Dünya Basını
Suudi Arabistan’la normalleşecekti… İbrahim Anlaşmaları bile sorgulanıyor

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ilişkileri normalleştirmek istediği Suudi Arabistan’ın, İsrail’in “varoluşsal tehdit” olarak gördüğü İran ile anlaşması, Tel Aviv’de endişe yarattı. Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın arabuluculuğunda 2020’den itibaren bir dizi Körfez ülkesiyle normalleşme sürecine giren İsrail’de, Filistin meselesinin Arap ülkeleriyle ilişkilerinde temel sorun olmaktan çıktığı tezi de sorgulanıyor. Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümet ortaklarının Batı Şeria’daki yasadışı yerleşim yerlerini genişletme ve yasallaştırma girişimleri ve Araplara yönelik aşırı politikaları Filistin meselesini yeniden ilgi odağı haline getirdi.
ABD’nin ağırlığını koyması İbrahim Anlaşmaları’nın imzalanmasındaki en büyük etkenlerden biriydi. ABD’nin bugün ilgisini büyük ölçüde Asya-Pasifik’e kaydırması ve Arap ülkeleri üzerindeki eski ağırlığını kaybetmesi, İsrail’in diğer Arap ülkeleri ile anlaşmak için ihtiyaç duyduğu Washington faktörünün etkisini zayıflatıyor. Öte yandan ABD’deki Demokrat yönetimin Netanyahu’nun aşırı sağcı koalisyon ortaklarına koyduğu mesafe ve ABD yönetimin belirgin bir Orta Doğu politikasının olmayışı da İsrail’i, ihtiyaç duyduğu koşulsuz Washington desteğinden mahrum bırakıyor.
Yine de Körfez-Arap ülkeleri, bölgedeki genel eğilim olan “normalleşme”yi İsrail’le de sürdürmeye istekli. Ancak, İsrail hükümetinin Filistin meselesindeki aşırı politikaları tüm İslam dünyasında büyük tepki topluyor. Bu tepkinin yanı sıra, 2020’dekinin aksine İsrail’le masaya otururken ABD’den koparılan tavizlerin motivasyonu da yok. Körfez ülkeleri İsrail’le yapılacak bir anlaşmanın “ürküttüğü kurbağa deyip değmeyeceğinin” hesabını yapıyor.
İsrail’in önde gelen ve askeri bürokrasinin görüşlerini yansıtan Tel Aviv Merkezli Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü de İsrail hükümetine Arap ülkeleri ile ilişkilerinde Filistin dinamiğini dikkate alma çağrısı yaptı. Enstitü’ye göre “İsrail-Filistin sahasında gerilim devam ederse, özellikle de Tapınak Dağı’nda bir gerilim ve/veya statüko değişikliği olursa, (Batı) Kudüs-Riyad ilişkilerinin seyrinde bir duraklama ve hatta normalleşme sürecinin durması olası.”
***
Normalleşmenin Önünde Büyüyen Engel
Bölgesel normalleşme süreci, ilgi odağı haline gelen ve hem mevcut hem de potansiyel anlaşmaları tehdit eden Filistin sorunundan bağımsız değil. İsrail hükümeti bu dinamiğe dikkat etmeli.
İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki normalleşmenin İsrail-Filistin çatışmasından ayrı olduğu değerlendirmesi yanlış. İbrahim Anlaşmaları’nın imzalanmasının üzerinden iki yılı aşkın bir süre geçmişken, Filistin meselesinin yeniden Arap dünyasının gündeminde merkezi bir konuma geldiği açık. Batı Şeria’da Filistin terörünün ve İsrail Ordusu’nun (IDF) eylemlerinin artması, başta Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan olmak üzere Körfez-Arap ülkelerinin dikkatinden kaçmadı. Bu olaylar, İsrail’in Filistin meselesindeki yeni politikasıyla birlikte, Körfez ülkelerinin, Filistinliler için görünürdeki endişeleri ve İsrail ile ekonomik ve güvenlik ilişkilerini geliştirme arasında bir denge sağlama yeteneklerine meydan okuyor.
İbrahim Anlaşmalarının lider ülkesi BAE ile Netanyahu liderliğindeki mevcut sağcı hükümet arasındaki ilişkiler, BAE’nin, Başbakan’ın Abu Dabi’ye planladığı ziyaretini (şimdiye kadar gerçekleşmedi) ocak ayında iptal etmesiyle geriye doğru kötü bir başlangıç yaptı ve bu ziyaret yeni görev süresi için şenlikli bir başlangıç olmalıydı. İptal, Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in Tapınak Dağı’na yaptığı tartışmalı ziyaretin hemen ardından duyuruldu. BAE, Netanyahu’ya ev sahipliği yapmak istemiyordu, İslam dünyası İsrail’in Tapınak Dağı ile ilgili politikasında bir değişiklikten korkuyordu (Müslümanların Tapınak Tepesi’ni ziyaret etmelerine ve burada dua etmelerine yönelik kısıtlamalar ve Yahudilerin yerleşkede dua etmelerine izin verilmesi dahil). Böylece BAE, Başbakan’ın ziyareti yerine BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail’i kınayan bir teklif sundu.
Alışılmadık bir şekilde BAE, Güvenlik Konseyi’nin geçici üyesi statüsünü kullanarak İsrail’i kınamak için ocak ayından bu yana en az üç kez BM’deki Filistin delegasyonuna katıldı (Haziran 2023’te Başkan sıfatını dönüşümlü olarak üstlenecek). BAE’nin şubat ayında Filistinli delegelerle koordineli olarak yayınladığı ve İsrail’i işgal edilen Filistin topraklarındaki tüm yerleşim faaliyetlerini derhal durdurmaya çağıran sert ifadeli bildiri, özellikle dikkate değerdi. Bağlayıcı karar için yapılan oylamanın yerini (bağlayıcı bir gücü olmayan) bir başkanlık bildirisinin alması ancak ABD baskısı sayesinde oldu.
Arka planda, Filistinliler tarafından sırtından bıçaklanma ve Filistin halkına ihanet olarak algılanan, İbrahim Anlaşmaları’ndan sonra askıya alınan BAE ile Bahreyn ve Filistin Yönetimi arasındaki ilişkilerin kademeli olarak ısınma süreci var. Anlaşılan o ki Filistin Yönetimi, bölgesel projelere katılmak ve İsrail hükümetini Filistinlilere karşı aşırı önlemler almaktan caydırmak için İbrahim Anlaşması’na katılan ülkeleri kullanmanın potansiyel faydalarını son zamanlarda fark etti. Filistin Yönetimi ile BAE arasındaki daha yakın ilişkiler, örneğin Filistin Yönetimi’nin İbrahim Anlaşmaları’na dayanarak hem İsrail hem de Filistin çıkarlarına hizmet edecek ekonomi ve enerji alanlarında altyapı projelerine ve bölgesel girişimlere dahil olmasını sağlayabilir.
Tapınak Dağı düzenlemelerindeki değişikliklerle ilgili endişeler ve Kudüs’teki şiddet korkusu, Anlaşmaların en azından resmi tarafının uygulanmasını zorlaştırıyor. Geçen yıl İsrail, ABD, BAE, Bahreyn, Fas ve Mısır ile kurulan forum olan Negev Zirvesi’nin mart ayında Fas’ta düzenlenmesi planlanan ikinci toplantısı ertelendi. Batılı diplomatlar, forumun Arap üye devletlerinin, 22 Mart’ta başlayan Ramazan’a yakın bu kadar geniş çapta duyurulan bir etkinlik düzenlemekten endişe duyduklarını doğruladılar, çünkü son yıllarda, bu döneme Kudüs’te ve İsrail-Filistin arenasında gerginliğin artması damgasını vurdu (Özellikle Mayıs 2021’de Surların Koruyucusu Operasyonu sırasında İsrail ile Hamas arasındaki gerilim).
İsrail’deki koalisyon partilerinin Batı Şeria’daki yerleşimleri genişletme ve Sivil İdareyi kendi temsilcilerine tabi kılma (BM’nin kınamasından birkaç gün sonra gerçekten de onaylanan bir karar) yönündeki halka açık çağrıları ve baskısı Körfez’de sosyal medyada tartışıldı. İsrail’in Batı Şeria’nın bazı bölgelerini ilhak etmeye hazırlandığına dair endişeler var. Sosyal medyada, İsrail ile BAE arasında 2020’de imzalanan normalleşme anlaşmasının kısmen bu ilhakı önlemeyi amaçladığını vurgulanıyor. Bu nedenle, BAE’nin Güvenlik Konseyi’nde öne sürdüğü kınamada, İsrail’in yerleşim birimleri ve Filistin topraklarına ilişkin aldığı kararlar ve tedbirler de dahil olmak üzere “tüm tek taraflı önlemlerden” açıkça bahsetmesi şaşırtıcı değil.
Nablus yakınlarındaki Huwara’da çıkan olayların ardından yerleşimcilerin Filistinlilerin mülklerine verdiği zarar ve Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in ‘köyü yok etme’ çağrısı (daha sonra açıklamasını geri çekip özür diledi) üzerine BAE, İsrail’den güvenlik sistemleri satın almak için imzalanmak üzere olan anlaşmaları askıya aldığı bildirildi. İsrail hükümetinin yalanlamasına rağmen, BAE’de İsrail’in eylemlerinden ve Başbakan Netanyahu’nun hükümetindeki aşırılık yanlısı unsurların kontrolü altında olduğuna yönelik verdiği sakinleştirici mesajlara güven eksikliğinden dolayı büyüyen bir rahatsızlık vardı.
Filistin meselesinde İsrail’e alışılmadık derecede güçlü ve çok sayıda kınama hükümet tarafından normalleşme çabaları için önemli bir hedef olarak belirlenen Suudi Arabistan’dan geliyor, kısmen Cenin ve Nablus’ta birkaç Filistinlinin hayatını kaybettiği son IDF operasyonlarına ve Huwara’daki yerleşimcilerin öfkesine atıfta bulunuyor. Suudi Dışişleri Bakanlığı, Smotrich’in açıklamasını “işgalci İsrail’in kardeş Filistin halkına uyguladığı şiddet ve aşırıcılığı’ yansıtan ırkçı ve sorumsuz” olarak nitelendirdi. Ayrıca, İsrail’le ilişkilerin geliştirilmesini destekleyen Suudi gazeteciler, olayların ardından İsrail’le normalleşmeye destek verme zamanının olmadığını anlayarak çağrılarının tonunu düşürdüler.
Bu siyasi hamleler ve medya retoriği, İsrail-Filistin arenasındaki olaylar ışığında, İsrail ile anlaşmalar imzalayan ve hala ikilemde kalan ülkeler üzerindeki artan baskıyı gösteriyor. Körfez ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme sürecinden yana olmayan İran, Suudi Arabistan başta olmak üzere bazı Körfez ülkeleriyle ilişkilerini onarmaya çalışıyor ve bu devam etmesi halinde normalleşme süreci üzerinde kendi baskısını oluşturabilecek bir hamle.
Çözüm
Son gelişmeler henüz İbrahim Anlaşmalarının varlığını tehdit etmiyor ve diğer devletlerin buna katılma olasılığını ortadan kaldırmadı. Ancak İsrail-Filistin sahasında gerilim devam ederse, özellikle de Tapınak Dağı’nda bir gerilim ve/veya statüko değişikliği olursa, (Batı) Kudüs-Riyad ilişkilerinin seyrinde bir duraklama ve hatta İsrail ile BAE arasındaki resmi “balayı”dan geri çekilme, diğer bir deyişle normalleşme sürecinin durması olası.
İbrahim Anlaşmalarının imzalanmasından bu yana yapılan Arap kamuoyu yoklamaları, Filistin sorununun çeşitli yönlerinin, Arap devletlerinin İsrail’i tanıma ve onunla ilişki kurmasının önündeki başlıca engel olmaya devam ettiğini gösteriyor. İbrahim Anlaşmalarını imzalayan ülkeler, özellikle Birleşik Arap Emirlikleri, Filistin meselesi ne olursa olsun, İsrail ile ilişkilerin devam etmesinde gerçekten de çıkarlara sahip.
Ancak bu konu, kesinlikle normalleşmenin resmi tarafında ilişkileri etkilemeye devam edecek. Filistin sahasının bölgedeki ilgi odağı haline geri dönmesine katkı sağlayan İsrail hükümetinin tavrı, tecrit edilmek yerine Körfez Arap ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmenin yollarını bulan İran’a karşı bir koalisyon kurma yeteneğine zarar veriyor, bu da bu ülkelerin İsrail’le normalleşmelerine engel olabilir.
Dünya Basını
Nikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Nikkei Asia’nın eski genel yayın yönetmeni ABD ve Japonya’nın yen alım müdahalesi üzerine yazdı:
ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi
Nikkei Asia, Shigesaburo Okumura
Hükümet, yeni desteklemek için makroekonomik politikasını değiştirmeli
Tokyo’daki Dai-ichi Life Insurance genel merkez binasına, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından el konularak Müttefik işgal güçlerinin başkomutanı General Douglas MacArthur’un karargâhı olarak kullanıldı.
MacArthur’un kullandığı altıncı kattaki ofiste hâlâ, generalin işaret çubuğu olarak da kullandığı söylenen, onunla özdeşleşmiş mısır koçanından yapılmış piposunun bir kopyası bulunuyor. MacArthur, 30 Ağustos 1945’te Atsugi Havaalanı’na geldiğinde de bu pipo ağzındaydı. Bu görüntü, Japonya’nın yenilgisini çarpıcı biçimde gözler önüne sermişti.
Yarım yüzyıl sonra, Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin yol açtığı bir finansal krizin içindeydi. Yatırımcılar, hükümeti istikrarı sağlamak için radikal adımlar atmaya zorlamak istercesine yen sattı. Japon para birimi, dolar karşısında Haziran 1997’de 110 seviyelerindeyken yalnızca bir yıl içinde 146 seviyelerine kadar geriledi.
17 Haziran’da ABD ve Japonya, yen alıp dolar satarak koordineli bir müdahalede bulundu ve Japon para birimindeki düşüşü durdurdu.
Dönemin Başbakanı Ryutaro Hashimoto ile ABD Başkanı Bill Clinton, güçlü bir yenin ve piyasa istikrarının Asya ülkeleri ile küresel ekonomi açısından önemli olduğu konusunda mutabık kaldı. Japonya, bankaların bilançolarındaki batık krediler sorununu hızla çözmek için harekete geçeceğine dair ABD’ye söz verdi.
Ertesi gün, dönemin ABD Hazine Bakan Yardımcısı Larry Summers Japonya’ya geldi. O sırada 43 yaşında olan Summers, çok genç yaşta Harvard Üniversitesi’nde kadrolu ekonomi profesörü olması nedeniyle bir dâhi olarak tanınıyordu. Ancak geçen yıl, ölen finansçı ve hüküm giymiş cinsel suçlu Jeffrey Epstein ile bağlantıları hakkında yürütülen soruşturma sırasında Harvard’daki öğretim görevinden istifa etti.
Nikkei o dönemde, “Bunun nedeni dâhiliği mi yoksa utancını gizleme çabası mı bilinmez, ancak kısa ve keskin tavrı ve konuşma biçimi pek çok insanda güçlü bir izlenim bırakıyor,” diye yazmıştı. Onu kendini beğenmiş ve kibirli bulanların sayısı az değildi.
Summers’ın Japonya’daki doğrudan muhatabı Maliye Bakan Yardımcısı Eisuke Sakakibara’ydı. Ancak Summers, çok daha üst düzey isimlerle de görüştü: Dışişleri Bakanı Keizo Obuchi, Maliye Bakanı Hikaru Matsunaga, Japonya Merkez Bankası Başkanı Masaru Hayami ve eski Başbakan Kiichi Miyazawa.
Genç dâhi, Japonya’ya sürekli harekete geçmesi yönünde baskı yaptı ve batık kredilerin kısa sürede tasfiye edilmesi konusunda söz aldı.
Ziyaretinden bir ay sonra, Harvard’da Japonya-ABD finans sempozyumu düzenlenirken Summers’a üniversite tarafından bir hatıra verildi: MacArthur’un simgesi haline gelen mısır koçanı piposu. Bu hediye, bazılarınca Summers’ın Japonya ziyareti sırasında mağlup Japonya’nın başkomutanı gibi davrandığına yönelik bir şaka olarak yorumlandı.
Geçen ay, Japonya’nın savaş yenilgisinin üzerinden 81 yıl geçmişken yen dolar karşısında yeniden sert biçimde geriledi ve bu kez 160 seviyesinin üzerine çıktı. Maliye Bakanı Satsuki Katayama ile Japonya’nın en üst düzey döviz yetkilisi Atsushi Mimura’nın spekülatif satışlara karşı sözlü uyarıları ve ardından yapılan yen alım müdahaleleri, para birimindeki düşüşü durduramadı.
Temmuz sonunda Japonya, 1998’den bu yana ilk kez ABD ile koordineli bir döviz müdahalesi gerçekleştirdi.
Ancak Mimura’nın tanımladığı gibi bunun “ABD-Japonya döviz ittifakının doruk noktası” denecek kadar övünülecek bir yanı yok. Japonya, yenin düşüşünü kendi başına tersine çevirmeyi başaramadı ve ABD’den yardım istedi. Bu, Tokyo’nun çok daha fazla kaygı duyması gereken bir “yenilgi”dir.
Üstelik bu, en azından eşitler arasında bir ittifak değil.
ABD Başkanı Donald Trump, 2 Ağustos’ta gazetecilere döviz müdahalesi hakkında konuşurken bunu ABD’nin Arjantin pesosunu desteklemesi, Venezuela’ya düzenlenen askeri saldırı ve hükümetin Intel’de hisse sahibi olmasıyla birlikte ele aldı.
“Yenleri zayıflıyordu ve biraz yardım istediler,” dedi.
Trump bunu, Intel yatırımı gibi “mali fayda” sağlayan bir anlaşma olarak nitelendirdi.
Hazine Bakanı Scott Bessent de 4 Ağustos’ta Nikkei’ye verdiği röportajda 1990’lardaki Asya para krizine değinerek, “Birçok Asya para birimi Japon yenini takip eder,” dedi.
Bessent, CNBC’ye verdiği ayrı bir röportajda ise şöyle konuştu:
“Onların [Japonya’nın], yenin daha normal bir denge fiyatına dönmesini sağlayacak doğru politikaları uygulamaya devam edeceklerine inanıyoruz.”
Japon hükümeti ne yapması gerektiğini biliyor ancak doğru politikaları hayata geçiremiyor, ekonomi politikalarının teşvik ettiği yen satışlarını dizginleyemiyor ve sonunda ABD’den yardım istemek zorunda kalıyor. Bu koşullar, 28 yıl önce yaşananlarla dikkat çekici ölçüde benzerlik gösteriyor.
Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin tasfiyesini hızlandırması gerektiğini biliyordu. Ancak Hashimoto hükümeti, konut kredisi şirketlerine kamu fonu aktarılmasına yönelik güçlü toplumsal muhalefeti görünce sorunu çözmek için radikal adımlar atamadı. Long-Term Credit Bank of Japan ve diğer finans kuruluşlarının çöküşünün ardından ülke deflasyon batağına saplandı.
Summers Japonya’yı ziyaret ettiğinde harekete geçmek için bir “fırsat penceresinden” söz etmişti.
ABD’deki bir oturumda, “Bundan sonra ezici ölçüde önemli olan, Japon yetkililerin bu fırsat penceresi açıkken etkili politika adımları atarak bundan hızla yararlanmasıdır,” demişti.
Japon hükümeti ve iktidar koalisyonu bugün de faiz oranlarının yavaş biçimde normalleştirilmesinin ve gevşek mali disiplinin yen satışlarını körüklediğini kuşkusuz biliyor.
Koordineli döviz müdahalesinin sağladığı fırsat penceresini kullanarak ekonomi politikasında yön değiştirmeleri gerekiyor.
Yen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil
Diplomasi
‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?

Analistlere göre yeni savunma paktı, etkisini Hint Okyanusu bölgesine kadar genişletebilecek daha geniş, ideolojik temelli bir askeri bloka dönüşebilir.
South China Morning Post’a konuşan analistlere göre Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan yeni savunma paktı, İslamabad’ın bu anlaşmayı Hindistan’ın çevresindeki Müslüman çoğunluklu ülkelerle daha geniş güvenlik bağları kurmak için kullanıp kullanamayacağı konusunda Yeni Delhi’de soru işaretlerine yol açtı.
Cuma günü imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılacağını hükme bağlıyor.
Üçlü anlaşma, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçen eylül ayında imzalanan ikili anlaşmanın ardından geldi.
Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif cumartesi günü paktı, İslam ülkeleri arasında daha geniş kapsamlı bir askeri ittifak için olası bir model olarak tanımladı ve böyle bir yapılanmayı NATO’ya benzetti.
İslam ülkelerinin dini dayanışmadan ziyade ulusal çıkarlarına öncelik verme ihtimali hâlâ daha yüksek olsa da analistlere göre Pakistan’ın paktı daha geniş kapsamlı işbirliği için potansiyel bir platform olarak sunması nedeniyle Delhi’nin temkinli olması gerekecek.
Bu gelişme, Bangladeş’in askeri modernizasyon planları kapsamında Çin ve Pakistan’ın ortak geliştirdiği JF-17 Thunder savaş uçaklarını İslamabad’dan satın alma seçeneğini değerlendirdiği bir döneme denk geliyor.
İki ülke arasında üst düzey hava kuvvetleri görüşmeleri ve olası bir savunma paktına ilişkin temaslar gerçekleştirildi. Bunlara, eğitim simülatörlerinin devri gibi adımların da eşlik ettiği bildirildi.
Delhi merkezli Indic Researchers Forum’un Stratejik İlişkiler ve Ortaklıklar Direktörü Srinivaasan Balakrishnan, paktın etkisini Hindistan’ın başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak hareket ettiği Hint Okyanusu bölgesine kadar genişleten “daha geniş, ideolojik veya kimlik temelli bir askeri bloka” dönüşebileceğini söyledi.
“Dolayısıyla asıl stratejik soru, bugün bir ‘İslami NATO’nun kurulup kurulmadığı değil,” dedi ve ekledi: “Asıl soru, bunun savunma anlaşmaları, askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve silah transferleri yoluyla kademeli olarak ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.”
Analistler, Hindistan’ın Bangladeş’i yakından takip etmesi gerekeceğini söyledi.
Hindistan’daki Ashoka Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Uday Chandra, “Bangladeş kesinlikle yakından izlenmeye değer ve Hindistan yönetimi de şu anda bunu yapıyor. Hem Pakistan hem de Türkiye ile savunma ilişkileri son dönemde kesinlikle gelişti,” dedi.
Pakistan, döviz rezervlerini artırmak ve zor durumdaki ekonomisini canlandırmak amacıyla savunma ürünleri için aktif biçimde yeni pazarlar araştırıyor ve bu pazarlardaki varlığını genişletiyor.
Ancak Chandra’ya göre Dakka’nın Pakistan’dan silah ve savunma teçhizatı satın alması veya Pakistan’la ortak askeri tatbikatlar yapması halinde bile Mekke paktına resmen katılması hâlâ oldukça büyük bir adım olacaktır. Chandra, “Bangladeş’in katılması mümkün ama bu, belirsiz bir geleceğe doğru çok büyük bir sıçrama olur,” dedi.
Hindistan, hükümeti Delhi ile yakın çalışan Şeyh Hasina’nın iki yıl önce devrilmesinin ardından Bangladeş’le ilişkilerinde yaşanan gerginlik döneminden sonra bağları istikrara kavuşturmak için adımlar attı.
Hindistan’ın güvenlik ve istihbarat kurumları, özellikle siyasi geçişler ve bölgesel dinamiklerdeki değişimlerin ardından İslamcı militan grupların Bangladeş içinde operasyon alanları kullanması veya oluşturması ihtimali konusunda süregelen kaygılar taşıyor.
Gerilim, bir süredir Delhi’de yaşayan Hasina’nın 5 Ağustos’ta çevrim içi bir medya etkinliği düzenlemesinin ardından kısa süre önce yeniden ortaya çıktı. Bangladeş bunun üzerine, Hasina’nın açıklamalarının ülkedeki istikrarı zedelediği yönündeki endişesini dile getirdi.
Uzmanlara göre bu kaygılar geçici olabilir; zira son iki yılda uygulanan ticari kısıtlamaların kademeli olarak gevşetilmesi bekleniyor. Hindistan, Bangladeş’in ikinci büyük ticaret ortağı konumunda.
Hasina’nın ülkeye dönmesi beklenirken Bangladeş Cumhurbaşkanı istifa edeceğini duyurdu
Bangladeş ve yine Müslüman çoğunluklu bir ülke olan Maldivler, Hindistan’la önemli ekonomik, kalkınma ve güvenlik bağlarına sahip ve Hint Okyanusu bölgesindeki bölgesel ortaklıklar ile bağlantı projelerine katılıyor.
Balakrishnan, bu iki ülkeden herhangi birinin Pakistan merkezli karşılıklı savunma çerçevesiyle resmî veya gayriresmî bir hizalanmaya dahil olması halinde bunun Bengal Körfezi ve daha geniş Hint Okyanusu güvenlik denklemine önemli yeni bir değişken ekleyeceğini belirtti.
Ancak Chandra, Maldivler’in böyle bir pakta katılma ihtimalinin Bangladeş’e kıyasla “daha düşük” olduğunu söyledi. Bunun nedeni olarak Maldivler’in kısa süre önce Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nın (SAARC) Hindistan liderliğinde yeniden canlandırılması yönündeki çağrılarını gösterdi.
Ekonomik kalkınma ve bütünleşmeyi teşvik eden SAARC; Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Maldivler’den oluşuyor. Örgüt, Hindistan’ın Uri’deki bir terör saldırısının ardından Pakistan’da yapılacak zirveyi boykot etmesi ve zirvenin iptal edilmesi üzerine 2016’da fiilen işlemez hale geldi.
Maldivler Devlet Başkanı Mohamed Muizzu’nun başlangıçtaki “Hindistan Dışarı” yaklaşımının yol açtığı gergin dönemin ardından diplomatik ilişkiler yeniden toparlandı. Bu değişim; üst düzey devlet ziyaretleri, mali destek paketleri ve geçen ay serbest ticaret anlaşmasına ilişkin ilk tur müzakerelerin yapılmasıyla kendini gösterdi.
Analistler, Mekke paktının Asif’in sözünü ettiği NATO tarzı ittifaktan hâlâ çok uzak olduğunu, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel güçler arasındaki farklı tutumların paktın Ortadoğu’da bile genişlemesini muhtemelen sınırlayacağını söyledi.
Hindistan Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş Satinder Kumar Saini, Mekke paktının “birbirlerinin topraklarını savunma taahhüdünden çok siyasi mesaj verme amacı taşıdığını” söyledi.
Saini’ye göre İslamabad’ın nükleer kapasitesi nedeniyle pakt Ortadoğu’da daha fazla ağırlık taşıyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye’nin gelecekteki bir Hindistan-Pakistan çatışmasına doğrudan katılmasının muhtemel olmadığını belirtti.
“Hindistan, 2015’ten bu yana yoğun diplomatik temaslar, enerji anlaşmaları ve yurt dışındaki Hint vatandaşlarının refahına yönelik çalışmalarla Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini büyük bir özenle geliştirdi. Bu pakt söz konusu dengeyi karmaşıklaştırıyor. Hindistan, Suudilerle angajmanını sürdürmeli, ikili ilişkilerimizi ve karşılıklı bağımlılığımızı genişletip derinleştirmeli,” dedi.
Bağımsız analist Priyajit Debsarkar ise ABD-İran barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Pakistan’ın Ortadoğu ülkeleri nezdinde askeri güç olarak sahip olduğu itibardan yararlanmaya çalıştığını söyledi. Ancak ona göre İslamabad, ABD’yi rahatsız etmekten çekineceği için Mekke paktının yakın zamanda Bangladeş gibi ülkelere genişletilmesi pek olası değil.
“Burada izlenmesi gereken asıl mesele bunun Amerikalılar tarafından nasıl karşılanacağı. Çünkü Amerikalılar bu alternatif ittifakın kurulmasından pek memnun olmayabilir,” dedi.
Debsarkar, Pakistan’ın ABD’nin en büyük katkı sağlayıcısı olduğu Uluslararası Para Fonu gibi çok taraflı yardım mekanizmalarına bağımlılığına dikkat çekti. Pakistan ekonomisi, devlet temerrüdünü önlemek ve döviz rezervlerini istikrara kavuşturmak için IMF kurtarma paketlerine büyük ölçüde bağımlı.
“Pakistan kartlarını doğru oynamak konusunda çok dikkatli olmak zorunda,” dedi.
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Dünya Basını
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.
Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.
Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.
Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı
Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.
Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.
Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.
“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”
Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.
Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.
Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.
Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.
Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.
Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.
Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.
Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.
İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor
Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.
İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.
Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.
İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.
Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.
Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.
ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.
İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.
Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.
Diplomasi2 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını1 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş2 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Ortadoğu2 gün önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta öncePekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor
Ortadoğu2 hafta önceYemen güçleri Saada semalarında Suudi Arabistan’a ait Vestel Karayel İHA’sını vurdu
Asya1 hafta önceAlibaba 2,4 trilyon parametreli yapay zeka modeli Qwen3.8-Max’i tanıttı
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi









