Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Rashid Khalidi: Siyonizm, emperyalizmin şımarık üvey çocuğuydu

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz mülakat, Filistin ulusal kimliği ve Arap milliyetçiliği üzerine eserleri ile tanınan Filistin asıllı ABD’li tarihçi Rashid Khalidi ile Aksa Tufanı operasyonu üzerine yapıldı. Khalidi, İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgal etmesi ve sonrasında FKÖ’nün Beyrut’tan tahliyesinde bilfiil süreçte yer almış ve bu sürece ilişkin bilgilerini Beyrut tahliyesinde FKÖ’nün nasıl davrandığına ilişkin bir kitapta bir araya getirmişti. Khalidi’nin FKÖ ile ilişkisi öyleydi ki, Oslo görüşmelerinde örgüte danışmanlık da yapıyordu. Khalidi ile mülakat, yerleşimci sömürgeciliğe karşı mücadelede şiddetin doğası ve Filistin sorununda ‘iki devletli çözüm’e kadar birçok meseleye değiniyor. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


“Umutsuz bir durum daha da umutsuzlaşıyor”: Rashid Khalidi ile söyleşi

Rebecca Panovka ve Kiara Barrow
The Drift
24 Ekim 2023

Hamas’ın 7 Ekim’deki korkunç saldırısından bu yana, İsrail’in –hükümetimizin onayı ve maddi yardımlarıyla– Gazze Şeridinin tutsak sakinlerini bombaladığını ve bir milyondan fazla insanı yerinden ettiğini izledik. Dünyanın dört bir yanındaki protestocular İsrail’in uyguladığı şiddete karşı öfkelerini dile getirirken, Amerikan solunda da bir dizi tartışma yaşandı: İsrailli 1.400 kişinin ölümünün yasını tutmanın İsrail’in askeri vahşetini örtbas edip etmediği ya da üzüntüyü dile getirmemenin Hamas’a göz yummakla eşdeğer olup olmadığı; şu anda başvurulacak doğru tarihsel analojinin 11 Eylül mü, Cezayir bağımsızlık hareketi mi yoksa Güney Afrika’daki apartheid karşıtı kampanya mı olduğu; sokaklarda ya da kablolu TV haberlerindekilerin tarih konusundaki cehaletlerini ifşa edip etmedikleri üzerine.

Modern Ortadoğu Tarihi uzmanı ve yirmi yılı aşkın bir süredir Journal of Palestine Studies dergisinin editörlüğünü yapan Rashid Khalidi’den bir bakış açısı istedik. Columbia Üniversitesi’nde Edward Said Modern Arap Çalışmaları Profesörü olan Khalidi, aralarında son olarak The Hundred Years’ War on Palestine (2020) adlı kitabın da bulunduğu sekiz kitabın yazarıdır. Ayrıca 1990’lardaki barış görüşmeleri sırasında Filistinli müzakerecilere danışmanlık yapmıştır. Khalidi ile ABD’de, Ortadoğu’da ve başka yerlerde son haftalarda yaşanan olaylara verilen tepkiler, Siyonist projenin tarihi, geçmiş barış süreçleri ve genç aktivistlerin şu anda yapmasını dilediği ayrımlar hakkında konuştuk.

Son dönemde yaşanan olaylar ana akım söylemde daha önce benzeri görülmemiş ve geçmişten bir kopuşu temsil eden olaylar olarak tanımlanıyor. Durum ne ölçüde böyle? Eylül ayında Journal of Palestine Studies’de yazdığınız gibi, 2023 yılı Batı Şeria’daki Filistinliler için neredeyse yirmi yıldır yaşanan en kanlı yıl oldu. Şu anda gördüğümüz şey kaçınılmaz bir yangın mı?

Geçtiğimiz iki hafta içinde gördüklerimizi kimsenin tahmin edebileceğini sanmıyorum. Dünyanın en büyük ve tarihin en iyi istihbarat servislerinden birine sahip olan İsrail ordusunun ne olacağına dair hiçbir fikrinin olmaması –ki gelecekte bu istihbarat başarısızlığı üzerine soruşturma komisyonları ve savaş üniversiteleri tarafından çalışmalar yapılacaktır– kimsenin bunu tahmin edemeyeceğini göstermektedir. Bunu bilen tek kişiler bu saldırıyı başlatan kişilerdi. Aynı zamanda, işgal altındaki topraklarda ve İsrail’in içinde olup bitenlerin ayrıntılarına biraz olsun duyarlı olan herkes, er ya da geç bir tür patlamanın kaçınılmaz olduğunu varsayabilirdi. Hamas sadece Gazze’de faaliyet gösteren bir örgüt değildir, Hamas Filistin çapında bir örgüttür. Özellikle bu yeni hükümetin göreve gelmesinden bu yana, ama aynı zamanda bir önceki yıl, Batı Şeria’da öldürülen Filistinlilerin sayısının, yerleşimci saldırılarının sayısının, Harem-i Şerif’te, Mescid-i Aksa çevresinde Yahudi ibadeti düzenleme girişimlerinin sayısının arttığı gerçeğine karşı son derece duyarlıydılar. Yerleşimciler tarafından çalınan toprak miktarı da artıyordu. Son olarak, Batı Şeria’da büyük ölçüde göçebe nüfusun yaşadığı üç küçük köy topraklarından sürüldü.

Etnik temizlik, dünyanın dikkatini çekecek kadar yüksek olmayan, çok düşük bir kaynama seviyesinde devam ediyordu. Filistin sorununu, Filistinliler için siyasi ufku gömmek, Batılı ülkeler ve İsrail’in yanı sıra İsrail’in bazı Arap müttefiklerinin de başlıca çabası gibi görünüyordu. İsraillilere göre bu, mümkün olan tüm dünyaların en iyisiydi. Mekke’den Hayfa’ya uzanan demiryolu hatlarına sahip olacaktık; Suudi çölünde İsraillilerin eğlencelerine sahip olacaktık; sonsuza dek sevgi, dostluk, barış ve güvenlik düzenlemelerine sahip olacaktık. Ve tüm bunlar, Filistinliler süresiz olarak devam edecek bir İsrail işgalinin çizmesi altındayken yapılacaktı. Filistinlilerin hepsi bunu gördü. Elbette herkes Hamas gibi tepki vermedi. Ama herkes bunun giderek daha da umutsuzlaşan bir durum olduğunu, çıkarlarının ve haklarının sadece İsrail, ABD ya da Batılı müttefikleri tarafından değil, Arap ülkeleri tarafından da tamamen göz ardı edildiğini gördü.

CNN’i izlerseniz, İsrailli generallerin, Gazze’de apartmanların, üniversite kampüslerinin ve tahliye yollarının havaya uçurulduğu görüntülerin hemen ardından, İsrail’in sivil ölümlerden kaçındığını (ya da insani duygularla Filistinlilere ‘tahliye şansı’ verdiğini) iddia etmelerine izin verildiğini görürsünüz. New York Times Yayın Kurulu da aynı şekilde, İsrail’in uluslararası hukuka aykırı olarak binlerce insanın öldürülmesi emrini verdiğini gösteren haberlerle aynı sayfalarda “İsrail’in savunmak için savaştığı şey, insan hayatına ve hukukun üstünlüğüne değer veren bir toplumdur,” diye yazdı. Bu ana akım açıklamalar, görünürde kafa karıştırıcı ve medyanın İsrail hakkında dürüstçe haber yapma kabiliyetine dair bir referandum olarak son derece yabancılaştırıcı. Bu saldırıya ilişkin ana akım haberleri nasıl yorumluyorsunuz?

Biliyorsunuz, eskiden Sovyet Ortadoğu politikası hakkında yazardım ve o günlerde elimizdeki tek kaynaklar Pravda, Izvestia, Krasnaya Zvezda ve benzerleriydi. Bugün kendimi Soğuk Savaş dönemine geri dönmüş gibi hissediyorum ve New York Pravda Times ve Washington Izvestia Post, Biden yönetiminin ve onun yapışık ikiz müttefiki İsrail’in sözcülüğünü yapıyor. Ana akım medyanın çoğunda, esasen çok yoğun bir savaş propagandası buluyorum.

Hafızasız, tarihsiz, olgusuz bir çevremiz var; örneğin İsrail kabinesine yeni katılan emekli bir genelkurmay başkanının, Gadi Eisenkot adında bir adamın, Lübnan’ı dümdüz ettikleri sırada İsrail ordusunun Harekat Başkanı olduğu fark edilmiyor. Ve o dönemde ‘Dahiye doktrini’ adını verdiği bir doktrin geliştirdiğini söylemişti. İsrail Hava Kuvvetleri Dahiye mahallesinin tamamını dümdüz etti ve şöyle dedi: “Oraya orantısız güç uygulayacağız ve orada büyük hasar ve yıkıma neden olacağız. Bizim açımızdan buralar sivil köyler değil, askeri üslerdir.” Ayrıca ‘2006 yılında Beyrut’un Dahiye mahallesinde yaşananların İsrail’in ateş açtığı her köyde yaşanacağı’ sözünü verdi. Eisenkot artık bir bakan. Bu savaşı planlayanlardan biri de o. Size ne yaptığını söyledi: Uluslararası insancıl hukuka saygı duymuyor. Journal of Palestine Studies’de bu konuda bir makale yazdım. Şimdi, ortalama bir gazetecinin Journal of Palestine Studies okumasını bekler miydim? Ne yazık ki hayır. Mesele şu ki, bu tür şeyleri bilenler bile bu tür haberleri yapamıyor. Muhabirlerle sürekli konuşuyorum ve patronları tarafından ne tür hikayeler yazmalarının istendiğini biliyorum. Bazen, ara sıra, gazeteciler direnirler.

Bunun hükümet genelinde de yaşandığını görüyoruz; Dışişleri Bakanlığında ve başka yerlerde hükümet çalışanları ABD hükümetinin tutumuna kızgın. Bunu, yönetimlerden diktelerin geldiği üniversitelerde de görüyoruz. Bunu kamusal pozisyon alan şirketlerde de görüyoruz. Sanki ABD savaşta ve hepimiz hizaya gelmeli ve arkasında başkanın yürüdüğü İsrail’le aynı safta olmalıyız.

Bize çeşitli Filistinli gruplardan (F.Y. [Filistin Yönetimi], FKÖ, Hamas) ve bunların kökenlerinden bahsedin. Hamas’ı bir ‘terör örgütü’ olarak etiketlemek ve İsrail’in resmi sosyal medya grafiklerinde olduğu gibi IŞİD ile bir tutmak ne anlama geliyor?

ABD Başkanı –ülkedeki en yüksek ses, pek sesi çıkmıyor ama– Hamas’ı özellikle IŞİD ile karşılaştırdı. İşte, ‘katıksız kötülük’ yaşadık. İşte, ‘IŞİD’den daha kötü’ oldu. 11 Eylül karşılaştırmaları yaptık. Bu, kıyamet ölçeğinde gidebileceğiniz en yüksek nokta. Bu, Hamas’ın terörist olarak tanımlandığı ve başka bir şey olmadığı İsrail oyun kitabına uyuyor. Hamas Gazze’de hükümetti. Siyasi, sosyal, kültürel ve dini bir örgüttü.

Filistin siyaseti şu anda özellikle zor durumda. Eskiden Hamas’ın en büyük rakibi olan El Fetih, Ramallah’taki yozlaşmış ve beceriksiz Filistin Yönetimi ile olan ilişkisi nedeniyle düşüşte. Filistin Yönetimi, Arafat’ın 1993 Oslo Anlaşmalarından sonra operasyonlarını Filistin’e taşımasıyla başlattığı FKÖ’nün yerini almış durumda. Şimdi FKÖ can çekişiyor ve El Fetih de neredeyse can çekişiyor. FKÖ’nün bir stratejisi yok. Sözde diplomatik bir yaklaşıma ve şiddetsizliğe bağlı, fakat Filistinliler arasında neredeyse hiç destek yok, çünkü onlarca yıldır yerleşimler genişlerken ve Filistinliler giderek daha az alana sıkıştırılırken bu yaklaşımın hiçbir işe yaramadığını gördüler. Pek çok Filistinli, İsrail’in isteklerini yerine getirdiği ve dışarıdan desteklendiği için Filistin Yönetimi’nden nefret ediyor. Bu, Filistin siyasetinde 30’lu yıllardan beri süregelen bir durum: Filistinliler adına konuşma hakkını kendilerinde gören, Filistinlileri bölen, Filistinlileri zayıflatan ya da onlara müşteri gibi davranan Arap ülkelerinin ve yabancı güçlerin müdahalesi. Arap ülkeleri ve diğer ülkeler Filistinlileri ya da Filistinli örgütleri kendi amaçları doğrultusunda kullanmak istiyor.

F.Y. İsrail, ABD, Avrupa ve bazı Arap ülkeleri tarafından –altındaki payandaları tekmeledikleri sırada– destekleniyor. Hamas bölgesel güçler tarafından destekleniyor: Elbette İran, ama aynı zamanda Türkiye, Katar ve diğerleri. İran rejimi, Esad rejimi, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Mısır’ın hepsinin kendi hedefleri ve kendi ulusal çıkarları var. Filistinliler geçmişte bunun üstesinden geldiler ve bir yere varmak istiyorlarsa bunun üstesinden gelmek zorundalar. Ama bu kolay olmayacak. Yeni nesil liderliğin nereden geleceğini, Filistinlileri hedeflerine taşıyacak stratejinin nereden geleceğini bilmiyorum.

Filistin’deki mevcut dinamikleri bölgenin daha geniş bağlamı içinde nasıl konumlandırmalıyız? Pek çok ABD’li uzman Hamas’ın İsrail-Suudi normalleşmesini bozmayı amaçladığını iddia etti (örneğin ‘Aksa Tufanı Operasyonu’ etiketi bunun Mescid-i Aksa’ya yönelik saldırılara bir yanıt olduğunu gösteriyor). ABD’nin Suudi Arabistan gibi Arap vasal devletlerini desteklemesi Filistin kurtuluşunun pan-Arap siyasetiyle ilişkisini nasıl değiştirdi?

Bu saldırının planlayıcısı gibi görünen Hamas’ın askeri komutanı Muhammed Deif’in yaptığı açıklamayı okumanız ya da dinlemeniz yeterli. Bu saldırının ilk gününde hedeflerinin ne olduğunu söyledi. Mescid-i Aksa’nın etrafındaki Harem-i Şerif’i Yahudilerin ibadet alanı haline getirme girişimlerinden bahsetti. Mart ayında Kudüs’teyken şunu gördüm: İsrailli yerleşimci grupları, dindar yerleşimciler, sanırım sınır muhafızları ve polis eşliğinde, Magharibah kapısından, Fas Kapısı’ndan giriyorlar ve sonra Harem’in güneydoğu köşesinde, Aksa camisinden yaklaşık yirmi otuz metre uzakta dua ediyorlar. Her gün sabah namazından sonra ibadet edenleri dışarı atıyorlar: İbadet eden Müslümanları ve özellikle de gençleri. Herkesi kovuyorlar ve bu yerleşimci grupların gelip dua etmelerine izin veriyorlar. Bu gruplar giderek daha da büyüyor. Sukot sırasında, saldırıdan günler önce, binlerce yerleşimci cami yerleşkesinde toplu dua yapmak için geldi.

Elbette saldırı iki yıldır planlanıyordu, dolayısıyla bu sürecin son tırmanışının bununla hiçbir ilgisi yoktu, fakat bu bir toparlanma çağrısıydı. Yani bunu gerçekten isteyip istemedikleri ya da Filistin, Arap ve Müslüman kamuoyunu kazanmak için bir taktik olup olmadığı önemsiz. Açıkçası, bu bir motivasyon. Deif, Gazze’nin kuşatılması, Batı Şeria’nın giderek sömürgeleştirilmesi ve ilhak edilmesi ve İsrail hükümetinin Filistin sorunu yokmuş gibi hareket etmesi gibi diğer nedenleri sıraladı. Bu, Enver Sedat’ın 1977’de Kudüs’e gitmesinden bu yana Arap dünyasında normalleşmenin uzun yıllardır devam ettiğini söylemenin dolaylı bir yoluydu. Son zamanlarda İsrail ve Suudi Arabistan arasındaki flört, İsrailli bakanların Suudi Arabistan’a gidip dua etmesi ve Veliaht Prens’in İsrail-Suudi normalleşmesinin bir aşamada gerçekleşmesini dört gözle beklediğini söylemesi ile zirveye ulaştı. Buna İsrail’den orgazmik tepkiler geldi.

Filistin meselesinin sıradan Araplar ya da Arap ülkeleri için ne kadar önemsiz olduğundan bahseden tarih bilinci olmayan hiçbir cahil uzman bir daha asla ağzını açmamalıdır. Çünkü Mısır’da, Ürdün’de, Türkiye’de, Lübnan’da, Fas’ta, Bahreyn’de gösteriler gördük. Bunlardan bazıları kimsenin gösteri yapmasına izin verilmeyen diktatörlüklerdir. Kimsenin kendini ifade etmesine izin verilmiyor. Yine de Arap dünyasının dört bir yanında kamuoyu Filistinlilere destek için patladı. Muazzam gösteriler oldu. Yemen harap olmuş bir ülke, başarısız bir devlet. Bir iç savaş yaşıyorlar, Suudiler ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından yıllardır bombalanıyorlar ve sokaklarda Filistin için gösteri yapıyorlar.

Kahire’den Şam’a ve Halep’e kadar bir düzine Arap gazetesinde 1914’ten önce yayınlanmış, Filistin ve Siyonizm’den bahseden yaklaşık dört yüz gazete makalesi buldum. Arap dünyasındaki insanlar 110 yıl önce de bu konuda endişeliydi. ‘36-’39 Arap İsyanı sırasında da bu konuda endişeliydiler, Nakba sırasında da endişeliydiler ve o zamandan beri de bu konuda endişeliler. Arap hükümetleri bu endişeyi temsil etti mi? Nadiren. Asla. Bazen. Ama mesele bu değil. Bunlar demokratik olmayan rejimler –mutlak monarşiler ya da diktatörlükler– ve kendi kleptokrasileri, onlar tarafından zenginleştirilen insanlar ve onları silahlarla ya da diplomatik destekle iktidarda tutan yabancılar dışında hiç kimseyi ve hiçbir şeyi temsil etmiyorlar.

Bu sadece Arap dünyası ya da hatta Müslüman dünyası için geçerli değil. Amerikalılar, Avrupalılar, dünya GSYİH’sının çok büyük bir kısmını üreten ve muazzam bir medya erişimine, muazzam bir güce sahip olan beyaz yerleşimci sömürge balonu –uçak gemileri, borsalar, medya holdingleri– hâlâ kendilerini evrenin efendileri olarak görüyorlar. Onlar dünya nüfusunun küçük bir azınlığı. Hindistan, Çin, Endonezya, Pakistan, Bangladeş, Brezilya: bunlar dünyanın en büyük ülkelerinden bazıları ve oradaki insanlar bu konuda hiç de aynı görüşe sahip değiller. Burada, İsrail’i desteklemenin ulusal bir çıkar olduğuna karar veren Amerikan ve İngiliz hükümetleri ile uyumlu ve yozlaşmış bir medya tarafından üretilen sterilize edilmiş bir dünya görüşüne sahibiz. Bir de dünya var –gerçek dünya– tamamen farklı bir görüşte. Bu da Batı ile diğerleri arasındaki uçurumu derinleştiriyor. Bence bunu Ukrayna Savaşı başlattı. Dünyanın büyük bir kısmında kimse Ukrayna Savaşına ABD ve Avrupalı müttefiklerinin baktığı gibi bakmıyor, bu da [BM] Genel Kurul’un bu savaşa verdiği tepkide görülüyor. Bu, insanların Rusya’yı destekledikleri anlamına gelmiyor; sadece ABD ve en yakın müttefikleri ile –gayet anlaşılır bir şekilde– Ukraynalılar ve Doğu Avrupalılar gibi histerik, abartılı bir şekilde görmüyorlar. Şu anda Filistin’de yaşananlar bunu vurguluyor ve ABD ile müttefiklerinin gücünü, itibarını ve güvenliğini azaltacak. İnsan hakları ve demokrasiden bahseden Amerikalılar ileride en aşağılık, mide bulandırıcı ikiyüzlüler olarak muamele görecekler. Dünyanın geri kalanında kimse bu söylemlere inanmıyor, bunun da iyi bir sebebi var.

‘İşgal’ kelimesi İsrail söz konusu olduğunda Amerikan sözlüğünde yer almaz. İşgal, ‘barışın önünde bir engel’ değildir; Siyonist liderlerin Theodor Herzl’den bu yana yapmaya çalıştıkları gibi Filistin’i İsrail toprağı haline getirmek için tasarlanmış saldırgan, şiddetli bir dayatmadır. Dolayısıyla ABD, Ukrayna’nın işgalinden dem vurduğunda ve Biden’ın Oval Ofis konuşmasında yapmaya çalıştığı gibi Hamas ve Putin arasında bağlantı kurduğunda, Anglosfer’de ya cahil ya da beyni yıkanmış insanlar dışında kimse bunları yutmuyor. Ancak CBS’in yaptığı bir anket, Demokratların ve bağımsızların çoğunluğunun İsrail’e askeri yardım yapılmasına karşı olduğunu gösterdi; Amerikalıların çoğu bizi yönetenlerden çok daha mantıklı.

Siyonizm yerleşimci sömürgeci bir proje, fakat İsrail sömürge sonrası bir dönemde devlet oldu. Bu tarih hakkında ne düşünüyorsunuz ve mevcut durumu nasıl etkilemeye devam ediyor?

Tony Judt, İsrail’in ‘çok geç geldiğini’ ve bir anakronizm olduğunu yazmıştı. Mesele şu ki, on sekizinci yüzyılda başlatılmış olsaydı, başarılı olabilirdi. Beyaz Avrupalıların beyaz olmayan Avrupalı olmayanların sahip olmadığı haklara sahip olduğu ve herhangi bir toprak parçasını kendilerine mal edebilecekleri ve onunla ve yerli nüfusla istedikleri her şeyi yapabilecekleri şeklindeki zamanın ruhuna uygun olurdu. Kolomb’dan yirminci yüzyıla, hatta Birinci Dünya Savaşına kadar ormanın kuralı buydu.

Siyonizm, ilk yıllarında kendisini bir sömürge projesi olarak tanımlamaktan asla utanmadı. Ulusal bir projeydi ve şu an da öyledir. Aynı zamanda emperyalizmin şımarık üvey çocuğuydu. Herzl neden Kayzer’e [Alman İmparatoru Wilhelm] gidiyordu? İsrail’in ilk cumhurbaşkanı Chaim Weizmann neden İngilizlere gidiyordu? Bunlar ilgisiz, tarafsız, İsviçre benzeri güçler değildi, bunlar Siyonist proje için kirli işleri yapacak olan çağın büyük emperyal güçleriydi. Bu insanlar sömürgeci ve yerleşimci miydi? Kendilerine sömürgeci ve yerleşimci diyorlardı. ‘Yahudi Kolonizasyon Derneği’ antisemitik bir hakaret değildir, bu önemli kuruluşun kendisine verdiği isimdir. Elbette tüm bunlar göz ardı edilmiştir. Bugün ‘yerleşimci sömürgecilik’ demek, 21. yüzyılda hayal edilebilecek en vahşi batı benzeri mülksüzleştirme olan Batı Şeria’da olanları tanımlarken bile korkunç, korkunç bir şey.

Bu da beni ABD’nin yakın zamanda yaptığı ya da yapmaya çalıştığı şeye getiriyor. Görünüşe göre ABD hükümeti, İsrail’in Gazze Şeridindeki nüfusun bir kısmını ya da tamamını Mısır’a ve muhtemelen başka yerlere sürme planına ortak olmuştur. Antony Blinken’in bunu yaptığına şüphe yok; 1948’de başlatılan etnik temizliği tamamlamak üzere Filistinlileri ortadan kaldırmak için İsrail ile işbirliği yapıyordu.

Bu demografik bir savaştır. Siyonist harekette, Filistin’de ve Arap dünyasında 20’li ve 30’lu yıllardan itibaren herkes şunu anlamıştı: Arapları Yahudilerle değiştirirseniz Yahudi çoğunluğu elde edersiniz; bunu yapmazsanız Arap çoğunluğunuz olur. Bu sayıları azaltmak Siyonistlerin başlıca hedeflerinden biriydi ve öyledir. ABD’nin buna destek vermesi, muhtemelen bir savaş suçu olmasının yanı sıra, korkunçtur; kesinlikle ahlaksızca. Kovulan hiç kimsenin geri dönmesine izin verilmez. Her Arap, her Filistinli bunu bilir. Mısır’a sürülen hiç kimse Gazze’ye ya da Filistin’in başka bir bölgesine geri dönemez. Elbette bu insanların çoğu zaten yerlerinden edilmiş durumda. Bunlar 1948’de sürülen ve son 75 yıldır Gazze Şeridine hapsedilen güney Filistin halkıdır. Onları tekrar taşımak suç teşkil edecektir. Hükümetimiz de bunu yapmaya çalışmaktadır.

Suudiler ve Arap dünyasındaki diğer herkes tarafından desteklenen Mısır hükümeti –bazıları hoş, bazıları da hoş olmayan– çeşitli nedenlerle bunu reddetti: “Filistinlilere yönelik etnik temizliğinize ortak olmalıyız. Delirdiniz mi siz? Gerçekten tahtlarımızı ve servetlerimizi kaybetmemizi mi istiyorsunuz? İsrail ve ABD’nin ajanı olduğumuz için kendi halkımız tarafından devrilmemizi gerçekten istiyor musunuz?” Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi’nin Blinken’e ya da Veliaht Prens’in Blinken’e aslında böyle söylediğini sanmıyorum. Biden ile görüşmeyi bile reddettiler. Bunlar benim istisnasız karşı olduğum rejimler ama şunu söylemeliyim ki Başkan ile görüşmeyi reddederek doğru olanı yaptılar. Ve Blinken’in suratına hak ettiği iki tokadı atarak da doğru olanı yaptılar. Veliaht Prens onu on saat bekletti, Sisi de halka açık bir basın toplantısında onu azarladı. Bu, bölgede nelerin değiştiğinin bir işareti.

Oslo Anlaşmaları ve ilgili çabalara nasıl bakmalıyız? Barış yapmak için hiç meşru bir girişim oldu mu?

Bu konuda girişimler oldu, ancak iddia ediyorum ki hiçbiri işin özünü kavrayamadı. Asıl mesele, çoğunluğu Arap olan bir ülkede, çoğunluğu Yahudi olan egemen bir devlete nasıl sahip olunacağıdır. Madrid’de, Washington’da, Oslo’da ya da Camp David’de bunun bir yerleşimci sömürge süreci olduğu gerçeğine ya da şu anda orada biri tüm haklara sahipken diğeri neredeyse hiçbir hakka sahip olmayan iki halk olduğu gerçeğine saygı duyan bir çözüm hiç olmadı. Buna yaklaşmak için girişimler oldu ama bence eski Başbakan Yitzhak Rabin’in Ekim 1995’te Knesset’te söylediklerine geri dönebilirsiniz, bu konuda bile çok ileri gittiği için öldürülmeden önce, Oslo yoluyla oluşturulan herhangi bir Filistin oluşumunun ‘bir devletten daha az’ olacağı anlamına geliyordu. İsrail’in İsrail ve Filistin üzerinde güvenlik kontrolüne sahip olmaya devam edeceği her zaman ABD’nin bir varsayımıydı. Filistin devletinin egemen olmayacağı ve tarihi Filistin’in parçasının parçası olacağı, başka bir deyişle 1948 Savaşı sonunda kalan yüzde 22’nin bile değil, bundan daha azının olacağı her zaman varsayıldı. Rabin’in 92’de iktidara gelmesinden 95’teki suikastına kadar ve ardından Oslo on yılı olarak adlandırılan dönemin geri kalanı boyunca İsrail yerleşimlerini baş döndürücü bir hızla genişletti, daha fazla Filistin toprağını ele geçirdi ve Oslo Anlaşmaları ile alay etti ve Filistinlileri şu anda hepsi kapatılmış olan küçük Bantustan’lara sıkıştırdı.

“Filistinliler cömert bir barış planını reddetti,” diyenler sahada gerçekte neler olup bittiğine bakmıyor demektir. İsraillilerin başka hedefleri vardı; bunlardan biri işgal altındaki toprakların çoğuna kalıcı olarak yerleşmek, bir diğeri ise İsrail-Filistin’in tamamı üzerinde kalıcı kontrol sağlamaktı; bunların hiçbiri egemenlikle ya da devlet olmakla, hatta küçültülmüş devlet olmakla bağdaşmıyordu. Bunu görmek için Rabin’in son Knesset konuşmasını okumanız yeterlidir.

Yaygın bir Siyonist yaklaşım, Filistin yanlısı aktivizm veya savunuculuğun İsrail Devleti’nin var olma hakkını inkar ettiği ve ‘nehirden denize’ gibi sloganların kendilerinin soykırımcı olduğu yönündedir. Bunu nasıl okuyorsunuz?

İsrail’in var olma hakkı olduğuna inanmayan pek çok Filistinli var. İsrail halkı diye bir şeyin varlığına inanmayan pek çok Filistinli var ki bunun var olduğu açıkça ortada. İsrailliler bir halktır. Pek çok Filistinli, pek çok yerleşimci sömürge projesinin halklar yarattığının farkında değil. ABD’de bir yerleşimci sömürge projesinde yaşıyoruz. Orijinal yerli nüfusun bir parçası olmayan herkes yerleşimcidir. Fakat Mahmood Mamdani’nin Neither Settler nor Native [Ne Yerleşimci Ne Yerli] adlı kitabında sorduğu gibi, yerleşimciler ne zaman yerli olur? Bu siyasi açıdan çetrefilli bir soru, çünkü bir İsrail halkı olduğunu kabul etseniz ve halkların kendi kaderini tayin hakkı olduğunu söyleseniz bile, bu Filistin kimliğinin ve ulusal hakların inkarı, mülksüzleştirme, sürgün ve etnik temizlik sürecinin üzerine geliyor. Bu iki halkın nasıl uzlaşacağını anlayabilmeniz için tüm bunların anlaşılması ve ele alınması gerekir.

Az önce söylediklerim bir slogana ya da bahsettiğiniz türden ateşli propagandif iddialara sığdırılabilecek şeyler değil. Benim şahsen insanların İsrail topraklarını nehirden denize ya da başka bir yere kadar uzandığını düşünmeleriyle ilgili bir sorunum yok. Asıl soru, bunun ne gibi siyasi ve diğer sonuçları olacağıdır. Eğer bu bir halk için mutlak ve münhasır haklar ve başka bir halk için baskı anlamına geliyorsa, o zaman bunun kabul edilemez olduğu açıktır. Aynı şey Filistin için de geçerli olacaktır. “Nehirden denize kadar Filistin özgür olacaktır.” Bu ne anlama geliyor? Eğer Filistinlilerin artık baskı görmeyeceği ama İsraillilere de baskı yapmayacağı anlamına geliyorsa, bunun bir sorun teşkil etmeyeceğini umuyorum. Fakat yine de farklı Filistinlilerin bu konuda farklı görüşleri var. Ve bence İsrail hükümetlerinin uzun yıllar boyunca uyguladığı artan baskı ve saldırgan eylemler, Filistinlileri, gerçek bir Filistin egemenliği ve devletini içerdiği sürece açıkça adaletsiz olan iki devletli bir çözümü kabul etmeye istekli oldukları Oslo döneminde bulundukları yerden bugün bulundukları yere getirdi.

Son yıllarda ABD’deki ilericiler iki devletli bir çözüm yerine tek devletli bir çözüm olasılığına odaklandılar. Şu anki durum ışığında, tutumumuzu değiştirmeli miyiz? Tam bir umutsuzluk anında, her iki çözümden birini umut etmek için bir neden var mı?

Bu iki çözümden herhangi birinin şu anda mümkün olduğu konusunda kötümserim. İsrail ve ABD, 1967’den bu yana İşgal Altındaki Topraklar üzerinde kalıcı bir İsrail kontrolü sağlamak, bu topraklara giderek daha fazla yerleşmek ve İsrail’in 1967’de ele geçirdiği topraklarda hiçbir koşulda bağımsız bir Filistin devletinin ya da İsrail’e bağlı olmayan herhangi bir egemenliğin faaliyet gösteremeyeceğinden emin olmak için pratikte hararetle çalıştılar. Ve Batı Şeria’yı İsrail’e bağlamak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Her şeyi. Gazze’ye de yerleşmeye çalıştılar ama 2005 yılında bundan vazgeçtiler. Birleşik Devletler hükümeti bunun için para ödüyor ve bu süreci silahlandırıyor. Ağzının bir ucundan iki devletli çözümden bahsediyor ama İsrailli yerleşimci grupların 501(c)(3) olmasına (*) ve yerleşim projesine vergiden muaf yüz milyonlarca dolar aktarmasına izin veriyor. Filistinlilerin bu konuda bir şey yapmasını engelleyen İsraillileri silahlandırıyor ve Filistin’de devam eden bu yıkım, gasp, ilhak ve yıkıma diplomatik destek ve Güvenlik Konseyi’nde veto üstüne veto vererek işgali güçlendiriyor. ‘İki devletli çözümden’ bahsedenlerin çoğu bunu gerçekten kastetmiyor. 1967’de işgal edilen topraklar üzerinde bağımsız, egemen bir Filistin devletini kastetmiyorlar. Bir simülakr, bir Potemkin devletini (**) kastediyorlar. Kastettikleri bu. Ve bunu bile engellemek için mümkün olan her şeyi yapıyorlar.

Peki dökülen bunca kandan sonra bu iki halkı nasıl bir arada yaşatacaksınız? Ve korkarım ki dökülmeye devam edecek. Bilemiyorum. Kısa vadede herhangi bir çözüm konusunda iyimser olmak için özel bir neden olduğunu düşünmüyorum.

Öte yandan, 7 Ekim’e kadar herkes Arap dünyasının can çekiştiğini ve Filistin’i umursamadığını düşünüyordu. İşler çok ama çok çabuk değişti. İsrail halkı, özellikle sivil kayıplar ve aynı zamanda İsrail ordusunun güvenlik konusunda ortaya koyduğu tüm doktrinlerin çökmesi nedeniyle duyduğu öfke, keder ve kızgınlıkla intikam almaya kararlı. Açıkça görülüyor ki İsrail halkı güvende değil. Sadece Hamas hakkında değil, İsrail’in askeri yetenekleri hakkında da herkesin düşündüğü her şeyin yanlış olduğu açıktır.

Yani şu anda İsrailliler arasında barışa doğru bir yönelme olmayacak. Yas çok uzun bir süre daha devam edecek. İsrailliler yas tutuyor ve öfkeleniyorsa, Filistinliler de öyle. Şu anda Filistinli sivil kayıpların sayısı çok yüksek ve nihai rakamları hâlâ bilmiyoruz. Bunun üstesinden gelmek uzun zaman alacaktır. Ama bu da gelecekte değişebilir.

Fakat insan bir yerlerde birilerinin İsrail’in siyasi yaklaşımının tamamen iflas ettiğini söylemeye başlayacağını umuyor. Şiddet içeren bir karşılık beklemeden Filistinlileri şiddetle vurmaya devam edemezsiniz. Bu herhangi bir şeyi meşrulaştırmak için değil, sadece ezilen bir halka bu tür bir baskı uygularsanız, korkunç olabilecek, siyasi olarak yanlış veya ahlaki olarak yanlış olabilecek şekillerde ayaklanacağını açıklamak içindir. Eğer yoğun ve aralıksız bir baskı uygularsanız, patlamalar olacaktır.

Amerikan solu seçilmiş sol, aktivist sol, sol medya içindeki tartışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Solun kaçırdığı ya da dışarıda bıraktığı bir tarih var mı?

Bu benim için cevaplaması zor bir soru çünkü doğrudan temas halinde olduğum kişiler öğrenci aktivistler. Gençlerin kendilerini eğitme sürecinde olduklarını ve henüz tam olarak eğitimli ya da siyasi açıdan olgun görüşlere sahip olmadıklarını düşünüyorum.

Örneğin, bazı öğrenci aktivistler arasında gördüğüm bir argüman, tüm İsraillilerin yerleşimci olduğu ve bu nedenle sivillerin olmadığı yönünde. Eğer uluslararası insancıl hukuka saygınız varsa bunu söyleyemezsiniz. İsrail’in bir yerleşimci sömürge sürecinin sonucu olması, her İsrailli büyükannenin ve her İsrailli bebeğin bir yerleşimci olduğu ve dolayısıyla sivil olmadığı anlamına gelmez. Teknik olarak, bir anlamda, biz Amerikalılar hepimiz yerleşimciyiz, fakat bu bir Kızılderili kurtuluş hareketinin beyaz Amerikalı yerleşimci bebekleri veya beyaz Amerikalı yerleşimci büyükanneleri öldürmekte haklı olacağı anlamına gelmez. Evet, işgal altındaki topraklarda bulunan yerleşim birimlerindeki silahlı kişiler savaşçı olarak görülmelidir. Silahsız olanlar savaşçı değildir. Bu, insanların geliştirmesi gereken ayrım türüne bir örnektir.

Tarihsel olarak kurtuluş hareketlerinin sivilleri hedef almaktan kaçınmak konusunda dikkatli davranmadıklarını söylediğim için eleştirildim. Cezayir Savaşı’nda Zohra Drif ve Djamila Bouhired kafelere ve barlara bombalar koydular. Yargılandılar, hüküm giydiler, yıllarca hapiste kaldılar ve nihayetinde özgürlüklerine kavuştular. Onlar Cezayir’de ulusal kahramanlar ve her ikisi de Cezayir’i hâlâ yöneten askeri cuntaya karşı demokrasiyi şiddetle destekliyorlar. IRA’nın sivillere karşı yaptıkları hakkında konuşabilirsiniz, ANC’nin yaptıkları hakkında da konuşabilirsiniz. Bu konuda ulusal kurtuluşla ilgilenen insanlar arasında yapılması gereken çok önemli bir tartışma var. İrlanda’daki durumu yakından takip ediyorum ve insanlar bugün bunları sorguluyor. Bunu yapabiliyorlar çünkü 1998’den beri insanlar birbirlerini aynı hızda öldürmüyorlar, tanrıya şükür. Filistinlilerin şu anda içinde bulunduğu gibi bir durumun ortasında bunu yapmak zor ama aktivistlerin bu konular hakkında dikkatlice düşünmesi gerekiyor.

Öğrenci aktivistlere söyleyeceğim bir diğer şey de siyasi hedeflerinizin ne olduğunu anlamanız gerektiğidir. Eğer bunun bir yerleşimci sömürge projesi olduğuna inanıyorsanız, o zaman burada ABD’de ya da Batı Avrupa’da, bu sömürgenin metropolündesiniz ve ulusal kurtuluş hareketleri sadece –hatta bazen öncelikle değil– sömürgedeki savaş alanında kazanarak kazanmadı. Vietnamlılar Amerikalılarla bir çıkmazdaydı. Cezayirliler aslında savaş alanında kaybediyorlardı. IRA 1921’de askeri açıdan neredeyse son noktadaydı. Kısmen kazandılar çünkü metropolü kazandılar. İngilizler sonunda dedi ki, biz bu savaşta savaşmak istemiyoruz. Bu savaşta savaşamayız. Aynı şey Cezayir’de Fransızlara da oldu. Savaşı kazananlar sadece dağlardaki savaşçılar değildi. Bunun Cezayir’in kurtuluşunda çok önemli bir unsur, hatta olmazsa olmaz bir unsur olmadığını söylemiyorum ama Fransızlar Cezayirlileri öldürmek istemeye devam etseydi, savaş sonsuza kadar sürebilirdi. Fransızlar devam etmek istemedi, çünkü daha fazla kayıp vermek istemiyorlardı. Aynı şey Güney Afrika için de geçerli. Sadece townshiplerde (***) kazanmadılar; ANC kazandı çünkü ABD ve İngiltere’de kamuoyunu kazandılar.

Eğer bu teorik yapıya inanıyorsanız –sömürge ve metropol– o zaman aktivistlerin burada metropolde yaptıkları önemlidir. İnsanları kazanmak zorundasınız. Sadece en saf ya da en devrimci olduğunuzu ya da en uç şeyleri söyleyebildiğinizi ve devrimci kimliğinizi gösteremezsiniz. Açık bir siyasi amaç doğrultusunda bir şeyler yapıyor olmanız gerekir.


(*) 501(c)(3) ABD’deki kâr amacı gütmeyen kuruluşlardan biri. Bu tür şirket, tröst veya dernekler federal gelir vergisinden muaftır. (ç.n.)

(**) Potemkin devleti/köyü: Orijinal anlamıyla, Rusya imparatoriçesi Büyük Katerina’yı etkilemek için tasarlanmış sahte köyleri anlatmak için kullanılan terim. Bu köylerin tarihte gerçekten yapılıp yapılmadığı şüpheli olsa da, istenmeyen bir gerçeği gizlemek veya göz boyamak için dışarıya sunulan gösterişli işleri anlatır. (ç.n.)

(***) Township: Geçmişte Güney Afrika’da siyahilere ayrılan planlı kentsel yerleşim. (ç.n.)

Dünya Basını

Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

Yayınlanma

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.

ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.

“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”

İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.

Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:

“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”

Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.

“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”

Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.

Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:

“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”

Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:

“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”

“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”

Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.

Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:

“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”

ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:

“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”

“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”

Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.

Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:

“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”

Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.

Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:

“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”

Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”

“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”

Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.

Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:

“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”

“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”

Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.

Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:

“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”

Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:

“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Yayınlanma

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026

Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.

Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.

Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Asya-Pasifik’te huzursuzluk

Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.

Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.

Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.

İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.

Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.

Tayvan 2027 için rekor savunma bütçesi önerdi

Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.

Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.

Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.

Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.

Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.

Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.

Japonya yeni Beyaz Kitap’ta Çin ‘tehdidine’ karşı durmak ve ekonomik refah için askeri yığınağı savundu

Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.

Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.

Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.

Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor

Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.

Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.

Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.

Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli

Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.

Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.

Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.

Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?

Amerika dışında plan yok

Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.

Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.

Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.

Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.

Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.

Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.

Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.

Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

Yayınlanma

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.

İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.

Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.

Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.

Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.

IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.

“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”

Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.

Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.

İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.

Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.

Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.

“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”

Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.

Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.

İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.

Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.

RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.

Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.

Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.

Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.

Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.

Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.

Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.

Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.

Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.

“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”

Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:

“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”

George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.

London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.

Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.

Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.

“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”

The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.

Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.

Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.

2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.

Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.

Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.

Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.

“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”

Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.

Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.

Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.

Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.

Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.

Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English