Bizi Takip Edin

Avrupa

Polonya’da rütbe alamayan genç subaylar ve güvenlik bürokrasisinde koltuk kavgaları

Yayınlanma

Polonya İç Güvenlik Teşkilatı (ABW) ve Dış İstihbarat Teşkilatında (AW) göreve başlaması planlanan 136 aday, 7 Kasım’da verilmesi gereken ilk subay rütbelerini alamadı. Törenin yapılacağı gün, Başbakan Donald Tusk, X hesabında paylaştığı bir videoyla törenin iptal edildiğini duyurdu.

Tusk’a göre her yıl 11 Kasım (Polonya’nın Bağımsızlık Günü) öncesinde istihbarat subaylarına rütbe verilmesine ilişkin belgeler onay için Cumhurbaşkanlığına gönderiliyor.

Fakat bu kez Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki kararnameyi imzalamadı. Tusk, bunu “hükümete karşı yürüttüğü savaşın devamı” olarak niteleyip videoyu şu sözlerle bitirdi: “Cumhurbaşkanı olmak için seçim kazanmak yetmez.”

Bunun üzerine Nawrocki de kendi açıklamasını yayımladı ve şöyle başladı: “Başbakan olmak için X’te video paylaşmak yetmez. Devlet yönetmeyi de bilmeli, parti çıkarlarının üstüne devletin çıkarlarını koymalısın.”

Cumhurbaşkanı, hükümetin güvenlik kurumlarının başkanlarıyla yapılması planlanan dört toplantıyı iptal ettiğini belirtti. Bu toplantılarda “ulusal güvenliğe ilişkin önemli konuların” ele alınması ve subay terfileriyle ilgili kararların alınması gerektiğini söyleyen Nawrocki, “Devlet çıkarlarının yerini parti çıkarları aldı” diye ekledi.

Tartışma kamuoyuna taşınınca, kabine üyeleriyle Cumhurbaşkanlığı karşılıklı açıklamalarda bulundu. Bakanlar Kurulu üyesi ve İstihbarattan Sorumlu Bakan Tomasz Siemoniak, Cumhurbaşkanı’nın “bilgi eksikliği” iddiasının gerçeği yansıtmadığını söyledi:

“Kendisi, selefleri gibi, tüm ilgili bilgilere ulaşabiliyor; aynı şekilde Cumhurbaşkanlığındaki yetkili görevliler de.”

90’lar tekerrür ediyor

Cumhurbaşkanlığı Sarayının, onlarca genç istihbarat subayını göreve başlatmayı belki yeni entrikaların habercisi. Görünüşe göre Nawrocki’nin amacı, istihbarat kurumları -özellikle de PiS’li siyasetçilerin yolsuzluk soruşturmalarında görev alan ve gözaltıları gerçekleştiren ABW- üzerinde kontrol kurmak.

Nawrocki, yasal yetkisi olmadığı halde, istihbarat şeflerini saraya çağırdı. Neyse ki istihbarat başkanları bu “davetleri” reddetti. Zira bu tür toplantılar, 1994’teki meşhur “Drawsko yemeği”ni hatırlatıyor: O zaman da dönemin cumhurbaşkanı Lech Wałęsa, generallerle yaptığı gayri resmi görüşmede, Savunma Bakanı’na kazan kaldırmalarını talep etmişti. Nawrocki’nin istihbaratı kendine bağlamayı başarması hâlinde, Cumhurbaşkanlığına yerleştirdiği PiS’li (eski iktidar partisi Hukuk ve Adalet) dostları istihbarat kurumlarının faaliyetlerine dair bilgi sahibi olacak, soruşturmaları yönlendirebilecek. Böylece PiS dönemi yolsuzluklarının hesabı tamamen kapanacak.

Ancak sorun bununla da bitmiyor. Bu operasyonun arkasında, PiS’e yakın tarihçi ve kamuoyunda “Lex Tusk” olarak anılan yasanın mimarı, Ulusal Güvenlik Bürosu (BBN) Başkanı Sławomir Cenckiewicz var. Cenckiewicz, 2023’te Donald Tusk ve Radosław Sikorski’nin iktidara gelmesini engellemeye çalışmıştı. Şu da var; Cenckiewicz, Polonya Silahlı Kuvvetlerinin savunma planlarına ilişkin devlet sırrını ifşa ettiği gerekçesiyle “devlet sırrını ihlal” suçlamasıyla yargılanıyor ve gizli bilgilere erişim yetkisi elinden alınmış durumda. Buna rağmen BBN başkanı yapıldı.

