Dünya Basını
Protestan ahlakı olarak ‘wokeness’

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale Harper’s’ta yayınlandı. Makalenin yazarı, son yılların çok tartışmalı ‘wokeness’ [duyarcılık] meselesini, Avrupa’da kapitalizmin gelişimi döneminde ortaya çıkan ‘Protestan ahlakı’nın çağdaş bir uzantısı olarak inceliyor. Kamusal alanda iman tazeleme ritüelleri, insanlardan kendilerini sürekli ispatlamalarını talep etmektedir. Duyarcılığın mezhepçi bir iman şartı olarak değerlendirilmesi, ‘post-geç kapitalizm’in ruhunu anlamak açısından dikkate değer. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Gerekeni yapmak: Protestan etiği ve duyarcılık ruhu
Ian Buruma
Harper’s
Haziran 2023
‘Duyar’ [woke] hakkında yazmanın en az iki tuzağı var. Birincisi, aşırılıklarına yönelik herhangi bir eleştirinin ırkçılık, yabancı düşmanlığı, transfobi, kadın düşmanlığı veya beyaz üstünlüğü suçlamalarına yol açmasıdır. Diğer sorun ise, aşırı sağ tarafından kullanılan bir istismar terimi, ilerici sol için bir savaş çığlığı ve birçok liberal için utanç kaynağı olan kelimenin kendisidir.
Duyarın ne anlama geldiği konusunda kimse hemfikir değil. Sağcılar, okullardaki silahlı saldırıların artmasından Silicon Valley Bank’in çöküşüne kadar her şeyden bu kavramı sorumlu tutarken, solda duyarcı olarak tanımlanan pek çok kişi kendilerini sosyal ve ırksal adalet için uzun zamandır gecikmiş bir savaş veriyor olarak görüyor. Bu anlaşmazlıklar sadece siyasi değil. Aslında, bazen antipolitik gibi görünüyorlar. Duyarcılık üzerine yapılan tartışmalar, kelimenin de işaret ettiği gibi, genellikle ahlaki ve ruhani aydınlanma testleridir.
Bu nedenle Woke Racism [Duyar Irkçılığı] kitabının yazarı John McWhorter, ırkçılık karşıtı evanjelistleri tanımlamak için ‘woke’ kelimesini kullanmayı bırakıp onlara ‘seçilmişler’ demeye karar vermiştir. Bu doğru dini ve sınıfsal çağrışımlara sahiptir. Yazdığına göre Seçilmişler, ‘kendilerini seçilmiş olarak gören … çoğunun anlamadığı bir şeyi anlayan’ insanlardır. Modern öncesi Hıristiyanlar gibi, Seçilmişler de ya din değiştirmeli ya da ışığı görmeyenleri cezalandırmalıdır.
Ne var ki duyarcılığın dini kökleri oldukça özgündür. McWhorter’ın ‘din’ olarak adlandırdığı şey aslında Protestanlığın yarı-dinsel bir dalıdır ve New York Times köşe yazarı Ross Douthat’ı on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda Amerikan merkezini kasıp kavuran Evanjelik coşku dalgalarına atıfta bulunarak ‘Büyük Uyanış’ı yazmaya iten de budur. Douthat ve McWhorter, 2014 tarihli An Anxious Age (Endişeli Bir Çağ) adlı kitaplarında çağdaş ilerlemeciliğin ahlaki coşkusunun Protestan Sosyal İncil’in sekülerleştirilmiş bir mirası olarak anlaşılması gerektiğini savunan Katolik yorumcu Joseph Bottum’un çalışmalarından yararlanmışlardır (Bottum da ‘elit’ teriminin yerine ‘seçilmiş’ terimini tercih etmektedir).
Özünde Protestan bir olgu olarak duyarcılığı anlamak, son yıllarda geleneksel hale gelen bazı ritüellerin, özellikle de kamusal özürün arkasındaki mantığı anlamamıza yardımcı olur. Protestan geleneğini diğer semavi dinlerden ayıran unsurlardan biri de kamusal özür dilemeye verdiği önemdir. Katolikler rahiplere özel olarak günah çıkarır ve bir kez daha günah çıkarma zamanı gelene kadar günahlarından arınırlar. Pek çok Protestan, inançlarını kamuya açık bir şekilde itiraf ederek erdemlerini onaylamaya teşvik edilir.
