Bizi Takip Edin

Söyleşi

Rusya’nın yeni dış politika vizyonu

Yayınlanma

Rusya – Ukrayna savaşının uluslararası ilişkilerde köklü ve kalıcı değişimleri beraberinde getirdiği bir gerçek. Burada tartışmalı olan husus değişimin gideceği yön ve alacağı biçim. Geleceğin neye benzeyeceğini bire bir tahmin etmek mümkün değil. Ancak olasılıkları görmek açısından canlı ve dinamik olarak işleyen Türk-Rus ilişkilerini irdelemek öğretici. ABD’nin müttefiklerine ve dünyaya dayattığı yaptırımlara katılmayan Türkiye, Rusya ile ilişkilerini her alanda geliştiriyor. Batı kurumları içindeki kurumsal varlığını da sürdürmeye devam ediyor. Yeni güçlenen Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS gibi kurumlara ilgi gösteriyor.

Rusya ile pratik ilişkilerdeki iş bitiricilik ise ayrı bir seviyeye ulaşmış durumda. Astana sürecinden Tahıl Koridoruna, askeri iş birliklerinden çatışmalı alanlardaki ortak eylemlere kadar bir dizi uzlaşı, uzlaşamama ve müzakere süreci akıyor. Türk-Rus ilişkilerinde şu an için çekilen fotoğraf seneye muhtemelen çok daha fazla değişmiş olacak. Acaba iki devlet de Soğuk Savaş’a ve tarihe dayanan eski kalıplarını kırıyor mu? Ya da eski “kalıp” ile yeni belirsiz çok kutuplu düzen arasında plansız bir şekilde salınım mı söz konusu…

Elbette bu değişimin sınırlarına ve ulaşacağı noktaya siyasi liderler ve onları iş başına getiren toplumlar karar verecek. Ancak biz de bu sürece fikir zemininden katkı koyabiliriz. Bu düşünceden hareketle St. Petersburg Devlet Üniversitesi Diplomatik Araştırmalar Direktörü Prof. Dr. Stanislav Tkachenko ile konuştuk. Rusya lideri Vladimir Putin’in sık sık fikir toplantılarına katıldığı Valdai Kulübü’nün de üyesi olan Prof. Tkaçenko, Rus dış politikasının Ukrayna savaşıyla ile birlikte kökten değişeceğini ve Batı ile olan ilişkilerde normalleşmenin nesiller alacağını söylüyor. Tkaçenko’ya göre “zorlayıcı diplomasi” Batı’ya karşı belli ölçülerde başarısız oldu ve artık Afrika, Latin Amerika ve Asya’ya açılma zamanı. Türkiye’nin ise Moskova’dan bakınca uluslararası ilişkilerde “yeni bir olgu” olarak görüldüğünü dile getiren Tkaçenko, Türkiye’nin çok kutuplu yeni ortamda bir kutbun lideri olma potansiyeli taşıdığı değerlendirmesini yaptı. Çok kutuplu ortamda sürekli müzakere ve diyaloğun önemine atıf yapan Tkaçenko çok kutupluluğu özetle; “ilişkilerin üç beş yılda bir baştan sonra değişebileceği esnek bir sistem” olarak tarif ediyor…

  • Hoş geldiniz Profesör Stanislav Tkaçenko, bize vakit ayırdığınız için teşekkürler.

Beni davet ettiğiniz için teşekkür ederim, çok memnun oldum.

  • Profesör, ilk sorum bu devasa savaşın sıfır noktasıyla alakalı olacak. Her gün Ukrayna sorunu hakkında konuşuyoruz. Bildiğimiz gibi Rusya Ukrayna’daki faaliyetlerini “özel askeri operasyon” olarak tanımlıyor. Batı ise “Rus işgali” ya da “Rusya’nın saldırısı” gibi başka terimler kullanıyor. Başta ben de bu çatışmanın adı hakkında emin değildim belki de başka bir tanım gerekiyordur. Bu sorunun ilk nasıl başladığını bunca bilgi bombardımanı altında soruyorum. Bu konudan sonra da günümüze gelip yeni süreçteki Türkiye-Rusya ilişkilerini ve Rusya’nın Orta Doğudaki büyük stratejisini konuşacağız.

Şu an Ukrayna’daki çatışma ile ilgili sorunla başlayacak olursam, bir düşünce kuruluşu sayılabilecek Valdai Kulübü’nün düzenlediği ve Rus Devlet Başkanının da katıldığı foruma ben de katıldım. Ayrıca Valdai Kulübü’nün üyesiyim. Bu sene de düzenlenen forumda Rus Devlet Başkanıyla dört saat boyunca konuşma fırsatımız oldu ve orada başkana sorulan sorulardan birisi Ukrayna’daki şu an olan durumun bir “iç savaş” olduğuna katılıp katılmadığıydı. Putin de “Evet bu doğru, bu bir iç savaştır” diye cevap verdi. Bu aslında şu an yaşanan çatışmanın en önemli boyutlarından birisi. Çünkü şimdi ben ne kadar jeopolitik düzenden ve Avrupa’nın yeni güvenlik yapılanmasından bahsetsem bile eski Sovyet Cumhuriyetlerinde yaşayan insanların düzeyinde en nihayetinde bu bir iç savaştır. Ama tabi Batı ile Rusya arasındaki bu çatışmanın özüne dönecek olursak aslında 21. yüzyılın başlarındaki tek kutuplu dünya George W. Bush yönetiminde başlamıştı. İlk karşı karşıya gelme ise 2004’te Ukrayna’daki sözde Turuncu Devrim’di. Bundan sonra ilişkilerimiz 2014’te Doğu Ukrayna’daki çatışmaya kadar kötüleşmeye devam etti ve başta Kırımlılar ve Sivastopol Rusya’ya katıldı. Yani 2022’deki çatışmaya giden bu süreç aslında kaçınılmazdı. Bu gibi bir çatışmaya giden bu süreci engellemek imkansızdı. Dolayısıyla benim görüşüme göre Rus hükumeti çok hızlı bir hamleyle ilk vuruşu yapmaya karar verdi. Çünkü bir yandan da Ukrayna’nın bir vekil olduğunu ve bu çatışmanın sadece bir iç savaş olmadığını aynı zamanda Rusya ile ABD ve saldırgan NATO üyeleri arasında, Rusya’yı Avrupa Siyasi-Ekonomik Bölge’sinden atmaya yönelik bir vekalet savaşı olduğunu da görüyoruz. 2021 Aralığından beri çatışmanın bu safhasında Rusya ABD’ye, NATO’ya ve OECD’ye Avrupa’nın yeni güvenlik yapılandırılması için müzakere tekliflerinde bulundu ve Rus teklifleri Batı tarafından reddedildi. Şubat’ın sonlarında başlayan bu askeri operasyon da bu uzun kitabın sadece bir sayfası oldu.

“İlk planda öngörülenler gerçekleşmedi”

  • Profesör, siz bu çatışmayı engellemenin hiçbir yolu olmadığını söylediniz ama bazı uzmanlar da “Rusya’nın bu savaştan kaçınma ihtimali var mıydı?” diye soruyor. Çünkü yine bir değerlendirmeye göre bu Rusya için hazırlanan bir tuzaktı. Siz Rusya’nın tıpkı Afganistan’da olduğu gibi stratejik bir hata yapıp kendini kırılgan bir noktaya getirmiş olabileceğini düşünüyor musunuz?

Ukrayna’nın silahlandırılmasının Rusya’yı bu çatışmada savurma ve nihayetinde kendiliğinden yenilmesini sağlama amacı olduğunu söyleyen makale ve yazıların sayısı gittikçe artıyor. Çünkü bu yaklaşıma göre Rusya aslında kendisinin varlığına güvenliğine ve istikrarına çok da büyük bir tehdit olmayan bir savaşta ama bu görüş artık Rusya’da popülerliğini yitirmeye başladı. Çünkü Ukrayna’nın 2022’de Luhansk ve Donetsk bölgelerine ve 2023’te de Kırım’a operasyon düzenlemeye hazırlandığı yönündeki istihbarat bilgileri ortaya çıktı. Elbette hala devam eden bir süreçten bahsediyoruz. Hiç şüphe yok ki 2022 Şubat’ında Moskova’daki, Kremlin’de birçok insan buradaki özel askeri operasyonun hemen hemen aynı zamanlarda gerçekleşen Kazakistan’daki olaylardaki gibi olacağını değerlendirdi. Tıpkı Kazakistan’daki gibi birkaç bin paraşütçü ile bu isyanın veya terör saldırılarının bastırılabileceğini düşünenler vardı. Tabi bu ilk planda öngörülenler gerçekleşmedi ve şimdi de Rusya yeni hedefleri amaçlayan yeni bir strateji geliştiriyor. Bu süreçte söylemler de oldukça değişti. Ukrayna’nın Nazilerden arındırılmasından başlayan bu söylemler çok temel sorunlara yöneldi. Bu temel sorunların başında Rusya Federasyonu’nun güvenliği ve Rusya’nın NATO’nun doğuya doğru genişlemeyeceğinin garantisini aldığı, askeri altyapının şeffaf olduğu, iki tarafın da birbirine ani saldırılarda bulunamayacağı, Avrupa güvenlik mimarisinin yeniden yapılandırılması gibi konular var.

“Türkiye’nin köprü olacağını umut ediyoruz” 

  • Okuduğum bir makalenizde “Rusya’nın zorlayıcı diplomasisi” dediğiniz, Başkan Putin’in dış siyasette aldığı kararlar ve Rusya’nın diplomatik eğilimleri hakkında bir kavramdan bahsediyorsunuz. Sorum ise Rusya’nın dış politikadaki eğilimlerinin Ukrayna’yla beraber nasıl değişeceği üzerine. Mesela Rusya ‘zorlayıcı diplomasi’den uzaklaşıp başka bir dış siyaset modeline geçiş yapabilir mi?

Bu büyük oranda akademik bir soru aslında. Çünkü SSCB’nin dağılmasından sonra Rusya için asıl meselelerden ve araştırma konularından birisi Rusya’nın askeri ve nükleer gücünün nasıl dış siyasetin gerçek bir alanında kullanılabileceği ve nasıl Avrupa’daki ve dünyadaki kurumlar tarafından hak ettiği değeri alabileceğiydi.Bahsettiğiniz makalem tam olarak bu konuyla ve Putin’in 1999’da Başbakan olduktan ve 2000’de Devlet Başkanı olduktan sonra geliştirdiği tüm mekanizmalarla alakalıydı. Bu yıl Ukrayna’daki çatışma ve ekonomik yaptırımlar Rusya’nın dış siyasetini kökten değiştirecektir ve hatta bu sürece çoktan girmiş bulunmaktayız. Rusya’nın ABD ve Avrupa’yla ilişkilerinin bozulmuş olduğunu görmek hiç zor değil. Bu ilişkileri tekrar uygun bir tabana oturtmak birkaç nesil ya da 20 ila 40 yıl arası bir zaman alacaktır. Bazı değerlendirmelere göre de ekonomik bağlar, birtakım aracılar yoluyla doğrudan veya dolaylı olarak devam edecek. Türkiye’nin de Rusya ile Avrupa arasındaki yatırım ve ticari akışın yeniden düzenlenmesinde çok önemli bir rol oynayacağını umut ediyoruz.

“Rusya, ABD ve Avrupa için tehdit oluşturmuyordu” 

Ayrıca Rusya’ya yaptırım uygulayan ve Ukrayna’daki savaşa dahil olan aşağı yukarı 50 ülkenin yanı sıra bu çatışmada Rusya’yı destekleyen ya da tarafsız olan dünya nüfusunun da yüzde 80’ini oluşturan yaklaşık 150 ülke bulunmakta. Bunların başında BRICS üyeleri ve Şangay İşbirliği Örgütü üyeleri ve diğer örgütler geliyor. Dolayısıyla uzun vadede Rusya’nın dış siyasetteki eğilimleri öncelikle Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkeleriyle ekonomik ve ticari bağlar kurmaya yönelik olarak değişecektir. St. Petersburg’da yapılan ekonomi zirvesinde yaklaşık 50 Afrika ülkesi lideri Rus liderlerle birlikteydi. Yani Rusya uzun vadeli stratejisini artık bu yönde kurmaya başladı. Rus dış siyasetinin yeniden şekillenmesinden bahsediyoruz ve bunun da sebebi Rusya’nın eski “zorlayıcı diplomasisi”nin ABD ve Avrupa ile ilişkiler bağlamında başarısız olması. Bunun birçok sebebi vardı. Mesela Rusya, ABD ve Avrupa güvenliği açısından doğrudan bir tehdit oluşturmuyordu. Rusya’nın nükleer silah kullanması hiç olası değildi ve konvansiyonel silahları da NATO üzerinde müthiş bir tehdit oluşturmuyordu. Böylece hem Rusya hem de NATO için Avrupa’nın güvenlik mimarisini kökten değiştirecek yeni stratejik adımlara yönelik uygun bir alan oluşmuştu.

  • Profesör, yakın dönemle ilgili bir sorum var. Rusya’nın bu zorlayıcı diplomasi çizgisini devam ettirebilmek için içeride yeterli gücü var mı? Ayrıca Rusya’nın iç siyasetini ve gücünün sınırlarını merak ediyoruz. Mesela Rusya’da farklı bir küresel düzen hayali olan bir güç, bir siyasi parti veya bir siyasi sınıf mevcut mudur?

Oldukça zor bir soru. Öncelikle Rus ekonomisinde, Rus finansal sisteminde ve Rus ticari sisteminde mevcut siyaset ve durum şaşırtıcı bir şekilde iyi gidiyor. 2022 yılı için cari dengemiz artıda seyrediyor. Bütçe sistemimiz şimdilik güvende, sağlıklı işliyor. Bir yandan Rus Rublesi değer kazanıyor. Yani makroekonomik açıdan baktığımızda ve dış ticaret yapısına baktığımızda Rusya fena bir durumda değil diyebilirim. Öte yandan Rusya’nın Ukrayna’daki faaliyetlerine halkın desteği oldukça yüksek. Tabi ki şimdi Rusya’da farklı siyasi güçler bulunuyor ve Rusya’nın mesela Herson’da ve Harkiv Oblastı’ndaki askeri başarısızlıkları tartışılıyor. Uzun vadeye baktığımızda da Rus ordusu modernize ediliyorken Batılı akademisyenler ve siyasetçiler, bazı kanaat önderleri anketlerle Rusya’nın içerisinde, örneğin sol partilerden Komünistlerden veya milliyetçilerden, Rusya’ya karşı bir muhalefet aramaya çalışıyorlar.

“Rusya’da yapısal bir muhalafet yok” 

Nitekim bu partiler zaten alenen Rusya’nın askeri operasyonu hakkında şüphelerini dile getiriyorlar. Aynı zamanda bu muhalefet oldukça teknik bir seviyeden ilerliyor. Yapısal bir muhalefet ise bulunmuyor. Bunun sebebi biraz da halkın mutlak bir çoğunluğunun bu çatışmadan ötürü sosyoekonomik refahının müthiş ölçüde kötü etkileneceğini düşünmemesidir. Tabi ki cephedeki can kayıpları Rusya Federasyonu için üstlenmesi çok ağır bir yük. Ayrıca Ukrayna’da bu askeri operasyonun bitmesi üzerine giderek artan beklenti, cephedeki durum donması, müzakerelerle ilgili. Sonuç olarak  ihtilafın çözülmesine yönelik seçenekler de Rus kamuoyunda oldukça popüler.

  • Profesör, şimdi ise Türkiye – Rusya ilişkilerine gelmek istiyorum. Moskova bu kaotik ortamda Türkiye’nin rolünü nasıl değerlendiriyor merak ediyorum. Mesela bir süper güç adayı olarak mı görüyor? Bu bir seçenek… Veya geçici bir arabulucu olarak mı, ya da Batı bloğunda güvenilir bir NATO üyesi olarak mı, yoksa çok kutuplu dünya düzeninin kutuplarından biri olarak mı görüyor Moskova Türkiye’yi ? Moskova’nın, Türkiye’yi orta vadede yakın bölgemizde ve küresel ölçekte nasıl değerlendirdiğini merak ediyorum.

Bu sorular için çok teşekkür ediyorum Rus dış siyaseti açısından çok önemli sorular bunlar. Her yıl en az birkaç kere akademisyenler ya da gazeteciler Putin’e “Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında ne düşünüyorsunuz? Ona güveniyor musunuz? Sizce istikrarlı ilişkiler kurabileceğiniz birisi olarak görüyor musunuz?” gibi sorular soruyorlar ve cevabı her zaman “evet” oluyor. “Ülkesine ve milli çıkarlarına sahip çıkan birisi. Anlaşma yaptığımızda da sözüne ve hareketlerine güvenebileceğimiz birisi” diye cevap veriyor.

Genelden daha özele inecek olursam Rusya Türkiye’yi sayısı beşi geçmeyecek tam olarak bağımsız olan ülkelerden birisi olarak görüyor. Bu Rusya’da da yeni ortaya çıkan bir tanım. Bu gibi ülkeler kendi çıkarlarına küresel çıkarlardan veya uluslararası örgütlere bağlılıklarından daha fazla önem veriyorlar. Türkiye’nin dışında bu ülkeler arasında Suudi Arabistan, Kuzey Kore, Brezilya, İran, Hindistan ve tabi ki Çin gibi ülkeler var. Bu gibi ülkeler gerçekten yeni çok kutuplu düzende kendi kutuplarını oluşturabilecek ülkeler. Çünkü bunlar kendi bağımsızlıklarını kazanmış yüzlerce yıllık tarihi olan medeniyetleri temsil eden ülkeler. Aynı zamanda bunlar kendi bölgelerindeki entegrasyonun yer yer serbest ticaret anlaşmalarıyla ve bazen de gümrük birlikleriyle merkezini oluşturan ülkeler. Bu açıdan baktığımızda Rusya, Türkiye’yi klasikleşmiş askeri ve siyasi ittifaklar arasında rekabet ve yarıştan daha öteye gidebilen, uluslararası ilişkilerdeki yeni bir olgu olarak görüyor.

“Putin, Türkiye’ye ve Erdoğan’a güveniyor” 

Çift kutuplu sistemde dış siyasette ABD’ye ya da SSCB’ye biat etmeniz yeterliydi. Ancak artık sistem tam olarak çok kutuplulaştı ve bu kutupların kendi aralarındaki anlaşmalar da gelişmeye başladı. Bence de bu uzlaşmalar hali hazırda ilerleyen müzakerelerle sürdürülebilir ve sürdürülmeli. Şimdi Rusya ve Türkiye arasında ilişkilerde gördüğümüz şey ise hassas konular hakkında aralıksız müzakereler ve bu çok önemli. Ukrayna’daki çatışma, Rus ve Ukrayna tahılının Türkiye üzerinden küresel pazarlara ihracatı, Orta Doğu’da ve Suriye’deki durumlar, enerji projeleri, taşıma ve lojistik koridorları gibi…Yani buradan yaklaşmakta olan dünyanın iki ittifakın oyunun kurallarını belirleyip bazen çatışıp bazen ilişkilerin iyileştiği Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir istikrar sağlamayacağını anlayabiliyoruz. Gelmekte olan çok kutuplu dünyada, kalıcı ittifakların aksine tamamen bağımsız olan devletler arasında sürekli müzakereler görülecek. Bu da her üç ya da beş yılda bir ilişkilerin değiştiği, bazen daha uzlaşmacı bazen daha az uzlaşmacı olurken, karşılıklı saygının hep olduğu ve çok kutuplu dünyanın hep olacağı anlayışıyla bu çok kutuplu sistemin Rus dış siyasetinde daha da öne çıkacağı görülüyor.

Bu tarz bir girizgahla başladıktan sonra şunu söylemek istiyorum: Biz Türkiye’yi çok güvenilir ve işlevsel bir arabulucu bir vekil ve barışı sağlayan bir unsur olarak ya da Rusya’ya gerçekleşen gıda krizinde, ticaret gibi çok temel konularda yardım edebilecek bir ülke olarak değerlendiriyoruz.

Putin birden çok kez Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanına güvendiğini 2021’de ve 2022’deki Valdai Forum’larında da söyledi. Çünkü aslında Türkiye Cumhurbaşkanının ülkesini hem içerde hem de uluslararası camiada nasıl koruduğunu anlayabiliyoruz. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kalıcı üyelerinin değiştirilmesi yönündeki fikirlere veya 21. yüzyıldaki süper güçlerin yeniden tanımlanması konusundaki tartışmalara Rusya çok fazla önem vermiyor. Birleşmiş Milletler örgütü 80 yıl önce kuruldu ve dünya o zamandan bu yana çok köklü değişimler geçirdi. Şu anda da küresel sistemdeki süper güçlerin aralarındaki ilişkiler üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Tam bağımsız ülkeler için ve çok kutuplu dünyanın Rus, Çinli ve Hint bölgelerinde askeri ittifaklar oluşturulabilecek ancak sürekli olarak ekonomi çevre ve ticaret gibi konularda müzakerelerin yapılabileceği bir forum oluşturduk.

“Rusya, Suriye’de askeri bir operasyondan memnun olmayacak” 

  • Sayın Profesör, şimdi biraz resmi daraltmak istiyorum çünkü bir yandan da bu sıralar Suriye’de Türk Ordusu’nun operasyon yapma ihtimalini konuşuyoruz. Rusya’nın böyle bir olası operasyona tepkisi nasıl olur. Çünkü biliyorsunuz Türkiye YPG’yi NATO’nun terör örgütü olarak kabul ettiği PKK’nın bir uzantısı olarak tanımlıyor ama bir yandan da Batı yıllardır YPG’ye silah yardımlarında bulunuyor. Türk toplumu Moskova’nın Türkiye’nin yapacağı olası bir operasyona tepkisini merak ediyor…

Öncelikle bu tabi ki yüksek siyaset ve diplomasisinin bir konusu ve Rusya’nın tam olarak tutumu ne olacak bilmiyorum, ama yine de Kremlin’den Başkan Putin’in yardımcısından ve Dışişleri Bakanlığından konu üzerine birtakım sinyaller veriliyor. Öncelikle bu askeri operasyondan pek memnun olmayacağız. Türkiye’nin güvenlik endişelerini anlıyoruz, İstanbul’da ve sınır bölgesinde gerçekleştirilen terör saldırılarını düzenleyenlerin cezalandırılması gerektiğini düşünüyoruz.Rusya aynı zamanda güvenlik istihbaratı veya bu saldırıları düzenleyenlerin yakalanmasında işbirliği yapmaktan da memnuniyet duyacaktır. Ancak Rusya olarak maalesef savaşın çok riskli bir iş olduğunu biliyoruz.

Türk Ordusu oldukça büyük, NATO’nun en büyük ikinci ordusu ve oldukça profesyonel. Ancak dağlık ve engebeli arazide bir operasyona gidiyor. Bildiğiniz gibi Rusya, Suriye’deki muhalif Kürt güçlerin büyüklüğünü hesaplamaya çalışıyor. Ve binlerce asker olduğunu hesapladılar. Bu operasyon yavaş ve kanlı ve uzun bir çatışmaya dönebilir. Tabi tam olarak bilemiyorum ama Rusya’nın Türkiye’ye muhtemel mesajı şu olacaktır: Gelin, Kürt güçlerinin bir çeşit bağımsızlık arayışıyla hareket ettikleri alanı sınırlandırmak için Suriye yönetimiyle yani Başkan Esad’la bir işbirliği yapalım. Tabi ki Rusya’nın politikası bölgeyi Amerikalılardan temizlemek ve silah ve diğer askeri teçhizatların aktarılmasını engellemek olacaktır. Çünkü o bölgedeki Kürt güçlerinin saldırabilmesi ve barınabilmesi için ABD desteği hayati bir koşul olarak duruyor. Yani öncelikle Rusya, Suriye ve Türkiye arasında müzakereleri kendine dayanak görüyor ve görecektir. Rusya arabulucu bir rol oynamaya da hazır durumdadır. Tabi askeri seçenek de göz ardı edilmemeli ve bu durumda da Rusya 30 kilometrelik güvenli bölgenin dışındaki etkiyi olabildiğince azaltmaya çalışacaktır.

“Ortadoğu’daki varlığımızın yapısı değişiyor”

  • Profesör, son sorum ise Ortadoğu ile ilgili. Rusya’nın hem İsrail hem de Suriye ile özel ilişkileri var. Ukrayna Savaşı Rusya’nın Ortadoğu siyasetlerini nasıl değiştirdi?

Burada iki ana nokta var. Birincisi doğal olarak Rusya şu an Ukrayna’ya odaklanmış durumda ve Ortadoğu’daki Rus varlığı giderek azalıyor. Baktığımızda Ortadoğu’daki birliklerin geri Rusya’ya çekildiğini ve Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki donanmasının da azaltıldığını görüyoruz. Aynı zamanda Rusya’nın Suriye’yle ve İsrail’le özel bir ilişkisinin olduğunu söylediniz ancak 10 yıl önce bir hayal gibi gelecek olan Suudi Arabistan’la da gittikçe iyileşen ilişkilerimizin olduğunu söylemek isterim.

  • Belki bu listeye Birleşik Arap Emirlikleri’ni de ekleyebiliriz?

Kesinlikle. Keza İran’la da ilişkilerimiz ayrı bir seviyeye gelmiş durumda. Bu yüzden ilk söyleyeceğim şey askeri varlığın azaldığı ama diplomatik varlığımızın arttığıdır. Özellikle de hem Suudi Arabistan’la hem de İran’la müzakere edebilen belki de tek ülke olarak Rusya OPEC+ anlaşmasında büyük başarılar gösterdi. Bu perspektiften baktığımızda Rusya’nın Ortadoğu’daki varlığı oldukça değişiyor. O yüzden Rusya’nın Ortadoğu’daki varlığı azalıyor demek çok sığ olacaktır. Çünkü Rusya da artık bölgedeki istikrarı sağlamak için farklı araçlar kullanmaya başlıyor. Örneğin Türkiye’deki doğalgaz merkezi veya İran’daki enerji firmalarına sağlanan yatırımlar gibi farklı enerji projelerinde rol alıyor. Kuzey-Güney koridoru veya tahıl ve diğer tarım ürünlerini sağlayan gıda programında Rusya’nın öncü rolü gibi farklı alanlar da bulunmakta.

Yani benim şahsi kanaatim Rusya’nın Ortadoğu’daki varlığı azalmıyor, bu varlığın yapısı değişiyor. Rusya Ortadoğu’nun istikrarına oldukça fazla önem veriyor. Suriye ve Mısır gibi ülkelerle tarihsel bir askeri ittifakımız da mevcut. Başta Ukrayna’daki operasyon Ortadoğu’daki Rus varlığını kötü etkilemiş olsa da, Rusya yakın gelecekte bölgedeki varlığını güvenlik sağlayıcı olarak iyice rayına oturtmuş olacaktır.

Profesör, katılımınız için çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

Söyleşi

Gazeteci Lynch: Trump, Avrupa sağı için artık bir yük haline geliyor

Yayınlanma

Dış politika yazarı Lily Lynch, Harici’ye verdiği mülakatta Orta Avrupa ve Balkanlar’ın değişen siyasi manzarasını değerlendirdi. Analizleri New Statesman ve New Left Review başta olmak üzere The Baffler, Noema ve Liberties gibi mecralarda yayımlanan Lynch, mülakatta Macaristan’daki seçim sonuçlarından Sırbistan’ın dış politika tercihlerine kadar geniş bir çerçeve çiziyor.

2025 yılında LA Press Club’dan ödül alan ve makaleleri Best American Essays seçkisine giren yazar, Ukrayna savaşının bölge liderleri üzerindeki etkilerini ve Avrupa genelinde sağ popülizmin girdiği yeni evreyi ele alıyor. Söyleşi, Trump döneminin Avrupa sağı için yarattığı yeni gerçekliklere ve Balkanlar’daki hassas dengelere dair kapsamlı bir bakış sunuyor.

Macaristan ile başlamak istiyorum; özellikle de son dönemde Viktor Orbán ve Fidesz’i andıran, Péter Magyar liderliğindeki sağ popülist Tisza Partisi’nin seçim zaferi üzerinden. Bu zafer Macaristan’ın geleceği için ne ifade ediyor? Orbán’ın yakın çevresini içine alan derin yolsuzluklar ve güç istismarı uluslararası basında da geniş yankı bulmuştu. Seçim listesinin en başındaki üç ana partinin de sağcı olması, oldukça karamsar bir tablo çiziyor.

Magyar’ın kazandığı başarının birkaç önemli gerçeği su yüzüne çıkardığı kanaatindeyim. Bunlardan ilki, sağ fikirlerin Macaristan’da hâlâ geniş kitlelerce benimseniyor olması. Magyar’ın göç gibi konularda Orbán’dan pek de farklı bir duruş sergilememesi bunun en somut göstergesi. Dolayısıyla bu seçimlerde sağ siyaset yenilgiye uğramadı; aksine, bu çizginin Macaristan’da ne kadar kökleşmiş olduğu ve halkın hissiyatını doğrudan yansıttığı bir kez daha tescillendi.

Bununla birlikte, sağ popülizmin belirli bir türünün artık toplumda bir yorgunluk yaratmaya başladığını düşünüyorum. Bu; siyonizmle eklemlenmiş, Orbán’ın da şahsında cisimleşen, Trumpvari, kişi odaklı ve yer yer maskaralık düzeyine varan popülizm türüdür. Magyar’ın başarısı; MAGA (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) tarzı popülizmden kopmuş, belki biraz daha az revizyonist, daha vakur ve ciddi bir sağ siyasete duyulan özlemi fısıldıyor: Göç karşıtı ve muhafazakâr, ancak mevcut statükoyla daha barışık bir siyaset bu.

Seçim sonuçları aynı zamanda Trump markasının giderek daha zehirli bir hal aldığını, Orbán’ın Trump’ı böylesine sahiplenmesinin -hatta seçim öncesinde JD Vance’i kendi adına kampanya yürütmesi için davet edecek kadar ileri gitmesinin- faydadan çok zarar getirdiğini gösteriyor. Trump, özellikle Avrupa’daki sağ için artık bir yük haline geliyor. Trump’ın Grönland’a yönelik tehditlerinden sonra, Avrupa’da hiç kimse hem Trump’ı destekleyip hem de egemenliğe saygı duyduğunu iddia edemez. Oysa kendisini “egemenlik savunucusu” olarak pazarlayan Orbán’ın bir zamanlar vazettiği tam da buydu. Nihayetinde görünen o ki Orbán, yalnızca Brüksel’den gelen müdahalelere karşı çıkıyor, Trump Amerika’sının dayatmalarına ise kapıyı sonuna kadar açıyordu.

Öte yandan, Orbán’ın bilinçli olarak körüklediği kültür savaşı da artık kendisine eskisi kadar getiri sağlamıyor. Kayda değer bir ekonomik başarı sunamayan, yolsuzluk algısının ise bu denli ayyuka çıktığı bir düzende, toplumsal cinsiyet gibi meseleler üzerinden yürüttüğü kültür savaşı hamleleri, onu iktidarda tutmaya yetmedi. Dahası, Orbán’ın toplumu yeniden gelenekselleştirme çabaları da hüsranla sonuçlandı. Hayata geçirdiği doğum yanlısı politikalar oldukça maliyetliydi ancak doğum oranlarını artırmada pek bir varlık gösteremedi. Orbán döneminde kiliseye gidiş oranları, dinin otoritelerce hoş karşılanmadığı sosyalist dönemin bile gerisine düştü.

Sırbistan’a da değinmekte fayda var. Aleksandar Vučić liderliğindeki hükümet, genellikle “çok yönlü dış politika” olarak tanımlanan bir çizgi izliyor gibi görünüyor. Bir yanda AB üyeliği perspektifi, diğer yanda ise Rusya ile tarihsel kökleri olan bağlar… Ancak Ukrayna savaşı sürecinde Moskova’dan gelen açıklamaları, özellikle de Dış İstihbarat Servisi’nin (SVR) üçüncü taraflar aracılığıyla Kiev’e silah teslimatı yapıldığı iddialarına gösterdiği sert tepkiyi nasıl okumalıyız? İki kutup arasında salınan bu “eşik devlet” olma hali ne kadar sürdürülebilir?

Vučić’in Sırbistan’ın karmaşık jeopolitik konumunu nispeten iyi yönettiği bir dönem vardı. Bundan on yıl öncesine dayanan Vučić döneminin altın çağında Sırbistan; Rusya, Çin, Türkiye, ABD ve Bağlantısızlar Hareketi üyesi pek çok Küresel Güney ülkesiyle ilişkilerini aynı anda yürütürken, bir yandan da AB adaylığını koruyabiliyordu. Fakat Şubat 2022, onun için her şeyi değiştirdi. Avrupa’nın ortasında, artık sadece Donbas ile sınırlı kalmayan topyekûn bir savaşın patlak vermesi, Sırbistan’ın politikasını diğer Avrupa ülkeleriyle uyumlu hale getirmesi yönündeki baskıları bir anda artırdı. Bu durum uygulamada; Rusya’ya yaptırım uygulanması, BM Genel Kurulu’ndaki Ukrayna oylamalarında AB ve NATO ülkeleriyle tam bir uyum içinde hareket edilmesi gibi beklentileri beraberinde getirdi.

Vučić’in Sırbistan üzerinden Ukrayna’ya dolaylı silah satışına izin verdiği bir gerçek; bu hamle ona Batı başkentlerinde ciddi bir kredi kazandırdı. Ruslara karşı ise mazeretlere sığındı: Devasa bir baskı altında olduğunu ve Batı’ya temel olarak “hayır” diyemediğini iddia etti. Rusların bir süreliğine, gönülsüzce de olsa bunu sineye çektiğini düşünüyorum. Ancak Vučić’in durduracağına dair söz vermesine rağmen Ukrayna’ya silah akışı kesilmeyince, Rusya cephesinden sert tepkiler gecikmedi.

Belki Çin hariç, artık bu aktörlerin hiçbirinin Vučić’e güvendiğini sanmıyorum. Vučić uzun süre herkesin duymak istediğini söyleyen bir figürdü. Bunun en çarpıcı örneği, Sırbistan’ın BM Genel Kurulu’ndaki bir Ukrayna oylamasında “evet” oyu vermesinin hemen ardından Vučić’in çıkıp bunun “bir hata” olduğunu ve aslında “hayır” oyu vermek istediklerini söylemesiydi. Bu, bilinçli bir muğlaklık stratejisiydi: Hangi mesaja inanmalıydınız? Atılan resmi oya mı, yoksa Vučić’in basına yaptığı açıklamaya mı? Yıllarca bu sanatı ustalıkla icra etti; Washington’a ayrı, Moskova’ya ayrı, Brüksel’e ayrı mesajlar verdi. Bu tür bir belirsizliği bir süre, hatta belki uzunca bir süre idare edebilirsiniz; ancak savaşın her şeyi berraklaştıran bir etkisi vardır. Bir noktada, artık seçim yapmak zorunda kalırsınız.

Vučić aynı zamanda ikinci Trump yönetiminin kaybedenlerinden biri oldu. Bu durum, tam olarak umduğunun aksi yönünde gerçekleşti; zira Sırbistan’ın Trump için doğal bir müttefik olacağını bekliyordu. Aksine, mevcut yönetim tarafından defalarca reddedildi. Vučić, Trump’ın iktidara gelir gelmez Ukrayna’daki savaşı bitireceği beklentisiyle çok yönlü dış politikasına sadık kalmıştı. Trump’ın savaşı bir anda sonlandıracağına gerçekten inandığını düşünüyorum. Eğer bu gerçekleşseydi, üzerindeki AB baskısı hafifleyecek ve işi çok daha kolaylaşacaktı. Uzun lafın kısası, son dönemdeki iki gelişme onun bu çok yönlü yaklaşımını çıkmaza soktu: İlki Şubat 2022’de başlayan topyekûn savaş, ikincisi ise Trump’ın yeniden seçilmesi ve sonrasında Beyaz Saray ile kurulan o müphem ilişkiler.

Burada, son yıllarda periyodik olarak için için kaynayan ve yer yer patlak veren bir fay hattına dönüşen Kosova meselesine de değinmek yerinde olabilir. Kosova’da Aralık ayında yapılan seçimlerde Albin Kurti yeniden başbakanlık koltuğuna oturdu. Bu konuda elinizdeki bilgileri veya gözlemlerinizi paylaşmanız mümkün mü? Önümüzdeki yıllarda burayı çokça konuşacakmışız gibi görünüyor.

Albin Kurti, kariyerini bir anlamda Kosova’nın kuzeyinde “Sırp Belediyeler Birliği” ya da “Sırp Belediyeler Topluluğu” denilen yapının kurulmasına karşı çıkmak üzerine inşa etti. Kosova’nın kuzeyi, Kurti hükümetini meşru kabul etmeyen ve büyük oranda Belgrad’ın ağzına bakan, buna rağmen kendilerini Sırp hükümeti tarafından da terk edilmiş hisseden bir Sırp çoğunluğa ev sahipliği yapıyor. Kosova ile Sırbistan arasında 2013 yılında imzalanan Brüksel Anlaşması uyarınca, Kosova hükümetinin -yine de Priştine’ye bağlı kalacak şekilde- bir tür kısıtlı özyönetim katmanı sağlayan bu Birliği kurması gerekiyor. Karşılığında ise Sırbistan bölgeden elini çekecek ve kontrolü Kosova hükümetine devredecekti.

Bu durum, Kosova’da her zaman büyük bir tartışma konusu oldu; zira bazıları bunun nihai bir Sırp ayrılıkçılığına zemin hazırlayacağına inanıyor. Kurti’nin görevde kalması, bu cephede pek bir ilerleme kaydedilmeyeceği anlamına geliyor. Bu tıkanıklık Batı başkentlerinde Kurti’ye karşı ciddi bir hayal kırıklığı yarattı; nitekim kendisi geçen yıla kadar AB yaptırımları altındaydı.

Mevcut statüko ne kadar gergin olursa olsun, topyekûn bir savaşın kapıda veya kaçınılmaz olduğunu savunanlara katılmıyorum. NATO’nun Kosova’daki barış gücü KFOR bünyesinde yaklaşık 4 bin 500 asker bulunuyor. Yine de yerel ölçekli şiddet olaylarının ara ara nüksedeceğinden eminim; bu zaten her bir iki yılda bir yaşanıyor. Ancak bu şiddet dalgalarının topyekûn bir savaşa evrileceğine pek ihtimal vermiyorum. Tüm o sertleşen duygulara ve güvensizliğe rağmen, Balkanlar’da hiçbir tarafın yeni ve büyük bir savaşa girecek dermanı yok.

Son olarak, Avrupa genelinde yükselen sağ popülist dalgayı nelerin tetiklediğine ve bunun Avrupa’nın geleceğini nasıl şekillendireceğine dair geniş perspektifli değerlendirmenizi merak ediyorum. Giorgia Meloni örneğinde olduğu gibi, o sözde “düzen karşıtı” profil ya doğrudan düzene, yani Brüksel bürokrasisine boyun eğiyor ya da akıl almaz bir yolsuzluk sarmalı üretiyor. Bu gerçekten ilgi çekici bir mesele, görüşlerinizi duymayı çok isterim.

Sağ popülist dalgayı tetikleyen unsurlara dair vereceğim yanıt pek de orijinal sayılmaz. Bu dalganın hemen öncesinde, kurumlara, uzmanlara ve liberalizme olan inancın genel bir krize girmesine yol açan 2007-2008 finansal krizinin gelmiş olması bir tesadüf değil. Bu sarsıntı, “seçkinlere” karşı popülist bir tepkinin yeşermesi için oldukça bereketli bir zemin hazırladı. Elbette bu düzen karşıtı siyasetçiler, “bataklığı kurutma” veya yerleşik güçlerle savaşma vaatleriyle iktidara geliyor; ancak koltuğa oturdukları anda son derece konvansiyonel politikaları benimseyiveriyorlar. Ya da Orbán örneğinde olduğu gibi, yerleşik mutabakattan gerçekten kopuyorlar ancak bu sefer de eleştirdikleri o liberal “seçkinlerden” çok daha derin bir yolsuzluk batağına saplanıyorlar. Siyasette söylem ile uygulama arasında her zaman bir uçurum vardır; fakat bu uçurum, sağ popülizmde hiç olmadığı kadar derinleşiyor.

Okumaya Devam Et

Söyleşi

‘Sözde uluslararası düzen çöküyor; geriye kalan tek hakikat ulusal çıkarlardır’

Yayınlanma

İsviçreli gazeteci, Die Weltwoche dergisi Genel Yayın Yönetmeni Roger Köppel, Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Harici’ye verdiği bu kapsamlı mülakatta, sarsılan küresel nizamın röntgenini çekiyor. “Kurallara dayalı uluslararası düzenin” çöküşünü realizmin soğukkanlı merceğinden yorumlayan Köppel, modern ittifakların ulusal çıkarlar karşısındaki kırılganlığını çarpıcı tespitlerle dile getiriyor.

İran-İsrail hattındaki gerilimlerden NATO’nun içsel sancılarına, Çin’in yükselen bir alternatif oluşundan teolojinin siyasetle imtihanına kadar pek çok kritik başlık, Köppel’in kendine has ve ödün vermez perspektifiyle yeniden şekilleniyor. Vatikan ile Amerikan sağındaki popülist figürler arasındaki sürtüşmeyi de değerlendiren Köppel, dinin jeopolitik bir enstrüman olarak geri dönüşünü özgün bir dille sorguluyor.

Türkiye’nin bu “kadim ve kutsal” çatışma coğrafyasında üstlendiği merkezi arabuluculuk rolüne özel bir vurgu yapan Köppel, ahlakçı retoriğin ötesinde, sahici bir diplomasinin imkânlarını tartışmaya açıyor. Bu söyleşi, büyük güçlerin gölgesinde yeniden kurulan dünyada, pragmatizmin ve diyaloğun son sığınağına dair bir yol haritası sunuyor.

İran üzerine devam eden görüşmelerle başlamak istiyorum. Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında Hürmüz Boğazı’na dair bir mutabakat olduğuna dair tartışmalar var; ancak sonrasında işler epey sarpa sardı. Şimdiyse İran, Amerikan tarafının ablukayı kaldırmaması nedeniyle boğazı yeniden kapatacağını iddia ediyor. Daha genel bir çerçeveden bakacak olursak, bu ateşkes süreci hakkında ne düşünüyorsunuz? Önümüzdeki günlerde nasıl bir seyir izleyeceğini öngörüyorsunuz?

Şayet bunu bilseydim, elimde çok kıymetli bir bilgi olurdu. Muhtemelen borsa hareketlerini önceden kestirebildiğim için çok zengin bir adam olurdum. Maalesef ulusal çıkarların, güvenlik kaygılarının ve hatta dini itikatların savaş meydanına indiği, fevkalade müşkül bir vaziyetin içerisindeyiz. Günün sonunda sağduyunun galip gelmesini ve tüm tarafların bu korkunç durumu sükûnete erdirmek için bir yol bulmasını temenni etmekten başka bir şey gelmiyor elden. Fakat bu nasıl başarılabilir… Ben bir İsviçreliyim; burada herhangi bir tavsiyede bulunmak benim için çok ama çok güç. Tüm tarafları anlayabiliyorum. İsrail’in güvenlik kaygılarını anlıyor, buna büyük bir hak veriyorum. Başkan Reagan’dan bu yana İran konusunda oldukça net bir tavır sergileyen Amerikan tutumunu da kavrayabiliyorum. Bir yanda da İran var; en azından Avrupa’nın gözünde, diğer ülkeler için bir tehdit olarak görülebilecek bir yola girmiş -ki burada kelimelerimi ihtiyatla seçiyorum- balistik cephanelikler inşa eden, nükleer patlayıcılar üzerinde deneyler yapan o muazzam medeniyet… Gerçekten çok çetin bir mesele. Yine de bir şekilde iyimserliğimi koruyorum. Bir çözüm bulacaklarına inanıyorum; fakat şu an için bunun nasıl olacağını kestirmek çok güç.

İran savaşı söz konusu olduğunda, Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa arasında bir tür ihtilaf baş göstermişti. Donald Trump’ın, Grönland fiyaskosunun ardından zaten gerilen bağlar sebebiyle Avrupalı müttefiklerinden belli başlı beklentileri vardı. Avrupa’nın neden hiçbir yardım göndermediğini nasıl yorumluyorsunuz? Sizce Trump haklı mıydı? Yoksa Avrupa mı haklıydı? NATO’nun bu iki kanadı arasındaki mevcut durum nedir?

AB ile ABD arasındaki münasebette tanık olduğumuz bu tabloyu, Antalya’daki bu forumda ele alınan o temel meselenin; yani sözde uluslararası düzenin çöküşünün, o nizamın çatırdayışının bir emaresi olarak görüyorum. Bu ittifakların günümüz dünyasında hiçbir ehemmiyet taşımadığını, NATO gibi askeri paktlar düzeyinde bile müşahede edebiliyorsunuz. Ulusal çıkarların hüküm sürdüğü bir dünyadayız. Aslına bakarsanız, tarihin her döneminde ulusal çıkarların hüküm sürdüğüne inanıyorum; ancak bazen büyük bir riyakârlıkla beraber “uluslararası düzen” ya da “kurallara dayalı nizam” üzerine tumturaklı nutuklar atılıyordu. Nihayetinde mesele her daim ulusal çıkarlardan ibaretti. Bugün bunu NATO’da da görüyoruz: Avrupalılar NATO üzerinden konuşmak ya da bu yapıyı kullanmak kendi çıkarlarına uygun düştüğünde “Biz NATO üyesiyiz” diyorlar. Ancak NATO’nun en büyük gücü olan Amerika Birleşik Devletleri çıkıp “Şimdi bize yardım etmek zorundasınız” dediğinde Avrupalılar “Hayır” cevabını veriyor. Bu durumu yargılamak, kim haklı kim haksız demek niyetinde değilim. Sadece şunu belirtmek isterim ki; bu durum bizlere, uluslararası kurallara dayalı sistemlerin ve NATO gibi ittifakların bugün ne bir güvenlik ne de bir nizam sağlayabildiğini gösteriyor. Artık tek geçer akçe ulusal çıkarlar ve ulusal liderlerin bir araya gelip çatışmalara çözüm üretme kabiliyetidir. İşte bu yüzden Antalya’daki bu forum hayati bir önem taşıyor. Zira her an, her dakika yeni çatışmaların patlak verebileceği böylesi bir “ulusal çıkarlar” dünyasında, diplomasiyi yeniden canlandırmak, konuşmak ve bu tür etkileşim platformları oluşturmak fevkalade kıymetli. Bir gün Ukrayna Dışişleri Bakanı’nı, ertesi gün Rusya Dışişleri Bakanı’nı burada ağırlamamız harika bir olay. Keşke Avrupa’da da benzer forumların sayısı artsa. Avrupa Birliği’ne yönelik eleştirim de tam bu noktada: Çok fazla ahlak dersi veriyoruz; sürekli kimin kötü, kimin iyi adam olduğunu dikte etmeye çalışıyoruz fakat diplomasi yoluyla ortak bir zemin, müşterek çözümler bulmak için yeterince çaba sarf etmiyoruz.

Avrupa’nın Rusya veya Çin ile olan ilişkilerine baktığımızda, özellikle de ikinci Trump yönetiminden önceki NATO toplantılarında, bu ülkelerin genel Batı nizamı için birer hasım olduğu hep iddia edilirdi. Fakat şimdi, bilhassa Avrupa ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki bağların kopma noktasına gelmesiyle birlikte, birçok AB üyesinin Çin ile kurulabilecek güvenlik alternatifleri aradığına şahitlik ediyoruz. Özellikle İspanya Başbakanı’nın Çin ziyareti, Emmanuel Macron’un benzer çıkışları ve Keir Starmer’ın Xi Jinping ile görüşmesi bu duruma örnek. Genel olarak bakıldığında, Çin’i Amerika Birleşik Devletleri’ne bir alternatif olarak görüyor musunuz? Sizce Avrupa rotasını Doğu’ya çevirir mi?

Ben tarafsız bir ülke olan İsviçre’den geliyorum. Biz düşman edinmemeye gayret ederiz. Çok küçük bir ülkeyiz; kendimizi savunabilmek mecburiyetindeyiz. İsviçre dünyaya sonuna kadar açıktır; herkesle çalışırız. Hatta son yıllarda tarafsızlığımız bir nebze zedelendi; zira Avrupa Birliği, Rusya’ya yönelik yaptırımlara iştirak etmemiz, hatta Ukrayna’ya silah göndermemiz için İsviçre’ye çok baskı yaptı. Bereket versin ki silah gönderme işine asla girmedik. Hukuki manada katı bir tarafsızlık sergiledik. Ancak yaptırımlar sebebiyle o mutlak bitaraflığımızı bir parça kaybettik. İsviçre dünyaya tamamen açık bir ülke. Bence pek çok Avrupa ülkesi de bu yolu izlemeli ve kendilerini bu tür çatışmacı dünya görüşlerine hapsetmemeli. Elbette başka çıkarlar da söz konusu olabilir. Baltık ülkelerinin Sovyetler Birliği ve Rusya ile olan geçmişlerine bakarsanız durumun çetrefilli olduğunu görürsünüz. Polonya’nın farklı bir geleneği var; onlar kendi yollarını kendileri tayin edecek. Fakat genel olarak söylemem gerekirse, günümüz dünyasında güçlü ikili ilişkilere yatırım yapmalıyız. Avrupa ülkeleri elbette Amerika Birleşik Devletleri ile işbirliği yapmalı, hakeza Çin ile de Rusya ile de. Rusya, Avrupa’nın komşusu; ama Avrupa dediğimiz nedir ki? Avrupa, farklı tarihlere ve farklı ulusal çıkarlara sahip küçük ve orta ölçekli ülkeler topluluğudur. AB ise bu çıkar çokluğunu yönetmek için fazla hantal kalan bir yapı. Bu yüzden İsviçre perspektifinden şunu ısrarla savunuyorum: Rusya ile bir an evvel barışın. Çin ile savaşa ya da çatışmaya girmeyin. Başkalarına ahlak dersi vermeyi, üstten bakıp himayeci bir tavır takınmayı bırakın. Artık büyük güç siyasetinin bir parçası olmayan küçük bir ülkeler grubu olmaya çalışın. Bırakın başkaları “büyük güç” olsun. Bizler büyük ekonomik güçler, bilimsel güçler, diplomasi ve uzlaşı güçleri olabiliriz; dünyanın geri kalanını ise bu gezegende var olan o büyük yırtıcı güçlere bırakabiliriz. Elbette büyük güçlerin büyük dertleri olur. Biz ise daha küçük dertleri olan daha küçük ülkeleriz.

İlk Trump döneminde hâkim olan bir görüş vardı; eğer Avrupa ülkeleri mümkün olduğunca dişini sıkarsa, sonunda Avrupa ile yeniden çalışmaya hevesli bir lider gelecekti; ki o isim Joe Biden oldu. Joe Biden seçildiğinde ise Ukrayna savaşı patlak verdi ve ardından Avrupa ülkelerinin NATO çatısı altında yeniden kenetlendiğine şahit olduk. Ancak şimdi ilişkilerdeki gerilim o kadar şiddetli ki, işler bir daha eskisi gibi olmayabilir. Yine de pek çok uluslararası toplantıda, California Valisi Gavin Newsom gibi -ki kendisi ABD’nin bir sonraki başkanı olabilir- isimlerin “2028’e kadar dişinizi sıkmanız gerek” dediğini duyuyoruz. Sizce bir Demokrat ya da Amerikan yerleşik düzenine daha yakın bir isim başkanlık koltuğuna oturursa, o “kolektif Batı” mefhumu geri döner mi? Avrupa ve ABD ilişkileri eski günlerine kavuşur mu?

Doğrusunu isterseniz, bu manada Trump öncesi döneme dönülmemesini temenni ediyorum. Zira Donald Trump -ki kendisi Amerikan Başkanı’dır- bana göre vakti çoktan gelmiş bir şeyi yaptı: “Rusya ile yeniden konuşmalıyız, diplomasiye yönelmeliyiz” dedi. Biden döneminde diplomasi namına hiçbir şey yoktu. Eğer Gavin Newsom ikinci bir Biden olmak niyetindeyse -yani Rusya ile diplomasiye kapalı, “Batı ve diğerleri” diyerek bizleri dünyanın geri kalanına karşı konumlandıran o kolektif Batı anlayışını sürdürecekse- bunun geleceği fethedebilecek bir felsefe olduğunu düşünmüyorum. Elbette Amerika Birleşik Devletleri devasa bir ülke; adeta bir Godzilla. Ve böyle bir devin çok fazla sorunu vardır. Çin bölgesinde Tayvan ile, Japonya ile bir sürü ittifakı ve angajmanı söz konusu. Kolay değil. Küresel çıkarlarınız olduğunda neler yapabileceğinizi iyi hesaplamanız gerekir. Bence realiteyi domine eden asıl eğilim -ki Trump bunu fark etti- Amerika Birleşik Devletleri’nin tek taraflı tahakküm kurduğu dönemin artık kapanmış olmasıdır. Bu, 1990’da Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra geçerliydi. O zaman Ruslar yere serilmişti; Çin ise Mao Zedong sonrası hâlâ çok zayıftı, daha yeni toparlanıyordu. Şimdi bambaşka bir dünyadayız. Ekonomik olarak temelde bir numara olan bir Çin var. Çok hızlı büyüyen bir Hindistan var. Rusya toparlandı. Rusya, kendi güvenlik kaygılarının hiçe sayılmasını, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini hazmetmiyor. Bunu anlayabiliyorum. Ruslar “Hayır, bunu istemiyoruz” diyorlar. Amerikalılar, Rus veya Çin askeri yapılarının Kanada veya Meksika’da bulunmasına asla müsamaha göstermezdi. Başkan Putin gibi sekiz yıl beklemezler, böyle bir şey olduğunda sekiz saat içinde müdahale ederlerdi. Dolayısıyla Trump, Amerika’nın dünyanın tek hâkimi olacak kadar güçlü olmadığını idrak etti. Bu yüzden kendi birincil nüfuz alanlarına; yani Güney Amerika’ya ve petrolün merkezi olan Ortadoğu’ya odaklanmaya başladı. Çin ile bir rekabeti var ama Trump en nihayetinde bir pragmatisttir. Muhtemelen İran konusunda kendine gereğinden fazla güvendi; bunu anlayabiliyorum. İran’ın nükleer silahlara sahip olması durumunda ne ABD’nin ne de İsrail’in çıkarlarını koruyamaz, bunu istemez de. Bu yüzden bir şeyler yapmak zorundaydılar; ancak belki de güçlerini gözlerinde fazla büyüttüler. Göreceğiz, bilemiyorum ama çok kutuplu bir dünyanın inşa edildiğine tanıklık ediyoruz; bu yüzden de bolca diplomasiye ve pragmatizme muhtacız. Trump’ın pragmatist biri olduğunu düşünüyorum. Biden için aynı şeyi söyleyemem. Gavin Newsom da bir pragmatist gibi durmuyor. Bilemiyorum. Bu yüzden, kim olursa olsun; diplomasiyi ve diyaloğu terk eden, o eski Batı üstünlüğü taslayan tavırlara dönmeyen liderler göreceğimizi umuyorum. Bu durum ne Batı için ne dünyanın geri kalanı ne de hiç kimse için iyi bir şey.

İlk yanıtınızda dini çatışmalardan biraz bahsetmiştiniz. Benim anladığım kadarıyla, Trump ile Papa arasındaki o ufak sürtüşmeye atıfta bulunuyordunuz. Geçtiğimiz hafta bu durum kontrolden çıktı; her iki taraftan gelen açıklamalar oldukça sertti. Donald Trump ve bilhassa Katolik olan J.D. Vance, Papa’ya teolojik meseleler hakkında konuşurken dikkatli olması gerektiğini söyledi ki bu başlı başına ilginç bir durumdu. Sizce bu durum, Donald Trump’ın kendine yönelik eleştirileri hazmedememesinden mi kaynaklanıyor, yoksa arka planda mezhepsel bir çatışma mı görüyorsunuz? Çünkü Palantir’den Peter Thiel gibi figürlerin Roma’da toplantılar yaptığını, Papa ve Deccal hakkında konuştuklarını biliyoruz. Hatta Steve Bannon, Papa Francis’i devirmekten ve Vatikan’ı alaşağı etmekten bahsediyordu. Amerikan popülist sağında Vatikan ile derdi olan pek çok isim var. Genel olarak ne dersiniz; bu bir mezhep meselesi mi?

Aslında ilk cevabımda bir başka İncilî çatışmaya, yani İsrailoğulları ile İsmailoğulları arasındaki kadim kavgaya telmihte bulunmuştum; hani şu büyük peygamber İbrahim’e, medeniyetin o ulu atasından doğan iki büyük kavme dayanan o mesele… Ve tabii ki İslam’ın dünyadaki hükümranlığı döneminde de büyük imparatorluklardan biri olan İran ve diğer tarafta “Tanrı’nın seçilmiş halkı” olan Yahudiler… Dinin Ortadoğu siyasetinin çok büyük bir parçası olduğunu söyleyebilirim. Ancak bu boyutu Batı siyaseti için de dile getirmeniz çok yerinde oldu. Benim tavsiyem, Trump’ın her söylediğini lafzıyla değil, ama onu ciddiye alarak değerlendirmenizdir. Onun kampından veya diğer taraflardan gelen her çıkışı mutlak bir ciddiyetle ele almaya hacet yok. Ben bir Protestanım ama teolojiye ilgi duyarım. Vatikan ile yaşanan bu sözel güreşi, bu ağız dalaşını biraz şaşkınlıkla izledim; ardından Amerikan Başkanı Donald Trump’ın kendini adeta İsa gibi resmettiği o absürt fotoğrafları gördük. Benzer şeylere daha evvel de tanık olmuştuk. Trump’ın aklını yitirdiğini düşünenler var; bunun bir emaresi olmamasını umuyorum. Bilemiyorum, bunu Amerikalıların kendilerinin çözmesi gerek. Ancak bu benim için -ve umarım yanılıyorumdur- Ortadoğu’da işlerin planlandığı gibi gitmediğini fark eden Amerikan liderliğindeki o sinirlilik halinin absürt bir göstergesinden ibaret. Amerikan Başkanı, Ukrayna’daki savaşı bitireceğini söylediği için kendini azımsanmayacak bir baskı altına soktu; savaş ise hâlâ sürüyor. İsrail için bir vizyonu var, Ortadoğu için bir vizyonu var; muazzam bir başarı olan İbrahim Anlaşmaları var ancak bunlar şu an pek de gündemde değil. İran ile bir savaş görüyorsunuz, bir son, bir acil çıkış kapısı bulamıyor gibi. Muhtemelen bu söz düelloları yaşadığı stresin bir semptomu. Öte yandan, Trump’ın şimdiye dek o kadar çok tuhaf şey söylediğine şahit olduk ki, bunu fazla ciddiye almazdım. Elbette Papa’nın vazifesi eleştirmektir; savaş çıkaran güçleri eleştirmek onun görevidir. Ve Tanrı’yı siyasi emellere alet etmenin bir suç olduğunu söylerken de yerden göğe kadar haklıdır; ki bu sadece Hristiyanlar için değil, günümüzün diğer tüm dinleri için de geçerli. Bazı güçler siyaset yapmak için Tanrı’yı kullanıyorlar. Bu her daim tehlikelidir ve bence en büyük kutsala saygısızlıktır. Bir Protestan olarak şunu söyleyebilirim; Tanrı’dan bahsederken aslında kendinden bahseden o güruh çok tehlikeli bir türdür. Bu adamlara karşı ihtiyatlı olmalıyız. Papa bunu söylerken haklı. Trump da elbette kendi argümanını ortaya koymak istiyor. Buna çok fazla kulak asmazdım. Peter Thiel… Roma’daki o konferanslara katıldım, onları dinledim. Evet, oradaydım; gizli toplantılardı, bu yüzden bir şey anlatmam doğru olmaz. Ancak gazetelerde onun ne söylediğine dair çıkan haberleri okuyunca gülümsüyorum. Babam da Katolikti. Peter Thiel’ın Vatikan anlayışı, orayı “Deccal” olarak görmek üzerine kurulu değil. Kendi gazetem için onunla yaptığım mülakatta Deccal ile neyi kastettiğini izah etmişti. Deccal’in, gücü elinde toplayan ve insanların gözünü boyayan küresel bir bürokrasi olduğunu söyledi; “Sizi kıyametten, Armageddon’dan, iklim felaketinden biz kurtaracağız; ebedi barışı biz getireceğiz” diyen bir yapı. Yani Peter Thiel Vatikan’a veya başka bir şeye karşı değil. O, çalışmaları ışığında İncil’in “Deccal” olarak tesmiye ettiği o küresel bürokratik devletten endişe duyuyor. Tabii bu tanımı kabul etmeyecek pek çok ilahiyatçı var; onların Deccal tanımı çok daha dar. Fakat fevkalade ilginç ve entelektüel düzeyi çok yüksek bir konferanstı. Peter Thiel’ı eleştiren pek çok politikacının kendisinin böyle bir konuşma yapabileceğini sanmıyorum. Bu yüzden onu dinlemek benim için çok ufuk açıcıydı.

Son bir soru. Türkiye hakkında olacak. Daha spesifik olarak, bölge genelinde şahit olduğumuz son gelişmeler, Türkiye ve İsrail’in bölgenin yeni rakipleri haline geldiği yeni bir durumu ortaya çıkarıyor. İran biraz daha geri planda kalmış görünüyor. Artık bu durum hem Türkiye hem de İsrail tarafından kabul edildiği için üslup da giderek sertleşiyor. Dün Sayın Tom Barrack buradaydı ve kendisine tam da bu soru sorulduğunda, bunun sadece söylemden ibaret olduğunu ifade etti. Bu ülkelerin savaşmak zorunda olmadığını, savaş yolunda olmadıklarını söyledi. Fakat kendisi bu meselede tabii ki bir taraf ve haliyle bu iki ülkenin böyle bir kavgaya tutuştuğunu görmek istemez. Siz bu konuda ne dersiniz? Yakın gelecekte Ortadoğu’da İsrail ile Türkiye arasında bir çatışma bekliyor musunuz?

Müdahil devlet adamlarının bazı beyanatlarına kulak kabarttığımda, ortada pek bir diplomasi göremiyorum; üslup oldukça çatışmacı. Dün Türk Cumhurbaşkanı’nı dinledik; Erdoğan görüşlerini son derece net bir biçimde ortaya koydu. Hakeza Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da fevkalade vakur ve derinlikli bir şahsiyet olmasına rağmen sert ifadeler kullandı. Korkarım ki şu an burada, İsrail ile muhtemelen Türkiye arasında hâlâ çok ciddi bir çatışma süreci içerisindeyiz. Bir İsviçreli olarak temennim, Cumhurbaşkanı Erdoğan idaresindeki Türkiye’nin -ki burada iç siyasetten bahsetmiyorum, buna karışmak istemem, Türkler kendileri için neyin uygun olduğuna kendileri karar verir- dışarıdan baktığımda, Türkiye’yi uluslararası diplomasinin ana aktörü olarak akıllıca konumlandırmış çok güçlü bir devlet başkanı görüyorum. Umuyorum ki Türkiye, kazandığı bu ağırlığı ve saygınlığı, İsrail’in meşru güvenlik kaygılarını da gözeten bir yol bulmak için kullanabilir. İsrail’i şu manada anlayabiliyorum; son seksen yılda pek çok savaş yaşadılar. Bu savaşları başlatan onlar değildi. İsrail, sorumluluğu Avrupalılara, bilhassa da Almanlara ait olan Holocaust gibi korkunç bir felaketin küllerinden doğdu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu devleti kurdular ama Ortadoğu’daki bazı uluslar bunu kabul etmedi. Savaşlar çıktı; İsrail bu savaşları kazandı, toprak kazandı ve “barış için toprak” felsefesiyle bu toprakları geri verdi. Toprakları verdiler ama barışı alamadılar. Şimdiyse yeni ve daha sert bir siyasi ajanda var; “Hamas katliamından sonra strateji değiştiriyoruz, artık barış için toprağa inanmıyoruz; artık toprak barıştır” diyorlar. Bu bir nevi Rus perspektifine benziyor. Rusya defalarca saldırıya uğradı; kendilerini korumak için bir “güvenlik kuşağına” ihtiyaç duyduklarını söylediler ve meseleye kilometre kare hesabı üzerinden bakmaya başladılar. Sorun şu ki İsrail de aynı şekilde düşünmeye başladı. Ancak özünde yatan meşru güvenlik kaygılarıdır. İsrail’in Pakistan’dan Portekiz’e uzanan bir imparatorluk kurmak isteyen emperyalist bir güç veya devasa bir bölgesel oyuncu niyetinde olduğunu sanmıyorum. Fakat meşru güvenlik kaygıları mevcut. Ve Türkiye, bu dünyanın merkezinde büyük bir arabulucu, muazzam bir diplomatik güç olarak yer alıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’i masaya oturtmanın bir yolunu bulacağını umuyorum. Suriye meselesinde gördüğüm kadarıyla diğer güçlerle büyük bir uzlaşı içerisindeler ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişteki başarılarına bakınca, buraya barış getirmek için eşsiz bir konumda olduğunu düşünüyorum. Fakat bu nasıl olur, bilemem. İsviçre’de biz Ortadoğu için “Bu bir İncilî çatışmadır” deriz; yani çözümü çok zordur. Bu çatışma sahasında yaşamadığımız için memnunuz. Avrupa’nın merkezinde yaşıyoruz; orada da pek çok savaş gördük ama Tanrı’ya şükür onlar geride kaldı. Umalım ki geri dönmesinler.

Eğer bu İncilî bir çatışmaysa, o zaman hepimiz hapı yutmuşuz demektir. Hiç iyi bir şey değil bu.

Hayır, eğer bu bir İncilî çatışmaysa hapı yutmuş sayılmayız; zira o zaman hepimizin Tanrı’nın çocukları olduğunu söyleyebiliriz ve Tanrı bu dünyayı insanlar sürekli savaşsın diye yaratmadı. Sadece bir yol bulmalıyız… Mutlaka bir çözümü olmalı, henüz onu bulamadık o kadar.

Birileri teoloji üzerine konuşurken dikkatli olunması gerektiğini söylemişti, sanırım burada durmalıyım.

Katılıyorum.

Teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

Okumaya Devam Et

Söyleşi

‘İsrail’in hedefinde artık açıkça zayıflatılması gereken bir ülke var: Türkiye’

Yayınlanma

Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Harici Medya’ya özel bir mülakat veren eski İsrailli barış müzakerecisi Daniel Levy, Ortadoğu jeopolitiğinde yerinden oynayan taşlara dair çarpıcı bir analiz sunuyor. Washington ile Tahran arasındaki müzakerelerin gölgesinde bölgenin nabzını tutan Levy, Trump yönetiminin öngörülemez hamleleri ile İsrail’in bölgesel tahakküm arayışı arasında sıkışan yeni denklemi tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

İsrail’de eski Başbakan Ehud Barak hükümetinin kıdemli danışmanlarından olan Daniel Levy, 2001’de Filistin’le yapılan Taba Zirvesi’ne katılan İsrail ekibindeydi. Levy ayrıca, 1995’de ikinci Oslo görüşmelerinde dönemin başbakanı Yitzak Rabin ile birlikte yer almıştı. 2012-2016 yılları arasında ise Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nde Ortadoğu ve Kuzey Afrika Direktörü olarak görev yaptı. Levy, hâlihazırda New York merkezli ABD/Ortadoğu Projesi düşünce kuruluşunun başkanı.

Lübnan’daki kırılgan ateşkesin arka planını ve Netanyahu hükümetinin siyasi bekası ile savaş stratejisi arasındaki doğrusal bağı irdeleyen deneyimli diplomat, Ankara’yı yakından ilgilendiren kritik bir uyarıda bulunuyor. Levy’ye göre İsrail müesses nizamı, bir zamanlar İran için kullandığı dili ve stratejik kurguyu artık kademeli olarak Türkiye’ye yöneltmeye başlıyor. Bu mülakat, bölgedeki güç savaşlarının yalnızca askeri hamlelerden ibaret olmadığını; kişisel egolar, manipülasyonlar ve devletlerin çökertilmesi üzerine kurulu derin bir “bölgesel dizayn” çabası olduğunu kanıtlıyor.

Şu an İran ve Birleşik Devletler arasında görüşmeler sürüyor. Sabah saatlerinde bazı haberler ulaştı; önce Donald Trump her şeyin yolunda olduğunu, Hürmüz Boğazı’nın açık olduğunu öne sürdü. Ancak işler pek de öyle gitmedi. Görünen o ki Amerikalılar kendi ablukalarını kaldırmadı; şimdi ise İranlılar boğazı bizzat kapatmaya geri dönmek istiyor. Peki, şu an devam eden bu görüşmelerden beklentiniz nedir? Sizce olaylar hangi yöne evrilecek?

Bence önümüzde üç ya da dört temel olasılık, senaryo var. Birincisi, bir tür anlaşmaya varılması. İkincisi, resmen “anlaşma” olarak ilan edilemeyecek nitelikte bazı sessiz mutabakatların veya beklentilerin oluşması; ancak Amerikan Başkanı’nın her halükarda “bu kadar yetti” diyerek zafer ilan etmesi ve masadan kalkması. Elbette İran da en az onun kadar, hatta belki daha haklı gerekçelerle zafer ilan edecek, herkes nutuklarını atacaktır. Fakat nihayetinde ateşkes korunacak, Hürmüz’de bir düzenleme yapılacak ve bu durum daha sonra müzakerelere evrilebilecektir. Bu ikinci senaryo. Üçüncü senaryo ise Trump’ın, bir anlaşma koparmanın yolunun hâlâ “sert adam” olduğunu, savaş yanlısı bir lider olduğunu kanıtlamak adına son bir büyük darbe indirmekten geçtiğine karar vermesi. İsrailliler ve yönetimindeki diğer isimler onu yeniden saldırmaya ikna edebilir.

Amfibi bir harekât gibi mi? Ne gibi?

Pekâlâ, olabilir. Demek istediğim, Trump eliyle yeni bir Amerikan-İsrail saldırganlığıyla karşılaşabiliriz. Amaç, Haziran 2025’te yaptığı gibi, gerilimi tırmandırarak yatıştırmak. Fakat bunu bir kez yaptığınızda olayların kontrolü artık sizden çıkar; çünkü İran karşılık verecektir. Eğer üçüncü senaryo gerçekleşirse, bu ya uzun süreli bir çatışmanın yeniden başlamasına ya da zafer ilan edip masadan kalkmaya, yani müzakereye evrilir. Şu an daha ziyade gerilimi düşürme rotasında gibiyiz. Amerikalılar abluka uygulayacaksa elbette İranlıların da uygulayacağı Hürmüz’deki gelişmelere rağmen durum bu. Mesele, bundan sonra ne olacağını çözmeye çalışmakta. Elbette çok fazla değişken var; ancak bu işi en güç kılan şey, karşınızda sadece öngörülemez ve kifayetsiz değil, aynı zamanda tutarsız bir Amerikan Başkanı’nın bulunması. Bir stratejisi yok; dolayısıyla savaşa neden girdiğini, bu savaştan ne elde etmek istediğini gerçekten bilmiyor. Bunun safça bir iddia olduğunu düşünenler olduğunu biliyorum; hayır, elbette bir Amerikan jeostratejisi var. Dünya enerjisinin en hayati boğazlarından birini ele geçirmeye çalışıyorsunuz; bu, Amerikan askeri-sınai yapısı için kazançlı bir durum. Tüm bu argümanlar makul, işin böyle bir boyutu var. Ancak bu savaşı tanımlayan şey bu değil. Bu savaşı tanımlayan; Netanyahu örneğinde gördüğümüz üzere, kırılgan bir ego, manipüle edilmeye müsait, nev-i şahsına münhasır bir kişilik. Netanyahu’nun Beyaz Saray’a, Durum Odası’na gidip Amerikan Başkanı’na bir hikâye anlattığına dair raporlar var; başka herhangi bir Amerikan yönetiminde uzmanlar şöyle derdi: “Sayın Başkan, konuğumuz İsrail Başbakanı ayrıldığına göre, işin aslı şudur, biz bu işe girmiyoruz.” Bu başkan, daha önce hiçbir başkanın düşmediği bir tuzağa düştü. O tuzak, İsrail Başbakanı tarafından defalarca kurulmuştu. İşte bu sebeplerle, geleceği kestirmek normalde olacağından çok daha güç. Başkan Trump bir sabah uyanıp biriyle konuşabilir, Fox TV’de bir mülakat duyup bir karar verebilir; ertesi sabah ise bambaşka bir karar alabilir. Görünen o ki savaştan bıkmış durumda. Siyasi ve ekonomik süreci yönetmenin kendisi için zor olduğunun farkında. Ama bakarsınız yarın yine kendini Mesih zanneder ve savaşı sürdürür.

Savaşın Lübnan cephesi gerçekten odak noktasındaydı; çünkü Pakistan bir şey, İran başka bir şey söylüyor, Birleşik Devletler ve İsrail ise iddia edilenlerin tam aksini savunuyordu. Ateşkesle başlayan bu görüşmelerin başından beri gördüğümüz üzere, ilk tartışmalar aslında Lübnan’ı da sürece dâhil etmek üzerindeydi. Şimdi öyle bir noktaya geldik ki, İsrail başta Donald Trump’ın veya Amerikan sisteminin telkinlerine kulak asmakta isteksizdi; fakat şimdi Trump, bir şekilde İsrail’i kendi başına ateşkes ilan etmeye itmeyi başardı. Sizce bu, Litani Nehri’ne ulaşmak olan savaş hedeflerini gerçekleştiremeyen İsrail hükümeti için bir başarısızlık mı? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle, bu durum İsrail içinde de tartışılıyor; Lübnan’da bir zafer kazanılmış gibi hissedilmiyor. Taş üstünde taş bırakmadılar; zaten çalışma yöntemleri bu. Ancak onlara dur denilmesi, özellikle de Başkan Trump’ın Truth Social paylaşımlarında kullandığı o kendine has “Yeter” ifadesi, İsrail’in beklediği bir son değildi. Bu durum aynı zamanda Lübnan konusunda bize doğruyu söyleyenlerin İranlılar ve Pakistanlılar olduğunu, bunun anlaşmanın bir parçası olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Muhtemelen bu, Trump’ın bu savaşın tırmanma döngüsünü gerçekten kapatmak, bir sonuca varmak ve gerilimi düşürmek istediğine dair elimizdeki en net gösterge; zira Lübnan’daki bu ateşkesi İsrail’e dayattı. Bu ayrıca bize Amerikalıların, İsrail’e bir şeyi kabul ettirmek istediklerinde bunu yapabileceklerini gösteriyor. Buna dair bir kanıta ihtiyacımız olduğundan değil; zira Amerika’nın elindeki kozlar ortada. Onlara silahları veren Amerika, siyasi desteği sağlayan Amerika. Eğer Amerika “dur” derse, İsrail “evet” der; her ne kadar bundan kaçınmak için her yolu denese de. Kışkırtmaya devam edecektir. Bu yüzden İsrail içinde yoğun eleştiriler var. Birincisi, her zamanki gibi İsrail kendi kapasitesini dev aynasında gördü, hasmınınkini ise küçümsedi. İsrail ordusunun Kuzey Komutanı, “Hizbullah’ın hâlâ karadan roket atma ve ateş açma kabiliyetini koruması bizi şaşırttı,” diyordu. Fakat, buradaki “fakat” hayati önemde: Her zamanki gibi “İsrail usulü” bir ateşkes bu. Amerikalıların da en azından bu hususta kabul ettiği üzere, ateşkes İsrail’in şartlarına dayanıyor. Bu da İsrail’in fiziksel olarak hâlâ Lübnan topraklarında olduğu anlamına geliyor. Yani planladıkları o geniş güvenlik tamponuna sahip değiller ama ciddi bir tampon bölge oluşturmuş durumdalar. Hatta bu ilandan önceki son saatlerde Suriye sınırındaki bazı Lübnan topraklarını da ele geçirdiler. Belgeye göre İsrail, karşı taraftan gelecek ani operasyonları önlemek için harekete geçebilir. Peki, bu harekâtın sınırını kim çizecek? Tehdidin ne olduğunu kim tanımlayacak? Tehdidi tanımlayan İsrail olduğu sürece, bu tanımı istediği kadar genişletecektir. Yine de İsrail’in hareket alanı, Filistin cephesinde asla olmayacak biçimde, önemli ölçüde kısıtlanmış durumda.

Netanyahu hükümetiyle ilgili pek çok komplo teorisi, belki de normalden daha fazla yorum var. İnsanlar, Netanyahu’nun siyaset sahnesinde kalabilmek için komşularıyla ve İran’la savaşı körüklediğini iddia ediyor. Savaş durursa belki yargılanacak, belki tutuklanacak. Sizce durum bu mu, yoksa İsrail hükümeti ve bizzat İsrail devleti mi bu savaşları sürdürmek istiyor?

Bunun illa biri ya da diğeri olması gerekmiyor; her ikisi de olabilir. Bence bu vakada ikisi de geçerli. Bu arada, komplo teorilerine rağmen Netanyahu hayatta… Yani bu haftalık bir dedikodu. Kesinlikle. 7 Ekim’den bu yana kalıcı bir savaş lideri olmak, İsrail’in sürekli savaş halinde kalması ona siyasi olarak hizmet etti. Her hafta mahkemede olması gerekiyor; o ise her hafta avukatlarını mahkemeye gönderip “Bu hafta gelemem, savaşla meşgulüm,” dedirtiyor; ki gerçekte olan da bu. Seçimler yaklaştıkça bu koşulların sürmesini istiyor gibi görünüyor ve elinde pek çok seçenek var: Lübnan, İran, Gazze, Batı Şeria. Yani mesele sadece savaşın devam etmesi değil, çok sayıda cephede birden sürmesi. İşin başka boyutları da var. Ekonomik açıdan bakıldığında, İsrail ekonomisini bir tür askeri Keynesyenizmle yönetti; yani sadece askeri-sınai yapı üzerinden değil, yedek askerlere ödenen tazminatlar yoluyla da piyasaya para pompaladı. Şu an İsrail ekonomisindeki paranın bir kısmı, her seferinde haftalarca askeri hizmete yazılanların aldığı o oldukça cömert ödemelerden geliyor. İsrail bu savaşa düşük bir borç/GSYH oranıyla girdi, dolayısıyla bunu sürdürecek hareket alanı var. Ancak bir de işin Netanyahu’nun şahsi davası ve siyasi manevralarıyla ilgili olmayan, çok daha derinlere uzanan bir kısmı var. Muhalefetten destek alıyor. Muhalefet onu şu sözlerle eleştirdi: “Neden Amerikalıları Lübnan’da bizimle daha fazla iş birliği yapmaya ikna etmedin? Neden daha fazla sığınak yapmadın?” Aslında durdukları için öfkeliler. Muhalefet bu konuda en az Başbakan kadar saldırgan. Gazze’deki esirler tartışılırken muhalefet şunu diyordu: “Rehineleri kurtar, sonra saldırıya devam et. Neden en azından rehineleri kurtarmıyorsun?” Bu durum, İsrail’in kavramsal düşünce yapısının ne kadar derinlerine işlediğini, devletin Filistinlilere yönelik soykırımı ve bölgedeki savaşı meşrulaştırmak, toplumsal rıza üretmek için nasıl bir yol izlediğini gösteriyor. Dolayısıyla meseleyi şöyle anlamak gerekir: İsrail’in, komşu devletlerin zayıflatılmasını, çökertilmesini, herhangi bir güç dengesinin veya kendisine denk bir rakibin ortaya çıkmasını engelleyecek bir bölgesel tahakküm vizyonu var. Tabii ki devletlerin çökmesini teşvik eden tek aktör İsrail değil; Suriye’de asli aktör kesinlikle o değildi. Ancak İsrail, Esad düştükten sonra Suriye’nin yeni liderliğinin elinde kalanları da gidip darmadağın etti. Hatta bu vizyon, bazı devletleri çökertemeseniz bile onları yedeğinize almayı, Körfez örneğinde olduğu gibi onları İsrail’e bağımlı ve daha savunmasız hale getirmeyi de kapsıyor. İsrail’in İran’la olan bu savaştan arzuladığı sonuç, Körfez’in daha da zayıflamasıydı. Ve İsrail sistemi, bir sonraki aşamada hangi ülkenin zayıflatılması gerektiği konusunda gayet net; o ülkenin adı Türkiye.

Evet, o konuya geleceğim. Ama önce, tüm bunları yapmanın bedeli; tabiri caizse bölgesel hegemonyaya giden yol. Her zaman İsrail’in itibarının ve Batı’daki, Avrupa’daki, Birleşik Devletler’deki dostluklarının zedelendiği söylenir. Fakat şöyle bir düşünce var: Eğer bu savaş durursa, bir şekilde sadece İran değil, her şey durur. Muhtemelen İsrail, işlerin eski haline döneceği, ambargoların kalkacağı, Batılı ülkelerle hiçbir “kırgınlığın” kalmayacağı fikrinde. Sizce durum böyle mi olacak? Çünkü Almanya İsrail’e silah satışına kısıtlama getirdiğinde Gazze’de bir ateşkes bekledi ve ateşkes gerçekleştiği an silah satış yasağı kalktı. Şu an İsrail’in eylemlerine tepki gösteren Avrupa devletlerinde de aynısı mı yaşanacak?

Bence bu, bugün İsrail’de olduğu gibi aşırı uçlara savrulan bir devlet için tipik olan, sınırları fazlasıyla zorlayan bir kibir projesi. Ancak Netanyahu ve diğerlerinin buna karşı argümanı şu olacaktır: “Şimdiye kadar işe yaradı.” Burada olup biten şu: Koşulların bu denli akışkan olduğu, Beyaz Saray’da Trump’ın desteğini hâlâ koruduğu ve Avrupa’dan Arap müttefiklere, hatta Amerika’nın birinci sınıf Asyalı müttefiklerine kadar herkesin “Trump ile ne yapacağız?” diye telaşlandığı bu anı Netanyahu bir fırsata çeviriyor. “Mevcut konumumuzu mümkün olan en üst seviyeye çıkarmak için bu andan faydalanalım, sonra sular durulur ama biz çok daha güçlü oluruz,” diyor. Oynadığı kumar şu: Eğer İsrail yeterince başarılı olursa, diğerlerinin seçeneği kalmayacak; çok daha güçlü bir İsrail ile muhatap olmak zorunda kalacaklar. Bakınız, Almanya bir yöne gitti, hemen ardından tersine döndü. Sadece geri dönmekle kalmadı, şimdi İsrailli bir savunma şirketiyle tarihindeki en büyük insansız hava aracı üretim anlaşmalarından birini imzaladı. Netanyahu şunu söylüyor: “Bakın, eğer bu süreci kendi lehime yeterince çekebilirsem, Körfez’i daha fazla yanıma alırsam, Hindistan taraf seçmekte daha az tereddüt edecek, yanımda duracaktır. Yunanistan ve Kıbrıs ile enerji ilişkilerim var. Belki Lübnan gazını bu yöne akmaya zorlarım, belki Suriyelileri benzer bir düzenlemeye mecbur ederim. İmaj kaybetmiş olsak bile, itibarımız sarsılsa bile güç konuşur; kampüsleri ve kamuoyunu kaybedebiliriz ama insanların seçeneksiz kalacağı kadar büyük bir gücü elimizde tutabiliriz. O zaman Avrupa da bunu kabullenecektir.” Herkes Amerika’yı güvenilmez olarak görecek. Bu, gücü azalmış bir Amerika ile nasıl iş göreceğimize dair bir “sonrası” planlamasıdır. Eğer bu gücü tahkim edebilirsek, diğerleri hizaya gelecektir. Kumar bu. Netanyahu’nun oynadığı bahis bu. Bana kalırsa, ne yazık ki bunun çılgınca bir bahis olmadığını gösteren çok fazla kanıt var. Bunun işe yarayacağını düşünmüyorum; bir geri tepme olacağını, başarılı olamayacağını öngörüyorum. Ancak yapmaya çalıştığı şey bu ve şu an için başarısız olacağı da kesin değil.

Son soru. Türkiye ile bir mesele çıkarma isteklerinden bahsettiniz. Bunu medyada, siyasetçilerinin söylemlerinde ve iddialarında açıkça belli ediyorlar. Ama aynı zamanda dün Tom Barrack buradaydı ve ona da Türkiye ile İsrail arasında bir çatışma olup olmayacağı soruldu. O ise bunun sadece bir söylem olduğunu, arkasında ciddi bir şey bulunmadığını, sadece Netanyahu ve Erdoğan gibi liderlerin çevrelerindeki insanlar tarafından tetiklendiğini söyledi. Size sormak isterim: Türkiye ve İsrail’in karşı karşıya geleceği gerçekçi bir senaryo var mı ve böyle bir durumda Birleşik Devletler nasıl bir pozisyon alır?

Kısa vadeden bahsetmiyoruz ama bu, bir söylemden çok daha fazlası. İsrailli yetkililer dünyayı dolaşıp dostlarına, “Sizinle Türkiye hakkında konuşmamız lazım, bu ülke neden tehlikeli,” diyorlar. Türkiye hakkında, eskiden İran hakkında konuştukları gibi konuşmaya başlıyorlar. Ve İran projesi kısa vadeli bir iş değildi; bir hesaplaşmanın koşullarını oluşturmak için on yıllarca süren bir projeydi. Türkiye’nin füze programı hakkında uyarılar yapıyorlar; kullandıkları dil bu. Ancak mesele sadece bu değil. Türkiye, diğer tarafı yani kendi zayıflıklarını test etmiyorsa zaten devlet yönetiminde ciddi bir aktör değil demektir; eminim ki test ediyordur. Kısa vadeli bir savaştan bahsetmiyoruz; baktığımız şey, hangi zayıflıkların yaratılabileceği veya hangilerinden faydalanılabileceği. Örneğin, sadece Yunanistan ve Kıbrıs ile değil, Mısır ile olan enerji ilişkilerini de bu gözle görmek gerekir. Eğer dediğim gibi Lübnan’ı ve belki denemek için Suriye’yi yanlarına çekebilirlerse… Belki başaramazlar ama deneyeceklerdir. Eğer bir Suriye-İsrail ilişkisi kurulursa, bunun nereye varacağına bakacaklar. Bunun gerçekleşeceğini söylemiyorum, olabileceğini de sanmıyorum. Ancak Lübnan üzerinde deneyecekler, mesafe de katedebilirler. Suriye üzerinde deneyecekler. Kürt cephesindeki ilişkilerinde, Amerikalıların devreye girip “Hayır, yapmıyoruz” demesiyle ve SDG’nin Suriye devleti karşısında geri adım atmak zorunda kalmasıyla bir yenilgi aldılar. Yani onlar da gerileme yaşıyor. Somaliland’ın İsrail tarafından tanınması… Öyle yerlerde öyle şeyler olacak ki, “Bu da neydi şimdi?” diyeceksiniz, sonra “Tamam, şimdi anlaşıldı,” diyeceksiniz. Somaliland hikâyesi gibi bu olayların açılarından biri de Türkiye açısıdır. İsrail’in, Türkiye’nin nüfuz sahibi olduğu bir yerin hemen yanına üs kurması. Sudan. İsrail Sudan’da ana aktör değil ama İsrail’in Körfez’deki en yakın dostu Sudan’daki en temel aktörlerden biri. “Bakalım orada ne yapabiliriz,” diyorlar. Dolayısıyla, eğer İsrail bu yolu izlemeye devam edebilirse, suyun altında pek çok işin döndüğünü göreceksiniz. Bunun karşı noktası ise, bölgede İsrail’i dizginlemeyi ve caydırmayı kendi misyonu, kendi varlık sebebi haline getiren bir ittifakın oluşup oluşmayacağıdır. Yaşanan pek çok şeyin alt metni budur: İsrail daha fazla insanı kendi tarafına mı çekecek, yoksa bir “çevreleme” stratejisinin mi doğuşuna tanıklık edeceğiz? Eğer İsrail ülkeleri tek tek avlamaya devam edebilirse, Türkiye’ye yönelik gelecekteki hasmane planlarını tırmandırmayı sürdürecektir. Ancak o hırslı tahakküm projesinde geri adım atmaya zorlanırsa, Türkiye meselesi onun için boyunu aşan bir hamle haline gelir.

Çok teşekkür ederim efendim.

Ben teşekkür ederim, zevkti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English