PiS’in en büyük korkusu… Eski Adalet Bakanı Ziobro ve CPK skandalları

Aşağıdaki birkaç yolsuzluk davası yukarıdaki tabloyu ve PiS ve Nawrocki’nin hırsını açıklayabilir. Polonya’da eski Adalet Bakanı ve Başsavcı olarak görev yapan Zbigniew Ziobro, PiS hükümeti içinde kritik bir figür olarak görülüyordu. Şu anda kendisiyle ilgili 26 ayrı suçlamanın yer aldığı bir soruşturma yürütülüyor; suçlamalar arasında kamu bütçesinin kötüye kullanımı, görevini kötüye kullanma ve organize suç örgütü kurma ve yönetme yer alıyor.

Savcılar, Ziobro’nun, bakanlığına bağlı olarak işlettiği “Adalet Fonu” kaynaklarını -kurbanlara veya suçla mücadeleye yönelik olması gereken bu fonu- kendi siyasi çıkarları ve bazı yakın çevrelerine menfaat sağlamak üzere kullandığını iddia ediyor.

İddialar arasında, yaklaşık 150 milyon zloti (yaklaşık 35 ila 42 milyon avro) değerindeki fonun usulsüz biçimde yönlendirilmiş olması bulunuyor. Ayrıca Ziobro’nun bu fonları kullanarak, İsrail üretimi olan Pegasus casus yazılımının alımını finanse ettiği iddiası önemli bir yer tutuyor. Savcılara göre, Ziobro yalnızca tek başına hareket etmemiş; bakanlığında görevli, yakın çevresinde bulunan isimler ve fonlardan yarar sağlamış kurumlar da bu “örgüt”ün parçası olarak hareket etmiş. Bakanlık kaynakları, belgeler, tanık ifadeleri ve teknik deliller bu yapı hakkında soruşturma yürütülmesine imkân vermiş.

28 Ekim’de tarihinde savcılık, Ziobro’nun dokunulmazlığının kaldırılmasına yönelik talepte bulundu. Bu talepte, Ziobro’nun tutuklanabilmesi veya soruşturma sürecine daha etkin şekilde dahil olabilmesi için meclis onayının gerekli olduğu belirtildi. 7 Kasım’da ise alt meclis (Sejm) Ziobro’nun dokunulmazlığını kaldırdı ve üç ayrı başlık altında tutuklama ve geçici gözaltı izni verdi.

Bir de CPK mevzuu var. Polonya’da kendi başına büyük bir altyapı hamlesi olarak planlanan CPK, ülkenin başkenti Varşova’nın yaklaşık 40 km güneybatısında yer alması öngörülen, bir havalimanı, yüksek hızlı demiryolu ve karayolu ağı entegre projesi.

Yaklaşık 160 hektar büyüklüğünde bir arsa, CPK doğrultusunda stratejik bir konumda bulunuyordu. Bu arsa, 2023 yılının sonlarına doğru, eski hükümet dönemi içerisinde, devlet kurumlarından (Krajowy Ośrodek Wsparcia Rolnictwa-KOWR gibi) özel bir şirkete satıldı. Satış fiyatı yaklaşık 22,76 milyon zloti olarak belirlendi. Ancak uzmanlara göre, arsanın CPK planları çerçevesinde değeri ciddi biçimde yükselebilirdi; bazı değerlendirmelere göre 400 milyon zloti düzeyine ulaşabilirdi. Son günlerde satışa konu arsanın devlet mülkiyetine geri alınması için girişimler başlatıldı. KOWR ile arsa alıcısı arasında satış bedeliyle geri devretme anlaşmaları yapıldığı bildirildi. Soruşturma devam ediyor; ilgili eski bakan ve kurum yöneticileri hakkında soruşturma açıldığı belirtildi.

Skandal bir türlü kapanmak bilmiyor. Bugünkü hükümetin bu satışı geri çevirmekteki beceriksizliğini gösteren haberler yayımlansa bile, dönüp işin başına- yani, KOWR’un araziyi Dawtona adlı tarım devinin bir aile ferdine, CPK hayata geçerse değerinin yalnızca birkaç yüzdesine denk gelecek bir fiyata satmasına geri dönmek gerekiyor.

