Bizi Takip Edin

Dünya Basını

SSCB 100 yaşında

Avatar photo

Yayınlanma

Çevirmenin yorumu: Aşağıdaki görece uzun çeviriyle ilgili görece uzun bir yorum yapmak gerek.

Eski Sovyet ülkelerinde yaşayan veya oralardan gelen antikomünistlerin genellikle ortak bir yanı var; bunlar sosyalizmle ilgili her şeyi kendilerinin yaşayarak bildiklerini sanıyorlar ve geri kalan her şeyi küçümsüyorlar. Oysa (“yöntem” üzerine başka bir yerde daha yazdığım gibi) kişisel deneyimler veya başkalarının deneyimleri (anılar, gözlemler, biyografiler, otobiyografiler) siyasi polarizasyon ortamlarında, yani aslında her zaman, hakikate temel olabilecek şeyler değildir. Çünkü deneyimler öğrenilebilir, değişebilir ve yorumlanabilir. Bu yüzden bilimsel çalışmada tali değer taşırlar. “Ben yaşadım,” veya “şu yakınım yaşamış,” demenin bir anlamı olmaz.

Sosyalizm tartışması ölüm kalım mücadelesi yapan sınıfların tartışmasıdır, yani bundan daha çok polarizasyon üretecek bir tartışma yoktur. Bu ortamda deneyimler, kendi tarih anlayışını, yani bu mücadeleye kendi sınıfsal bakışını doğrulamak için vasıta değil ancak ayrı bir tarih çalışmasının konusu olabilir. Sözgelimi Nazi iktidarını büsbütün olumlu sayan pek çok tanıklık bulunabilir. Dahası bunların bir kısmı doğru bile olabilir. Ama hakikatin tek bir yüzünü öne çıkartıp diğer yüzlerini yok saymak (“Naziler Almanya’nın birliğini sağladılar” veya “Fransız ihtilali oluk oluk kan döktü”), hakikati çarpıtmak anlamına gelir. Hakikat ancak, bu tür deneyimleri eksiksiz hakikat olarak kabul etmekten mümkün olduğunca sakınarak kavranır.

Aşağıdaki yazı, her ne kadar antikomünistlerin sesi daha çok çıksa da, bu ülkelerin entelektüel elitinde ve akademisinde aslında Sovyet deneyiminin hiç de bütünüyle olumsuzlanmadığını, hatta büyük ölçüde olumlandığını göstermesi açısından da önemli.

Sosyalizm teorileri muhtelif türevleriyle (sadece marksist değil diğer biçimleriyle de) iktisadi kalkınma teorisinden ibaret değildir kuşkusuz, ama bu çok yüzlü teorinin yüzlerinden biri de iktisadi kalkınma ve sosyal adalettir.

24 Şubat’tan sonraki ilk yazımda bir kavram seti olarak “sosyalist ülke” üzerinde durmuş ve şöyle demiştim:

“İnsanlar siyasi inançlarına göre bu kavram setinin (‘sosyalist’ ve ‘ülke’) farklı kısımlarını öne çıkarıyor ve kullanıyorlar. … Bu kavram setinin ‘ülke’ kısmını öne çıkaranların ‘sosyalist’ kısmını unutmaları doğaldır, Rusya’da sadece yönetici elit değil halk da bu eğilimdedir. Çünkü yıkımı onlar yaşamışlardır; bu yıkım, sürekli tekrar ettiğim gibi, devlet fetişizmini beslemiş ve beslemektedir. Ama bu kavram setinin ‘ülke’ kısmını unutup sadece ‘sosyalist’ kısmını öne çıkaranlar, sorumsuzca davranıyorlar ve olayları kavrayamıyorlar.”

Bu bütün kavramlar için olduğu gibi sosyalizm teorileri açısından da geçerli. Teorinin derinliğine vakıf olduklarını düşünenler, genellikle kalkınma ve sosyal adalet boyutunu ihmal ediyorlar. Oysa sosyalizmin tam da bu somut, pratik veçhesi 20’nci yüzyılı değiştirmiştir. Sadece sosyalist kamp veya doğu bloğu diye bilinen ülkeleri değil, sadece sosyalizmi bir kalkınma modeli olarak kavrayan ve kimileri de eklektik veya bütünsel tarzda böyle benimseyip uygulayan küçük burjuva diktatörlükleri de değil, kapitalizmin altın çağının bütün klasik örnekleri, hatta belki de genellikle sanıldığının aksine sosyal demokratlardan ziyade muhafazakârlar, kapitalizmin geleceğini kurtarmak için sosyalist (sosyal adaletçi ve kalkınmacı) tedbirlere başvurmuşlardır.

Mamedov komünist değil, hatta (açıkça görüldüğü gibi) emek ve sermaye arasındaki çatışmanın daha 20’nci yüzyılın ortalarından itibaren zayıfladığını, zira bizatihi bu çatışmanın sonuçlarının kol emeği yerine zihinsel emeği öne çıkarttığını ileri sürüyor. Bununla birlikte bir kalkınma modeli olarak Sovyet sisteminin ve sosyalizmin benzersiz olduğunu da vurguluyor. Demek ki sınıf çatışması yerine sınıf uzlaşmacılığı geçiriyor, ama bu durumun sosyal adalet talebini şiddetlendireceğini, hatta şiddetlendirmesi gerektiğini düşünüyor ve çözümü gene Sovyet sisteminde buluyor. Mamedov burada kalmıyor ve sosyal adalet fikrini, bir devlet ideolojisinin yegâne temeli de sayıyor, çünkü toplumu ancak bu birleştirebilir.