Bu artık çok tanıdık bir hikaye haline geldi: bir erkek ya da bazen bir kadın, duyarsız ya da saldırgan olduğu düşünülen bir fikir beyan ediyor ya da bir kelime kullanıyor; toplum içinde özür diliyor ve yeterli kabul edilebilecek ya da edilmeyecek bir tür kefaret ödemeyi teklif ediyor. Bu tür özürler o kadar yaygın hale gelmiştir ki, insanlar genellikle bunların samimiyetinden şüphe duymaya meyillidir. Bu nedenle daha da samimi pişmanlık eylemleri talep edilir ve bu böyle sürüp gider.
Özür kişisel bir hata için olabilir: bir profesörün edebi bir metni yüksek sesle okurken N kelimesini(*) telaffuz etmesi ya da bir doktorun Afrikalı Amerikalılar arasındaki sağlık sorunlarının asıl sorumlusunun ‘yapısal ırkçılık’ olmadığını söylemesi gibi. Ya da bu, siyasi liderlerin sorumluluk almaya zorlandığı tarihsel bir yanlış olabilir. Bu durum genellikle Protestan geleneğe sahip devletlerde görülür. Hollanda Başbakanı Mark Rutte geçtiğimiz Aralık ayında Hollanda’nın transatlantik kölelikteki rolü için özür diledi. Rutte bunu yapan ilk Hollanda başbakanı oldu ve ancak uzun bir tereddütten sonra bunu yapabildi.
Bu tür özürler tarihi yaraların sarılmasına yardımcı olabilir. Batı Almanya Şansölyesi Willy Brandt, 1970 yılında eski Varşova gettosunun bulunduğu yerde diz çökerek yaptığı resmi kefaret eylemi nedeniyle haklı olarak takdir edilmiştir. Ama çağdaş ahlaki inançlara uymayan bir görüş için özür dilemek zorunda kalmak, ideolojik diktatörlüklerde ya da katı dini cemaatlerde beklenebilecek farklı bir durumdur.
Tam teşhir adına söylemeliyim ki, New York Review of Books’taki editörlük görevimi kaybettiğimde ben de böyle bir olayın tam ortasındaydım. Tartışmalı bir figürün tartışmalı bir yazısını yayınlamıştım. Makalenin esası konusunda haklı olarak görüş ayrılıkları olabilirdi. Ama asıl mesele bu değildi. Eleştirmenler, cinsel saldırı suçundan yargılanmış ve beraat etmiş bir adam olan yazara, olaydan sonraki hayatı hakkında yazması için bir ‘platform’ verilmemesi gerektiğine inanıyordu. Ona söz hakkı tanıyarak, suç ortaklığı yapmış olmuştum ve başka bir dergideki iyi niyetli bir editörün görüşüne göre, kamuoyu önünde özür dileyerek pişmanlığımı belirtmeliydim.
Halka açık ikrar ritüeli Avrupa’da Reform ile başlamıştır. Yahudiler ve Katolikler dini cemaatlerine küçük çocuklarken törenle kabul edilirken, Anabaptistler gibi pek çok Protestan, bazen sözde ihtida anlatılarında, yetişkin olarak din kardeşlerinin önünde inançlarını ilan eder. Kamuya açık tasdik fikri özellikle on yedinci yüzyılda Lutherciliğin bir dalı olan Pietizm için önemliydi. Pietizm de New England Püritenleri de dahil olmak üzere birçok Hıristiyan mezhebi üzerinde büyük bir etkiye sahipti. Tarihçi Edmund S. Morgan’ın ifadesiyle, Püriten kiliseleri ‘dini deneyimlerin anlatıldığı bir eleme süreciyle üyelerinde inancın varlığını’ garanti altına alıyordu.
Sinclair Lewis’in aynı adı taşıyan romanındaki Evanjelik dolandırıcı Elmer Gantry’yi düşünün. Gantry seri bir günahkâr ve seri bir günah çıkarıcıdır. Kitabın sonlarına doğru, gerçek inananların arasına geri dönebilmek için işlediği pek çok günah için bir kez daha af diler ve hemen ardından korodaki genç bir kadının ‘çekici ayak bileklerine’ bakar. İnananlar ‘Hallelujah!’ diye haykırır ve Gantry dua eder:
Tanrım, bu günü yeni ve daha güçlü bir yaşamın başlangıcı, tam ahlak ve Hıristiyan kilisesinin tüm ülkeye egemen olması için bir haçlı seferinin başlangıcı olarak saymama izin ver. Sevgili Tanrım, senin işin daha yeni başladı! Bu Birleşik Devletleri ahlaklı bir ulus haline getireceğiz!
Bu duygunun yankıları, her Pazar günü televizyon vaizleri insanları ellerini havaya kaldırarak milyonlarca izleyiciye günahlarını itiraf etmeye ve ardından da maddi katkıda bulunmaya davet ettiğinde duyulabilir. Aynı şey, geçmiş on yıllarda, talk show yıldızlarının hata yapan film yıldızlarına günah çıkaran kişiler olarak davrandıkları Oprah Winfrey Show gibi daha seküler (ama daha az törensel olmayan) televizyon programlarında da görülebilir.
Bu Protestan geleneğindeki bireyin kendi cemaatiyle olan ilişkisi dindar Katolikler ya da Yahudilerden çok farklıdır. Kurtuluş öncelikle hiyerarşik bir kiliseye ya da sinagoga ait olmakla aranmaz. Protestanlar Tanrı’nın lütfuna giden yolu kendi kendilerini sorgulayarak, kamusal tanıklık yaparak ve kusursuz erdemi gösteren eylemlerde bulunarak kendileri bulmak zorundadır. Bu sürekli bir süreç olmalıdır. Max Weber, The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism [Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu] adlı ünlü kitabında, Protestan idealinin, Katoliklerin bireysel iyilikleri yavaş yavaş biriktirme amacından daha zorlu olduğunu gözlemlemiştir. Günahlar özel kefaret ayinlerinde affedilmez – bir kişinin günah işlemesi ve bağışlanması için adeta günah defteri temizlenir. Kurtuluş daha ziyade, ‘her an, seçilmiş ya da lanetlenmiş olmak gibi amansız bir alternatifin önünde duran sistematik bir özdenetimde’ yatar. Tanrı kendilerine yardım edenlere yardım eder. Seçilmişler için erdem sinyallemeleri asla durmaz.
Weber’e göre, Protestanların ahlaki mükemmellik hedefine ulaşmak için çabalayanları karakterize eden şey ‘sıkı çalışma ruhu’ idi. Bu, kelimenin tam anlamıyla, dürüst emek yoluyla servet biriktirme işi olarak yorumlanabilir. Fakat bu emek ve onun maddi meyvesi, ahlaki gelişimin manevi çalışmasıyla el ele gider. Irkçılık karşıtlığı teorisyenlerinin ‘gerekeni yapmak’ olarak adlandırdıkları ve hem kişinin mevcut aydınlanmasının hem de sürekli ve sonsuz kendini geliştirme taahhüdünün bir işareti olarak işlev gören şeyde açık çağdaş paralellikler vardır.
Protestan –özellikle Kalvinist veya Püriten– düşüncesinde seçilmişlerden biri olmak, kendini ibadete ve sessiz tefekküre adamış aziz bir keşiş olmak değil, inancı ve erdemi, ‘bu Birleşik Devletler’i ahlaki bir ulus’ yapmakta olduğu gibi, dünyayı iyileştirmek için durmaksızın faaliyet göstererek ifade edilen bir tür ruhani girişimci olmaktır. Bu nedenle Weber, Protestan inançlarının kapitalist girişim için çok uygun olduğunu savunmuştur. Çok çalışmak sadece manevi bir görev değil, aynı zamanda dünyevi bir görevdir: eğer çok çalışmak büyük bir zenginlikle sonuçlanırsa, bu da kişinin kutsanmışlar arasında sayılabileceğinin bir işaretidir. Protestan geleneğindeki ahlaki gayretkeşlik, maddi başarı ile birlikte ilerleme inancıyla tamamen uyumludur. Katoliklerin manastırda yoksulluk içinde bir yaşam süren azizlere duyduğu saygı bu hassasiyete yabancıdır.
Weber bireysel girişim, endüstri, rasyonel sosyal organizasyon ve Protestan ahlakının diğer faydalarını onaylamıştır. Fakat aynı zamanda bunun yol açabileceği sert hoşgörüsüzlüğün de farkındaydı. “Seçilmiş ve kutsal olanın bu ilahi lütuf bilinci,” diye yazmıştı,
Kişinin komşusunun günahına karşı, kendi zayıflığının bilincine dayanan sempatik bir anlayış değil, ebedi lanetin işaretlerini taşıyan bir Tanrı düşmanı olarak ona karşı nefret ve aşağılama içeren bir tutum eşlik ediyordu.