Yeni ayrıntılar ve bağlantılar ortaya çıktıkça, olayın kahramanlarının açıklamaları arasındaki çelişkiler de bir bir açığa çıkıyor. Wirtualna Polska portalı geçen cuma günü, Dawtona’nın 2023 seçim kampanyası sırasında -yani CPK planına dâhil arazinin satılmasından hemen önce- bazı PiS’li politikacıların, aralarında Robert Telus’un da bulunduğu, yüzlerinin basılı olduğu özel meyve püresi tüpleri hazırladığını bildirdi. Bu kampanya malzemeleri çok düşük bir fiyatla üretilmişti. Ancak bu harcamanın seçim kampanyasıyla ilişkilendirilememesi için fatura seçim komitesine başka bir şirket tarafından kesildi.

Bu hikâyenin her yeni bölümü PiS için tehlikeli. Çünkü, CPK arazisinin satıldığı iş insanı ailesiyle Tarım Bakanlığı arasındaki bağları ortaya seriyor. Üstelik, satış işlemi tamamlanırken sadece Telus’un Dawtona’yı ziyaret ettiği değil, firmanın yöneticilerinin de Tarım Bakanlığı’na sık sık gittiği ortaya çıktı. Bu, eski bakanın “hiçbir şeyden haberim yoktu” savunmasını zayıflatıyor.

Bu arazi hikâyesi, KOWR, onu denetleyen Tarım Bakanlığı, görüş bildiren Devlet Su İşleri ve satışı durdurmak isteyen CPK şirketi arasındaki çıkar ağını ortaya koydu. Dahası, PiS’in kendini “büyük yatırımların partisi” olarak sunan anlatısını da sarsıyor. CPK gibi projeleri sahiplenen partinin bu kadar derin bir yolsuzlukla anılması, kimliğine doğrudan darbe niteliğinde. O kadar ki, Donald Tusk’un “CPK, Cały PiS kradnie (Bütün PiS çalıyor)” şeklinde kullandığı kısaltma, kamuoyunda yer etti bile.

Ancak bu mesele Başbakan Donald Tusk elini rahatlatmıyor. Hükümetin CPK temsilcisi Maciej Lasek ve CPK şirketinin yöneticileri görevlerini doğru biçimde yerine getirmiş görünse de, ne savcılık ne de bugün Polonya Halk Partisi’ne (PSL) bağlı olan KOWR yönetimi, soruşturmayı başlatmakta acele etti. KOWR, arazinin geri alım hakkını kullanmakta isteksiz davrandı; savcılık ise ancak Wirtualna Polska’nın haberinden sonra soruşturma açtı. PiS şimdi bu gecikmeleri öne çıkararak kendi dahlini bulanıklaştırmaya çalışıyor. Oysa tüm bu olay, Telus’un bakanlığı döneminde alınan kararlar olmasa hiç yaşanmayacaktı.

Yine de bu durumdan asıl kazançlı çıkan taraf, sık sık “PiS ve PO aynı madalyonun iki yüzü” söylemini kullanan ve PiS’in seçmen tabanına oynayan Konfederacja (Konfederasyon) Partisi olabilir.

Avrupa

Burnham, küçük göçmen teknelerine karşı “tavizsiz” olacak

Yayınlanma

Andy Burnham, on binlerce göçmenin İspanya’nın Ceuta bölgesine girmesinin ardından küçük tekneyle geçişlerin önlenmesinde “tavizsiz” olacağına söz verdi.

Britanya Başbakanı, insan kaçakçılığı çeteleriyle mücadele için mültecilere yönelik “güvenli güzergâhlar”ın gerekli olduğunu savundu.

Dover’a yaptığı ziyaret sırasında konuşan Burnham, İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’ten, geçen hafta İspanya’nın Kuzey Afrika’daki Ceuta bölgesine giren tahmini 50.000 kişinin yaklaşık %98’inin şu anda Fas’a geri gönderildiğine dair güvence aldığını söyledi.

Ne var ki, bu durum acil sorunu “büyük ölçüde” çözmüş olsa da, “Elbette Schengen bölgesi ve bu bölgeyle olan ilişkilerimiz konusunda daha geniş kapsamlı bir mesele var,” diyen Başbakan, bu konularda AB ile “düzenli bir diyalog içinde olmak istediğini” ekledi.

Güvenli güzergâhların gerekliliğini vurgulayarak bu konudaki tartışmanın tonunu değiştirmek isteyip istemediği sorulduğunda, Birleşik Krallık’ın “bu konuyu siyasi malzeme olarak kullanmak yerine sorunu ele alması” ve halkı rahatlatacak değişiklikler yapması gerektiğini söyledi:

“Halk, sınırın kontrolsüz gibi görünmesinden hoşlanmıyor. Bu kontrolü yeniden sağlamamız gerekiyor, fakat aynı zamanda gerçekten desteğe ihtiyacı olan kişilere de destek sunmamız gerekiyor. Mesele, yaklaşımı tamamen değiştirmekle ilgili ve bu konuya yönelik çok farklı bir yaklaşımın temel taşlarını yavaş ama emin adımlarla yerine koyuyoruz.”

Geçen çarşamba, bu yılın şu ana kadar Manş Denizi’ni küçük teknelerle geçenler açısından en yoğun gün oldu ve 752 kişi Birleşik Krallık’a ulaştı.

Resmi geçici rakamlara göre, bu yılın başından bu yana 14.526 kişi Birleşik Krallık’a giriş yaptı. 

Bu rakam, geçen yılın aynı döneminde kaydedilen sayının (25.436) %43 altında ve 2024’ün aynı dönemine (16.903) kıyasla %14 daha düşük.

“İlerleme kaydediliyor ancak rehavete kapılmıyoruz,” diyen Burnham, organize göç suçlarıyla mücadele eden Ulusal Suç Ajansı memurlarının sayısının 2025 yılının başından bu yana 376’dan neredeyse 800’e çıkarak iki katından fazla arttığını belirtti.

İspanya’ya göç dalgası, İtalya’da “Schengen” tepkisini yükseltti

Pazar günü açıklanan son rakamlara göre, Burnham’ın başbakan olmasından bu yana 2.000’den fazla kişi küçük teknelerle Manş Denizi’ni geçti.

İçişleri Bakanlığı verilerine göre cumartesi günü dört tekneyle 326 kişi geldi; böylece 20 Temmuz’da Keir Starmer’ın yerine geçmesinden bu yana bu sayı 2.057’ye ulaştı.

Geçen yılın aynı döneminde ise 1.962 geçiş gerçekleşmişti.

Stratford’daki Ulusal Suç Ajansı genel merkezine yaptığı ayrı bir ziyarette İçişleri Bakanı Shabana Mahmood, küçük tekneyle geçişlerin önlenmesine yönelik hükümetin çalışmalarının “meyvesini vermeye” başladığını söyledi.

Bakan, süresiz oturma izni almaya hak kazanma süresini beş yıldan 10 yıla çıkarmak da dahil olmak üzere önerilen göçmenlik önlemleri konusunda İşçi Partisi saflarında şiddetli bir muhalefetle karşı karşıya kaldı.

Fakat Mahmood, “Manş Denizi’nde insanları teknelere çeken itici faktörleri ele almak için” reformun gerekli olduğunu belirterek, “Hesaplamayı değiştirmek istiyorum. Öncelikle tekneye binip binmeme konusunda fikirlerini değiştirmelerini istiyorum,” dedi.

Mahmood, on binlerce kişinin sığınma başvuruları işleme alınmadan Fas’a geri gönderildiği Ceuta’ya yönelik akına İspanya’nın verdiği yanıtın kopyalanması yönündeki çağrıları reddetti.

Bu, Fas ile İspanya’nın kara sınırı paylaşması ve aralarında bir anlaşma olması nedeniyle mümkün olmuştu.

Mahmood, insan kaçakçılığı ve Manş Denizi’nin ortak sularının durumu “birçok açıdan daha karmaşık” hale getirdiğini söyledi.

Ceuta’ya ulaşmaya çalışırken en az 72 kişi hayatını kaybetti; bunlardan bazıları boğulurken, diğerleri sınır çitine tırmanmaya çalışırken ezilerek öldü.

Sánchez, bu büyük akını “İspanya’nın toprak bütünlüğüne bir ihlal” olarak nitelendirdi.

Perşembe gününden itibaren sadece 24 saat içinde gerçekleşen bu insan akını, 85.000 nüfuslu şehri alt üst etti, Madrid için bir siyasi kriz tetikledi ve bazı AB ülkelerinden öfkeli tepkilere yol açtı.

Bu tepkiler arasında İspanya’nın Schengen serbest dolaşım bölgesinden askıya alınması çağrıları da yer aldı.

Cumartesi günü İspanyol polisi, başkalarının sınırı aşmasını önlemek için Fas sınırı açıklarında 500 metre uzunluğunda bir yüzen bariyer kurdu. 

Fakat İspanya’nın sol hükümeti, İspanya’da yaşayan yaklaşık 500.000 göçmeni yasallaştırma planına zaten öfkeli olan sağ ve merkez sağ yönetimlerin ve muhalefetin baskısı altında kalmaya devam ediyor.

AB bakanları salı günü acil görüşmeler düzenlemeye karar verdiler. 22 AB ülkesinin liderleri, kontrolsüz sınır geçişlerinin daha da artmasını önleme gereğini gerekçe göstererek acil bir müdahale talep ettiler.

Zirve, Cumartesi günü AB üye devletlerini temsil eden yetkililer ile Frontex sınır ajansı uzmanlarının katıldığı “ciddi” bir toplantı sırasında çağrıldı.

AB liderleri, blok içindeki bölünmeleri gidermeye ve göç konusunda tek bir yaklaşımı yeniden tesis etmeye çalışıyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Daimler: Savunma yatırımları olumlu yan etkiler yaratacak

Yayınlanma

Daimler Truck’ın CEO’su, savunma sektörüne daha fazla yatırım yapmanın şirketin faaliyetleri için olumlu yan etkiler yaratacağını belirtti.

CEO Karin Rådström, Financial Times’a (FT) verdiği mülakatta, otonom sürüş alanındaki yenilikler ve daha hızlı geliştirme döngüleri gibi konularda kamyon üreticisinin savunma sektöründeki ortaklarından ders alabileceğini söyledi:

“Savunma sektöründe şu anda pek çok yenilik yaşandığını görüyoruz ve bunların sivil sektöre de fayda sağlayacağına inanıyoruz.”

Alman otomotiv şirketleri, büyüme sağlamak ve bazı durumlarda araçlarına olan talebin düşmesi nedeniyle atıl kalan fabrikalarını doldurmak için giderek daha fazla silah sektörüne yöneliyor.

Daimler Truck, haziran ayında savunma ürün yelpazesini genişletmek, daha geniş bir askeri araç yelpazesi geliştirmek ve Avrupa dışına açılmak için yüzlerce milyon avro düzeyinde bir yatırım yaptığını açıklamıştı.

Şirket ayrıca, savunma sektöründen elde ettiği geliri 2028 yılına kadar 1 milyar avroya çıkarma hedefini açıkladı.

Bu, 2025 olarak belirlenen önceki hedeften iki yıl daha erken bir tarih.

Daimler Truck, geçen yıl endüstriyel faaliyetlerinde 45,9 milyar avro satış gerçekleştirdi ama ABD’nin uyguladığı yüksek gümrük vergileri ve Kuzey Amerika pazarındaki yavaşlama nedeniyle kârında düşüş yaşadı.

Rådström, şirketin savunma iş kolunun “beklediğimizden daha hızlı” geliştiğini ve savunma sektörünün geleneksel iş kollarından daha hızlı büyüdüğünü söyledi.

CEO, Daimler Truck’ın, daha küçük hacimlerde üretime alışkın geleneksel savunma sektöründeki oyuncularından daha hızlı bir şekilde üretimi ölçeklendirme kapasitesine sahip olduğunu belirtti:

“Gerçek anlamda endüstriyelleşme kapasitemiz var çünkü, bildiğiniz gibi, şu anda tüm savunma bakanlıklarının ihtiyacı olan şey daha fazla kapasite ve bunu oldukça hızlı bir şekilde elde etmek.”

Ordular, savaş alanında güvenliği artırmak için otonom kamyonları kullanmayı planlıyor.

Rådström, otonom teknolojiye sahip kamyonların çalıştırılması için daha az askeri personele ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

İşgücü talebinin azalması, yeni asker bulmanın zor olduğu uzun süren çatışmalarda da bir avantaj oluşturuyor ve işgücünün diğer alanlarda görevlendirilmesine olanak tanıyor.

Rådström, yüksek riskli çatışma bölgelerinde araçları kullanma ihtiyacının, uzaktan kumandalı sürüşün benimsenmesini ve birkaç kamyonun sürücüsü olan bir öncü aracın arkasında otonom olarak ilerlediği “konvoy sürüşü” gibi yeni özelliklerin geliştirilmesini teşvik ettiğini belirtti.

Aynı teknolojiler sivil alanda da farklı kullanım senaryolarıyla uygulanabilir. CEO, “Savunma amaçlı otonom projelerimizden edindiğimiz deneyimlerin bir kısmı, sivil alanda da geçerli,” dedi.

Kamyon taşımacılığı şirketlerinin maliyetlerinin yüzde 40’ını işgücü oluşturduğundan, otonom teknolojinin lojistik sektörünün kârlılığına katkı sağlayacağını belirtti.

