek.

Öte yandan NATO’nun komuta yapılarından ayrılmak Fransa’ya da zarar verecek. Ülke NATO’nun siyasi organlarındaki koltuğunu korusa da askeri öneriler söz konusu olduğunda yetkileri büyük ölçüde azalacak.

Bu, Paris’in nihai önerileri yalnızca “kabul etmek ya da reddetmek”le yetineceği anlamına gelir.

Fransa bu durumda ittifak içindeki üst düzey pozisyonlarını da kaybedecek. Bunlara Müttefik Dönüşüm Yüksek Komutanlığı, NATO Hava Kuvvetleri Karargahı’ndaki komutan yardımcılığı ve Almanya’daki Brunssum üssündeki genelkurmay başkanlığı da dahil.

Ayrıca Fransa bilgi paylaşımını sonlandırırsa, ittifakın geri kalanında olup bitenlere ilişkin bilgilere erişimi de engellenebilir.

Siyasi açıdan da bu, Almanya’nın Avrupa’nın önde gelen NATO üyesi haline gelmesi anlamına gelebilir. Yukarıda alıntılanan NATO diplomatı, “Fransa’nın ayrılması ve Amerikalıların geri çekilmesiyle… Almanya’nın öne çıkması gerekecek. Eğer çıkarsanız, her şeyi kaybedersiniz,” dedi.

Eski NATO sözcüsü Shea, “Ekonomik ve siyasi açıdan, artık GSYİH açısından en fazla harcama yapan ülkeler olan Almanya ve Polonya’ya doğru zaten muazzam bir kayma yaşandı. Bu, halihazırda olanları sadece hızlandıracaktır,” diye konuştu.

Shea, en kötü senaryoyu önlemek için NATO yetkililerinin, EN ve LFI partilerinden milletvekilleri ile perde arkasında girişimlerde bulunmaya başlamaları gerektiğini savundu.

Seçimler yaklaştıkça, NATO’ya şüpheci bir kişinin Paris’te iktidara gelme ihtimali ittifak içinde giderek artan bir endişe kaynağı haline geliyor.

Aynı diplomat, “Hayatta kalacağız [ama] bu çok, çok tehlikeli olacak,” dedi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Alman ordusundaki rekor personel artışı yapısal sorunu gizleyemiyor

Yayınlanma

Almanya Savunma Bakanlığı, 31 Temmuz itibarıyla 186 bin 700 askere ulaşarak son 13 yılın en yüksek personel seviyesini yakaladığını duyurdu. Ancak ordudaki büyümenin yeni erlerden ziyade kıdemli ve yaşlı kadroların hizmet sürelerinin uzatılmasına dayanması, kuvvet yapısının bozulduğu yönündeki eleştirileri artırıyor.

Almanya Savunma Bakanlığı, yılın ikinci yarısı için bir dizi öncelikli hedef belirledi. Boris Pistorius (SPD) liderliğindeki bakanlık yönetimi, kasım ayı sonunda Federal Meclis (Bundestag) tarafından kabul edilmesi planlanan federal bütçe hükümet tasarısından memnuniyet duyuyor.

Welt gazetesinin haberine göre yetkililerin kamuoyu önünde açıkça dile getirmediği temel mesele ise vergi gelirlerinden ve kredilerden tahsis edilen kaynakların askeri kabiliyetlere olabildiğince verimli şekilde dönüştürülmesi gerekliliği; zira bu alanda halen aksaklıklar yaşanıyor.

Yeni altyapı inşaatlarında ise sürecin genel olarak planlandığı gibi ilerlediği değerlendiriliyor.

Bu yıl kışlalara yaklaşık 9 bin yeni yatak kapasitesinin kazandırılması hedefleniyor ve ilk yataklara yerleşimler bugünlerde başlamış durumda.

Önümüzdeki dört yıl içinde ise yeni binalarla birlikte yaklaşık 54 bin yatağın daha sisteme dahil edilmesi planlanıyor.

Tüm bu başlıklara karşın ordudaki en büyük sorun sahası personel konusu olmaya devam ediyor.

