Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Ray Dalio, küresel borç ve yapay zeka balonuna karşı uyardı

Yayınlanma

Bloomberg televizyonuna konuk olan Bridgewater Associates Kurucusu Ray Dalio, küresel ekonomiyi şekillendiren para politikaları, bütçe açıkları, jeopolitik riskler ve yapay zeka teknolojilerindeki ‘spekülatif köpükleri’ değerlendirdi. ABD ekonomisinin bütçe dengesizliği nedeniyle geri dönüşü olmayan bir borç sarmalına girdiğini belirten ünlü milyarder, tahvil piyasalarında ve jeopolitik arenada yaşanabilecek olası krizlere karşı kritik uyarılarda bulundu.

Bloomberg televizyonuna konuk olan dünyanın en büyük serbest fonlarından Bridgewater Associates’ın kurucusu ve milyarder yatırımcı Ray Dalio, küresel ekonomiyi derinden sarsan beş temel güce ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Bloomberg sunucusu Frae’nin sorularını yanıtlayan ünlü finansçı; para ve borç dinamikleri, içsel düzen ve düzensizlik, küresel güç çatışmaları, doğa olayları ve teknolojik dönüşümün küresel piyasaların geleceğini nasıl şekillendirdiğini ayrıntılı şekilde analiz etti.

Dalio, özellikle ABD’nin mevcut mali politikalarının sürdürülemez bir borç sarmalı yarattığına dikkat çekerek, ülkenin geri dönüşü olmayan bir finansal eşiği çoktan aştığını iddia etti.

Bloomberg sunucusu Frae’nin, ABD hükümetinin 7 trilyon dolarlık devasa harcamasına karşılık yalnızca 5 trilyon dolarlık bir vergi gelirine sahip olduğunu hatırlatması ve bu durumun kaçınılmaz bir krizi beraberinde getirip getirmeyeceğini sorması üzerine Ray Dalio, bu dengesizliğin mutlak bir krizle sonuçlanacağını vurguladı.

ABD’nin mali açıdan kritik sınırı geride bıraktığını ifade eden Dalio, bu durumu tıp dünyasından bir örnekle açıkladı.

“Geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik”

Milyarder yatırımcı, “Evet, geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik. Buradaki dinamik, borç ödemelerinin devlet harcamalarını sıkıştırmaya başlamasıyla ilgilidir. Bu durum, tıpkı dolaşım sistemindeki damar plaklarının birikerek kan akışını engellemesine benzer. Borçların ekonomideki nakit akışını sıkıştırması da tamamen aynı türden bir olaydır ve bu süreç matematiksel olarak ölçülebilir. Şu anda bu tıkanıklığın yaşandığına bizzat şahit oluyoruz” ifadelerini kullandı.

ABD bütçesindeki yüksek açığın tahvil piyasalarında doğrudan bir arz ve talep dengesizliği yarattığını kaydeden Dalio, bütçe açığının kapatılabilmesi için sürekli yeni tahvillerin ihraç edilerek satılması gerektiğini belirtti.

Yatırımcıların tahvilleri artık kötü bir yatırım aracı olarak görmeye başladığını vurgulayan Bridgewater Associates Kurucusu, “Bütçe açığı demek, sürekli yeni devlet tahvillerinin satılması gerektiği anlamına gelir. Bu da piyasada çok ciddi bir arz-talep sorunu yaratır. Tahvil piyasasında bu durumun gerçekleştiğini zaten görüyoruz. Tahviller uzun süredir kötü bir yatırım seçeneği haline geldi, faiz oranları üzerinde yukarı yönlü bir baskı oluştu ve borçlanma ihtiyacı daha da arttı. Küresel ekonomiyi şekillendiren beş faktörden biri olan bu dinamik şu an fiilen işliyor” dedi.

Dalio, kamuoyunun bu tehlikeyi sanki tarihte daha önce hiç yaşanmamış bir durum gibi ele almasından yakındı ve insanların, damarlardaki plak birikimi gibi yavaş yavaş büyüyen bu riski ve maruz kaldıkları tehlikeyi tam olarak idrak edemediğini sözlerine ekledi.

Özellikle ABD’deki siyasi takvime işaret eden ünlü yatırımcı, ekonomi açısından son derece kırılgan bir döneme girildiğini öne sürdü. Dalio, “Özellikle ara seçimlerin sonrasından başlayıp başkanlık seçimi öncesine kadar uzanan dönemi mali açıdan olağanüstü kırılgan bir süreç olarak görüyorum. Çünkü bu dönemde borç sorunu ile vergiler başta olmak üzere pek çok alanı doğrudan etkileyecek şiddetli bir siyasi çatışma ortamı bir araya gelecek” öngörüsünde bulundu.

Piyasalarda bu kırılmanın ne zaman ve ne şekilde belirginleşeceğine dair ipuçları da veren Dalio, kriz anının yaklaştığını gösteren işaretleri tarihsel perspektiften aktardı.

Tahvil piyasasındaki kırılmanın hem piyasa hareketlerinden hem de doğrudan getiri eğrilerinden okunabileceğini belirten Ray Dalio, kısa vadeli faizlerin yapay şekilde aşağıda tutulmaya çalışılmasına rağmen uzun vadeli tahvil faizlerinin hızla yükseldiğine dikkat çekti.

Dalio, “Şu anda bu durumun bazı işaretlerini zaten görüyoruz. Buna paralel olarak ABD dolarında bir zayıflama yaşanıyor; altın ve diğer alternatif varlıklara doğru belirgin bir yönelim gerçekleşiyor” değerlendirmesini yaptı.

Uzun vadeli faizlerdeki yükselişin hisse senedi piyasasını da kaçınılmaz olarak baskılayacağını belirten Dalio, hisse senetleri yükselirken tahvillerin değer kaybetmesinin, hisse senetlerinin gelecekteki tahmini getirilerini tahvillerin getirilerine kıyasla oldukça düşük bir seviyeye gerilettiğini ifade etti.

“Bir kişinin borcu, başka bir kişinin varlığıdır”

Bu faiz baskısının hisse senedi piyasası üzerinde ciddi bir daralma yaratacağını dile getiren Dalio, merkez bankalarının böyle bir senaryoda çaresiz kalacağını savundu.

Ünlü finansçı, “Bu durum, Federal Rezerv veya herhangi bir merkez bankasının kolayca yönetemeyeceği klasik bir ekonomik dinamiktir. Çünkü piyasa hızla stagflasyonist bir ortama doğru sürüklenecektir” uyarısında bulundu.

Yaşanan stagflasyonist süreçle mücadele eden Fed’in sıkılaştırma ve gevşeme politikaları arasında sıkışıp kaldığını belirten Dalio, bu ekonomik açmazın toplumsal sınıflar üzerinde çok farklı etkiler yarattığını vurguladı.

Servet eşitsizliğinin zirve yaptığı bir ekonomide, hisse senedine sahip olanlar ile olmayanlar arasındaki uçurumun derinleştiğini ifade eden Dalio, bu durumun çok büyük siyasi yansımaları olacağını kaydetti.

Mevcut ABD yönetiminin faiz indirimleri konusundaki açık taleplerine değinen Bloomberg sunucusu Frae, bağımsızlık vurgusu yapan yeni Fed Başkanı Kevin Warsh’un tarih boyunca merkez bankası başkanlarını sınayan tahvil piyasası tarafından büyük bir teste tabi tutulup tutulmayacağını sordu.

Ray Dalio bu soruya, piyasanın kendi kuralları olduğunu hatırlatarak yanıt verdi:

“Elbette büyük bir test kapıda. Unutmamak gerekir ki, bir kişinin borcu aslında başka bir kişinin varlığıdır. Eğer bir tahvil yatırımcısına yeterince yüksek bir reel getiri sunmuyorsa, o tahviller piyasada takdir görmez. İnsanlar bir tahvili neden portföyünde tutar? Sadece reel bir getiri elde etmek için. Dolayısıyla günün sonunda o tahvile sahip olup olmayacağına bizzat piyasanın kendisi karar verecektir.”

ABD’de Fed ile Hazine Bakanlığı’nın borç servis maliyetlerini düşük tutmak adına ortak hareket ettiği ve merkez bankasının bağımsızlığının fiilen aşındığı 1930’lu yıllara benzer bir döneme girilip girilmediği yönündeki soruyu yanıtlayan Dalio, gidişatın tam olarak bu yönde olduğunu doğruladı.

Bu süreci daha önce parasal genişleme dönemlerinde de defalarca tecrübe ettiklerini belirten Dalio, şu ifadeleri kullandı:

“Kesinlikle tam olarak bu tür bir geleceğe doğru ilerliyoruz. Finansal baskılama adı verilen bu yöntemin temel amacı, doğrudan varlık alımları ve benzeri müdahalelerle tahvil getirilerini yapay bir şekilde aşağı çekmektir. Hatta bazen paranın ülke dışına kaçmasını engellemek için döviz kontrolleri ve sermaye kısıtlamaları gibi tedbirlere de başvurulur. Buradaki yegane hedef, reel faiz oranlarını zorla düşük seviyelerde tutmaktır.”

Finansal baskılama süreçlerine genellikle devlet gelirlerini artırmak amacıyla yüksek vergiler ve yüksek enflasyon oranlarının eşlik ettiğini anlatan Dalio, paranın değerini korumak için alternatif alanlara kaçmaya çalışacağını söyledi.

Tarihsel örneklere atıfta bulunan milyarder yatırımcı, “Böyle dönemlerde paranın başka yatırım araçlarına yönelmesini engellemek için geçmişte altının yasadışı ilan edildiğini, döviz kontrollerinin devreye sokulduğunu gördük. Şu an için işlerin o kadar uç noktalara varacağını söylemiyorum ama önümüzdeki gerçek şu ki, tahvil piyasası ya insanları tatmin edecek düzeyde yüksek bir reel getiri sunarak temelden iyi bir yatırım olacak ya da piyasa bu şekilde manipüle edilerek tamamen cazibesiz hale getirilecek. Her iki senaryoda da tahviller görece cazibesini yitirecektir ve para kaçınılmaz olarak başka yönlere kayacaktır. Sistemin işleyiş mekanizması tam olarak budur” açıklamasında bulundu.

