Bizi Takip Edin

Diplomasi

Tel Aviv merkezli INSS: Putin’in Gazze yaklaşımı çok kutuplu dünya hedefinin parçası

Yayınlanma

İsrail’in yarı resmi nitelikte ve askeri bürokrasinin görüşlerini yansıtan Tel Aviv Merkezli Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü (INSS) Rusya’nın İsrail-Hamas savaşına bakışını ele alan bir analiz yayınladı. Analizin temel iddiası şu: Putin liderliğindeki Rusya’nın Gazze savaşını çok kutuplu dünyaya geçiş penceresinden görüyor. Bu pencereden bakıldığında Müslüman ülkeler dost, İsrail’i ise düşman olarak görülen Batı kampının bir parçası. Makale, “İsrail’in, mevcut dünya düzenini ihlal etmeye çalışan Rus politikasını şekillendiren pozisyonları anlaması gerektiğini” söylüyor.

İsrail güvenlik kurumlarında yıllarca görev yapmış ve danışmanlık gibi pozisyonlarda yapmaya devam eden isimlerin kurup yönettiği INSS, İsrail’in güvenlik politikalarının oluşumda etkili bir enstitü. Makalede ifade edilen görüşlerin tam olarak neden önemli olduğunu kavrayabilmek için İsrail güvenlik aygıtının ülkedeki diğer başka herhangi bir kurumdan daha çok ABD’ye bağlı olduğunu altı çizilmeli. Küçük bir örnek üzerinden anlatmak gerekirse INSS’de temsil edilen İsrail güvenlik bürokrasisi, anti demokratik olduğu için çokça eleştirilen yargı reformuna karşı çıkmıştı ancak bu karşı çıkış yasanın özünde demokrasiyi zayıflatmasından değil ABD ile ilişkileri erozyona uğratmasından kaynaklanıyordu. Ya da İsrail siyasetinin Çin veya Rusya ile girdiği angajmanlar INSS tarafından ABD ile ilişkilere zarar vereceği için eleştiriliyordu. Dolayısıyla makalede ifade edilen görüşleri bu bağlamda okumakta fayda var. İsrail’in resmi politikasını değil güvenlik bürokrasisinin fikirlerini yansıtıyor ki bu fikirlerin özellikle savaş zamanlarında resmi politika halini alma ihtimali normal zamanlara göre çok daha yüksek:

***

Rusya’nın “Yeni Dünya Düzeni” ve İsrail-Hamas Savaşı

Bat Chen Druyan Feldman/Arkady Mil-Man

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, İsrail ve Hamas arasındaki savaşla ilgili söylemlerinde, ABD liderliğindeki Batı’nın bu çatışmadan ve diğer bölgesel çatışmalardan sorumlu olduğunu iddia ediyor. Putin, savaşın yanı sıra Washington’un kendisine tek arabulucu rolü biçmesi ve Orta Doğu Dörtlüsü’nü bir kenara itmesiyle İsrail ve Filistinliler arasındaki siyasi sürecin başarısızlığa uğramasından da ABD’yi sorumlu tutuyor. Putin ayrıca ABD’yi savaşın yangınını körüklemekle suçluyor ve Washington’un ortaya çıkan kaosu Rusya da dahil rakiplerini zayıflatmak için kullanmaya çalıştığını iddia ediyor. Rusya liderine göre ABD bunu, çok kutuplu yeni dünya düzeninin ortaya çıkmasını engellemek ve ABD liderliğindeki tek süper güç düzeninin ayakta kalmasını sağlamak için yapıyor. Putin, Rusya’nın boş durmayacağını ve “Rusya’nın ve Filistin halkının kaderi de dahil tüm dünyanın kaderinin belirleneceği” Ukrayna savaş alanlarında “Amerikan hegemonyasına” karşı bir ulusal kurtuluş mücadelesini başlattığını iddia ediyor.