Bakanlık hafta başında yaptığı açıklamada, 31 Temmuz itibarıyla asker sayısının 186 bin 700’e ulaştığını ve yaklaşık 13 yılın en yüksek seviyesinin görüldüğünü bildirdi.

Bu rakam, en geç 2035 yılına kadar ulaşılması hedeflenen 260 bin askerlik nihai hedefin oldukça gerisinde kalsa da bakanlık, mevcut değerin “personel artışı için öngörülen hedef koridoru içinde” yer aldığını savunuyor.

Bu da, Federal Meclis ile başlangıçta oldukça yavaş bir artış rotası üzerinde uzlaşılmış olmasından kaynaklanıyor. Söz konusu planlama, yıl sonuna kadar 186 bin ila 190 bin kişilik bir personel mevcudu öngörüyor.

Bakanlık, “personel temin sürecinin genelindeki olumlu gelişmeler doğrultusunda, mevsimsel dalgalanmaların etkisine rağmen Bundeswehr’in personel artışının yıl sonuna kadar olumlu seyrini sürdüreceğini” tahmin ediyor.

Ancak tüm gözlemciler bu değerlendirmeye katılmıyor. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alfons Mais, LinkedIn’de yayımladığı yazıda şu değerlendirmelerde bulundu:

“Bu açıklamalara bakıldığında, Bundeswehr’in anayasal görevinin mümkün olduğunca fazla insanı istihdam etmek olduğu izlenimine kapılmak mümkün. Temel soru şudur: Hizmet süresi uzatılan personelin de dahil olduğu bu ilave güç, savunma görevine nerede katkı sağlıyor? İdari kadrolarda mı? Yurt içi savunmada mı? Harekat birliklerinin yedek unsurlarında mı? Kıtadaki mevcut personel açıklarının kapatılmasında mı? NATO planlama hedeflerine yönelik yeni kabiliyetlerin artırılmasında mı? Litvanya’da mı?”

Meselenin yalnızca nicelik değil, aynı zamanda nitelik yani doğru personelin doğru yerde istihdam edilmesi olduğunu belirten Mais; personelin yalnızca karargahlarda değil, topçu taburlarında, yüzer unsurlarda, savaş uçağı filolarında veya elektronik harp alanında bulunması gerektiğine işaret ediyor.

Nitekim bakanlık da emekli korgeneralin dikkat çektiği bu yapısal sorunların farkında.

Siyaseten arzulanan rekor veriler kamuoyuna duyurulsa da Bendlerblock’taki yetkililer, olası bir kriz ve savaş durumuna uygun bir savunma düzeni alabilmek için Bundeswehr’in personel yapısının yeniden bir piramit formuna kavuşturulması gerektiğini kabul ediyor.

Bakanlık koridorlarında ordunun mevcut yapısıyla “fazla yağ bağladığı” ve gövdesinin hantallaştığı konuşuluyor.

Silahlı kuvvetlerde ideal kabul edilen piramit modelinde, zirveyi generaller ve kurmay subaylar oluştururken geniş tabanı erbaş ve erler meydana getiriyor; bu iki kesimin arasında ise subaylar ve astsubaylar yer alıyor.

Tabanın kalabalık, komuta kademesinin az sayıda pozisyondan oluşması, hem genç ve fiziki açıdan dayanıklı bir orduyu hem de en başarılı askerlerin sürekli bir eleme süreciyle üst kademelere yükselmesini güvence altına alıyor.

Bu model aynı zamanda maliyet etkinliği sağlıyor ve görev süresi bitip yedeğe ayrılan askerler sayesinde yüksek seferberlik kabiliyeti sunuyor.

Bugün ise Bundeswehr yalnızca tepe kadrosu şişkin bir yapıya sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda orantısız biçimde geniş bir orta kademeyi, yani hantal gövde yapısını barındırıyor.

Genç er kadrolarının sayısı yetersiz kalırken yaşlı subayların sayısı fazlalık oluşturuyor. Komuta edecek yeterli askeri bulunmayan bir binbaşı askeri açıdan katma değer üretmediği gibi, kıdemli personelin görevde uzun süre kalması genç askerlerin terfi etmesini de engelliyor.