İster ilk günah, ister ruhun ölümsüzlüğü ya da ırkçılık karşıtlığı ile ilgili olsun, dogma ile ilgili sorun şüpheciliği yasaklamasıdır. Kutsal olarak kabul edilen bir şey hakkında çekincelere sahip olmak, inançsız ya da daha kötüsü kafir olmak ve dolayısıyla kovulması gereken biri olmaktır. “Seçilmişler için,” diye yazıyor McWhorter, “ırkçılık Şeytan’la eşdeğerdir.”
Dahası, Seçilmişler her yerde Şeytan’ın işlerini görürler. Tarihçi Richard J. Hofstadter 1964 yılında bu dergide yazdığı bir yazıda ‘paranoyak tarz’ı Amerikan siyasetinin yinelenen bir özelliği olarak teşhis etmiş ve taraftarlarının tüm toplumsal çatışmaları ‘iyi ile kötü arasındaki ruhani bir güreş müsabakasına’ dönüştürdüğünü belirtmiştir. İlk tezahürlerinden bazıları, ülkeye ‘Papa’nın köleleri’ tarafından sızıldığından endişe eden Protestan ‘militanları’ içeriyordu.
Bireycilik ve sivil erdem, Tocqueville’in Amerika’da Demokrasi’sinde zaten uygun bir şekilde tanımlanmış olan Kuzey Amerika toplumunun klişeleşmiş sütunlarıdır. Bir de uzun süredir devam eden göreli sınıfsızlık yanılsaması var. Sınıf hiyerarşileri Eski Dünya içindi; Amerika herkesin başarabileceği bir ulus olmayı arzuluyordu. Doğal olarak kapitalizm, Avrupa’da orta sınıfın yükselişinden ve toprak sahibi aristokrasinin (ve Katolik ülkelerde ruhban sınıfının) kendi statü işaretlerine sahip bir yönetici elit olarak yavaş yavaş yerini almasından ayrı tutulamaz. Çoğunluğu Protestan olan ülkelerde bu işaretler, üstün erdem nedeniyle seçilmiş olma duygusuyla ilgiliydi.
On yedinci yüzyıl Hollanda resimlerinde, meşe masaların etrafında ciddiyetle toplanmış, ağırbaşlı siyah giysiler ve beyaz fırfırlar giymiş, hak eden yoksullara sadaka dağıtan o suratsız ileri gelenleri düşünün. Bazıları Brezilya ve diğer Hollanda sömürgelerindeki köle plantasyonlarıyla ticaret yaparak ya da köle ticaretinin kendisinden zengin olmuş olabilir. Fakat sadık Kalvinistler olarak, kendilerini aile soyu ya da toprak sahipliği nedeniyle değil, ahlaki doğrulukları nedeniyle seçilmiş kişiler olarak görürlerdi. Aynı durum, otokratik Kral I. Charles’a ve onun papaz usüllerine karşı ayaklanan Püriten ve Presbiteryenlerden oluşan Oliver Cromwell’in Roundhead’leri(**) için de geçerliydi.
Hollanda Altın Çağı’nın bu kendini beğenmiş değerlerini, sömürge kölelerinin sırtından kazanılan servetin tadını çıkarıp hala kendilerinden daha kutsalmış gibi davranarak ikiyüzlülükle suçlayabiliriz. Ancak günümüzde pek çok insanın davranışlarında aynı Protestan kendini beğenmişliğinin (ve ikiyüzlülüğünün) izlerini görmek mümkündür. Çağdaşlarımız arasındaki eşdeğerler arasında, sağcı Cumhuriyetçi politikacılara para bağışlamadan önce NFL oyun kurucusu Colin Kaepernick’in yer aldığı ırkçılığa karşı bir reklam kampanyasını onaylayan Nike’ın kurucu ortağı Phil Knight sayılabilir. Ya da şirketi Amazon, polis departmanlarına yüz tanıma yazılımı satarken ana sayfasını Black Lives Matter afişiyle süsleyen Jeff Bezos.