Buna karşılık birçok Rus uzman-akademisyen ve Putin rejimiyle yakın bağları olan araştırma kurumlarının üyeleri- savaşın patlak vermesine farklı açıklamalar getiriyor. Bunların çoğu son yıllarda Orta Doğu’da yaşanan süreç ve koşullarla ilgili olmakla birlikte Putin’in ısrarla vurguladığı gibi Amerika ve Batı’nın sorumluluğu konusuna pek değinmiyorlar. Örneğin Rusya Bilimler Akademisi Doğu Çalışmaları Enstitüsü’nden Vasily Kuznetsov, Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısı için örgütün İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki yakınlaşmayı engelleme ve bölgesel normalleşme sürecini durdurma girişimi; Filistinli gruplar arasındaki güç mücadeleleri ve Hamas’ın Filistin Yönetimi’nin kontrolünü ele geçirme çabaları; Hamas’ın İsrail’in zayıfladığına inanmasına yol açan İsrail iç krizi gibi çeşitli nedenler öne sürüyor. Kuznetsov’a göre saldırıların zamanlaması, Arap bakış açısına göre İsrail’in başarısız olduğu ve yenildiği tek savaş olan Yom Kippur Savaşı’nın sembolizmiyle belirlendi. Prestijli Moskova Devlet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde kıdemli bir öğretim görevlisi olan Vladislav Tolstykh, bölgesel düzeyde Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki yakın ilişkilerin, özellikle de Riyad’ın kendisini Arap dünyasının mevcut lideri olarak görmesi göz önüne alındığında, Hamas saldırıları için önemli bir katalizör olduğuna işaret ediyor. Tolstykh’e göre İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşimleri ve Filistinli tutuklulara yönelik muamelesi de saldırının nedenleri arasındaydı. Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi Başkanı Alexander Dynkin, Hamas saldırısının arkasında ABD’nin olduğu iddiasını şiddetle reddediyor ve İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşme sürecini desteklerken saldırıyı planlamış olmasının mümkün olmadığını savunuyor ve Washington’un İsrail ile Hamas arasındaki herhangi bir gerginlikten fayda sağlamayacağını ekliyor. Bu arada, bu araştırmacıların hiçbiri Hamas ile İran arasındaki bağlar hakkında yazmıyor.

Uzmanlar topluluğu içinde, Putin tarafından sunulan anlatılardan farklı sesler var. Dış politika alanında önde gelen uzmanlardan biri olan ve başkanlık mekanizmasına yakınlığıyla bilinen Fyodor Lukyanov, Hamas saldırısının ister “tek başına ister İran’daki iyi dostlarının katılımıyla” gerçekleştirilmiş olsun, hiçbir sonuç vermediğini savunuyor. Hamas militanlarını “dini fanatikler” olarak tanımlıyor. Rusya’nın resmi tutumunun aksine Lukyanov, “Hamas’ın tamamen barbarca eylemlerinin doğal olarak İsrail’den de aynı oranda bir karşılık görmesine neden olduğunu” söylüyor ve Hamas’ın çok sayıda Filistinlinin ölümüne kayıtsız kaldığını savunuyor. Lukyanov’a göre Hamas üyeleri sivil halkın arkasına saklanmıyor- “bunun uğruna ölmeye değecek kutsal bir görev olduğuna inanıyorlar.” Lukyanov çatışmanın nasıl çözülebileceğini göremediğini vurguluyor.

Bazı uzmanlar ABD’nin Orta Doğu’daki politikasının başarısızlığına değiniyor. Örneğin, Putin’in uzun yıllardır katıldığı Valday Tartışma Kulübü’nün program direktörü Timofey Bordachev de ABD politikasının başarısızlığına değinerek, bunun çok fazla aktöre yerine getirilmesi mümkün olmayan taahhütler verilmesinden kaynaklandığına inanıyor. Örneğin, Gazze’deki savaşla ilgili, ABD İsrail’i açıkça destekliyor ve bu destek Müslüman dünyasındaki konumunu tehlikeye atıyor; aynı zamanda, ABD’nin İsrail üzerindeki baskısı, ABD’yi koşulsuz bir müttefik olarak gören İsrailliler tarafından iyi karşılanmıyor. Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi’nde kıdemli bir araştırma görevlisi olan Rusya ve Sovyetlerin eski Yemen, Libya ve Tunus büyükelçisi Veniamin Popov şiddetle İsrail karşıtı bir pozisyona sahip. ABD’nin Filistin meselesini kasıtlı olarak marjinalleştirdiğini ve Gazze’deki savaşın, ABD’nin bölgede elde ettiği başarılara, özellikle de bazı Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme sürecine, yani İbrahim Anlaşmalarına rağmen ABD dış politikasına büyük bir darbe vurduğunu savunuyor. Şimdi ise ABD’nin İsrail’e verdiği destek ve sağladığı askeri yardım Washington’u “trajedinin ortağı” haline getirdi. Popov’a göre Gazze savaşının en önemli yönlerinden biri de Müslüman dünyasının birleşmiş olması. Buna kanıt olarak da 11 Kasım’da Riyad’daki Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı zirvelerinde kabul edilen ve Filistin meselesini yeniden dünya gündemine taşıyan kararı gösteriyor. Popov, Müslüman dünyanın kendi çıkarlarını gözetebileceğine, başka bir deyişle Putin’in yaratmak istediği çok kutuplu yeni dünya düzeninin kutuplarından biri haline gelebileceğine inanıyor.

Gerçekten de Putin’in Gazze’deki savaşa ilişkin yorumları, hedeflediği yeni, çok kutuplu dünya düzenine ilişkin algısının bir parçası. Putin son konuşmalarında ABD’ye saldırarak “Amerikan hegemonyası diktatörlüğünün” zayıfladığını ve bunun dünyanın geri kalanı için tehlikeli olduğunu iddia etti.(*) Gazze’deki durumun bunun kanıtı olduğunu savundu. Bu motif başkalarının konuşma ve makalelerinde de yer alıyor. Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi’nin (başkanlık rejimiyle yakın bağları olan) genel müdürü Ivan Timofeev, İsrail ile Hamas arasındaki savaşın tek kutuplu dünya düzeninin zayıflığını yansıttığını savunuyor. Aynı zamanda Gazze savaşının, diğer çatışmalar gibi, ABD’nin uluslararası ilişkiler sistemindeki zayıflığının ve dengesizliğinin bir sonucu olduğunu ve Putin’in iddia ettiği gibi mevcut dünya düzenini korumaya yönelik kasıtlı bir Amerikan politikasının sonucu olmadığını söylüyor. Lukyanov ayrıca Gazze’deki savaşın, içinde bulunduğumuz yüzyılın başında başlayan dünya düzeninin yeniden inşasında bir başka aşama olduğunu iddia ediyor.

Bu uzmanlardan bazıları yeni dünya düzeninin oluşturulmasında Müslüman dünyasının önemini vurguluyor. Moskova’daki Doğu Araştırmaları Enstitüsü’nün İsrail karşıtı Arap ve İslam Araştırmaları Merkezi’nden kıdemli araştırmacı Ruslan Mamedov, Arap devletlerinin liderlerinin hâlâ eski tek kutuplu dünya düzenine saplanıp kaldıklarını savunuyor. Ancak bu paradigmanın kırılmasıyla yeni bir dünya düzeninin yaratılabileceğini savunuyor. Arap devletlerinin Filistin meselesindeki eylemsizliğini eleştiren Mamedov, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Mısır gibi ülkelerin kendi rejimlerine tehdit olarak gördükleri Hamas ile aralarındaki görüş ayrılıklarının da farkında. Radikal Rus milliyetçi kampının en önde gelen ideologlarından Aleksandr Dugin, Gazze’deki savaşı Rusya ile Batı arasındaki daha geniş çatışmanın bir parçası olarak tasvir ediyor. Dugin’e göre, Batılı ülkeler ve onların “vekili İsrail” Müslüman dünyaya saldırdığına göre, Müslüman ülkeler İsrail ile Hamas arasındaki çatışmanın yeni dünya düzeni savaşının bir parçası olduğunu kavrayacak ve Rusya’nın Ukrayna’da yürüttüğü savaşı daha iyi anlayacaklar. Müslüman dünyanın, çok kutuplu dünya savaşında Rusya ve Çin’in müttefikleri olduğuna inanıyor. Kutupların her biri var olma hakkını bir mücadele ile kanıtlamak zorunda kalacak: Rusya Ukrayna’ya karşı; Çin Tayvan’a karşı, ve Müslüman dünya İsrail-Filistin çatışmasına bir çözüm bularak. Eğer Müslüman dünyası bir araya gelerek birleşik bir kutup oluşturmayı başaramazsa, çok kutuplu dünyaya geçiş süreci gecikecek.

Rus uzmanlar arasındaki söylem incelendiğinde Putin’in söylemine verilen desteğin net olmadığı ve hatta bazılarının çelişkili pozisyonlar ortaya koyduğu görülüyor. Bununla birlikte, rejimi doğrudan tehdit etmeyen konular söz konusu olduğunda bir dereceye kadar ifade özgürlüğü varmış gibi görünse de bu, kavramın Batılı anlamıyla bir çoğulculuk vakası değil. Aynı zamanda, dünyanın tek kutupludan çok kutupluya doğru bir dönüşüm sürecinden geçtiği tezi Rus ana akımının büyük ölçüde bir parçası ve resmi Rus pozisyonuna tam olarak uymayan görüşleri ifade edenler tarafından bile kabul ediliyor. Bu dünya görüşüne göre Müslüman dünyası çok kutuplu mimarinin önemli bir parçası ve Rusya’ya dost olacak bir kutup; dolayısıyla Moskova bu ülkelerle daha güçlü bağlar kurma çabasında. Bu dünya görüşüne göre İsrail, ABD liderliğindeki Batı’ya ait ve Rusya’ya düşman olan kutbun bir parçası. Rusya ve ABD arasında artan gerilimin arka planında İsrail, mevcut dünya düzenini ihlal etmeye çalışan Rus politikasını şekillendiren pozisyonları anlamalı. İsrail’in Rusya’nın İsrail’e karşı eylemlerini ve Gazze’deki savaşı bu açıdan yorumlaması gerekiyor. Rusya’nın 7 Ekim’den bu yana aldığı İsrail karşıtı pozisyon, Kudüs’ün Moskova’nın çeşitli uluslar ve örgütlerle olan ilişkilerini Rusya’nın yaratmayı arzuladığı çok kutuplu dünya bağlamında görmeye başlaması gerektiğinin bir başka kanıtı.

(*)Çevirmenin notu: Putin söz konusu konuşmasında ABD’nin zayıflamasının dünyanın kalanı için tehlikeli olduğunu değil ABD’nin zayıflaması nedeniyle Rusya dahil diğer rakiplerinde kaos yoluyla istikrarsızlık yaratmaya çalıştığını ve bunun dünya için tehlikeli olduğunu savunuyor.

Diplomasi

NATO ajansı ölçek ekonomisiyle Ukrayna’nın giderlerini azaltacak

Yayınlanma

Financial Times’ın haberine göre NATO, Ukrayna’nın silah ve mühimmat tedarikini bünyesindeki Destek ve Tedarik Ajansı üzerinden yürütmesine onay vererek teslimatları hızlandırmayı ve maliyetleri düşürmeyi amaçlıyor. Avrupa Birliği’nin sağladığı 90 milyar avroluk kredinin 60 milyar avrosu savunmaya ayrıldı.

NATO, Ukrayna’nın silah, mühimmat ve askeri teçhizat alımlarını kendi bünyesindeki Destek ve Tedarik Ajansı (NSPA) üzerinden yapmasına olanak tanıdı.

Financial Times gazetesine konuşan ajansın Operasyon Destek Direktörü Jacqueline Borsboom, bu adımın teslimatları hızlandıracağını ve maliyetleri düşüreceğini kaydetti.

Borsboom, mekanizmanın Ukrayna’ya tedarik tecrübesi, destek hizmetleri ve mevcut sanayi altyapısına doğrudan erişim sağlayacağını belirtti.

Yetkili, “Ölçek ekonomisi sayesinde maliyet avantajı ortaya çıkacak” dedi.

Yeni uygulamayla Kiev yönetimi, ihtiyaç duyduğu askeri malzemelerin teminini doğrudan ajansa devredebilecek.

Borsboom, Ukrayna’nın örneğin 30 bin takım askeri üniformaya ihtiyaç duyduğunda satın alma sürecini ajansa devredebileceğini anlattı.

Anlaşma, ittifakın nisan ayında Ukraynalı savunma şirketlerinin NSPA ihalelerine katılmasına izin veren kararının devamı niteliğini taşıyor.

Ajans geçen hafta Kiev’de yaklaşık 150 Ukraynalı şirketle bir araya gelerek tedarikçi kaydı ve sözleşme süreçlerini paylaştı.

Ukrayna silah alımlarını ABD ve Avrupa Birliği kaynaklarıyla finanse ediyor

Ukrayna 2025 yılından bu yana Amerikan silahlarını, NATO ülkelerinin Kiev için ABD’den silah ve mühimmat temin ettiği PURL mekanizması üzerinden ediniyor.

The Economist dergisi, Ukrayna’nın Patriot sistemleri için önleme füzelerinin yüzde 95’ini ve F-16 savaş uçakları füzelerinin büyük kısmını bu mekanizmayla temin ettiğini yazdı.

Uzmanlar, mevcut koşullarda Amerikan sevkiyatlarına denk bir alternatif olmadığını değerlendiriyor.

Financial Times, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin, Ukrayna’nın Rus petrol rafinerilerine düzenlediği saldırıları durdurmak amacıyla bu program kapsamındaki sevkiyatları ve istihbarat paylaşımını kesme tehdidinde gittiğini aktarmıştı.

Kiev yönetimi Amerikan silahlarının yanı sıra askeri alımlarını Avrupa Birliği kredisiyle de finanse edebilecek.

AB, Aralık 2025’te Ukrayna’ya ortak bütçeden 2026-2027 dönemi için dondurulan Rus varlıklarına dokunmadan 90 milyar avroluk kredi sağlama kararı aldı.

Macaristan, Çekya ve Slovakya’nın dışında kaldığı kredi paketi Nisan 2026’da onaylanırken bu kaynağın 60 milyar avroluk bölümü savunma harcamalarına ayrıldı.

Avrupa Komisyonu, finansman çerçevesinde hava ve füze savunma sistemleri, füzeler, mühimmat ile radarları içeren 6,1 milyar avroluk yeni silah alımını onayladı.

Bu alımların ağırlıklı olarak Avrupalı savunma sanayisi şirketlerinden yapılması hedefleniyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Mekke Savunma Paktı Meclis’te: Bir ülkeye saldırı hepsine sayılacak

Yayınlanma

Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Meclis’e sundu. Middle East Eye sitesinin ulaştığı 16 maddelik süresiz anlaşma, bir ülkeye yönelik dış saldırıyı tüm müttefiklere yapılmış sayıyor ve yürürlüğe girdikten sonraki ilk 10 yıl çekilmeyi yasaklıyor.

Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sundu. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesine benzer şekilde imzacı devletleri birbirini savunmakla yükümlü kılan bu anlaşma, yeni bir uluslararası savunma ittifakı kuruyor.

Middle East Eye portalının özel olarak ulaştığı ve resmi olmayan çevirisini yayımladığı 16 maddelik anlaşma metni, belirli bir ülkeyi veya bölgeyi tehdit olarak tanımlamıyor. Metin bunun yerine katılımcı ülkelerin bağımsızlıklarına, egemenliklerine veya toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı halinde birbirlerini desteklemek için gerekli önlemleri alacağını vurguluyor.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti Hükümeti ve Suudi Arabistan Krallığı Hükümeti metinde “Taraf”, “Taraflar” veya “Asli Taraflar” olarak adlandırılıyor. Üç hükümet, anlaşmanın giriş bölümünde egemenliğe karşılıklı saygıyı, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın ilkelerini, uluslararası hukuku ve iç hukukun ilgili ilkelerini dikkate alarak mevcut savunma ortaklığına ilişkin işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon mekanizmalarını ortak bir savunma anlaşmasında birleştirmeyi kabul ediyor.

Giriş bölümünde ayrıca silahlı kuvvetlerin birlikte çalışabilirliğini, hazırlık durumunu ve etkinliğini kapsayan işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon temelinde, ortak çıkarlar doğrultusunda ilişkileri daha da geliştirme iradesi teyit ediliyor ve böylece taraflar ile halkları arasındaki mevcut dostluk ve kardeşlik bağlarının güçlendirileceği belirtiliyor. Ülkeler birbirlerinin iç işlerine karışmama, egemen eşitlik, toprak bütünlüğü ve uluslararası alanda tanınan sınırların dokunulmazlığı ilkelerinin önemini yinelerken, bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı durumunda karşılıklı destek için gerekli önlemleri uygulamanın şart olduğunu ilan ediyor.

Küresel ve bölgesel barış, istikrar ve güvenliği sağlamak amacıyla uluslararası hukuk ve BM Şartı doğrultusunda ortak çaba ve eşgüdümün önemini ifade eden taraflar, terörle mücadelede yetkili makamlar arasındaki mevcut işbirliğini derinleştirme arzularını dile getiriyor. Uluslararası meselelerde ortak bir tutum benimsemek üzere bölgesel ve uluslararası kuruluşlardaki mevcut işbirliğini güçlendirmenin önemine dikkat çekilirken, savunma ve savunma sanayii işbirliğini daha da geliştirme ihtiyacı kaydediliyor.

Saldırı tüm müttefiklere yapılmış sayılacak

Anlaşmanın 1. maddesine göre taraflar birbirlerinin bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve uluslararası alanda tanınan sınırlarının dokunulmazlığını sağlamak ve korumak için işbirliği yapacak. İlk madde, “Taraflardan herhangi birinin toprak bütünlüğü, egemenliği veya uluslararası alanda tanınan sınırları tehdit edilir ya da tehlikeye girerse, Taraflar bu tür tehdit veya tehlikeleri ortadan kaldırmak için gerekli tüm araçları kullanacaktır” hükmünü taşıyor.

Anlaşmanın 2. maddesi ise “Taraflardan herhangi birine yönelik dış kaynaklı silahlı bir saldırı, tüm Taraflara yönelik bir saldırı olarak kabul edilecektir” ifadesiyle ortak savunma taahhüdünü düzenliyor. Aynı maddede, “Taraflardan biri başka bir ülke veya ülke grubu tarafından silahlı saldırıya ya da askeri saldırganlığa maruz kalırsa, Taraflar birbirlerine sağlayabilecekleri tüm karşılıklı yardım araçlarını tam olarak kullanarak saldırıya uğrayan Tarafa derhal yardım edecektir” deniyor.

BM Şartı’nın 51. maddesiyle tanınan meşru müdafaa hakkının kullanılmasını sağlamak amacıyla konulan bu hüküm uyarınca ülkeler, gereken yardımın nesnel bir değerlendirmesinin ardından sağlanacak desteğin kapsamını ve niteliğini belirleyecek. İmzacılar, “askeri araç ve kabiliyetler dahil olmak üzere” mevcut kaynaklarının sınırları dahilinde işbirliği yapacak.

Anlaşmanın 3. maddesi, 2. madde uyarınca tarafların savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında yakın işbirliği yapmasını, silahlı kuvvetleri arasındaki ilişkileri geliştirmesini ve savunma işbirliğini güçlendirmeye yönelik kararlaştırılan faaliyetleri yürütmesini öngörüyor. 4. maddeye göre ülkeler uluslararası güvenlik konularında düzenli istişarelerde bulunacak; hayati çıkarlarını ve ulusal güvenliklerini korumak, ulusal güvenliklerine yönelik tehdit ve tehlikeleri ortadan kaldırmak amacıyla ortak değerlendirmelere dayalı bireysel ve ortak önlemler geliştirmede birbirlerine sürekli ve etkin biçimde yardım ederek işbirliği yapacak.

Terörle mücadele başlığını düzenleyen 5. madde kapsamında imzacılar, bölgesel ve uluslararası istikrar ile güvenliği olumsuz etkileyen tüm biçim ve tezahürleriyle terörizmle mücadelede operasyonel düzey de dahil olmak üzere mevcut işbirliğini ve ortak çabaları güçlendirecek.

Savunma sanayii, istihbarat ve lojistik desteği genişliyor

Anlaşma; savunma sanayiilerinin geliştirilmesi, silahlı kuvvetlerin eğitimi ve ülkelerin birbirlerine ekipman, yakıt ve diğer savunma malzemelerini tedarik etmesi konularında işbirliği öngörürken istihbarat paylaşımı için de bir çerçeve kuruyor. 6. maddeye göre taraflar, savunma kabiliyetlerini geliştirmek amacıyla savaş ve barış zamanında savunma kurumları arasında karşılıklı personel değişimini, ortak eğitim programlarını ve tatbikatları, ayrıca silahlı kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğini artırmaya yönelik konuşlandırma ve faaliyetleri teşvik edecek.

Savunma kabiliyetlerini güçlendirmek için karşılıklı mutabakat temelinde savunma sanayii kurumları arasında teknoloji paylaşımını, ortak teknoloji geliştirmeyi, ortak üretimi ve savunma sanayii kuruluşları arasındaki işbirliğini desteklemeyi öngören 7. madde, beş işbirliği alanı sıralıyor. Bu alanlar; savunma alanında ortak üretimin teşvik edilmesi, özel uzmanlık gerektiren teknolojilerde ortak araştırma ve geliştirme projeleri yoluyla savunma inovasyonunun hayata geçirilmesi, herhangi bir tarafın uzmanları aracılığıyla tarafların topraklarında personelin eğitilmesi ve askeri sanayinin desteklenmesi, savunma sanayii ile savunma araştırma, geliştirme ve inovasyon alanlarında uzmanlık ve çıkarılan derslerin paylaşılması ve taraflarca karşılıklı olarak kararlaştırılan diğer işbirliği alanları olarak belirleniyor.

İstihbarat işbirliğini derinleştirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak amacıyla 9. madde, bilgi güvenliği, veri koruma ve gizlilik kurallarına riayet edilerek karşılıklı kararlaştırılan güvenli kanallar üzerinden istihbarat paylaşılmasını düzenliyor. 10. madde ise lojistik destek hizmetlerinin mevcudiyeti ve uyumluluğuna bağlı olarak tarafların barış zamanında, savaş zamanında ve diğer acil durumlarda silah, mühimmat, yakıt, yedek parça ve diğer ekipmanlar dahil birbirlerine lojistik destek sağlamasını hükme bağlıyor.

Suudi Arabistan’da sekreterya kurulacak, ilk genel sekreter Pakistanlı olacak

Anlaşmanın 8. maddesi, ortak savunmaya stratejik yön vermek, savunma ve güvenlik işbirliğini geliştirmek ve anlaşmanın uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek engelleri ele almak üzere “Asli Taraflar”ın bir “Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi” kurmasını kararlaştırıyor. Dışişleri bakanları, savunma bakanları ve genelkurmay başkanlarından oluşacak komite, ev sahipliği taraflar arasında dönüşümlü olmak üzere yılda iki kez toplanacak; ülke liderleri ise gerekli görülmesi halinde yılda bir kez bir araya gelebilecek.

Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi gerekli görürse alt komiteler kurabilecek ve anlaşmada öngörülen işbirliği alanlarının uygulanması için gerektiğinde taraflar arasında anlaşmalar veya protokoller müzakere edilecek. Ayrıca bu komite, “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle diğer tarafların anlaşmaya katılımına ilişkin usul ve esasları belirlemeye ve onaylamaya yetkili olacak.

Komiteye hizmet vermek üzere merkezi Suudi Arabistan Krallığı’nda yer alan bir Sekreterya kurulacak ve bu yapı Suudi Arabistan Krallığı ile bir merkez anlaşması akdedecek. Sekreteryanın işleyişi, teşkilat yapısı ve kuruluşuna ilişkin usul ve esaslar daha sonra “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle belirlenecek.

Sekreteryaya, “Asli Taraflar” arasında dönüşümlü olarak üç yıllık bir görev süresi için atanan bir Genel Sekreter başkanlık edecek ve ilk Genel Sekreter, Pakistan İslam Cumhuriyeti vatandaşı olacak. Bu maddenin hükümleri, taraflar arasındaki mevcut askeri işbirliği komitelerinin çalışmalarına halel getirmeyecek.

Anlaşmadan ilk 10 yıl çıkılamayacak

Hukuki çerçeveyi çizen 11. maddeye göre imzacılar, uluslararası hukuka ve ilgili iç hukuklarına halel getirmeksizin bu anlaşmayı hükümlerinin uygulanması için yasal dayanak olarak kabul edecek ve gerektiğinde ek yasal önlemler önerecek. 12. madde, anlaşmanın tarafların daha önce akdettikleri uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerine zarar vermeyeceğini kayıt altına alıyor.

Gizlilik kurallarını düzenleyen 13. madde uyarınca ülkeler, anlaşma kapsamında elde edilen gizli bilgi ve belgelerin gizliliğine ve ulusal mevzuata saygı gösterecek. Gizli bilgi ve belgeler taraflar dışındaki hiçbir devlet, şirket veya kişiyle paylaşılmayacak; bu bilgi ve belgelere erişim “bilmesi gereken” prensibi temelinde ve yalnızca uygun düzeyde güvenlik belgesine sahip kişilere sağlanacak.

Anlaşmanın yorumlanması veya uygulanmasından doğan her türlü uyuşmazlık, 14. maddeye göre taraflar arasındaki istişare ve görüşmeler yoluyla dostane biçimde çözülecek. 15. madde ise anlaşmanın “Asli Taraflar” arasındaki istişareler ve oybirliğiyle değiştirilebileceğini belirtiyor.

Son madde olan 16. maddeye göre anlaşma, her bir taraf için geçerli usullere göre onaylanacak ve son onay belgesinin Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi Sekreteryası’na tevdi edildiği tarihte yürürlüğe girecek. Süresiz olarak yürürlükte kalacak anlaşmanın bir bitiş tarihi yok.

İmzacı devletler, yürürlüğe giriş tarihinden itibaren ancak 10 yıl geçtikten sonra ve çekilme niyetlerini diplomatik kanallar üzerinden en az üç ay önceden diğer taraflara yazılı olarak bildirmeleri şartıyla anlaşmadan çekilebilecek. Anlaşmanın sona ermesi veya anlaşmadan çekilme, bu tarihten önce taraflarca kararlaştırılan devam eden faaliyetleri ya da projeleri etkilemeyecek; gizli bilgi ve belgelerin korunması ve ifşasının önlenmesine ilişkin sorumluluklar da anlaşma sona erdikten veya anlaşmadan çekildikten sonra devam edecek.

7 Ağustos 2026 Cuma günü (Hicri 24/2/1448) Mekke’de imzalanan anlaşma; Türkçe, Arapça ve İngilizce dillerinde, her bir metin eşit derecede geçerli olmak üzere üç orijinal nüsha halinde düzenlendi. Metinler arasında yorum farkı çıkması halinde İngilizce metin esas alınacak.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Pışnıy’ın ofisinde arama yapıldı

Yayınlanma

Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı, Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama gerçekleştirdi. Güvenlik birimleri operasyon kapsamında hiçbir gözaltı işlemi yapılmadığını ve kimseye suçlama yöneltilmediğini duyurdu.

Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu (NABU) ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı (SAP), Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama yaptı.

Gelişmeyi Ukrayna basını ve Ukrayna Parlamentosu Milletvekili Oleksiy Honçarenko duyurdu.

Honçarenko, güvenlik güçlerinin adli işlemleri doğrudan Pışnıy’ın çalışma ofisinde ve kendisiyle ilişkili diğer adreslerde yürüttüğünü aktardı.

NABU’dan yapılan açıklamada, aramaların Ukrayna Ulusal Bankası binasında ve bir personelin ikametgahında icra edildiği kaydedildi.

Kurum, soruşturmanın gizliliğini korumak amacıyla ayrıntıların paylaşılmadığını vurgularken, “Hiç kimse gözaltına alınmadı, kimseye suçlama yöneltilmedi” bilgisini verdi.

Bloomberg, ağustos ayında yayımladığı haberde Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Pışnıy’ın faaliyetlerinden giderek daha fazla rahatsızlık duyduğunu yazmıştı.

Habere göre Zelenskiy, Pışnıy’ın Uluslararası Para Fonu (IMF) ile gereğinden fazla yakın bağ kurduğunu ve ülke ekonomisini destekleme konusunda yetersiz kaldığını değerlendiriyordu.

Kaynaklar, Zelenskiy’nin o aşamada Pışnıy’ı görevden alma niyetinde olmadığını aktarmıştı.

Aynı kaynaklar, Zelenskiy’nin merkez bankası başkanından çok bir siyasetçiyi andıran geniş çaplı kamusal görünürlükten rahatsızlık duyduğunu belirtmişti.

Pışnıy’ın üst düzey yetkililerle temaslarını sosyal medyada öne çıkarma alışkanlığı ve bankanın yürüttüğü çeşitli tanıtım hamleleri devlet başkanında şüphe uyandırıyordu.

Milletvekili Oleksandr Dubinskiy de Pışnıy’ın, Devlet Başkanlığı Ofisi eski Başkanı Andriy Yermak’ın yakın dostu olduğunu öne sürmüştü.

Yermak’ın adreslerinde, Energoatom şirketindeki yolsuzluk şemasına ilişkin yürütülen “Midas” davası kapsamında Kasım 2025’te arama yapılmış ve ardından görevine son verilmişti.

NABU, mayıs ayında Yermak’ı Kiev yakınlarındaki lüks konut inşaatları üzerinden 460 milyon grivnalık (10,4 milyon dolardan fazla) kaynağı akladığı iddia edilen bir grubun üyesi olarak nitelemişti.

Dosyada basının Yermak ile ilişkilendirdiği “Ali Baba” takma adı geçmişti.

Mahkeme 14 Mayıs’ta Yermak hakkında 140 milyon grivna kefalet imkanıyla 60 günlük tutuklama kararı vermişti.

Birkaç gün sonra eski ofis başkanı adına kefalet tutarının tamamının yatırılması üzerine Yermak cezaevinden tahliye edilmiş, kendisi ise masum olduğunu savunmuştu.

NABU Başkanı Serhiy Krivonos, eylül ayında yaptığı açıklamada büronun ve savcılığın, Yermak dahil bazı ceza davalarının şüphelileri adına yatırılan kefalet kaynaklarının menşeini inceleyeceğini duyurmuştu.

Pışnıy, Ukrayna Merkez Bankası başkanlığı görevini Ekim 2022’de devraldı. Kurumu 2020’den bu yana yöneten önceki başkan Kirilo Şevçenko ise sağlık gerekçeleriyle istifa ettiğini açıklamıştı.

Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı daha sonra Şevçenko’ya, merkez bankasına geçmeden önce çalıştığı Ukrgasbank’taki kaynakların zimmete geçirilmesi gerekçesiyle suçlama yöneltti.

Savcılık, Şevçenko’ya yöneltilen suçlamaların merkez bankasını yönettiği dönemi kapsamadığını netleştirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English