Bu da savunma bütçesinin muharebe gücüne, teçhizata veya yeni nesil askerlere aktarılması yerine, orta ve üst kademedeki personelin yüksek maaşlarına harcanmasına yol açıyor.

Bakanlığın bu tespitine rağmen uygulamada henüz somut bir dönüşüm adımı atılmış değil.

Yaşlanan ama caydırıcılığı artmayan kuvvet

Pistorius yönetimi, olumlu personel verilerini koruyabilmek amacıyla yeni asker alımının yanı sıra sözleşmeli ve muvazzaf askerleri hizmet sürelerinin sonunda ordu içinde tutmaya yönelik “personel bağlama tedbirlerine” başvuruyor.

Bakan, nisan ayından bu yana astsubay ve subaylara kişiye özel mektuplar gönderiyor.

Verilen hizmetler için teşekkürle başlayan bu mektuplarda şu ifadelere yer veriliyor:

“Aktif kıtadaki son günleriniz, köklü kırılmaların yaşandığı bir döneme denk geliyor. Ülkemiz ve kıtamız muazzam sınamalarla karşı karşıyadır. Bu süreçte Bundeswehr’in görevi daha da kritik hale gelmektedir. Bu nedenle personel artışı temel odak noktamızdır. Bu artış ancak nitelikli, yüksek performanslı ve özellikle görevine bağlı askerlerle, yani sizler gibi deneyimli silah arkadaşlarıyla başarılabilir. Mesleki geleceğinize gelin birlikte bakalım. Katkınız her gün önem taşıyor.”

Bakanlık, uygulanan bu ve benzeri elde tutma tedbirlerini yalnızca sayısal hedefler üzerinden savunuyor. Açıklamaya göre yalnızca 2025 yılında yürütülen “hedefe yönelik bireysel danışmanlık tedbirleri” sayesinde tüm statü ve branşlardan binlerce askerin hizmet süresini uzatması sağlandı.

Ancak bu yöntem özellikle yaşça ileri muvazzaf askerler arasında karşılık buluyor. Temmuz 2026 sonu itibarıyla muvazzaf ve sözleşmeli asker mevcudu bir önceki yıla göre yaklaşık 3 bin artışla 174 bin 700’e ulaştı.

Bu artışın temelini muvazzaf asker sayısındaki yükseliş oluştururken, sözleşmeli asker mevcudunda hafif bir gerileme kaydedildi.

Özel uzmanlığından ötürü fiziki performansı sınırlı olsa dahi ordunun ihtiyaç duyduğu 56 yaşında muvazzaf askerler bulunabilse de bu geniş kapsamlı uygulama, personel yapısının piramide dönüştürülmesi hedefini yavaşlatıyor.

Silahlı kuvvetler fiilen yaşlanırken bu durumun orduyu daha etkin ve vurucu bir güce dönüştürüp dönüştürmediği tartışılıyor.

Bakanlık, personel açığının gerçek boyutunu kamuoyuna açıklama konusunda da çekingen davranıyor. Zira mesele sadece 260 binlik hedef ile mevcut 186 bin 700 kişilik durum arasındaki 73 bin 300 askerlik farktan ibaret değil.

Personele ilişkin düzenli bilgilendirmelerde, ordudan ayrılan askerlerin sayısı, yani yenilenme ve ikmal ihtiyacı yer almıyor.

Son üç yılda her yıl ortalama 14 bin muvazzaf ve sözleşmeli asker Bundeswehr’den ayrıldı. Bakanlığın bilgi talebine verdiği yanıta göre 2025 yılında bu sayı yaklaşık 14 bin 600 oldu; bu yıl da benzer rakamlar bekleniyor. Bu verilere görev süreleri biten zorunlu askerlik yükümlüleri de ekleniyor.

Bakanlık sözcüsü, verilerin sürekli değişmesi ve oldukça oynak olması nedeniyle önümüzdeki beş yıla ilişkin bir projeksiyon sunamayacaklarını ifade etti. Ancak böyle bir tahminde bulunmak güç değil.

2011 yılında zorunlu askerliğin askıya alınmasının ardından dönemin Savunma Bakanı Thomas de Maizière (CDU), “Personel Yapı Modeli 185” kapsamında sözleşmeli askerleri 20 ila 25 yıl gibi olabildiğince uzun sürelerle göreve bağlamaya başlamıştı.