“Maliyetin yüzde 40’ını ortadan kaldırabilir ve kamyonları bütün gece, 24 saat boyunca çalıştırmaya başlayabilirseniz, bu çok büyük bir avantajdır,” diyen Rådström, otonom yeteneklerin eklenmesinin sektörün karşı karşıya olduğu “en büyük değişim” olduğunu da ekledi.

Rådström’e göre şirket, önümüzdeki yıl ABD’deki belirli bölgelerde otonom sürüş yapabilen kamyonların teslimatına başlamayı hedefliyor ve “büyük çaplı piyasaya sürülme” ise 2028 için planlanıyor.

Alman kamyon grubu, otomotiv sektöründeki daha uzun geliştirme sürecine kıyasla, savunma alanındaki startup’ların yeni teknolojileri uygulamaya koyma hızından da ders alabilir.

Savaş alanı, yeni otonom teknolojiler için bir test ortamı oluşturuyor ve bu da yazılım ve donanımın hızlı bir şekilde geliştirilmesine olanak tanıyor, dedi.

Rådström, “Bu döngü, savunma sektöründe şu anda bizim normal iş yapma şeklimize kıyasla çok daha hızlı ilerliyor,” diye ekledi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Romanya, nükleer santral soğutması için Tuna’da kontrollü patlama düzenledi

Yayınlanma

Romanya Deniz Kuvvetleri, soğutma işlemine yardımcı olmak amacıyla büyük miktarda suyu Eski Tuna Nehrine ve Cernavodă nükleer santraline yönlendirmek için kontrollü bir patlama gerçekleştirdi.

Adevărul gazetesi, bugün su akışını engelleyen büyük bir kayayı yerinden kaldırmak için yaklaşık 180 kg patlayıcı kullanıldığını bildirdi.

Savunma Bakanı Vekili Radu Miruță, operasyonu bir başarı olarak nitelendirerek, bunun santralin soğutulmasına ve nehirdeki su taşınmasına yardımcı olacağını söyledi.

Aşırı hava koşullarının devam etmesi nedeniyle Cernavodă santralinin bir noktada faaliyetlerini geçici olarak durdurmak zorunda kalabileceğini ancak santralin bir gün daha çalışmasının, patlatma maliyetinden daha değerli olduğunu belirtti.

Romanya ve Macaristan’ın karşı karşıya olduğu zorluk hakkında bir fikir vermek gerekirse, Tuna Nehri’nin su debisi Romanya’da saniyede 1.500 metreküpe düştü.

Bu rakam, temmuz ayı ortalamasının üçte birinden daha az.

Reuters’ın haberine göre, Avrupa’nın başlıca nehirlerinde kaydedilen rekor düzeyde düşük su seviyeleri, mal taşımacılığını kısıtladı, elektrik üretimini düşürdü ve şirket kârlarını azalttı.

Bu durum, kavurucu sıcaklıkların ve düzensiz yağışların iktsadi ilişkin endişeleri artırdı.

Rotterdam’ın hareketli limanından Sırbistan’daki hidroelektrik santrallerine kadar, su yolları tahıl ve petrol gibi malların taşınmasında ya da milyonlarca insanın evlerini serinletmeye çalıştığı bu dönemde çok ihtiyaç duyulan elektriğin üretilmesinde giderek daha az güvenilir bir yol haline geldi.

Emtia veri ve analiz şirketi Kpler’de enerji analisti olarak görev yapan Alessandro Armenia şunları söyledi:

“Bu durum, geçmişte gördüğümüz gibi tek bir bölgeyi değil, tüm Avrupa’yı etkiliyor. Mevcut dinamikler göz önüne alındığında, bu durum ya elektrik kesintileriyle karşılaşacağımız ya da çok daha fazla yatırım yapmamız gerektiği anlamına geliyor.”

Sırbistan’ın en büyük hidroelektrik santrali olan Djerdap 1’de üretim kapasitenin %20’sine düştü, santralin üretim müdürü Davor Maljoković, bir zamanlar geniş olan yanındaki nakliye kanalının daralarak kum ve çakıl yataklarını ortaya çıkardığını belirtti.

Su eksikliği ayrıca Sırbistan’ın Kostolac kömür santrallerindeki soğutma sistemlerini de aksattı, bu da santralleri üretimi azaltmaya zorladı.

Romanya’nın devlet nükleer enerji üreticisi Nuclearelectrica da aynı nedenden ötürü bu hafta başında iki reaktöründen birini kapatmak zorunda kaldı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English