İlk Büyük Uyanış döneminden farklı olarak, günümüzdeki püritanizm dalgası derme çatma dua çadırlarında toplanan saf kırsal kesim insanlarının değil, yüksek eğitimli kentli sofistike insanların himayesindedir. Günümüzde Seçkinler, bankalar ve küresel şirketlerden prestijli kültürel vakıflara, müzelere ve sağlık kuruluşlarına, kaliteli gazetelere ve edebiyat dergilerine kadar neredeyse yalnızca seçkin kurumlarda faaliyet gösterme eğilimindedir. Ancak çoğu insandan daha iyi durumda olmak, Seçilmişler sosyal adalet arayışına bağlılıklarını açıkça ifade ettikleri sürece erdemli hissetmeye engel değildir.
Örneğin, Fortune 500 şirketlerinin, doğru değerlere bağlılık yemini eden bir Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık (DEI) bildirisi yayınlamaları, bu değerlerin şirketin yaptıklarından ne kadar uzak olduğuna bakılmaksızın, neredeyse zorunlu hale gelmiştir. “Farkındalıktan eyleme bağlılığa uzanan bir yolculuktayız” (PepsiCo, Inc.); “Çeşitlilik ve kapsayıcılık kültürümüzün temelidir ve doğru olanı yapma değerlerimizi yansıtır” (Lockheed Martin); “Uzun zamandır kapsayıcılığı, çeşitliliği ve eşitliği teşvik etmeye kararlıyız” (Goldman Sachs). Bu sözler bir abur cubur üreticisinden, bir silah üreticisinden ve bir yatırım bankasından geldiği için kulağa içi boş gelebilir, ancak önemli olan Protestan ayini gibi halka açık bir şekilde okunmalarıdır.
Aynı ikiyüzlülük, şu anda üç tam zamanlı çeşitlilik görevlisinin yanı sıra ‘ırk temelli travmatik stres’ ile başa çıkmak için eğitilmiş bir psikolog ekibinin ve ebeveynler ve öğrenciler için yıllık önyargıya karşı [antibias] eğitim oturumlarının bulunduğu Manhattan’daki Dalton (eğitim ücreti 61.00 dolara kadar çıkmaktadır) gibi üst düzey özel okullarda da hüküm sürmektedir. Bu arada Amherst College (eğitim ücreti 66.000 dolar), beyaz personel ve öğretim üyelerine ‘ırkçılık karşıtı çalışmalara başlamak ve daha derine inmek için bir dizi kendini yansıtma faaliyeti ve eylem adımı’ konusunda rehberlik edecek yeni bir Meslektaş Kaynak Grubu sağlamayı teklif etti. Bu öğretide beyaz ayrıcalığı ilk günah gibidir. Zengin ya da fakir, kişi bununla doğar. Beyaz bir kişi, tıpkı doğuştan günahkâr olduklarına inanan Protestanlar gibi, suçluluğunu itiraf etmeye devam ettiği sürece ırkçılık karşıtı olarak kabul edilebilir.
Irkçılık karşıtlığının özellikle azınlıkların tarihsel olarak yeterince temsil edilmediği süslü okullarda ve işletmelerde önemli olduğu iddia edilebilir. Ayrıcalıklı tutumlar konusunda bir şeyler yapılacaksa neden en tepeden başlanmasın? Suçluluk duygusu da en prestijli kurumlarda bu tür önlemler için gösterilen gayreti açıklayabilir. Daha az hayırsever bir açıklama ise, ırkçılık karşıtı ritüelleri yerine getirmenin –çeşitlilik görevlilerini işe almak, ırkçılık karşıtı eğitim oturumlarını zorunlu kılmak, asil açıklamalar yapmak– kamu okullarını ve hizmetlerini iyileştirmek için daha yüksek vergiler ödemekten daha kolay olduğudur. Dalton’da bin çeşitlilik görevlisi işe almak Harlem ya da Bronx’taki yoksul siyah çocuklar için pek bir şey yapmayacaktır. Bu yaklaşımın tehlikesi, Joan Didion’un bir zamanlar başka bir bağlamda ifade ettiği gibi, ‘gerçek sosyal ve ekonomik güçleri’ ‘kişiselleştirecek ve nihayetinde belirsizleştirecek’ şekilde düzenlemektedir.
James Baldwin, beyaz liberallerin siyah kadın ve erkeklerin altmışlı yıllarda Siyah Müslümanlara neden katıldıklarını anlamadıklarını yazarken, bu anlayışsızlıklarını şöyle dile getirmiştir:
Liberallerin tutumlarının [siyahların] algıları ya da [siyahların] yaşamları ve hatta [siyahların] bilgileriyle ne kadar az bağlantılı olduğunu ortaya koymuştur – aslında, zenciyi bir sembol ya da kurban olarak ele alabildiklerini, ancak onu bir insan olarak algılamadıklarını göstermiştir.