Önümüzdeki yıllarda bu personelin görev süreleri sona erdiğinde ikmal ihtiyacı belirgin biçimde artacak.

Deneyimli personel planlamacıları, hedeflenen büyümenin yakalanabilmesi için gelecekte her yıl yaklaşık 30 bin yeni askerin orduya alınması gerektiği görüşünde birleşiyor.

Mevcut sayılar ise bu gereksinimin çok gerisinde seyrediyor. Yıllık personel artışı geçen yıla kıyasla yalnızca 3 bin 700 civarında bulunuyor; üstelik bu artış, yüzde 20’nin üzerindeki olağan askerliği bırakma oranları nedeniyle daha da gerileyebilir. Yeni askerlik modeli uygulaması da hedeflenen hızda ilerlemiyor.

Temmuz ayı sonuna kadar askerlik yoklama anketi kapsamında yaklaşık 194 bini genç erkeklere, yaklaşık 184 bini genç kadınlara olmak üzere toplam 378 bin mektup gönderildi.

Anketi doldurma zorunluluğu bulunan erkeklerin yaklaşık yüzde 96’sı bu yükümlülüğünü yerine getirdi. Katılımın gönüllülük esasına dayandığı kadınlarda ise oran yüzde 4 seviyesinde kaldı.

İlgisini beyan eden yaklaşık 2 bin 630 kişi değerlendirme sürecine tabi tutuldu; bu sürecin ardından 865 kişinin Bundeswehr bünyesinde görevlendirilmesi planlandı.

Emekli Korgeneral Mais’in savunma yönetiminden gelen personel bültenlerine şüpheyle yaklaşmasının ardında bu tablo yatıyor.

Mais, tablonun vahametini şu sözlerle vurguluyor: “Yalnızca marjinal sayısal artışlara dair sevinç naraları atarak niteliksel zorlukların üzerini örtemezsiniz!”

Okumaya Devam Et

Avrupa

Alman ordusu dönercilerden sıhhiye devşirmek istiyor

Yayınlanma

Alman vatandaşları artık ülke genelindeki sokak yemeği ambalajlarındaki QR kodlarını tarayarak Bundeswehr’in sağlık birimine katılabilecekler.

Savunma Bakanlığı sözcüsü Berliner Kurier gazetesine yaptığı açıklamada, yeni askere alma kampanyasının hedef kitlesinin sadece kariyer seçimi yapan gençler değil, aynı zamanda yeni bir meslek düşünmekte olan “meslek değiştirenler ve vasıflı işçiler” olduğunu belirtti.

Dönerci ambalajları, bakanlığın “ortam reklamcılığı” olarak adlandırdığı uygulamanın bir parçasını oluşturuyor.

Bu, potansiyel adayların günlük yaşamlarını sürdürdükleri yerlere yerleştirilen askere alma materyalleri.

Bakanlığa göre, dönercilere herhangi bir ödeme yapılmıyor ve işletmeciler bu materyalleri dağıtmayı gönüllü olarak kabul ediyor.

Sözcü, “Restoranlar, markalı ambalajları ücretsiz olarak alıyor,” dedi.

Almanya, son yıllarda askeri işe alım stratejisini yeniden gözden geçiren ilk Avrupa ülkesi değil.

2019’daki bir reklam kampanyasında İngiliz Ordusu, “kar taneleri”, “selfie bağımlıları” ve “telefon zombileri”ni hedef almıştı.

Fransa, 2024’te ülke çapında bir multimedya işe alım kampanyası başlattı. Hollanda ise 2023’ten beri gençlere üniforma giyerek ücretli bir yıl geçirme şansı sunuyor.

Bu alışılmadık askere alma stratejisi, Berlin’in silahlı kuvvetlerini genişletmek için acele ettiği bir dönemde ortaya çıktı.

Bundeswehr, temmuz ayı sonunda 186.705 aktif asker sayısına ulaştı; bu, 13 yılın en yüksek seviyesi.

Fakat NATO’nun yetenek hedeflerini karşılamak için 2035 yılına kadar 260.000’in üzerine çıkmayı hedefliyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English