Eski Sovyet ülkelerinde çeşitli türevleriyle yaygın eğilimler bunlar; Belarus’ta iktidarda Lukaşenko, Rusya’da muhalefette Glazyev vd., Kırgızistan’da 2020 olaylarında solun oynadığı rol, Kazakistan’daki gelişmeler, bu kapsamda değerlendirilmeli.

Yeri gelmişken, Elşad Mamedov’un Azerbaycan’da önemli bir iktisatçı olduğunu da belirtelim. İktisat doktoru, Azerbaycan Devlet İktisat Üniversitesi’nde profesör. 2021 martından beri de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Sosyal Konsey Başkanı. Azerbaycan gibi bir ülkede bakanlık seviyesinde bir tür “devlet sosyalizmi” taraftarının istihdam edilmesi bile bu ülkelerin özgül dinamikleriyle ilgili bir fikir vermeli.

Metni anlaşılır kılmak için son bir not. Mamedov, “tek devreli olmayan bir para sisteminden” söz ediyor. Ne anlama geldiğine birbirini tamamlayan iki farklı yerden bakalım:

1) “Tek devreli para sistemi, paranın bir alandan diğerine serbestçe geçebileceği anlamına gelir. Para dolaşımında iki devreli algoritma ise üretim alanında böyle bir imkânı dışlar.” (Zvonova Y., Kuznetsov A., Pişçik V., Silvestrov S. Особенности и перспективы построения двухконтурной валютно-финансовой системы на национальном и региональном уровне. Мир новой экономики. 2020;14(1):26-33.)

2) “Sovyet mali sistemi… son derece zekice kurulmuştu; devlet sektörleri ve işletmeleri arasındaki ilişkiler hesap parasına (fiktif para) dayanıyordu. Ne var ki devlet şirketlerinin özerkleştirilmesi ve denetim dışına çıkarılması, (kooperatif ve ortak) özel mülkiyete dayalı şirketlerin ise dış ticarete girişmelerinin sonucu, bu fiktif paranın nakit karşılığını sunmak gerekti. Böylece… enflasyon yükseldi, Sovyet ekonomisi ise dövizin egemenliği altına girdi ve para spekülasyonu giderek sıradan bir iş haline geldi.” (Yalın H. Rusya: Yükseliş, Çöküş ve Dinamikler. Notabene, İstanbul: 2021, s. 43.)

* * *

SSCB 100 yaşında

Elşad Mamedov

Bir büyük gücün, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin kuruluşunun yüzüncü yıldönümünü kutlamaktan çok uzak geçirdiğimiz bu günlerde dünyadaki ilk sosyalist devletin inşa girişimi tecrübesini kompleks ve sistemli şekilde analiz etmek uygun ve hatta hakkaniyetli olacaktır diye düşünüyorum. Son otuz yıldır tarihin Sovyet dönemini esasen kara yahut gri tonlarda resmetmek moda oldu; bu, benim görüşüme göre, ya ifrata varan bir angajmana ya da mevcut trende ödenen haraca en azından tanıklık ediyor. Ayrıca da, bence, günümüzde dünya ekonomisinde ve jeopolitiğinde meydana gelen gelişmelerin ışığında, geçtiğimiz yüzyılda yeryüzünün altıda birinde gerçekleştirilen emsalsiz deneye gerçekçi bir şekilde bakmaya çalışmak, belli bir dereceye kadar sembolik bile olsa, son derece önem taşıyor.

Hemen belirteyim ki SSCB’nin mevcut olduğu yıllar şüphesiz tekdüze değildi, bu yüzden önünüzdeki analiz çerçevesinde Sovyet döneminin temel, ilkesel yönelimlerini ele almak da uygun görünüyor. Bu bağlamda şunu belirtmeyi de önemli sayıyorum: 19’uncu yüzyıldan beri dünya tarihinin gelişimi paradigmasını en genelde tayin eden temel faktörlerden biri yeniden üretimin iki faktörünün, emek ve sermayenin ve dolayısıyla bunların temsil ettiği sosyal grup ve güçlerin kavramsal çarpışmasıydı. Bu kavramsal çarpışmanın 20’nci yüzyılın ortalarına kadar tarihi gelişmelerin yönünü tayin ettiğini de söylemek gerek.

Mesele şu ki, toplumdaki üretici güçlerin gelişmesiyle ve bilimsel teknolojik ilerlemelerle birlikte kitlelerin zihni evrim geçirmişti; emek faaliyetinin katma değere yansıyan sonuçlarının yeniden üretimin faktörlerinden sadece biri tarafından mülk edinilmesi, kaçınılmaz şekilde en temel mesele olarak konuluyordu. Bu da aslında sosyal güçlerin, yani sosyal gruplar arasındaki ilişkileri emek lehine tekrar gözden geçirmenin maddi temeli olabilecek iktisadi, siyasi ve idari bir modelin tebarüz etmesi talebini şekillendiriyor ve keskinleştiriyordu. Böylece şu sonuca varırız: Sovyet Sosyalist devletini inşa girişimi kaotik bir şekilde ortaya çıkamazdı, tersine, şekillenmekte olan ve sosyal ilişkiler sistemini yeni baştan, kökten gözden geçirme zaruretini ortaya koyan gelişmelere bütünüyle doğal bir cevaptı. Sovyetler Birliği’nin ve “sosyalist kamp” ülkelerinin bu görevin üstesinden bütün olarak hiç de fena gelmediğini de kabul etmek gerek. Havada uçuşan sosyal adalet fikirleri böylelikle çözümünü büyük ölçüde SSCB’de şekillenen devlet ve iktisat yapısı modelinde buldu. Bence bu, Sovyetler Birliği’nin başlıca başarılarından biridir ve bütün dünyada sosyal zenginliğin daha adil şekilde yeniden dağılımına yönelik ilerlemeye muazzam bir momentum katmıştır. “Komünizm hayaleti” korkusuyla bütün dünyada, en pazarcı devletlerde bile emekçinin pozisyonunu esasen güçlendiren derin sosyal programlar uygulanmaya başlandı. SSCB’de gerçekleşen sosyal kazanımlar yeryüzünün muhtelif köşelerindeki insanların daha fazla sosyal hak elde etmelerine yardımcı oldu, bu da bilimsel teknolojik ilerlemeye, toplumdaki üretici güçlerin gelişmesine katkıda bulundu ve hatta 20’nci yüzyılın ikinci yarısına doğru iktisadi gelişmenin esas motoru insan sermayesi oldu, ve bu da başka bir yeniden üretim faktörünü, insanların zihinsel yetilerini merkezi bir konuma taşıdı. Emek ve sermaye arasındaki kavramsal karşı karşıya gelişin eski güncelliğini kaybetmesinin nedeni de buydu: SSCB varlığıyla fiilen, sosyal ilişkilerin yeni bir seviyeye, insanın zihinsel yetilerinin önceliği seviyesine çıkmasına katkıda bulunuyordu. Bununla birlikte sosyal adalet fikirleri de üretici güçlerin unsurları arasındaki karşılıklı bağların yeniden formatlanması bağlamında dahi buharlaşamazlardı, zira her halükârda sosyal zenginliği bölüştürmek gereklidir ve bu sürecin adilane yürütülmesi talebi de, sanırım, toplum bilincine genetik olarak kazılıdır. Bugün toplumu birleştirecek bir devlet ideolojisi talebinin şekillendirilmesi meselesinin ıstırap verircesine hissedilmesinin nedeni de bence budur. Sosyal adalete dayanan bir ideoloji olmaksızın devletin gelişmesinin istikrarlı bir izleğe varması mümkün değil. Sosyal adalet derken sadece maddi zenginliklerin adaletli bir şekilde dağıtılması değil, insanların kendi karmaşık öz-gerçekleşmeleri için imkânları elde edecekleri en genelde adil sosyal ilişkilerin inşası da anlaşılır. Bu kapsamda Sovyet tecrübesinin tam da bugün aranılan şey olduğunu düşünüyorum.

Meselenin iktisadi bileşenine gelince, bence, Sovyetler Birliği’nde yaşanan gelişmelerin analizi girişimlerinde belirgin çarpıtmalara da sıklıkla şahit oluyoruz. Bugün iktisat biliminde, bir ülkedeki makroekonomik durum evrensel makro göstergelerle değerlendiriliyor, bunlardan biri GSYH. SSCB’de bu toplam gösterge olarak GSMH kullanılıyordu. Ama bu göstergeler arasındaki farklılık, başka sebeplerin yanısıra Sovyet ekonomisinin kapalılığı ölçüsünde önemsizdir, bu yüzden üzerinde durmayacağız.

Bence Sovyet ekonomisinin hacmi değerlendirilirken bir dizi son derece önemli hata ve yanlış yapılıyor; bunlara değinmeden SSCB ekonomisini gerçekçi şekilde analiz etmenin mümkün olmadığını düşünüyorum.

Birincisi, Sovyet ekonomisinin en güçlü sektörlerinden biri askeri-sınai kompleksti. Ama SSCB’de silah sistemleri ve askeri harcamalar GSMH’ya dâhil edilmezdi; bu durum, SSCB’deki devasa askeri-sınai kompleksin Sovyetler Birliği GSMH’na girmediğini ileri sürmeye imkân verir.

İkincisi, SSCB’de bilimsel çalışmalar ara tüketim dilimleri olarak görülüyordu, yardımcı faaliyet olarak sunuluyordu ve fikir mülkiyeti biçiminde sınıflandırılmıyordu. Bilimsel alan bu göstergeye katılacak olsa Sovyetler Birliği’nin GSMH’sının ne kadar büyüyeceğini tahmin etmek güç değildir.

Üçüncüsü, bilindiği gibi, GSYH’nın önemli bir bölümünü ülkenin ücret toplamı teşkil eder. SSCB’de ortalama ücretlerin mesela ABD’dekinden çok daha az olduğu kimseye sır değil, ancak bu, SSCB’de mevcut özel imkânlara pazar-dışı ilkelerle sahip olunabilmesiyle ilişkiliydi; SSCB’de ücretli eğitim, sağlık vb. en azından hesaplamalarda söz konusu bile olamazdı.

Dördüncüsü, bugün, son on yıllarda hep olduğu gibi, iktisadi anlamda başarılı denen ülkelerde GSYH’daki aslan payını hizmet sektörü alıyor. Fiyatlandırma ise pazar temelinde gerçekleşiyor. Ama SSCB’de pazar fiyatlaması ancak tekil durumlarda söz konusuydu, bu yüzden devasa sektörler ödemeli ve hesaplanabilir hizmetler sektöründen düşüyordu. Bu bilhassa tıp, sağlık ve başka sektörlerde görülüyordu. Ücretli konut pazarı neredeyse hiç yoktu; oysa bu birçok ülkenin GSYH’sında önemli bir dilimi teşkil eder.

Dolayısıyla açık ki, bugün sıklıkla batı ülkeleriyle modellenen ve karşılaştırılan SSCB GSYH son derece çarpıtılıyor, küçümseniyor ve ekonomide meydana gelen ilerlemelerin gerçek tablosunu düzgün bir şekilde yansıtmıyor. Ama hâlihazırda uygulanmakta olan ve (benim görüşüme göre) kesinlikten çok uzak metodolojik temelde ve hesap yöntemlerine göre bile kişi başına satın alma paritesine dayanan GSYH SSCB’de 1929’dan 1990’a kadar 8,87 kat artmıştı. Karşılaştırma için, ABD’de aynı dönemde artış yaklaşık 5,34 kattır. Üstelik ABD’de Sovyetler Birliği’nin yaşadığı korkunç savaş da yaşanmadı. Ayrıca şunu unutmamak gerek: yeniden üretim faktörlerinin yukarıda değinilen türden kavramsal bir karşı karşıya gelişinde zaferi emeğin kazandığı dünyadaki esasen ilk ülke olan SSCB, dünya sermayesinin muazzam baskısıyla da çarpışıyordu. Bu, benim görüşüme göre, batılı “uzmanlar” ordusunun ve onlara eklemlenmiş koca bir yerli “uzmanların” göstermeye çalıştığı gibi, Sovyetler Birliği’nde gerçekten de etkisiz ve rekabet eksikliği içeren bir ekonomi mi vardı acaba diye en azından düşünmeye zorlar.

Bununla birlikte kuşkusuz ki Sovyet ekonomi makinesi kusur ve hatalardan azade değildi. Bilhassa inovasyonların uygulanmasındaki etkisizlik açısından boşluklar, dogmatizm, idari cihazın ataletiyle ilişkili problemler, Sovyetler Birliği’nde devlet idaresi sisteminin etkin işleyişine engel oluyordu. Ama SSCB’nin iktisat siyasetindeki başlıca problem, bence, sosyal zenginliklerin dağılımı sistemindeki derin farklılıklara rağmen katma değerin oluşması açısından SSCB’deki iktisat siyaseti ve yönetme modelinin batıdakine benzerlik göstermesidir; yani bu, öncelikle pazarların genişlemesi yoluyla maddi üretimin gelişimini teşvik etmeye dayanan bir iktisadi kalkınma modeliydi, buysa zaten kendiliğinden pazarların sınırlı olması ölçüsünde büyümenin sınırlarına vardığını ima ediyordu. İnsanlık, anılan bu iktisadi modelin bitik niteliğine Sovyetler Birliği’nin ve “sosyalist kampın” dağılması döneminde olduğu gibi bugün, “batının küresel dolar merkezli küresel yönetiminin dikişleri patlarken” de tanık oldu.

Ancak bence, yukarıda sayılan problemleri olsa da, Sovyetler Birliği’nin dünyaya, iktisadi gelişmenin etkin bir stratejik planlanması sisteminin inşası, iktisadi büyümenin jeneratörü olarak tek devreli olmayan bir para sistemi, sosyal devlet fikrinin nitelikli ve pratik bir uygulaması, çokuluslu bir ülkenin muhtelif halklarının özgünlük ve geleneklerine gerçek ama deklare edilmemiş bir saygı (tahammül değil, gerçek anlamda saygı), merkeze en uzak bölgelerdeki gençliğin bile kendini ortaya koyabilmek imkânına sahip olduğu sosyal kaldıraçların işlevselliği, ücretsiz yüksek öğrenim, ücretsiz ve rekabete açık bir sağlık sistemi, güçlü bir askeri-sınai kompleks, çok zengin bir kültür alanı, dünyadaki en iyi sportif sanayi organizasyonu sistemi gibi tartışmasız olumlu nitelikler sergilediğine kuşku yoktur. Ama benim görüşüme göre SSCB’nin en önemli başarısı, sadece cüzdanın şişkinliğine ve banka hesaplarındaki sıfırların sayısına değil emekçiye ve toplumdaki her insanın zihinsel yetilerine saygının öncelik olduğu bir toplumun ve sosyal ilişkilerin kurulmasıydı. Bence bu, yukarıda söylenenlerin ışığında, merkezi yeri bir yeniden üretim faktörü olarak (görünen o ki) insanın zihinsel yetilerinin işgal edeceği geleceğin toplumunun inşasında uygulanabilecek ve uygulanması gereken bir anlatının Sovyet sosyal ilişkiler sisteminde bulunduğunu düşünmeye imkân sağlıyor. Ben bunun, bir toplumun sistemsel kurucu ilkesi olarak sosyal adalet unsurunun rolünü büyük ölçüde tahkim edeceğini düşünüyorum, zira toplumun zihinsel yetilerinin gelişmesiyle birlikte o toplumdaki sosyal adalet talebi de ister istemez güçlenmelidir. Ve bu da, Sovyet tecrübesinin post-Sovyet coğrafyası ülkelerinin geleceğinin adaletli surette inşası için hâlâ yararlı olduğunu gösterir!

Dünya Basını

Çin-Mısır ortak tatbikatı, Pekin’in askeri erişiminin göstergesi

Yayınlanma

Çin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarları destekleyecek askeri gücü küresel ölçekte kullanma kapasitesi geliştirmeye başlıyor.

Mohamed Ibrahim Hafez & Sebastian Contin Trillo-Figueroa
South China Morning Post, 02.09.2026

Çin, yurt dışındaki ekonomik varlığını, bu varlığı koruyup sürdürebilmek için gerekli askeri erişim kapasitesiyle eşleştirmeye başlıyor.

Bunun en açık göstergesi Mısır’da ortaya çıktı. Çin’e ait J-16 savaş uçakları kısa süre önce Mısır’a gönderildi ve havada yakıt ikmali yapan YU-20 tanker uçakları tarafından desteklendi. Çin jetleri, Mısır’ın “Medeniyet Kartalları” tatbikatında Mısır’a ait Rafale ve MiG-29 savaş uçaklarıyla birlikte görev aldı. Bu, Çin’in savaş uçaklarını ilk kez Afrika’ya göndermesi anlamına geliyor ve Pekin’e kıtalar arası bir muharip gücü taşıma ve büyük bir Arap ordusuyla ortak operasyon yürütme deneyimi kazandırıyor.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Mısır ziyareti, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yılını simgeliyor. Bu süre içerisinde ilişkiler yalnızca diplomasi ve ticaretten ibaret olmaktan çıkarak altyapı, teknoloji ve artık askeri işbirliği alanlarına kadar genişledi.

Çin’in ekonomik çıkarları özellikle Süveyş Kanalı çevresinde derin biçimde yerleşmiş durumda. Çinli şirketler Mısır’da üretim ve lojistik operasyonları kurarak ülkeyi Avrupa, Afrika ve Orta Doğu pazarlarına uzanan tedarik zincirleri için bir üretim ve dağıtım merkezi olarak kullanıyor.

Bu ekonomik ayak izi giderek büyüyor. Mısırlı şirketler geçen ay Çinli alıcılarla toplam 168 milyon dolar değerinde 17 ihracat anlaşması imzaladı. Pekin’in 2026’nın ilk yarısında Mısır’a yaptığı yatırımın ise 2 milyar dolara kadar ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bu yatırımların önemli bölümü mevcut projelerin genişletilmesine yöneliyor.

Pekin ayrıca Mısır ürünlerine sıfır gümrük vergisi uygulaması getirdi ve daha önce yüzde 30’a kadar çıkan vergileri kaldırdı. Ancak ticari ilişki hâlâ dengesiz durumda: Mısır’ın Çin ile ticaret açığı geçen yıl 18 milyar doları aştı.

Çin’in ekonomik varlığının güvence altına alınması gerektiğinde riskler de artıyor. Limanlar, fabrikalar, lojistik ağları ve tedarik zincirleri, istikrarsızlıkların erişimi bozması halinde kırılgan hâle geliyor. Çin’in çıkarları ne kadar genişlerse, bu bölgelere ulaşabilecek askeri bir varlık da o kadar değer kazanıyor. Mısır’daki tatbikat, bu kapasiteye dair bir fikir verdi.

Yıllar boyunca Çin’in küresel genişlemesi esas olarak ticari nitelikteydi. Ardından Kuşak ve Yol Girişimi, altyapı yatırımları gerçekleştirdi, yeni pazarlar açtı ve stratejik bölgelerde Çinli şirketlerin yerleşmesini sağladı. Bir sonraki aşama ise bu ekonomik varlığı koruyacak askeri erişim kapasitesinin geliştirilmesi. Mısır, bu dönüşümün nasıl görünebileceğini ortaya koyuyor.

Benzer bir eğilim teknoloji alanında da görülüyor. Huawei, Mısır hükümeti için Ascend çiplerini kullanacak yapay zekâ veri merkezleri kurmak üzere teklif verdi. Buna karşılık Washington ise Nvidia, Advanced Micro Devices ve Microsoft’un dahil olduğu rakip bir teklif hazırlamaya çalışıyor.

Mısır’ın yapay zekâ stratejisi, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün gayrisafi yurt içi hasılaya katkısını 2030 yılına kadar yüzde 7,7’ye çıkarmayı hedefliyor. Bu nedenle Amerikan ve Çinli teknoloji sağlayıcılarına erişim, ülkenin yerli teknoloji endüstrisini geliştirme çabasının daha geniş bir parçası hâline geliyor. Bu durum aynı zamanda Kahire’ye, stratejik önem taşıyan bu sektörde hangi şirketlerin yer edineceği konusunda pazarlık gücü sağlıyor.

Dolayısıyla Çin’in Mısır’daki varlığı, Pekin’in uzun vadeli çıkarları açısından kritik sektörlerin tamamına yayılıyor: üretim, lojistik, teknoloji ve savunma.

Ancak Kahire, Çin ile ilişkilerini diğer ortaklıklarının pahasına geliştirmiyor. Mısır hâlâ ABD’den önemli miktarda askeri yardım alıyor ve Amerikan, Fransız ve Rus uçaklarından oluşan karma bir hava filosu işletiyor. Çin ile ilişkilerini genişletirken Rusya ile bağlarını sürdürüyor, Avrupa ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor ve BRICS grubuna katılıyor.

Savunma tedariki de aynı yaklaşımı yansıtıyor. Mısır’ın savaş uçağı filosunu çeşitlendirmek amacıyla Çin’in J-10C savaş uçağıyla ilgilendiği bildiriliyor. Tatbikatlar, Mısır ordusuna Çin sistemlerini tanıma fırsatı verirken Kahire, Batı menşeli uçaklarını kullanmaya ve mevcut savunma ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor.

Bu durum iki tarafın da istediği kazanımları sağlıyor. Çin, Orta Doğu ve Afrika’da erişim ve operasyonel deneyim kazanıyor. Mısır ise yeni bir askeri tedarikçi ve yakın ilişkiler kurmak isteyen büyük bir güç elde ediyor.

Aynı hesaplama güvenlik politikası alanında da geçerli. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki Filistinlilerin başka yerlere taşınması önerisini gündeme getirmesinin ardından geçen yıl şubat ayında Beyaz Saray görüşmelerine katılmayı reddetti.

Mısır ayrıca, Süveyş Kanalı’na verdiği ekonomik zarara rağmen ABD’nin Husilere yönelik askeri operasyonlarına mesafeli durdu. Kızıldeniz’deki saldırılar nedeniyle gemilerin rotalarını değiştirmesi sonucu kanal gelirleri 2024 yılında yüzde 61 düştü. Kahire’nin doğrudan çıkarı, deniz trafiğinin yeniden sağlanması ve kanalın korunmasıydı; ancak verdiği tepki, bu çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kendi değerlendirmesi tarafından şekillendirildi.

Çin’in büyüyen varlığı tam da burada Mısır için önem kazanıyor. Çin’in doğrudan yabancı yatırımları Amerikan askeri yardımlarıyla birlikte var olabilir. Çin teknolojisi Amerikan teknolojisiyle rekabet edebilir. Çin uçakları, Mısır’ın Batı sistemlerini kullanmaya devam ettiği bir ortamda Mısır uçaklarıyla ortak tatbikat yapabilir.

Washington açısından ise hesaplama daha rahatsız edici hâle geliyor. Kahire’nin yalnızca güvenilir alternatiflere sahip olması bile Amerikan baskısının maliyetini artırmaya yetiyor. Her yeni tedarikçi, yatırımcı veya askeri ortak, Mısır’a herhangi bir aktör karşısında daha fazla hareket alanı sağlıyor.

Bunun küresel sonuçları da bulunuyor. Washington ve Pekin arasındaki rekabet, iki taraf tarafından genellikle rakip stratejik kamplar arasındaki mücadele olarak tanımlanıyor. Ancak Kahire, orta ölçekli güçlerin iki tarafın da ilgisini canlı tutarak hiçbirine münhasır bir nüfuz alanı vermeden hareket edebileceğini gösteriyor. Böylece bu rekabetten yatırım, teknoloji, askeri kapasite ve diplomatik avantaj elde ediyor.

Çin açısından daha büyük anlam ise ekonomik varlığı ile askeri güç projeksiyonu arasındaki mesafenin giderek azalması. Pekin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarların arkasına askeri güç koyabilmek için gerekli lojistik, erişim ve operasyonel deneyimi geliştiriyor.

Bu dönüşüm, Çin’in ekonomik çıkarları ile askeri kapasitesinin birleşmeye başladığı Mısır’da görünür hâle geliyor. Kahire, daha yetenekli bir Çin’in kendisine başka bir güçlü ortaklık sunması nedeniyle bu sürece izin verme konusunda teşviklere sahip.

Bundan sonraki jeopolitik mücadele ise Çin’in bu modeli ne kadar genişletebileceği, küresel ekonomik ayak izinin ne ölçüde askeri erişim kapasitesini destekleyebileceği ve rakiplerinin buna nasıl karşılık vereceği olacak.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.

Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.

Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.

“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”

Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.

Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.

Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.

“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”

Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.

Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.

Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.

Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”

Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.

Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:

“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”

Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.

Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.

“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”

Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.

OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.

Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.

Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.

“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”

Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.

Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.

Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.

Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.

Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.

“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”

Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.

OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.

Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.

Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.

San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.

“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”

Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.

OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.

Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.

Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.

Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.

Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.

Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Pettifor: Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek

Yayınlanma

İktisatçı Ann Pettifor, ABD yönetiminin ekonomi politikalarının küresel finansal sistemi yıkıcı bir çöküşe sürüklediğini açıkladı. Pettifor, borç krizlerinin ve piyasaların denetimsizliğinin dünya genelinde otoriterleşmeyi tırmandırdığını belirterek kamu otoritelerinin piyasaları yeniden kontrol altına alması gerektiğini vurguladı.

Progressive Economy Forum ve Goldsmith’s College Political Economy Research Center’dan iktisatçı Ann Pettifor, Substack platformundaki “System Change” adlı bülteninde 26 Ağustos 2026 tarihinde yayımladığı makalede, küresel finans sisteminin benzeri görülmemiş bir borç yükü altında yeni ve yıkıcı bir çöküşün eşiğinde olduğunu belirtti.

Pettifor, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin dış politika ve ekonomi alanındaki adımlarının bu istikrarsızlığı daha da derinleştirdiğini kaydetti.

“Trump küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor”

Risk Management News bültenine atıfta bulunan Pettifor, kamuoyunda dolaşan sahte bir videoda Trump’ın Jeffrey Epstein dosyalarının açılması ve kendisinin batması halinde herkesi beraberinde götüreceğini söylediği iddiasına değindi. Bu videonun kurgu olabileceğini belirten Pettifor, asıl tehlikenin farklı bir alanda yaşandığını vurguladı.

Makalede, “İran’a karşı yürütülen savaşta yaşanan feci ve aşağılayıcı askeri kayıpların ardından Trump, yalnızca İran’ı çökertmekle kalmayıp Hazine Bakanı Scott Bessent’ın geçen hafta bilinçdışı bir ifadeyle ifşa ettiği gibi küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor” denildi.

Pettifor, Bessent tarafından ilan edilen “Economic Parya Operasyonu”nun İran ekonomisini boğmayı ve Çin dahil olmak üzere İran ile ticaret yapan her ülkeye zarar vermeyi amaçladığını aktardı. Dünyanın korkunç boyutlarda orman yangınlarıyla sarsıldığı bir dönemde “boğmak” ifadesinin kullanılmasını eleştiren Pettifor, bu yaklaşımı biyosfere ve toplumun yaşam destek sistemine yönelik sorumsuz bir cehalet olarak nitelendirdi.

“Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek”

Küresel finans sisteminin tarihte benzeri görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle yakında yeniden patlak vereceğini savunan Pettifor, yapay zeka sektöründeki aşırı borçlanmaya dikkat çekti. BlueSky platformunda Æðelwułf adlı kullanıcının “Giderek borçlanan yapay zeka sektörünün halka arzları kötü karşılanırsa bu süreç şiddetle sonuçlanabilir ve yüz milyarlarca dolarlık finansman kısa sürede değersizleşebilir” değerlendirmesini aktaran Pettifor, yaklaşan çöküşün tarihsel köklerine işaret etti.

Pettifor, 1873 yılındaki ilk küresel finans krizinden bu yana krizlerin temelinde hükümet müdahalesinden ve denetiminden kaçınan serbest para piyasalarının yattığını belirtti. Yüksek reel faiz oranlarının devasa borç balonuna yöneltilmiş hançerler gibi işlev gördüğünü belirten iktisatçı, 2006 ve 2007 yıllarında ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Alan Greenspan’in tutsat (subprime mortgage) balonunu söndürmek amacıyla faiz artırmakta ısrar etmesinin krizi patlattığını hatırlattı.

“Merkez bankalarının düşük enflasyon hedefi alacaklıları koruyor”

Makalede Donald Trump’ın Fed fonlama oranını düşürme baskısına geniş yer verildi. Pettifor, “Trump her zaman başkalarının parasıyla zenginleşti ve borç yükümlülüklerini sınırlamak için düşük faiz oranlarına ihtiyaç duyuyor” tespitinde bulundu. ABD’de milyonlarca insanın kredi kartı ve konut kredisi borcuyla yaşadığını belirten yazar, ABD kredi kartı borcunun 2025’in son çeyreğinde 1,277 trilyon dolarla rekor kırdığını ve 2021’in ilk çeyreğine kıyasla yüzde 63 arttığını bildirdi.

Trump’ın vergi indirimlerinin kamu borcunu artırdığını ancak iktisatçı Dean Baker gibi kendisinin de kamu borcunu birincil tehdit olarak görmediğini belirten Pettifor, asıl sorunun alacaklılar ile borçlular arasındaki güç dengesizliği olduğunu yazdı.

Pettifor, merkez bankalarının düşük enflasyon hedefini şu sözlerle eleştirdi: “Bütün merkez bankaları temel görevlerinin düşük enflasyon olduğunu iddia ediyor. Enflasyonun tüketicilere ve sabit gelirlilere zarar verdiği kısmen doğrudur. Ancak asıl gerçek, enflasyondan en çok zarar görenlerin alacaklılar olduğudur. Merkez bankalarının enflasyonla mücadele görevi, tam istihdam ve finansal istikrar gibi diğer hedeflerin önüne geçiyor; çünkü enflasyon, dünya alacaklıları olan yüzde 1’lik kesime borçlu olunan paranın değerini aşındırıyor. Yüzde 99’u oluşturan borçlu çoğunluk ise merkez bankacılarının daha az umurunda.”

Enflasyonun borcun reel değerini düşürerek borçlulara fayda sağladığını 1970’li yıllardaki kendi deneyimleriyle aktaran Pettifor, alacaklıların gelirleri ve fiyatları düşüren kemer sıkma politikalarını tercih ettiğini, 1960’lardan bu yana ekonomi politikalarının alacaklıların çıkarları doğrultusunda şekillendiğini kaydetti.

“Bessent tahvil piyasasına müdahale ederek kendine zarar verdi”

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’ın tahvil piyasasındaki geri alım hamlesini değerlendiren Pettifor, Hazine bakanlarının likiditeyi yönetmek amacıyla piyasaya müdahale etme hakkı bulunduğunu ve önceki Hazine Bakanı Janet Yellen döneminde de benzer adımlar atıldığını hatırlattı. Janney Baş Sabit Getiri Stratejisti Guy LeBas’ın verilerine yer veren Pettifor, Yellen yönetiminde 2024 yılında yalnızca 7 aylık dönemde 32 milyar dolar, 2025’te yaklaşık 78 milyar dolar ve 2026 yılında şu ana kadar yaklaşık 50 milyar dolarlık tahvil geri alımı yapıldığını aktardı.

Ancak Bessent’ın son müdahalesinin tam bir fiyaskoya dönüştüğünü belirten Pettifor, tahvil getirilerinin düşmek yerine yükseldiğini ve yapay zeka hisselerine odaklanan borsada panik yarattığını yazdı.

Financial Times tahvil piyasası uzmanı Katie Martin’in değerlendirmesine atıfta bulunan Pettifor, Martin’in şu sözlerini aktardı: “Bugün piyasalara hükmetmeye ve onlara haksız olduklarını söylemeye yönelik çaba istenen etkiyi yaratmıyor. Dürüst olmak gerekirse hiçbir zaman yaratmaz. Güveni tesis etmek için acilen bir rota düzeltmesine ihtiyaç var.”

Pettifor; Paul Krugman, The New Yorker ve The Wall Street Journal gibi yayınların da Bessent’ın piyasa karşısındaki başarısızlığına dikkat çektiğini belirterek hükümetin güven sarsıcı yönetim tarzını eleştirdi.

“Kamu otoriteleri piyasalara yeniden hükmetmek zorundadır”

Piyasaların hükümetlere hükmetme gücünü ne zaman devraldığını sorgulayan Pettifor; Michael Hudson’ın “The Arc of Time: Pro-creditor history” çalışmasına, Adam Smith ve David Hume’un 18. yüzyıldaki liberal piyasa teorilerine ve Alexander Zeven’ın The Economist dergisi üzerine yaptığı incelemeye atıf yaptı.

Denetimsiz para piyasalarının yalnızca ekonomik çöküşlere değil, yapay zeka gibi teknolojilerin denetlenememesine de yol açtığını belirten Pettifor, Geoff Mulgan’ın kurumsal güç ile kamusal güç arasındaki asimetriye dair tespitlerine ve Demis Hassabis’in özdenetim savunularına değindi.

Tarihteki en zalim yönetimlerin bile somut toplumsal yapılar içinde hesap verebilir olduğunu, günümüzde ise seçilmiş liderlerin The Economist verilerine göre 1,5 ila 3 trilyon dolar büyüklüğe ulaşan gölge bankacılık ve özel kredi piyasalarına boyun eğmek zorunda bırakıldığını savunan Pettifor, bu tablonun küresel ölçekte otoriterleşmeyi körüklediğini belirtti.

Makalede, “Bu yaklaşım otoriterliği ve gücün dizginlerini görünmez piyasalardan çekip alacak ‘güçlü bir lider’ talebini körüklüyor; bu gücü Başkan Trump, Başkan Putin, Başbakan Modi, Başbakan Meloni ve potansiyel olarak Cumhurbaşkanı Le Pen’e iade ediyor” ifadelerine yer verildi.

Karl Polanyi’nin 1930’lardaki altın standardı ve “kurgusal metalar” analizine dikkat çeken Pettifor, paranın bir meta değil, düzenleme ve yasalarla güvence altına alınması gereken toplumsal bir borç ödeme vaadi olduğunu vurguladı. Pettifor, krizlerin önlenmesi için kamu otoritelerinin piyasaları gecikmeden ve yetkin bir şekilde yeniden denetim altına alması gerektiği çağrısıyla makalesini sonlandırdı.

‘2008’den daha büyük ölçekte bir krizin daha yaşanacağından hiç şüphem yok’

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English