Neredeyse her şeyin bir sembol haline geldiği, maddi koşullardan kopuk tartışmalar, siyasi bir zihniyetten ziyade Protestan bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuzun işaretlerinden biridir. Seçilmişler, baskının ‘yapısal’ doğasından bahsetmeyi sever, fakat ilerici erdemin ya da sağdaki duyar karşıtı tutumların kamusal performansı, genellikle ciddi ve sistematik reform tartışmalarının yerine geçer.
Seçilmişleri ayıran şey sadece zenginlik değildir. Donald Trump ve milyarder destekçileri, kendilerini aydınlar arasında konumlandıran üniversite profesörlerinden ve müze küratörlerinden çok daha fazla paraya sahiptir. Her ne kadar elit eğitimin maliyeti zenginler ve fakirler arasındaki uçurumu genişletse de, bu ille de bir doğum meselesi de değildir. Protestan etiğinin günümüzdeki mirasçıları için statü, sosyal ve kültürel konularda doğru fikirlere sahip olmakla tanımlanmaktadır.
Bu durum, işçi sınıfının ekonomik çıkarlarını temsil etmekten kültürel ve sosyal amaçları desteklemeye doğru solda yaşanan daha geniş çaplı bir değişimle bağlantılıdır. Birçok Batı ülkesinde görülebilen bu değişim, işçi sendikalarının azalan gücüyle aynı döneme denk gelmiştir. Bu durum özellikle Margaret Thatcher ve Ronald Reagan’ın özgürlüğün öncelikle serbest piyasa meselesi olduğu fikrini öne sürdüğü seksenli yıllarda İngiltere ve ABD’de geçerliydi. Fakat ırksal kimlik, feminizm ve eşcinsel özgürlüğü gibi hepsi de gerekli ve övgüye değer davalar olan kültürel politikalar, ilericiler arasında daha altmışlı yıllarda etkili olmaya başlamıştı.
ABD’deki en büyük bölünme, siyahların yurttaşlık hakları söz konusu olduğunda pek de ilerici olmayan birçok sendika üyesi tarafından desteklenen Vietnam Savaşı’ydı. O dönemin Demokratik siyaseti hakkında yazan Richard Rorty, sol liberallerin uzun süredir kapitalizmin adaletsizliklerini ve ‘bencilliğini’ ortadan kaldırmanın aynı zamanda ırk ayrımcılığının belasını da ortadan kaldıracağını varsaydığını iddia etmiştir. Gelgelelim Altmışlar boyunca sol, odağını iktisadi bencillikten toplumsal ve kültürel sadizme çevirmeye başladı. “Altmışlı yılların Yeni Sol’unun mirasçıları,” diye yazıyordu, “akademi içinde bir kültürel Sol yarattılar. Bu solun pek çok üyesi ‘farklılık siyaseti’, ‘kimlik siyaseti’ ya da ‘tanınma siyaseti’ olarak adlandırdıkları konularda uzmanlaşmıştır.” Ve işçilerin, özellikle de beyaz işçilerin çıkarları bu siyasette hiçbir zaman büyük bir yer tutmamıştır.
Sömürgecilikten duyulan suçluluk duygusunun beyaz Amerikalıların kölelikten duyduğu suçluluk duygusuna benzer bir rol oynadığı Avrupa’da, bu siyasi eğilim genellikle Üçüncü Dünyacılık biçimini aldı. Kendilerine sosyalist dedikleri sürece Batılı olmayan diktatörler idealize edildi ve dünyanın kötülüklerinden Batı emperyalizmi sorumlu tutuldu. Bu durum Mao’ya tapınma ya da bazı yanlış yönlendirilmiş çevrelerde Kamboçya’nın katil Kızıl Kmerlerine hayranlık gibi pek çok saçmalığa yol açtı.
Farklılık politikaları genellikle siyahlar, kadınlar, eşcinseller ve ayrımcılığın acısını hisseden diğerleri tarafından başlatılmıştır, ancak daha sonra beyaz elitin üyeleri tarafından benimsenmiştir. Tom Wolfe’un Leonard Bernstein’ın Kara Panterler için verdiği kokteyl partisini anlattığı ünlü ‘Radikal Şıklık’ yazısında yaptığı gibi, bunu sadece bir tür moda öğesi olarak görmek eğlenceli ama biraz da haksızlıktı. Yeni Sol’un bazı figürleri iktisadi eşitsizliklerin yanı sıra kimlik sorunlarıyla da ilgileniyordu.
Fakat solun kültürel öncelikleri ile iktisadi gündemi arasındaki mesafe doksanlı yıllarda ilericiler için ciddi bir sorun haline geldi. O zamana kadar liberal ve muhafazakâr iktisat politikaları arasındaki farklar asgari düzeye inmişti. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra liberaller arasında sosyalizm kokan ya da sosyoekonomik iyileşme için güçlü bir aktör olarak devleti içeren her şeye karşı yaygın bir hayal kırıklığı vardı. Çok az insan da emeğin gücünün yeniden canlanmasını arzuluyordu. Tony Blair’in Ticaret Bakanı Peter Mandelson’ın bir keresinde Blair’in yeni görünümlü İşçi Partisi için söylediği gibi: “İnsanların çok zengin olması konusunda son derece rahatız.”
Ilımlı muhafazakârlar gibi liberaller de küreselleşme konusunda son derece rahattı; bu, uluslararası kurumlar tarafından denetlenen bir tür sınırsız küresel ekonomiydi. Şirketler ürünlerini işgücünün en ucuz olduğu yerde üretmekte özgürdü. İlericiler çok kültürlülüğe inandıkları için, muhafazakârlar ise ülkedeki işgücü maliyetini düşürdüğü için daha zengin ülkelere göçü teşvik ediyorlardı.
Küreselleşmeden pek çok insanın faydalandığına şüphe yok – sadece şirket CEO’ları değil, profesörler, yazarlar, film yapımcıları, gazeteciler, aktörler, konferans organizatörleri, vakıf yöneticileri ve müze küratörleri, kısacası tam da Seçilmişler’i oluşturma eğiliminde olan türden insanlar. Ben de kendimi onların arasında sayıyorum. Uluslararası bir gazeteci olarak, cömert göç politikaları, bireysel girişimler ve kültürel ve mutfak hayatını zenginleştiren karma kent nüfuslarının olduğu kozmopolit bir dünyada yaşamanın faydalarını takdir ediyorum. Uluslararası ticaret anlaşmalarının genel olarak iyi bir şey olduğunu düşünüyorum ve Avrupa Birliği’ni destekliyorum.
Fakat benim gibi küreselleşmeden yararlananlar, özellikle 2008 mali krizinden bu yana, bundan herkesin kazançlı çıkmadığını görmezden gelemezler. Zengin ülkelerdeki sanayi işçileri, fabrikalar denizaşırı ülkelere taşındığında işlerini kaybettiler. Yeni göçmenler genellikle en düşük ücretli işler için zaten dezavantajlı topluluklarla rekabet etti. AB, kriz dönemlerinde Yunanistan gibi daha yoksul Avrupa ülkelerine iyi davranmadı. Bu arada, eğitimli liberaller arasında ulusal duyguları aşağılama eğilimi, daha az iyi durumda olan insanları, onlara gurur duygusu veren tek şeyden mahrum bırakmanın bir yolu olarak algılanabilir.
Çıkar çatışmalarının var olması kaçınılmazdır. Akla gelebilecek her sistem kazananlar ve kaybedenler yaratır. Fakat Seçilmişler çok sık olarak kendini beğenmiş bir ahlakçılığa başvurmaktadır. Bir tarafta tüm aydınlanmacı tutumları benimseyenler, diğer tarafta ise Barack Obama’nın sözleriyle ‘hayal kırıklıklarını açıklamak için silahlara, dine ya da kendileri gibi olmayan insanlara karşı antipatiye, göçmen karşıtlığına ya da ticaret karşıtlığına sarılan’ reform karşıtları.
