Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Thomas Fazi: Çırpınmakta olan Almanya Avrupa’nın geleceğidir

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Çiftçilerin öfkesi tüm Avrupa’ya yayılıyor, zira tarımın hızla gerilemesinin başlıca kaynağı tam da Avrupa Birliği’nin izlediği politikalarla alakalı. Durum, ilerlemenin kaçınılmazlığı sloganı altında onlarca yıldır kötüye gidiyor. Protestolar Brüksel tarafından fanatizm derecesinde desteklenen ekolojik dogmayı konu alıyor. Elbette profesyonel Avrupalılar kuraklıktan ve diğer tartışılmaz dogma olan küresel ısınmadan bahsediyorlar.

Öte yandan çiftçiler yaşlanan bir toplam; çiftlik yöneticilerinin neredeyse yüzde 60’ı 50 yaşın üzerinde, daimî çalışanların sayısı 10 yılda yüzde 12 azaldı ve Fransız nüfusunun ortalamasından daha yüksek bir intihar oranına sahipler. Kısacası, mevcut politika geleneksel çiftçi ahalisinin fiziksel olarak ortadan kalkmasına yol açıyor. Sorunu gerçekten çözmenin yolu vergi oranlarını arada bir değiştirmek değil, yönetici elitleri değiştirmektir ki bu da en azından AB’den çıkmak anlamına geliyor.


Çırpınmakta olan Almanya Avrupa’nın geleceğidir

Çiftçilerin protestoları Berlin’in zayıflığını ortaya çıkardı

Thomas Fazi

Unherd

2 Şubat 2024

Merkel döneminin büyük kısmında Almanya, Avrupa’nın sürekli fırtınalı sularında bir iktisadi ve siyasi istikrar adası olarak durdu. Ancak o günler artık uzak bir anı gibi görünüyor. Avrupa hala krizde ama şimdi Almanya krizin merkez üssü. Almanya bir kez daha Avrupa’nın hasta adamı.

Almanya’da hükümet karşıtı gösterilere nadiren rastlanır. Bu nedenle yüzlerce öfkeli çiftçi traktörleriyle birlikte aralık ayı ortasında Berlin’e akın ederek yeni kemer sıkma tedbiri dalgasının bir parçası olarak tarım araçlarına yönelik dizel sübvansiyonlarında ve vergi indirimlerinde yapılması planlanan kesintiyi protesto ettiğinde işin içinde bir iş olduğu barizdi. Endişeli olduğu anlaşılan hükümet, derhal geri adım atarak indirimin devam edeceğini ve dizel sübvansiyonunun hemen kaldırılmak yerine birkaç yıl içinde aşamalı olarak kaldırılacağını duyurdu. Fakat çiftçiler bunun yeterli olmadığını söyledi ve hükümet planlarından tamamen vazgeçmediği takdirde protestoları şiddetlendirme tehdidinde bulundu.

Sözlerinde durdular; takip eden haftalarda binlerce çiftçi sadece Berlin’de değil, pek çok kentte kitlesel protestolar düzenledi, hatta otoyolları kapatarak ülkeyi fiilen durma noktasına getirdi. Hükümet ise siyasi oyun kitabındaki en eski ve en etkili numaralardan birine başvurdu; çiftçileri gayri meşrulaştırmak ve insanları korkutup kaçırmak amacıyla protestoların arkasında aşırı sağcıların olduğunu iddia ettiler. Ancak bu kez işe yaramadı. Protestolar devam etmekle kalmadı, büyüdü ve hatta sıradan yurttaşların yanı sıra balıkçılık, lojistik, konaklama, karayolu taşımacılığı, süpermarketler gibi diğer sektörlerden işçileri de çekti.

Sonuç olarak, dizel sübvansiyonlarıyla ilgili bir protesto olarak başlayan gösteriler, Alman hükümetine karşı çok daha geniş çaplı bir isyana dönüştü. Gösterilerdeki en yaygın sloganlardan biri: “Trafik lambası gitmeli!” (iktidardaki Sosyal Demokratlar, Hür Demokratlar ve Yeşiller koalisyonuna bir gönderme). Tıpkı 2018’de akaryakıt fiyatları nedeniyle protesto gösterileri düzenleyen Gilets Jaunes [Sarı Yelekler] gibi çiftçiler de çok daha geniş bir siyasi öfke havuzunun sesi oldular.

Biri Washington Post’a şunları söyledi: “Başta tarım sübvansiyonlarındaki kesintilerin iptal edileceğini umuyorduk. Ancak… Bence bu protestonun çok daha fazlası ile ilgili olduğu açık. Sadece biz çiftçiler değil, diğer kesimler de mutsuz. Zira Berlin’den gelenler ülkemize, özellikle de ekonomiye zarar veriyor.” Bu bile örtmeceye yaklaşıyor; yükselen yaşam maliyetleri, düşen reel ücretler, kitlesel işten çıkarmalar ve gelişen konut krizi, Scholz hükümetinin onaylanma oranlarını rekor düşük seviyelere indirdi ve Almanlar huzursuzlanmaya başladı.

Çiftçilerin protestolarının yanı sıra, geçtiğimiz ay boyunca ülke son on yılların en büyük grevlerinden bazılarıyla sarsıldı; tren makinistleri, yerel toplu taşıma çalışanları, havaalanı güvenlik personeli, doktorlar ve perakende çalışanları, hepsi daha yüksek ücretler ve daha iyi çalışma koşulları talep ediyor. Önümüzdeki haftalarda daha fazla endüstriyel eylem bekleniyor. Almanya’nın tarihsel olarak işçi sendikaları ve işveren federasyonları arasındaki işbirliğini vurgulayan, çatışmacı olmayan endüstriyel ilişkiler modeliyle uzun zamandır övündüğü düşünüldüğünde bu durum özellikle şaşırtıcı.

Sorun şu ki, Almanya’nın sosyal barışı, bir zamanlar övgüyle bahsedilen Modell Deutschland gibi artık iflas etmiş bir iktisadi modele dayanıyordu. Almanya’nın 21. yüzyıldaki iktisadi başarısı iki temel —ucuz hammadde ve enerji ithalatı (özellikle Rusya’dan) ve dünyanın geri kalanında yüksek talep— üzerine kuruluydu. Fakat son birkaç yıldır, küresel duraklama ve Ukrayna savaşı nedeniyle her ikisi de çöktü. IMF’ye göre Almanya geçen yıl dünyanın en kötü performans gösteren büyük ekonomisi oldu ve ülke şu anda resesyonun eşiğinde sallanıyor. Sanayi üretimi beş ay üst üste düştü: Hans-Jürgen Völz’ün (küçük ve orta ölçekli işletmeler adına lobi yapan BVMV’nin baş ekonomisti) geçtiğimiz temmuz ayında söylediği gibi: “Bazen ‘sürünen sanayisizleşmeden’ bahsedilir ama bu artık sadece sürünen bir şey değil.”

Çarpıcı olan, Alman liderliğinin bu krizi büyük ölçüde tek başına getirmiş olması. Önce Rusya karşıtlığı kervanına katılarak ana enerji kaynağından ayrıldı, ardından da Alman müesses nizamının en sevdiği iki takıntı olan yeşil politikalar ve kemer sıkma politikalarıyla krizi daha da derinleştirdi. Yakıt sübvansiyonlarının kaldırılması önerisi bu konuda mükemmel bir örnek. Hükümetin Kovid yardımları için ayrılan 60 milyar avroyu iklim değişikliğiyle mücadeleye dönük tedbirlere dönüştürerek kendi mali kurallarını baypas etme teşebbüsünün anayasaya aykırı olduğuna dair bir mahkeme kararıyla ortaya çıktı. Sübvansiyonları kesme kararı, hükümet tarafından hem mali hem de iklim hedeflerine ulaşmanın tek yolu olarak sunuldu. Verilen mesaj artık alıştığımız bir mesajdı: “es gibt keine Alternative [Başka alternatif yok].”

Ancak elbette bu hedeflerin her ikisi de kendi kendini dayatıyor. Bunlar doğa kanunlarının değil siyasi kararların sonucu, ki sıradan Almanlar bunun fazlasıyla farkında. Artık, halktan destek görmeyen politikaları siyasi çekişmelerden yalıtmak için çok sık başvurulan bir taktik olan bu tür sahte ikiliklerin aracılık ettiği siyaseti kabul etmeye istekli değiller. Nitekim protestocular daha şimdiden bu mantığı tersine çevirmiş durumdalar. Organik çiftçi ve Alman Yeşiller Partisi üyesi Martin Häusling’in (ki bu parti alışılmadık bir şekilde çiftçilerin protestolarını destekledi) FAZ’a söylediği üzere: “Çiftçiler için dizel traktör sürmenin alternatifi yok. Henüz elektrikli traktörler yok.”

Almanya’nın bütçe açıklarını kısıtlamak üzere 2009 yılında anayasasına koyduğu ve “borç freni” olarak nitelendirilen yasayı sorgulayan sesler de giderek yükseliyor. Kendi kendine dayatılan bu kemer sıkma kurallarının, hükümetin okullardan kamu yönetimine, demiryollarından enerji ağlarına kadar kamu altyapısına çok ihtiyaç duyulan yatırımları yapmasını engellediği ve paradoksal bir şekilde hükümetin kendi emisyon azaltma hedeflerini karşılamak için gereken yatırımları engellediği giderek daha belirgin hale geliyor. Alman Ekonomi Uzmanları Konseyi Başkanı Monika Schnitzer’in de belirttiği gibi: “Kimse [bu kuralların] ciddi bir krizde ne anlama gelebileceğini, yeterli manevra alanı olmadığını sonuna kadar düşünmedi.”

Sonuç olarak Alman modeli kendi iç çelişkilerinin ağırlığı altında çöküyor gibi görünüyor. Fakat bunlar uzun zamandır inşa ediliyordu. Sanılanın aksine, Almanya’nın avro sonrası ihracat başarısı, ülke ekonomisinin daha üretken ya da verimli olmasına değil, 2000’li yılların başında uygulamaya konulan ve şirketlerin ücretleri ciddi ölçüde sıkıştırmasına olanak tanıyan bir dizi neoliberal “yapısal reforma” dayanıyordu. Bu durum, “Alman avrosunun” yapısal olarak değer kaybetmesiyle birleştiğinde, ülkenin Avrupalı ticaret ortaklarına kıyasla rekabet gücünü önemli ölçüde artırmasına ve Avrupa sahnesindeki hegemonik hakimiyet politikasını pekiştirmesine olanak sağladı.

Fakat bunun yüksek bir sosyal ve iktisadi maliyeti de oldu; iç talepte gerileme, kronik yetersiz yatırım, kötü altyapı ama en önemlisi siyasi sonuçları açısından, milli gelirin ücretlerden kârlara doğru muazzam bir yeniden dağılımı, giderek büyüyen bir güvencesiz, düşük ücretli işçi alt sınıfına yol açtı. On yıl önce yazdığım üzere: “Almanya’nın ihracata dayalı modeli uzun vadede sürdürülemez olmakla kalmıyor, başından beri başarısız oluyor.”

Ancak ekonomi büyüdüğü sürece —ve Angela Merkel ülkeye sert ama anaç rehberliğini sunarken Alman gücünü Avrupa ve küresel sahneye yansıttığı sürece— tüm bunlar halının altına süpürülebilirdi. Ta ki bu ortadan kalkana kadar.

Bunun Almanya için yalnızca iktisadi bir kriz olmadığını, varoluşsal bir kriz olduğunu belirtmek önemli. Almanya’nın kendini iktisadi ve jeopolitik bir güç olarak algılaması ulusal kimliğinin bir parçası; Hans Kundnani’nin Exportnationalismus olarak adlandırdığı, Almanya’nın iktisadi başarısının bir tür açık kader olduğu inancı üzerine kuruldu. Ama ülkenin jeopolitik açıdan gözden düşmesi —Der Spiegel’in 2015 tarihli tartışmalı başyazısında ifade edildiği gibi “Dördüncü Reich”tan Scholz döneminde Amerika’nın baş vasallığına— bu inancı da yıktı.

Bu durum hem sağda hem de solda düzen karşıtı “popülist” partilerin yükselişinde açıkça görülüyor. AfD bir süredir bir başarı dalgası yakalamış durumda ve son anketlere göre ülke genelinde ikinci sırada yer alıyor. Fakat yeni partiler de ortaya çıkıyor ve daha önce istikrarlı olan parti yelpazesini parçalıyor. Milliyetçi muhafazakâr grup Değerler Birliği kısa süre önce yeni bir siyasi parti kurma niyetini açıklarken, Sahra Wagenknecht’in AfD’ye sol popülist yanıtı da güçlü oranlar yakalıyor. Bu partilerin farklı yol gösterici felsefeleri olsa da farklı derecelerde hepsi ekonomi, göç, Avrupa Birliği ve Ukrayna’ya silah sevkiyatı ile ilgili yaygın bir hüsrandan ve iktidardaki koalisyona karşı genel olarak artan düşmanlıktan faydalanmayı amaçlıyor.

Alman müesses nizamının yanı sıra daha ılımlı eğilimli Almanlar da son popülist ayaklanmaya tipik bir öfkeyle tepki veriyor. AfD’nin üst düzey üyelerinin geçen yılın sonlarında bir toplantıda Alman sığınmacıların ve yabancı kökenli vatandaşların kitlesel olarak sınır dışı edilmesine dönük bir “ana planı” tartıştıklarına dair haberlerin ardından ülkeyi kitlesel AfD karşıtı protestolar sardı ama bu durum partiye olan desteği azaltmışa benzemiyor.

Politikacılardan ve medya kuruluşlarından AfD’nin yasaklanması yönünde çağrılar da geliyor ki bu çağrıların Alman halkının neredeyse yarısı tarafından desteklendiği anlaşılıyor. Ülkenin en popüler ikinci partisini yasaklamaya kalkışmanın sadece demokratik açıdan dehşet verici olmakla kalmayacağını, aynı zamanda beklenmedik ve geniş kapsamlı sonuçlar doğuracağını ve ülkeyi gergin bir siyasi durumdan sivil bir şiddet durumuna doğru itebileceğini söylemeye gerek yok.

Kıta genelinde sağ popülist partilerin popülaritesinin arttığı bir dönemde Avrupa, eski dayanak noktasını yakından takip etse iyi olur. Deyim yerindeyse, Almanya hapşırdığında Avrupa nezle oluyor ve bu siyasi illet yakın zamanda iyileşecek gibi görünmüyor.

DÜNYA BASINI

İsrailli gazeteci: İsrail yüzüne tükürüldüğünde yağmur sanıyor

Yayınlanma

Yazar

İsrail’in Haaretz gazetesi yazarı ve gazetenin editörler kurulu üyesi, deneyimli gazeteci Gideon Levy, bugünkü köşe yazısında ülkesi ve toplumuna çarpıcı eleştiriler yönelten dikkat çekici bir yazı kaleme aldı. Dikkatinize sunuyoruz:

***

İsrail kendi utancından kendi dışında herkesi sorumlu tutuyor

Gideon Levy

Ulusal onur ve gurura İsrail kadar ihtiyaç duyan çok fazla ülke yok. İster Olimpiyatlar, ister Eurovision ya da dünya tavla şampiyonası olsun, badminton şampiyonasının 16. yarı finalindeki her İsrail zaferi “ulusal gurur” uyandırıyor. Arnavutluk’taki Tekvando Şampiyonası’nda alınan her madalya “onur getiriyor”. Ritmik Cimnastik grup çember yarışmasındaki altın madalya onu dünya haritasına konumlandırıyor, Avrupa RSX Sörf Şampiyonası uluslar arasındaki statüsünü yükseltiyor. Bu yılki Eurovision’da Lüksemburg’u temsil eden eski bir İsrailli? “Mavi ve Beyazın gururu.”

Böylesine küçük başarıların bu kadar önemli görüldüğü başka bir ülke olması pek olası değil. Dünyanın bir yerinde bir atletinin bir buz pateni yarışmasını kazandığı için Kazakistan hakkında daha iyi hisseden biri varmış gibi. İsrail’de bu, cumhurbaşkanından bir arama gerektiren milli bir olay olarak kabul ediliyor.

İsrail önemli konularda onurunu kaybetmeseydi bu çocuksu tanınma özlemi genç bir ülkenin kendi yolunu çizmesi açısından çocuksu hatta dokunaklı olabilirdi. Spor ve Eurovision’daki başarılarını saymazsak İsrail onursuz bir ülke. Belki de Eden Golan’ın Malmö’de sahne almasının Han Yunus’ta yaşananları örtbas edeceğini düşünüyor. Ancak elbette bu boş bir umut.

Onuru konusunda bu kadar kaygılı bir ülkenin uluslararası konumunu umursamıyormuş gibi davranmasına inanmak zor. Gazze Şeridi’ndeki savaş İsrail’in statüsünü daha önce görülmemiş bir seviyeye düşürdü ama İsrail yine çocukça bir tavırla gözlerini ve zihnini kapattı, gerçekleri görmezden gelirse bu utancı da görmezden gelebileceğini umuyor. Duruşunu ve saygınlığını iyileştirmek ve biraz olsun gururunu yeniden kazanmak için hiçbir şey yapmıyor.

Soykırım suçlamasıyla ve yasa dışı işgalin açıkça ne olduğu konusunda görüşünün alınması için bir kaç hafta içinde iki kez Lahey’e giden başka bir ülke düşünmek zor. Peki İsrail? Yüzüne tükürüldüğünde yağmur sanıyor. Lanetli hakimi, antisemitizmi, dünyanın ikiyüzlülüğünü ve kötülüğünü suçluyor. Kendisine yöneltilen suçlamalara karşı çıkmaya yanaşmıyor. Bunlar ilgisini çekmiyor bile. Dünyanın tüm önemli televizyon kanalları bu hafta Lahey’deki mahkeme oturumlarını yayınlarken, sadece İsrail bunu görmezden geldi. İlginç değil, önemli değil. Gözlerimizi kapatırsak bizi görmezler. Lahey’i görmezden gelirsek, Lahey de yok olur gider.

Ancak Lahey yaşıyor ve nefes alıyor ve duruşmaları İsrail için büyük bir utanç ve mahcubiyete neden olmalıydı. Dünya Gazze’yi gördükten, gördükten ve ürktükten sonra -böyle tepki vermeyen insan yoktur- Lahey duruşmaları geldi. Soykırım suçlaması ve daha da ötesi işgal konusu keskin, ayakları yere basan ve ciddi suçlamalar. Ancak İsrail bunu görmezden geliyor.

İsrail, dünyanın gözündeki itibarının daha da düşmesi anlamına gelse bile Refah’a saldıracak. Lahey’in işgalle ilgili müzakerelerine katılmayacak. Bu sadece hiçbir savunma hattı olmadığını gösterecektir. İsrail saygınlığının kalıntılarından vazgeçti. Dışlanmış, ötekileştirilmiş bir ülke olmak (tüm dünya bize karşıysa, nasıl davrandığımızın bir önemi yok) kendisine karşı herhangi bir pratik önlem alınmadığı sürece umurunda değil.

Ancak ABD’nin silah ikmalinin, BM Güvenlik Konseyi vetosunun ve şu ana kadar yaptırım uygulanmamasının ötesinde, tıpkı bir insan gibi ülkenin de imajı önemlidir. İsrail bundan vazgeçti. Belki dünyadan umudunu kesti, belki de iyi bir imajı olmadan da idare edebileceğini keşfetti. Her savaştan önce ve sonra göz önünde bulundurduğu faktörler arasında bu kesinlikle yok.

Aynı dünyanın, uluslar ailesinin bir üyesi olarak hareket eden İsrail Devleti’ne aşık olmasının üzerinden çok uzun yıllar geçmedi. İsrail’in kendi kendine söylediği gibi, dünya değerleri küçümseyebilir ve sadece gücü sevebilir, ancak adalet, uluslararası hukuk ve ahlaki düşünceler, sivil toplum ve kamuoyu da var ve bunlar en azından Eurovision 2023’teki “onurlu” üçüncülük kadar önemli.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Politico ‘Jake Sullivan ve Bidenizm’i yazdı

Yayınlanma

Politico’da yer alan bir değerlendirmede, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın çerçevesini çizdiği yeni iktisadi politikalar masaya yatırılıyor ve ‘küreselleşme ve serbest piyasa’ çağının adından ‘Bidenizm’ çağının başlayabileceği öne sürülüyor.

Alexander Ward imzalı yazdıda, geçen sene Brookings Enstitüsü’nde Sullivan’ın yaptığı konuşmanın yarattığı sarsıntıya dikkat çekiliyor. Bunun ‘sessiz bir devrim’ olduğunu öne süren Ward, “Haftalarca, Jake Sullivan ve ekibi, sözümona yönetimin ekonomi hakkındaki görüşleri üzerine bir konuşma hazırlamıştı. Ama bu gerçekte Amerika’nın başkentindeki ortodoksluğun bir eleştirisi, Brookings’in yaldızlı salonlarında ve Washington’un varlıklı kesimleri arasında çok belirgin olan ABD dış politika düşüncesine bir sopa çekme işlevi görecekti,” diye yazıyor.

Ulusal Güvenlik Danışmanı ‘Bidenizm’i yaratırken

Ward’a göre Sullivan’ın son altı yıllık macerası bu konuşmada yankısını bulmuştu. Donald Trump’ın Hillary Clinton’a karşı zafer kazanması ile birlikte Sullivan, modern çağdaki Amerikan dış politika geleneklerinin, ‘neden Minnesota’da birlikte büyüdüğü insanlar arasında bir etki yaratmadığını’ düşünmeye başlamıştı. Böylece Sullivan, Demokratlar arasında kök salan ve 6 Ocak 2021 Kongre baskınından sonra Biden yönetiminin dünya hakkındaki düşüncesinin bel kemiğini oluşturan yeni bir vizyonun oluşturulmasına yardımcı oldu.

Yazıda, Ulusal Güvenlik Danışmanının, Washington’un Kiev’e verdiği desteğin başarısından cesaret alarak, artık ABD politikası için yurtiçinde ve yurtdışında farklı bir vizyon sunma konusunda kendine güvendiği vurgulanıyor. Yazar bunun, Biden tarafından da tamamen benimsendiği şekliyle ‘Bidenizm’ olduğunu söylüyor.

Ward’a göre Sullivan’ın tanımlanmasına yardımcı olduğu şekliyle Bidenizm, bu yönetimin dış politikasının her köşesini etkiledi. Biden’ın Afganistan’dan çekilmeyi seçmesinin bir nedeni de iç cepheye odaklanmaktı. ABD güçlerini Rusya-Ukrayna çatışmasının dışında tutmaya yönelik sarsıcı bir inanç, Amerika’nın tepkisini şekillendirmeye yardımcı oldu.

Trumpizm ile Bidenizm arasındaki halka olarak Sullivan

Bunun yanı sıra Çin’in küresel ekonomide oynadığı rol, Biden ekibinin Donald Trump’ın ticaret savaşının bazı unsurlarını benimsemesine yol açtı. Yazara göre Biden ve Sullivan’ın benimsediği ‘Trumpizm’ unsurları, Biden’ın 2024 seçimlerine giderken Trump’ın dış politikasına yönelik ideolojik meydan okumalarını savuşturmasına yardımcı olabilir.

Politico yazarının aktardığına göre, bu ‘yeni’ bakış açısına ulaşmak için, Sullivan’ın önce kendi içindeki düzen ortodoksluklarını ortadan kaldırması gerekiyordu. Bu ortodoksluklar arasında küreselleşme ve serbest ticaret, ekonomileri büyüten ve bu süreçte insanların yaşamlarını iyileştiren ‘katıksız bir iyilik’ olarak görülüyordu. Borsa için iyi olan şey, aslında, herkes için harikaydı.

Yeterli zaman verildiğinde, şişen cüzdanlar, hükümetinden siyasi ve insan haklarını talep eden istikrarlı bir orta sınıf üretecekti. Bu düşünceye göre, en baskıcı rejimler bile, eninde sonunda içeri akan sermayenin ağırlığı altında parçalanacaktı. Dolar yoluyla tutarlı baskı, çoğu insan için en iyi sonucu veriyordu.

Bir dönemin bitişini ilan etmek ona düştü

Sullivan, Brookings’teki konuşmasında, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin başı çektiği küresel kapitalist düzenin, küreselleşme ve serbest piyasanın damgasını vurduğu bu düzenin bir zamanlar çok iyi işlediğini ama artık yeni şeyler söylemek gerektiğini ilan ediyordu.

Sullivan, “Değişen bir küresel ekonomi, birçok çalışan Amerikalıyı ve topluluklarını geride bıraktı. Finansal kriz orta sınıfı sarstı. Pandemi, tedarik zincirlerimizin kırılganlığını ortaya çıkardı. Değişen iklim, yaşamları ve geçim kaynaklarını tehdit etti. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, aşırı bağımlılığın risklerinin altını çizdi,” diyordu.

Peki çözüm neydi? Sullivan’ın konuşması, yaygın küreselleşme yerine, yeniden canlanan bir Amerikan ekonomisinin ülkeyi daha güçlü hale getirmesiydi. Pas Kuşağını bir Kobalt Koridoruna dönüştürmenin, sadece mavi yakalı işlere değil, aynı zamanda ‘masmavi yakalı’ kariyerlere de yol açan endüstriler kurmanın zamanı gelmişti. Bu doğru yapılırsa, güçlendirilmiş bir Amerika dünya çapında daha yetenekli hareket edebilirdi.

‘Biden Doktrini’: İçerisi ile dışarısı için yeni konsensüs

Sullivan, bu ‘iç mesele’yi halletmek için, dışarıda da Amerika’nın ortak ve müttefikleri ile ‘yeni bir konsensüs’ oluşturulması çağrısında bulunuyordu. Sullivan, dolaylı olarak, Amerika’nın dış ve ekonomik politikasını destekleyen temel varsayımların on yıllardır yanlış olduğunu söylüyordu. Çin ve ABD’nin liberalleşmiş pazarlarının sonunda ‘Pekin’deki iktidar salonlarında demokrasiye yol açacağına’ ilişkin inanç en göze çarpan örnekti.

Ward, “Saygın izleyicilerin önünde duran Sullivan, küresel ekonomi etraflarında yeniden şekillenirken düz ayak yakalanmak istemediğini söylüyordu. ABD hükümeti, Amerikan gücünü desteklemek için endüstriyel bir strateji arayışında proaktif, hazırlıklı ve gururlu olacaktır. Bu kelimelerle söylemeden, Amerika’yı yeniden büyük yapmak için bir plan sunuyordu,” diyerek, Trumpizm ile Bidenizm arasındaki ‘Sullivan’ halkasına dikkat çekiyor.

Ward’a göre Biden yönetiminde kendini ‘A Takımı’ ilan eden ve Sullivan’ın da içinde yer aldığı bir grup, Trump döneminin ötesine geçmek için bir araya geldi, fakat bazı yönlerden onun unsurlarını benimsediler.

Bunlar, Trump’a atfettikleri ‘yerlici (nativist) demagojiyi’ değil, temellere geri dönme ihtiyacını kabul ediyorlardı: canlı bir sanayi temeli tarafından desteklenen sağlıklı bir orta sınıf, ABD ordusunun tek başına neler başarabileceğine dair bir alçakgönüllülük, sağlam bir müttefik kadrosu, en varoluşsal tehditlere dikkat ve Amerikan demokrasisini ayakta tutan ilkelerin yenilenmesi. “Sullivan,” diyor Politico yazar, “yeni bir gelecek için eski bir yol haritası önerdi.”

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Milei ve dünya: Maia Colodenco ile Arjantin’in dış politikası üzerine

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Son yirmi yıldaki tüm ABD yönetimleri, devletin ekonomiyi canlandırmada oynaması gereken hayati rolü anlamış görünüyor. Diğer ülkelere ve IMF’ye en az bu kadar akıllı olmalarını yasakladılar mı? Görünüşe göre, Javier Milei örneğine bakılacak olursa öyle. Dünyanın radikal liberalleri gözlerini ve algılarını sımsıkı bağlayıp tıpkı Milei’nin yaptığı gibi yürüyorlar. Aşağıda tercümesi verilen mülakatta da anımsatılan, Macri’nin IMF’nin desteğiyle başarısız olduğu hakikati, bugün ilgili tarafların hiçbirinin kabullenmek istemediği bir şey. Gidişata bakılırsa Javier Milei sadece siyasi açıdan değil, iktisadi açıdan da başarısız olacak. Dünyanın dört bir yanındaki liberteryenlerin onu alkışlıyor olması tam tersinin olacağını garantilemiyor, zira tüm liberteryen-liberal hareket, tamamen yanlış bir dünya algısından mustarip. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Milei ve dünya

Maia Colodenco ile Arjantin’in dış politikası üzerine mülakat

Camilo Andrés Garzón

Phenomenal World

10 Şubat 2024

Arjantin’in yeni devlet başkanı Javier Milei’nin uluslararası arenada eldivenlerini takması ve dış politikaya yönelik liberteryen yaklaşımını sergilemesi uzun sürmedi. Bazı siyasi jestler, ülkenin en önemli iki ticaret ortağı olan Brezilya ve Çin ile şimdiden çatışmalara yol açtı. Aralık ayında Milei, Brezilya’nın eski devlet başkanı Jair Bolsonaro’yu yemin törenine davet etti ve geçen ay yönetimi, Tayvan ticaret ofisi temsilcileri ve adanın Buenos Aires’teki temsilcisi ile toplantılar düzenleyerek Tayvan ile ilişkileri başlattı.

Kendisini “anarko-kapitalist” olarak tanımlayan Milei, “hür dünya” olarak nitelendirdiği kesim ile bağlarını güçlendirmeyi hedefliyor. Fakat Arjantin’in dış politikasındaki bu ideolojik yönelim, başta Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Çin olmak üzere ülkenin son derece özel bağımlılık ilişkileriyle çatışıyor. Milei’nin Güney Amerika bölgesindeki diğer liderlerle erken çatışmaya girmesi ve BRICS ve Mercosur (Güney Ortak Pazarı) gibi forumlardan hemen uzaklaşması, düşmanlarını hızlı bir şekilde seçme arzusunu ortaya koyuyor ve bu çatışmalar pahalıya mal olabilir.

Milei hükümetinin dış politikasının ilk adımlarını daha iyi anlamak için 2019 yılında Alberto Fernández hükümeti döneminde Arjantin Ekonomi Bakanlığı Uluslararası İlişkiler Birimi Başkanı olan Maia Colodenco ile görüştük. Colodenco, Arjantin’i G20’de temsil etti, Amerikalılar Arası Kalkınma Bankası’nda (IDB) danışman olarak çalıştı ve Washington’daki Dünya Bankası’nda Arjantin İcra Direktörü Baş Danışmanı olarak görev yaptı.

Camilo Garzón: Milei’nin ekonomi ekibinin bazı üyeleri halihazırda açıklandı. Bunlar arasında Ekonomi Bakanı Luis Caputo ve Arjantin Merkez Bankası Başkanı Santiago Bausili gibi daha önce Macri ile çalışmış ekonomi danışmanları da var. Bu ilk ekonomi danışmanları çemberini nasıl görüyorsunuz?

Maia Colodenco: Milei’nin ikinci tur seçimlerini kazanarak iktidara geldiği inkâr edilemez ama bu zaferi elde etmesine yardımcı olacak koalisyon güçlerine ihtiyacı vardı. Bu bir yandan, iktidara gelmesine yardımcı olan güçlerle belirli bir süreklilik müzakeresine işaret ediyor. Öte yandan, ülkenin mevcut iktisadi durumu göz önünde bulundurulduğunda, Milei’nin kampanya söyleminin aksine belirli bir makroekonomik pragmatizme olan ihtiyacı artık kabul ettiğini düşünüyorum. Bu, Macri’nin göreve geldiği ve sonunda iyi sonuçlanmayan şok politikalar uyguladığı dönemden çıkarılan bir ders.

Alberto Fernández’in yönetiminin sonunda çözülmesi gereken bazı makroekonomik dengesizlikler —devam eden ve henüz ele alınmamış olan dengesizlikler— vardı. Döviz kuru sorunlarının analizi hala geçerli ve 2011 yılında uygulanan ve hala yürürlükte olan döviz kıskacının (ülkede döviz birimlerine erişimle ilgili bir dizi kısıtlama) gözden geçirilmesini gerektiriyor. Doların yanı sıra yerel para birimlerini nasıl yapılandıracaklarına dair hala net bir politika yok. Bu zorluklarla karşı karşıya kalan Arjantin Merkez Bankası’nı tasfiye etmek yerine, piyasa sektöründe iyi tanınan Santiago Bausili’yi banka başkanı olarak atadılar. Bu belli bir pragmatizmi yansıtıyor ve bir bakıma Merkez Bankası’nın yükümlülüklerini dolarize etmeye ve nihayetinde tüm ekonomiyi dolarize etmeye dönük bir eğilim ya da odaklanmanın ipuçlarını veriyor.

Dolayısıyla, diğer siyasi alanlarda, en azından ekonomi açısından bazı şok politikaları görebilsem de sektördeki belirli figürlerin devamlılığı pragmatik bir yaklaşıma işaret edebilir. Bu makroekonomik kararın süreklilik tedbirleriyle nasıl uyum sağlayacağı konusunda IMF ile yürütülen dış borç müzakerelerinin rol oynaması muhtemel.

Sizce bu hükümet dış borç ve ülkenin IMF ile ilişkilerini yeniden müzakere ederken nasıl bir yol izleyecek?

IMF ile müzakereler her zaman karmaşıktır ama emsalleri de göz önünde bulundurmamız gerekir. Macri hükümeti 2018’de IMF tarihindeki en büyük borcu üstlenmişti ve bu borç aynı zamanda 45 milyar dolar ile ülke tarihinde hükümet tarafından üstlenilen en önemli krediydi. Bu anlamda, konuyu çözüme kavuşturmanın ve Arjantin ile iyi ilişkileri sürdürmenin IMF’nin de yararına olacağına inanıyorum.

Benim de bir parçası olduğum Alberto Fernández hükümeti döneminde, ilk ekonomi bakanı olan Martín Guzmán, IMF ile borcu Arjantin’e iyi hizmet edecek şekilde yeniden müzakere etmişti.* Yeniden yapılandırma kemer sıkma tedbirleri içermiyordu; herhangi bir işgücü reformu ya da kamuya ait şirketlerin özelleştirilmesi olmadan borcun yeniden finanse edilmesine izin verdi. Gerici olmadan harcamaları kısıtladı. Dünyanın diğer bölgelerindeki örneklerden farklı olarak Guzmán, özel kreditörlere vadelere dayalı bir restorasyon ve sürdürülebilirlik analizi ile yaklaşarak müzakereyi başlattı ve daha sonra IMF ile müzakere etti. Bu yeni bir stratejiydi ve başarılı olduğu ispatlandı. Şu anda savunulan bazı politikaların aksine, Martín Guzmán tarafından müzakere edilen programın Arjantin’de çeşitli faktörlerin nasıl geliştiğine bağlı olarak kademeli bir uyum sağlamayı amaçladığına ve IMF ek ücretlerinin azaltılması konusunu da gündeme aldığına inanıyoruz.

Şimdi, IMF açıkça rakamların toplanmasını istiyor ve ülkedeki insanlara ne olduğu umurunda değil. Bu —Luis Caputo ve kabine sekreteri Nicolás Posse liderliğindeki— hükümet için Milei’nin en son görev hedefi, Arjantin’in IMF’ye olan toplam 1,95 milyar dolarlık borcunun ilk vadelerini yeniden müzakere etmek. Bununla beraber Javier Milei tarafından önerilen ve halen Kongre’de görüşülmekte olan yeni iç tedbirlerin IMF ile müzakerelere de yansıyabileceğinden, etkilerinin değerlendirilmesi gerekiyor.

Bu tedbirler arasında, kamu harcamalarının kayda değer bir kısmını oluşturan emekli maaşlarına dönük reformlar ve sosyal planların azaltılması yer alıyor. Ayrıca sağlık sistemlerine yönelik reformların yanı sıra elektrik ve ulaşım teşviklerinin azaltılmasıyla ilgili her şey de öneriliyor. Bu reformlar IMF ile olan ilişkileri dolaylı olarak etkiliyor, zira bu düzenlemelerle kamu harcamalarının azaltılması ve mali açığın azaltılması hedeflerine ulaşılması amaçlanıyor. Hangi değişkenlere dokunduklarına bağlı olarak, bu hedeflere artan istihdam yoluyla mı yoksa daha az tüketim ve daha az iktisadi teşvik yoluyla mı ulaşıldığına bağlı olarak, etki değişebilir. Her halükârda IMF, mali açığın azaltılması başarılırsa Milei’yi açıkça takdir edecektir. Rakamlar iyileşme gösterdiği sürece bunun nasıl yapıldığının umurlarında olduğunu sanmıyorum.

Öte yandan Arjantin’in bazı küresel ekonomi forumlarındaki varlığı da söz konusu. Milei’nin Davos’taki Dünya Ekonomi Forumu’nda yaptığı son konuşmayı nasıl yorumluyorsunuz?

Bence bu, mevcut duruma ilişkin yanlış yönlendirilmiş ve modası geçmiş, başka bir döneme ait bir teşhisten kaynaklanıyor. Örneğin, konuşmasının artık geçerli olmadığını düşündüğüm tarafları var. Batı’nın iktisadi açıdan başarısız olduğunu iddia ediyor ama bir alternatif sunmuyor. Eğer Güneydoğu Asya iktisadi modeline atıfta bulunuyorsa, bu onun hayranlık duyduğu bir model değil. Bu anlamda biraz çelişki ve sanki Doğu ile Batı arasında hala keskin bir ayrım varmış gibi Soğuk Savaş dönemini hatırlatan bir kategoriler dünyası görüyoruz. Dünya şu anda çok kutuplu, aktörler çok daha atomize ve daha çatışmalı bir küre, fakat sorunlarımızın cevabı kesinlikle onun sunduğu gibi sosyalizme karşı bir haçlı seferi değil. Ayrıca Arjantin’in ulusal ve uluslararası rolüne ilişkin öz farkındalığı konusunda da teşhisin yanlış olduğunu düşünüyorum. Latin Amerika bağlamında Arjantin gibi bir ülke önemsiz olmaktan son derece uzak ama uluslararası ekonominin daha geniş bağlamında sistemik bir aktör değil.

Günümüzün uluslararası sahnesinde önemli eğilimlerden biri, özel sektörün ciddi bir ağırlığa sahip olması. Davos gibi toplantılar, bilhassa borçların yeniden yapılandırılmasına ilişkin tartışmaları etkilemek açısından epey önemli hale geldi. Ülkenin sadece devlet aktörleriyle ilişki içinde olmadığını anlaması gerekiyor; artık çeşitli alanlarda bazı devletler kadar nüfuz sahibi olan bir özel sektör var. Ancak bu, Milei’nin yalnızca bağımsız ve kendi kendine yeten birimler olarak özel şirketlere odaklanması gerektiği anlamına gelmez. Elektrikli otomobil sektöründe meydana gelenler gibi pek çok gelişmeye, kapsamlı devlet kalkınma gündemleri ve yatırımlarıyla yön verildi. Elon Musk gibi biri girişimci inisiyatifini istediği kadar övebilir ama çeşitli sektörlerdeki büyümesi devlet tarafından önemli ölçüde kolaylaştırılmıştı. Bu anlamda, Milei’nin söylemi girişimcileri devlete karşı tek taraflı olarak kutladığında, çelişkiler algılamadan edemyorum. Milei’nin, girişimciler ve devlet temsilcileri olmak üzere her iki tür aktörden oluşan Davos dinleyicilerini yanlış anladığını düşünüyorum.

Milei’nin halihazırda ABD ve İsrail ile yakınlaşmaya işaret ederken Brezilya ve Çin ile arasına mesafe koymasını ilginç buluyorum. Sizce bu değişiklikler Arjantin’in BRICS gibi bir gruptaki varlığını nasıl etkiler?

Arjantin hükümeti BRICS’e katılma davetini reddettiğini resmi olarak açıkladı. Sonuç olarak Arjantin artık küresel Kuzey’in kurumlarına paralel diplomaside kilit öneme sahip bu grubun parçası olmayacak. Daha önce de belirttiğim gibi, Arjantin gibi bir ülkenin daha fazla uluslararası forumda, özellikle de ekonomi forumlarında yer almasının faydalı olacağı aşikâr. Bu forumlara katılım faydalı diplomatik ve güç dinamiklerini geliştirebilir, hatta çeşitli anlaşmalara verilen desteği etkileyebilir.

Örneğin Alberto Fernández’in hükümetinde G20’de yoğun bir şekilde çalıştık. Orada vardığımız anlaşmaların pek çoğu daha sonra IMF veya BM’ye de genişletildi. Tüm bu ısmarlama çalışmalar diğer ülkelerle ilişkiler kurulmasına katkıda bulunuyor. Bu anlamda, [BRICS’e] katılmamanın bir hata olduğuna inanıyorum ve ayrıca Milei’nin bu tür bir mesafeyi diplomatik bir aşırı tepkiye yol açan yanlış bir teşhise dayandırdığını düşünüyorum. ABD Dışişleri Bakanlığı bile hiçbir zaman ülkelerden BRICS’e katılmamaları yönünde talepte bulunmayacağını teyit etmişti.

Milei’nin potansiyel üyelikten çekilmesine baktığımızda, Çin’e karşı resmi bir mesafeden ziyade İran’ın BRICS forumuna yakın zamanda dahil olmasının bu muhalefeti daha güçlü bir şekilde tetiklediğini düşünüyorum. Fakat bu yine de bir hata, Arjantin’in ana ortakları olan Brezilya ve Çin ile ticari ilişkilerini geliştirmesi lazım.

Resmi toplantılar henüz gerçekleşmediği için Mercosur’a ne olacağını bekleyip görmemiz gerekiyor. Dışişleri Bakanı Diana Mondino, kısa bir süre önce Avrupa Birliği ile bir serbest ticaret anlaşması müzakere etmek üzere bu forumun üyeleriyle bir araya geldi; bu, Milei’nin geçen yıl Mercosur’un kusurlu bir gümrük birliği olduğu için lağvedilmesi gerektiğini söylemesine rağmen gerçekleşti. Mondino’nun açıklamaları daha nüanslı; Mercosur’u “modernleştirmekten” söz ediyor ve dört üye ülkenin aralarındaki gümrük engellerinin sayısını azaltması gerektiğini söylüyor. Bir başka cephede, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ile ilgili olarak, Arjantin kesinlikle katılmak için ısrar edecektir; buradaki mesele, OECD’nin girişini kabul edip etmeyeceği.

Arjantin’in bir forum ya da diğeri arasında seçim yapmak zorunda olmaması gerektiğine inanıyorum. Her ikisinde de varlık gösterebilir ama ikisi arasında seçim yapmak Milei’nin siyasi kararı oldu. Bana göre bu karar, hiçbir zaman açıkça talep edilmemiş olan abartılı bir eylem çizgisinden kaynaklanıyor gibi görünüyor. Arjantin daha önce hiç Çin ile ABD arasında seçim yapmak zorunda kalmamıştı.

Esasında Arjantin Merkez Bankası ile yaptıkları swap anlaşması aracılığıyla Çin hükümeti ile tarihsel olarak çok iyi bir mali ilişkimiz oldu ve bu iki ülkenin iktisadi ilişkileri açısından oldukça önemliydi. Aynı zamanda IMF ile yapılan anlaşma da oldukça önemli oldu. Bu da gösteriyor ki ABD ile Çin ile iyi ilişkiler sürdürmeye aykırı olmayan çok uygun anlaşmalar yapabiliyoruz.

Arjantin’in Çin ve Tayvan ile ilişkilerini detaylandırabilir misiniz?

Arjantin her zaman Tek Çin ilkesine bağlı kaldı. Bölgemizde yalnızca Paraguay Tayvan’ı bağımsız bir devlet olarak açıkça tanıdı. 2012 yılından bu yana Arjantin ile Çin arasındaki ilişki, altyapı yatırımlarının artmasıyla birlikte gelişti. Sadece 2007-2020 yılları arasında Arjantin, Çinli şirketlerden, özellikle enerji, madencilik ve finans sektörüne odaklanan 10 milyar dolarlık yatırım aldı.

Tarihsel olarak Arjantin, Çin ile güçlü ve olumlu bir bağ kurdu. İki ülke arasındaki ticaret hacmi kilit bir unsur oldu. İkinci en büyük ticaret ortağımız olarak, ticari işlemler için bir kredi hattına sahip olma imkânı çok önemli oldu. Bu düzenleme, döviz takaslarında doların doğrudan kullanılmasının önüne geçmemizi ve dolayısıyla ticaret hacmimizin artmasını sağladı. Ayrıca Çin, takas anlaşması yoluyla Arjantin’in uluslararası rezervlerinin desteklenmesinde kayda değer bir rol oynadı. Ayrıca Arjantin’de, Santa Cruz’daki demiryolları ve barajlar da dahil olmak üzere Çin tarafından finanse edilen büyük altyapı projeleri bulunuyor. Bu yatırımların çoğu ihracata yönelik lojistikle ilgili olup genel olarak altyapı geliştirmeye odaklanıyor.

Elbette, Çin’in zaman içinde başlıca çıkarlarını yönlendirdiği yerlere bakıldığında Arjantin’in Çin yatırımlarında oynadığı rolün bir miktar azaldığı görülüyor. Fakat Arjantin hala Latin Amerika’da doğrudan yabancı yatırım alan ilk üç ülke arasında yer alıyor. Bu anlamda, Çin’e ilişkin bu görüş değişikliğinin iyi işlemediğine inanıyorum; Arjantin’in Çin pazarını kaybetmekten, hatta sadece kaybetme riskiyle karşı karşıya kalmaktan kazançlı çıkmayacağı açık.

Arjantin’in başlıca ticaret ortağı olan Brezilya örneğinden devam edelim. Her iki hükümet de bu kadar farklı siyasi tutumlara sahipken bu ilişkinin nasıl geliştiğini görüyorsunuz?

Alberto Fernández yönetimindeki ulusal hükümet Mercosur’u güçlendirme konusunda çaba sarf etmişti. Mercosur’un modernize edilmesi ve daha verimli hale getirilmesi gerektiğine inanırken, komşu ülkeler arasındaki bu önemli ittifakı da korumaya devam ettik. Lula’nın şimdi bu ilişkinin koruyucusu olacağını ve Mercosur’u bir çerçeve olarak korumaktan sorumlu olacağını düşünüyorum ama şu anda alternatif bölgesel kurumlar oluşturma ihtimalini araştırmak istemediğinden şüpheleniyorum.

Brezilya ile doğrudan ilişkilerimize gelince, Bolsonaro’nun iktidarda olduğu dönemden farklı bir durum söz konusu. O zamanlar, dostane bir ilişki olmasa bile, pek çok ilişki iyi korunuyordu. Brezilya stratejik ve tarihi bir ortak olduğu için ortak kimliklerimizi gözden kaçırma lüksümüz yok. Ancak Milei daha çatışmacı bir tutum takınabileceğini şimdiden gösterdi. Nikaragua, Küba ve Venezuela’daki Arjantin büyükelçilerini geri çekti ve şu anda [Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo] Petro ile şimdilik sadece sosyal medya üzerinden olsa da bir anlaşmazlık içinde.

Milei, Donald Trump veya Jair Bolsonaro gibi ideolojik muadillerinin artık iktidarda olmadığı bir kavşağa geldi. Latin Amerika’da Venezuela, Arjantin ve Brezilya gibi ülkelerde sol eğilimli politikaların hükümetler arasında sıklaştığı ve nihayetinde UNASUR (Güney Amerika Ülkeleri Birliği) ve BancoSur (Güney Bankası) gibi bölgesel kurumların önünü açtığı bir dönem vardı. Sizce Milei kendi liberteryen politikalarıyla uyumlu bölgesel muhataplar bulursa benzer bir şey olabilir mi?

Milei’nin “pembe dalga” olarak nitelendirilen dönemde var olana benzer bir şey yaratmak istediğine dair herhangi bir işaret görmedim. Bu eninde sonunda gerçekleşmeyeceği anlamına gelmiyor ama Milei gibi bir şekilde kurum karşıtı bir karaktere sahip biri için benzer bir bölgesel kurum geliştirmenin daha zor olacağını görüyorum. Trump ve Bolsonaro’dan farklı olarak tüm bu çok taraflı ortamlara daha kuşkuyla yaklaşıyor. Üçü de çeşitli çok taraflı forumlardan çekilme yönünde diplomatik bir eğilimi paylaşıyor.

Milei’nin ikili ilişkileri genelde pragmatizmden yoksun, ancak bazı makroekonomik konularda gerçekçi olduğunu gösterdi. Uluslararası siyasetin bazı yönlerinin nasıl yeniden şekilleneceğini göreceğiz ama Arjantin’in ne uluslararası çatışmaların içinde kalması ne de bunlara aşırı tepki vermesi gerektiğine inanıyorum.


(*) Guzmán Aralık 2019’dan Temmuz 2022’ye kadar ekonomi bakanı olarak görev yaptı. Daha sonra Sergio Massa, Alberto Fernández’in devlet başkanlığı döneminin sonuna kadar bu görevi üstlendi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English