“ABD’nin artık bir savaşı göze alamayacağı çok açık”

Küresel ölçekte Hürmüz Boğazı’nın ABD için büyük bir risk oluşturduğunu çok erken dönemde dile getiren Dalio, bu durumun şu sıralar göz ardı edildiğini belirtti.

Bloomberg sunucusunun bu krizi 1956 yılındaki Süveyş Krizi’ne benzeterek, “Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolün kaybedilmesi durumunda ABD’nin de tıpkı o dönemin İngiltere’si gibi bir güven krizi yaşayıp yaşamayacağı” yönündeki sorusu üzerine Dalio, küresel güç dengelerindeki aşınmayı gözler önüne serdi.

Sürekli dünyayı gezdiğini ve küresel liderlerle görüştüğünü belirten Dalio, yakın zamanda Asya’da bir ay, Çin’de ise on gün geçirdiğini aktardı.

Dünya genelinde, ABD’nin başta Çin olmak üzere diğer büyük güçlerin baskılarına karşı koyup koyamayacağı ve müttefiklerini savunmak için bir savaşa girip giremeyeceği sorusunun yüksek sesle tartışıldığını ifade eden Dalio, “Asya’da görüştüğüm tüm liderler bana çok açık bir şekilde ABD’nin yeni bir savaşı göze alamayacağını söyledi. Çünkü Amerikan halkı yeni bir savaşın getireceği hayat pahalılığı yükünü omuzlamak istemiyor, askerlerinin ölmesini istemiyor ve her şeyin bir an önce hızlıca bitmesini arzuluyor. Ayrıca bir ülkenin gücü sınırlarının ötesine bu kadar çok taşmamalıdır. ABD aynı anda hem Ortadoğu’da hem de Asya’da nasıl savaşabilir? Gücünü ve kaynaklarını çok fazla dağıtıyor, sınırlarını aşırı zorluyor” dedi.

Bu küresel gerçeğin, Çin’e karşı yürütülen çevreleme politikasına güvenen aktörler için çok ciddi jeopolitik sonuçlar doğuracağını belirten Dalio, Tayvan konusunun sadece siyasi bir mesele olmadığını, doğrudan küresel yarı iletken ve mikroçip arzı ile ilişkili olduğunu vurguladı.

Çin hükümetinin elinde muazzam bir koz bulunduğunu söyleyen ünlü yatırımcı, “Örneğin Çin hükümeti tamamen kendi inisiyatifiyle Tayvan’a yönelik bir abluka kararı alabilir ve sadece bir hafta boyunca dünyaya mikroçip çıkışını durdurabilir. Piyasaya böyle bir sinyalin verildiğini hayal edin; tüm teknoloji sektörü, yapay zeka hisseleri ve diğer bütün piyasalar anında çökecektir. Hisse senedi piyasalarında devasa bir çöküş yaşanacaktır” şeklinde konuştu.

“Serveti harcayamazsınız, harcamak için onu paraya dönüştürmelisiniz”

Devasa askeri harcamalara, bütçe açıklarına ve yapay zeka alanındaki egemenlik yarışına değinen Bloomberg sunucusunun, Alphabet gibi devlerin borçlanma ve hisse senedi ihraçlarını 85 milyar dolara kadar çıkarmasının tahvil piyasasında diğer sektörleri dışlama etkisi yaratıp yaratmayacağı sorusunu yanıtlayan Dalio, büyük teknolojik devrimlerin her zaman spekülatif balonlar ürettiğini ifade etti.

Bu durumun kaçınılmaz olduğunu belirten Dalio, “Tarihteki tüm büyük teknolojik kırılmalar balonlar yaratmıştır. Çünkü hiç kimse bu yeni sürecin sınırlarını tam olarak doğru tahmin edemez. Pazar payı elde edebilmek için ya milyarlarca dolar harcamak ve aşırıya kaçıp kaçmadığınızı umursamamak zorundasınızdır ya da yeterince para harcamayıp pazar payınızı rakiplerinize kaptırırsınız. Yoğun rekabetin olduğu bu süreçler son derece belirsizdir” yorumunu yaptı.

İnsanların teknolojiye yatırım yapmak ile o teknolojiyi geliştiren şirketlerin hisselerini satın almayı birbirine karıştırdığını söyleyen Dalio, hisselerin aşırı pahalı olabileceğini ve bunun büyük bir risk barındırdığını belirtti.

Servet birikimi ile reel gelir arasındaki kritik farka değinen milyarder finansçı, kağıt üzerindeki servetin nasıl kolayca yaratılabildiğini somut bir örnekle açıkladı:

“Gelir ile serveti birbirinden kesin olarak ayırmak gerekir. 1 milyar dolar değerlemeye sahip bir şirket için 50 milyon dolar fon topladığınızda, bu durum kağıt üzerinde 1 milyar dolarlık bir varlık olarak kaydedilir ve siz bir anda milyarder olursunuz. Oysa sisteme giren gerçek nakit sadece 50 milyon dolardır. Gerçek şu ki, serveti doğrudan harcayamazsınız. Serveti harcayabilmek için önce onu satıp paraya dönüştürmeniz gerekir; çünkü piyasada sadece para harcanabilir. Dolayısıyla, mevcut para miktarına kıyasla kağıt üzerinde çok fazla servet biriktiğinde sistem ciddi bir kırılganlık kazanır. İnsanlar sahip oldukları bu serveti nakit paraya dönüştürmek istediğinde ise o spekülatif balonlar kaçınılmaz olarak patlar.”

Spekülatif balonların patlamasını tetikleyen unsurların genellikle borç sorunları veya servet vergisi gibi uygulamalar olduğunu belirten Dalio, hükümetlerin servet vergisi getirmesi durumunda varlık sahiplerinin bu vergileri ödeyebilmek için ellerindeki varlıkları satıp nakit paraya dönüştürmek zorunda kalacağını anlattı.

Dalio, üretkenlik artışı sağlayan mucizevi teknolojilerin uzun vadede verimliliğe büyük katkı sunduğunu kabul etmekle birlikte, bu sürecin toplumsal sınıflar arasındaki servet uçurumunu dramatik biçimde büyüteceğine dikkat çekti.

Nüfusun çok küçük bir kesiminin inanılmaz bir refah düzeyine ulaşacağını, büyük bir çoğunluğun ise bu sürecin tamamen dışında kalacağını ifade eden ünlü yatırımcı, siyaset kurumunun bu sorunları çözmek için ortak bir paydada buluşabileceği konusunda hiç de iyimser olmadığını kaydetti.

Teknolojik gelişmelerin ve piyasadaki köpüğün nihayetinde büyük bir balon patlamasıyla sonuçlanacağını öngören Dalio, balonları ölçmek için kendi geliştirdiği özel göstergeler olduğunu aktardı.

Dalio, “Bir balonun varlığını ölçebiliriz. Elimde piyasadaki aşırı sahiplenme oranlarını, yatırımcı duyarlılığını ve diğer dinamikleri izleyen pek çok gösterge var. Şu anda bu göstergelerin, henüz tamamen aynı noktada olmasak da, 2000 yılındaki teknoloji balonu ve 1929 yılındaki büyük çöküş seviyelerine oldukça yaklaştığını görüyoruz” dedi.

Bir balonun oluşumu ile onun patlaması arasında iki farklı aşama olduğunu belirten Dalio, patlamanın genellikle borç krizlerinde olduğu gibi nakit ihtiyacı nedeniyle varlıkların zorunlu olarak satılmasıyla tetiklendiğini anlattı.

Japonya’daki varlık balonu, 1929 çöküşü ve 2000 yılındaki teknoloji balonu örneklerinin tamamında, sürecin sonsuza kadar süremeyeceğini anlayan merkez bankalarının para politikasını sıkılaştırmasının rol oynadığını belirten milyarder yatırımcı, “Piyasa zamanlamasını doğru yapabilmek için hem balonun yapısını anlamak hem de o balonun patlama anını, yani servetin nakit paraya dönüştürülme ihtiyacını iyi gözlemlemek gerekir. Süreç, arkasındaki teknoloji ne kadar harika olursa olsun, tam olarak bu döngüyü izlemektedir” diyerek sözlerini tamamladı.

Dalio, kendi kurduğu aile ofisinde de bu analiz yöntemlerini ve göstergeleri aktif olarak kullandıklarını belirtti.

Dünya Basını

The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

Yayınlanma

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.

İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.

Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.

Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.

Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.

IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.

“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”

Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.

Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.

İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.

Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.

Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.

“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”

Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.

Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.

İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.

Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.

RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.

Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.

Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.

Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.

Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.

Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.

Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.

Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.

Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.

“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”

Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:

“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”

George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.

London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.

Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.

Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.

“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”

The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.

Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.

Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.

2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.

Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.

Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.

Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.

“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”

Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.

Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.

Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.

Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.

Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.

Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Hanke: Trump İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırdı

Yayınlanma

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, ABD Merkez Bankasının para arzını yok sayarak hedeflerini tutturamadığını açıkladı. Jeopolitik analist Brandon J. Weichert’in sorularını yanıtlayan Hanke, Washington yönetiminin İran politikasının da stratejiden yoksun olduğunu ve peş peşe yenilgiler getirdiğini belirtti.

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Kıdemli Profesörü ve dünyaca tanınan para uzmanı Steve Hanke, uluslararası girişimci ve yayıncı Mario Nawfal’ın YouTube kanalında, The National Interest dergisinin ulusal güvenlik yazarı ve jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’e mülakat verdi.

ABD ekonomisinin mevcut durumu, ABD Merkez Bankasının (Fed) faiz ve para arzı politikaları ile Washington’ın Ortadoğu’da İran’a karşı yürüttüğü askeri faaliyetleri ayrıntılı biçimde ele alan Prof. Hanke, hem para otoritelerine hem de Beyaz Saray’ın dış politika yönetimine yönelik sert eleştirilerde bulundu.

“Fed işini yapmıyor, para arzını görmezden gelerek kör uçuşu yapıyor”

ABD’deki resmi enflasyon verilerine işaret eden Prof. Steve Hanke, enflasyon oranının yüzde 3,4 seviyesinde bulunduğunu ve uzun süredir hedeflenen seviyenin oldukça üzerinde seyrettiğini vurguladı.

ABD Merkez Bankasının yüzde 2’lik resmi enflasyon hedefini tutturamadığına dikkat çeken Hanke, “Ayrıntılarda boğulmadan meseleye uzaktan baktığınızda tablo son derece açıktır: Fed görevini yapmıyor. Hedefini bir türlü vuramıyor ve enflasyon hedeflenenin çok üzerinde kalmaya devam ediyor” dedi.

Bu durumun temel nedeninin doğrudan para arzındaki aşırı hızlanma olduğunu belirten Hanke, şöyle devam etti:

“Enflasyonun hedefin üzerinde kalmasının tek sebebi, para arzının fazlasıyla hızlı büyümesidir. Para arzı tarafına baktığımızda, örneğin benim yüzde 2’lik enflasyon hedefiyle uyumlu kabul ettiğim Hanke’nin altın büyüme oranı yaklaşık yüzde 6 seviyesindedir. Ancak şu anda New York’taki Finansal İstikrar Merkezi tarafından yayımlanan ve bana göre sahadaki en güvenilir, en iyi ölçüm aracı olan Divisia M4 geniş para arzı göstergesi yüzde 6,7 seviyesinde geliyor. Dolayısıyla para arzı olması gerekenden çok daha sıcaktır, giderek hızlanmaktadır ve altın büyüme oranına kıyasla fazlasıyla yüksek kalmaktadır. Enflasyon bütünüyle bir para arzı hikayesidir. Mesele bu kadar basit, berrak ve nettir.”

Para arzı analizinin iktisadi açıdan son derece yalın olmasına rağmen merkez bankası bürokrasisi için anlaşılmaz kaldığını dile getiren Hanke, “Ancak bu durum Fed için o kadar basit değil. Çünkü Fed uzun zamandır para arzını ve paranın miktar teorisini tamamen görmezden geliyor. Paranın miktar teorisine, değişim denklemine ve para arzındaki belirgin değişimlerin belirli bir gecikmeyle varlık fiyatlarını, ekonomik büyüme ile enflasyon oranını içeren nominal gayrisafi yurtiçi hasılayı değiştireceğine inanan parasalcı iktisatçıları resmen kapının önüne koydular. Bu ilkelerin tamamını bir kenara fırlattılar. Fed bünyesinde post-Keynesyen makroekonomik modeller kullanılıyor ve bu modellerin hiçbirinde toplam para arzı ölçümüne yer verilmiyor. Modellerinde hiçbir parasal büyüklük, yani hiçbir büyük M harfi bulunmuyor. Bu anlayış, Fed’in önceki yönetiminin bıraktığı bir mirastır. Para arzındaki değişimler ile ekonomik aktivitedeki değişimler arasında güvenilir bir ilişki bulunmadığını defalarca dile getirdiler ki bu ifade baştan aşağı tam bir saçmalıktır. Dolayısıyla Fed esasen kör uçuşu yapıyor; çünkü para arzına bakmıyorsanız mecburen kör uçuşu yaparsınız” ifadelerini kullandı.

“Warsh parasalcılığa adım atabilir ama geçmişin yöntemlerini nasıl değiştireceğini henüz bilmiyoruz”

Program yöneticisi ve jeopolitik analist Brandon J. Weichert’in, göreve gelmesi beklenen yeni Fed yetkilisi Kevin Warsh’ın kurumdaki bu gidişatı düzeltip düzeltemeyeceğine yönelik sorusu üzerine Hanke, yeni döneme dair temkinli bir değerlendirmede bulundu.

Warsh’ın parasal büyüklükleri yeniden hesaba katan bir çizgiye yönelebileceğine işaret eden Hanke, “Görünen o ki Warsh, para arzının incelendiği, önemli ve kayda değer görüldüğü bir tür parasalcılığa geçiş yapacak. Fakat ne tür bir model uygulayacağını veya tam olarak ne yapacağını henüz kesin olarak bilmiyoruz. Warsh’ı destekleyen ve onu beğenen pek çok çevre, kendisini bir parasalcı ve şahin olarak tanımlıyor. Şahin olarak nitelendirilmek, zaten para arzındaki hareketlere dikkat kesilen bir parasalcı olmakla eşanlamlıdır. Ancak kesin bir yargıya varmak için henüz erken” değerlendirmesinde bulundu.

Kevin Warsh’ın kurumsal süreçleri gözden geçirmek üzere adımlar attığını aktaran Prof. Hanke, şunları kaydetti:

“Warsh, Fed’in operasyonel faaliyetlerini, işleyiş usullerini, iletişim yöntemlerini ve ölçüm problemlerini mercek altına alacak altı ayrı çalışma grubu kurduğunu ifade etti. Geniş para arzının doğru hesaplanması meselesi de doğrudan bu ölçüm problemleri başlığı altına girmektedir. Dolayısıyla bu başlıklara kapıyı aralamış görünüyor. Fakat onu kesin bir dille belirli bir düşünce kampının içine yerleştirmek için henüz çok erken bir aşamadayız. Geçmişte yürütülen yöntemlerden kesinlikle uzaklaşacak ve değişiklikler yapacaktır; ancak bu değişimin tam olarak nasıl gerçekleşeceğini şimdiden kestiremiyoruz.”

Hanke, kurumsal reform adımlarının yanı sıra dış baskılara da dikkat çekerek, “Aynı zamanda olayların akışına kapılıp gitme riski de her zaman mevcuttur. Başkan’ın Warsh ve Fed üzerinde kuracağı şahsi baskılar bulunuyor; ayrıca süregiden savaş sebebiyle hayatın kendi gerçeklikleri de kurum üzerinde ciddi baskılar oluşturacaktır” diye ekledi.

“Trump’ın hiçbir stratejisi yok, günübirlik hamleleri tam bir felaket getirdi”

Weichert’in İran ile devam eden askeri gerilim ve savaş ortamının ABD ekonomisini nasıl etkileyeceğine ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, ekonomik görünümün iyileşmeyeceğini belirtti.

Hanke, “Ekonomik tablonun ya mevcut haliyle kalacağını ya da daha da kötüleşeceğini düşünüyorum. ABD Başkanı, benim tamamen günübirlik olarak tanımlayabileceğim bir çizgi izledi. Bu da hiçbir stratejisinin bulunmadığı anlamına geliyor. Her şey plansız, anlık ve duruma göre gelişiyor. Aklına ne gelirse onu yapıyor ve gelişmelere yalnızca anlık tepkiler veriyor. Yaptığı her şey de elbette tam bir felaketle sonuçlandı; çünkü bu plansız adımların tamamı gerilimi daha fazla tırmandırmaktan başka bir işe yaramadı. İstediğini elde edemeyince gerilimi tırmandırıyor ve yeniden saldırıya geçiyor” dedi.

Bu kısır döngünün arka arkaya ağır mağlubiyetler doğurduğunu söyleyen Hanke, “Bu tırmandırma döngüsü birbiri ardına gelen birçok yenilgiye yol açtı. 28 Şubat tarihindeki İran’a yönelik büyük saldırı girişimi de dahil olmak üzere, ki öncesinde de birkaç girişim olmuştu, tek bir başarılı adım dahi atılamadı; o büyük harekat tam bir yenilgiydi. Ardından gelen diğer tüm tırmandırma hamleleri de aynı şekilde hezimetle sonuçlandı. Yenilgi derken son derece açık ve net bir olgudan bahsediyorum: ABD, gerilimi her tırmandırma hamlesinin öncesinde, sonrasına kıyasla her zaman daha iyi bir stratejik konumdaydı. Hamle yapıldıktan sonra daha kötü bir konuma düşüyorsanız ben buna yenilgi derim ve bu durum hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar kesindir. Trump, İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırmış durumdadır” açıklamasında bulundu.

“Trump gösteriyi yönettiğini sanıyor ama gösteri onu yönetiyor”

Weichert’in sahadaki kötü gidişat karşısında Başkan Trump’ın gerilimi düşürerek bu durumdan kurtulmak isteyip istemediğine dair sorusunu değerlendiren Prof. Hanke, Washington-Tel Aviv hattındaki siyasi ilişkilere dikkat çekti.

Doğrudan bir görüşme yapmadığının altını çizen Hanke, şunları söyledi: “Öncelikle belirtmeliyim ki bu benim şahsi değerlendirmemdir; zira bu meseleyi bizzat Başkan Trump ile konuşmadım. Üstelik üst düzey kurmaylarıyla da İran meselesi özelinde doğrudan bir temasım olmadı; kendileriyle başka konuları görüştüm ancak İran başlığını ele almadım. Benim tahminim ve kanaatim odur ki Trump bu krizin bir anda ortadan kaybolup gitmesini çok isterdi. Ancak bu kriz kendiliğinden yok olup gitmeyecek; yine de içine düştüğü böylesi bir bataktan kim kurtulmak istemez ki?”

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Washington’daki lobi unsurlarının karar alma süreçleri üzerindeki ağırlığına değinen Hanke, sözlerini şöyle tamamladı:

“Buna karşın Netanyahu, Trump’ın bu bataktan çıkmasını istemiyor gibi görünüyor. Asıl ana problem de tam olarak burada düğümleniyor. Trump’ın bu tırmandırma döngüsünü ısrarla sürdürmesinin temel nedenlerinden biri de budur. Netanyahu ve İsrail lobisinin Başkan üzerinde çok ciddi bir nüfuzu bulunuyor. Günün sonunda Trump, Netanyahu ne talep ediyorsa ona boyun eğiyor. Sağa sola kaçıyor, durumu kurtarmak için birçok farklı laf ediyor; fakat nihayetinde gösteriyi Netanyahu’nun yönetmesine izin veriyor. Benim her zaman sevdiğim eski bir söz vardır: ‘Ya gösteriyi sen yönetirsin ya da gösteri seni yönetir.’ Şu anda gösteri doğrudan Trump’ı yönetiyor ve o gösterinin adı da tam olarak Netanyahu ve İsrail’dir.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?

Yayınlanma

Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktı, Washington’ın Körfez güvenliğinin tartışmasız merkezi olmaktan çıktığı, daha çok kutuplu bir Orta Doğu güvenlik düzenine işaret ediyor.

Al Monitor, Rosaleen Carroll , Joyce Karam

ABD’nin İran’daki savaşı neredeyse altı ayını doldururken ve Washington açısından hâlâ net bir çıkış stratejisi görünmezken, Körfez’de Çin’in çıkarlarına ve bölgeye yönelik vizyonuna uygun yeni bir güvenlik gerçekliği ortaya çıkıyor.

Geçen cuma Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan liderleri, üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının tümüne yönelik bir saldırı olarak kabul edilmesini öngören ortak savunma anlaşmasını imzaladı. “Mekke Paktı” olarak adlandırılan anlaşma; istihbarat paylaşımı, eğitim, lojistik ve savunma sanayii işbirliği dahil olmak üzere daha güçlü askeri koordinasyon çağrısında bulunuyor.

Paktın pratikte ne ölçüde önem taşıyacağı henüz belirsiz. Ancak anlaşma, bölgesel güçlerin tamamen ABD’ye bağımlı olmayan güvenlik düzenlemeleri oluşturma çabasını yansıtıyor.

Çin paktı resmen desteklemiş değil. Bununla birlikte devlet haber ajansı Xinhua, anlaşmayı bölgede artan güvenlik kaygılarına verilen bir yanıt olarak öne çıkardı. Daha genel anlamda pakt, Pekin’in uzun süredir savunduğu, Orta Doğu ülkelerinin güvenliklerini dışarıdan bir güce dayanmak yerine bölgesel güvenliğin şekillenmesinde öncü rol oynamaları gerektiği yönündeki görüşüyle örtüşüyor. Çin, “ortak, kapsamlı, işbirliğine dayalı ve sürdürülebilir güvenlik” olarak tanımladığı yaklaşımı teşvik ederken, dış aktörlerin daha az egemen olduğu bölgesel bir güvenlik mimarisini savunuyor.

Pekin, anlaşmadan üç şekilde fayda sağlayabilir.

  1. ABD’den uzaklaşarak çeşitlenme

Stimson Center Çin Programı Direktörü ve kıdemli araştırmacı Yun Sun, Al-Monitor’a yaptığı açıklamada, “Şimdiye kadar pakt Çin tarafından olumlu karşılandı çünkü Orta Doğu’daki güvenlik düzenlemelerinin çeşitlenmesini temsil ediyor ve bu da ABD’nin güvenlik sağlayıcısı olarak merkezi rolünü azaltıyor,” dedi.

Sun, Çin’in “ABD etkisinden daha bağımsız, bölgenin kendi iç dinamiklerinden doğan bir güvenlik düzenlemesi” çağrısında bulunduğunu söyledi.

Pekin yıllardır bu fikrin farklı biçimlerini gündeme getiriyor. Çin, Devlet Başkanı Xi Jinping’in 2022’de Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında Körfez ülkelerinin güvenliklerini korumalarına ve Körfez için “yeni ve kapsamlı” bir güvenlik mimarisi oluşturmalarına destek vereceğini açıklamıştı. Çinli yetkililer ve akademisyenler, bölgesel aktörlerin daha fazla sorumluluk üstlenmesini aynı zamanda bir yük paylaşımı biçimi olarak çerçeveliyor: Bölge ülkeleri kendi güvenliklerini daha fazla kendileri sağlarken, dış güçler daha az merkezi rol oynuyor.

Bu, Pekin’in Washington’ın yerine bölgenin güvenlik garantörü olmayı amaçladığı anlamına gelmiyor. Çin ne bölgede bu rolü üstlenebilecek ölçekte askeri bir varlığa sahip ne de şu ana kadar böyle bir sorumluluğu üstlenme isteği gösterdi. Ancak daha çeşitlendirilmiş bir güvenlik ortamı, Pekin’e bölgede zaten genişlemekte olan ilişkilerini daha da derinleştirme imkânı verebilir.

Pakt, Washington’ın Orta Doğu’daki askeri varlığının sürdürülebilirliği konusunda giderek daha fazla soru işaretiyle karşı karşıya kaldığı bir dönemde imzalandı. ABD hâlâ Körfez’de ve bölgenin diğer kesimlerinde geniş bir üs ve askeri güç ağına sahip. Ancak İran’la savaş, bu askeri varlığın kırılganlıklarını ortaya koydu. ABD askeri tesisleri İran’ın füze ve insansız hava aracı saldırılarına defalarca hedef oldu. Bu durum hem Washington’da hem Körfez ülkelerinde ABD’nin askeri varlığının yeniden yapılandırılması gerekip gerekmediğine ilişkin tartışmaları tetikledi.

Çin açısından ortaya çıkan fırsat askeri olduğu kadar siyasi de. Körfez ülkelerinin savunma ortaklıklarını çeşitlendirdiği bir bölge, Pekin’in Washington’ın uzun süredir sağladığı türden bir ittifak garantisi sunmasına gerek kalmadan Çin diplomasisine, silah satışlarına, teknolojisine ve yatırımlarına daha açık hale gelebilir.

  1. Pakistan kozu

Pakistan, Pekin’in en yakın savunma ortaklarından biri ve Çin silahlarının başlıca alıcılarından biri. İki ülke, savaş uçakları ve denizaltılardan ortak insansız hava aracı üretimine kadar uzanan geniş kapsamlı bir işbirliği geliştirdi. Örneğin Pakistan Hava Kuvvetleri’nin belkemiğini oluşturan JF-17 savaş uçağı, Pakistan Aeronautical Complex ile Çinli Chengdu Aircraft Industry Group tarafından ortaklaşa geliştirildi.

Pakistan aynı zamanda paktın tek nükleer gücü.

Sun, “Çin’in Pakistan üzerindeki çok büyük etkisi göz önüne alındığında, bu durum dolaylı olarak Çin’in nüfuzunun artmasına katkı sağlıyor,” dedi.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, mayıs ayında Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile yaptığı görüşmede Çin-Pakistan ilişkilerini “sarsılmaz” olarak nitelendirmişti.

Pakistan Körfez güvenlik düzenlemelerine daha fazla entegre oldukça, Çin yapımı sistemlerin, eğitim programlarının ve bakım ağlarının bölgede daha geniş bir rol üstlenmesi mümkün olabilir.

Suudi Arabistan da son yıllarda Çin’le askeri ve ekonomik işbirliğini genişletti. Mart ayında yayımlanan haberlerde Riyad ile Pekin’in, Cidde’de Çin yapımı Wing Loong-3 silahlı insansız hava araçları için bir üretim hattı kurulmasını öngören 5 milyar dolarlık bir anlaşmaya vardığı belirtildi. İki hükümet de söz konusu anlaşmayı kamuoyuna açık biçimde doğrulamadı. Ancak böyle bir anlaşma, Suudi Arabistan’ın Çin ekipmanını yalnızca satın alan bir ülke olmaktan çıkıp bunları yerel olarak üreten bir ülkeye dönüşmesi anlamına gelir ve Pekin’in krallığın savunma sanayisindeki varlığını derinleştirir.

Türkiye ise giderek daha fazla kendi yerli savunma sanayisine öncelik veriyor ve stratejik ilişkilerini çeşitlendiriyor. Türkiye’nin Pakistan’la savunma ortaklığı hâlihazırda oldukça kapsamlı. Suudi Arabistan da Türk insansız hava araçlarının önemli müşterilerinden biri. Çin açısından bu durum, Türkiye’nin Çin’le savunma ilişkileri Pekin’in Pakistan’la ilişkileri kadar gelişmiş olmasa bile, üç pakt üyesi arasında kesişen tedarik zincirleri ve ortak projeler açısından potansiyel bir alan yaratıyor.

  1. Çin için daha fazla savunma satışı

İran savaşı, Körfez güvenliği açısından insansız hava araçlarının, füzelerin ve hava savunma sistemlerinin ne kadar merkezi hale geldiğini ortaya koydu. Çin, nispeten uygun fiyatlı silahlı insansız hava araçları, hava savunma sistemleri ve giderek artan ölçüde yerel üretim ve teknoloji ortaklıkları sunabilmesi nedeniyle bu pazarda güçlü bir rekabet konumunda bulunuyor.

Suudi Arabistan’daki Wing Loong-3 projesine ilişkin haberler bu modelin cazibesini ortaya koyuyor. Çin, yalnızca tamamlanmış bir platform satmak yerine Suudi Arabistan’ın eğitim, bakım, tedarik zinciri ve sanayi altyapısına kalıcı biçimde entegre olabilir. Haberlere göre Cidde’de kurulacak tesis yılda yaklaşık 48 insansız hava aracı üretecek.

Mekke Paktı bu tür olanakları daha cazip hale getirebilir. Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasındaki savunma koordinasyonunun artması, birlikte çalışabilir sistemlere, ortak eğitim programlarına ve sanayi işbirliğine yönelik talep yaratabilir. Pakistan’ın uzun süredir Çin ekipmanlarını kullanması Pekin’e pakt üyelerinden birinde önemli bir avantaj sağlarken, Suudi Arabistan’ın gündemdeki insansız hava aracı üretim planları Çin’e diğer bir ülkede daha geniş bir sanayi ayağı kazandırabilir.

Pakt, ABD ile bağların kopması anlamına gelmiyor. Üye ülkeler anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu ve Washington’la ya da NATO’yla olan mevcut düzenlemeler dahil olmak üzere mevcut anlaşmaların yerini almadığını vurguladı.

Ancak pakt, Washington’ın artık Körfez güvenliğinin tartışmasız merkezi olmadığı, daha çok kutuplu bir Orta Doğu güvenlik düzenine işaret ediyor. Bu değişim Çin’in lehine işliyor: Pekin, bölge ülkeleri kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk üstlenirken siyasi nüfuzunu, silah ihracatını ve savunma sanayii bağlarını genişletebilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English