Benzer bir dinamik, AB’yi eleştiren Avrupalıların ‘yabancı düşmanı’ olarak nitelendirilmesinde de görülebilir. Ya da eski mahallelerinde artık kendilerini evlerinde hissetmediklerinden şikayet eden insanlar ‘ırkçı’ olarak adlandırıldıklarında. Bazı durumlarda, hatta belki de birçok durumda, bu etiketler geçerli olabilir. Fakat belirli bir siyasi ve iktisadi düzenden fayda sağlayanlar aynı zamanda ahlaki üstünlük iddiasında bulunduklarında ve kendilerini eleştirenleri kötü günahkârlar olarak kınadıklarında, kendini beğenmişlik güçlü bir ikiyüzlülük havası taşır. Daha da kötüsü, kültürel siyasetin ahlakçılığı ve ırk, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet üzerindeki saplantılı ısrarı, çoğu zaman çağımızın temel sorunu olan zengin ve yoksul arasındaki tehlikeli uçurumun üstünü örtmektedir.
Siyahi Marksist düşünür Adolph Reed bunu şu şekilde ifade etmiştir:
Eğer eyleme geçirilebilecek tek adaletsizlik ayrımcılıksa, o zaman iktisadi eşitsizlikten bir sorun olarak bahsetmek için artık hiçbir dayanak kalmamıştır. Bu, toplum iktisadi açıdan giderek daha eşitsiz hale geldikçe gerçekleşir.
Kültürel ve toplumsal elitlerin iyi talihimiz için özür dileme ve ahlaki referanslarımızı endişeyle onaylama eğilimi, daha az şanslı olanları desteklemek için hiçbir şey yapmıyor.
Seçilmişler yanlış sınıf savaşını yürütüyor. İlericiler, güçlü çıkar gruplarına karşı savunmasız ve korunmaya muhtaç olan tüm insanların yanında olmalıdır. Kamuya mal olmuş kişilerin ahlakına yönelik yarı Protestan takıntı, gerekli reformların yapılmasını sağlamayacaktır. Kapsayıcılığı, çeşitliliği ve ırksal adaleti olumlayan açıklamalar kulağa radikal gelse de, genellikle kamu eğitimini ve sağlık hizmetlerini iyileştirmek ya da daha fazla eşitlik yaratan vergi reformları getirmek gibi çok daha zor görevlerden uzaklaştırır. Bu çalışmalar, yoksul ve dışlanmış insanların refahı için erdem gösterilerinden çok daha fazlasını yapacaktır.
Demokratların son ara seçimlerdeki göreceli başarısı, ilerici politikacılar arasında bu konuda artan bir farkındalık olduğunu gösterdi. Yerel iktisadi sorunlara odaklanmak birçok Demokratın koltuk kazanmasına yardımcı oldu. Batı demokrasilerinin mevcut sağ popülizm ve sol ahlakçılık dalgalarının üstesinden gelme şansı var, ama Seçilmişler püriten gayretlerini yumuşatmayı öğrenebilirlerse beklentiler çok daha iyi olacaktır. Marx’a biraz daha dikkat ederek ve Luther ve Calvin’in uzun gölgelerinde biraz daha az zaman geçirerek başlayabilirler.
(*) N kelimesi: Kuzey Amerika’da kullanımı bir zamanlar aşağılayıcı/ırkçı bir ton taşıyan ‘Nigger’ [Zenci] sözcüğünün baş harfi. (ç.n.)
(**) Roundhead: İngiliz İç Savaşı’nda parlamento ve Cromwell yanlılarına verilen isim. Saç tıraşları kısa olduğu için bu şekilde (“Yuvarlak Kafa”) adlandırılmışlardır. (ç.n.)
Dünya Basını
Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.
Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.
“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.
Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:
“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”
Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”
“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”
Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.
Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:
“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”
Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:
“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”
Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:
“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”
“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”
Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.
Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”
Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:
“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”
“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”
Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.
Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”
Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”
Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:
“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”
“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”
Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.
Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:
“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”
Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:
“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”
“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”
Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.
İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:
“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”
Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:
“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”
“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”
Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.
Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:
“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”
Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:
“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”
“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”
Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.
Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:
“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”
Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”
“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”
Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.
Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”
Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:
“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”
“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”
Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.
Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:
“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”
Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:
“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”
“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”
Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.
Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:
“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”
Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”
“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”
Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.
Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”
Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:
“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”
Dünya Basını
Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.
Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.
Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.
Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.
Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.
Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.
“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”
Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.
Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.
Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.
“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”
Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.
Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”
Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.
“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”
Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:
“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”
Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:
“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”
“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”
Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.
Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:
“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”
Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.
“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”
Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:
“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”
Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.
“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”
Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.
Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:
“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”
Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:
“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”
Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:
“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”
Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:
“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”
Dünya Basını
Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.
***
Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026
Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.
Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.
Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.
“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.
Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.
Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.
Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.
Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.
ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.
Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.
Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?
Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.
“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.
Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.
Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.
“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.
Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.
Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.
Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak












