Bizi Takip Edin

Amerika

Trump’ın sınıf ittifakları: ICE operasyonları hangi şirketlere yarıyor?

Yayınlanma

ABD çapında göçmenlere yönelik Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) birimleri tarafından yapılan operasyonlar, Donald Trump’ın arkasındaki “sınıf ittifakları”na dair ipuçları sunuyor.

Palantir ve Deloitte gibi şirketlerin de aralarında bulunduğu kurumlar, Donald Trump’ın geçtiğimiz yıl uyguladığı agresif göçmenlik önlemlerinin merkezinde yer alan kurumlarla yaptıkları sözleşmelerden toplamda 22 milyar dolardan fazla kazanç elde etti.

Financial Times’ın (FT) bildirdiğine göre danışmanlar, teknoloji grupları, charter havayolları ve ABD başkanının müttefiki tarafından yönetilen bir duvar inşa şirketi, ICE ile Gümrük ve Sınır Koruma (CBP) kurumlarına yapılan harcamalardaki artıştan en çok yararlananlar arasında yer aldı.

Finansman patlaması, Trump’ın geçen ocak ayında ikinci kez göreve başlamasının ardından başladı ve temmuz ayında yasalaşan “büyük ve güzel yasa”nın kabul edilmesinden bu yana hızlandı.

FT’nin hükümet sözleşme verilerini analizine göre, veri istihbarat grubu Palantir, Ocak 2025’ten bu yana ICE’den 81 milyon dolarlık sözleşme aldı.

Danışmanlık firması Deloitte ise aynı dönemde ICE ve CBP’den toplam 100 milyon dolardan fazla yeni sözleşme elde etmiş.

Eyalet ölçeğindeki şirketler büyük sözleşmeler elde ediyor

Cumhuriyetçi bağışçı Tommy Fisher’ın başını çektiği ve ABD’nin güney sınırında bir duvarın bazı bölümlerini inşa etmek üzere sözleşme imzalayan Fisher Sand & Gravel grubu, CBP sözleşmelerinden en fazla kazanç elde eden şirket oldu ve temmuz ayından bu yana 6 milyar dolardan fazla gelir elde etti.

ICE sözleşmelerinden en fazla yararlanan tek şirket, kurum için charter uçuşları düzenleyen CSI Aviation oldu. Bu şirket, Trump’ın geçen ocak ayında göreve dönmesinden bu yana 1,2 milyar dolardan fazla iş aldı.

Bu kazançlar, Trump’ın tarihi yasasının kabul edilmesinden sonraki iki çeyrekte ICE’ın sözleşmelere yaptığı harcamaların önceki altı ayda 1,5 milyar dolardan 3,7 milyar dolara iki katından fazla artmasıyla geldi.

CBP’nin özel sektör şirketlerine yaptığı harcamalar 2025’in ilk ve ikinci yarısı arasında yedi kat arttı. Ajans, sadece bu ay içinde 2 milyar dolarlık yeni sözleşme işi bildirdi ki bu, meblağ 2025 yılının ilk yarısındaki toplamdan daha fazla.

Kurumların sözleşmelerinin çoğu, BT sistemlerinin modernizasyonu veya dış kaynaklı veri merkezi personeli sağlanması gibi rutin işler için ve genellikle önceki yönetimlerden kalma.

Palantir “kendi kendine sınır dışı etme takibi” sistemi oluşturuyor

Fakat diğerleri, Trump yönetiminin belgesiz göçmenleri tespit etmek, tutuklamak ve sınır dışı etmek veya onları “kendi kendilerini sınır dışı etmeye” teşvik etmek için kullandığı yeni taktiklerle ilgili.

On yıldan fazla bir süredir ajansla sözleşmesi bulunan Palantir, federal bir sözleşme duyurusuna göre, nisan ayında “kendi kendine sınır dışı etme takibi” için kullanılacak bir işletim sistemi oluşturmak üzere 30 milyon dolarlık bir anlaşma imzaladı.

Şirket ayrıca, “yasadışı yabancıların seçilmesi ve yakalanması operasyonlarını kolaylaştırmak” amacıyla araçlar sağlamak üzere sözleşme imzaladı.

Palantir CEO’su Alex Karp, daha önce grubun ABD hükümeti için yaptığı çalışmalarla ilgili endişeleri reddetmişti.

Karp geçen yıl şunlar söylemişti:

“Bu ülkenin göç konusunda şüpheci kalmasını ve caydırıcı bir kapasiteye sahip olmasını sağlamak için tüm nüfuzumu kullanacağım. Sınırların olması ahlaka aykırıymış gibi davranmak zorunda mıyız?”

Trumpizmin sınıfsal kökenleri sanıldığından daha karmaşık

AI tabanlı dil modelleri göçmen polisinin hizmetinde

ABD İç Güvenlik Bakanlığı (DHS) tarafından yayınlanan 2025 DHS AI Kullanım Örnekleri Listesine göre, ICE, geçen yılın mayıs ayından bu yana Palantir’in AI ürünlerini büyük hacimli sivil raporları işlemek için kullanıyor.

“AI-Enhanced ICE Report Processor” (“AI ile Güçlendirilmiş ICE Rapor İşlemcisi”) adlı bu araç, büyük dil modellerini (LLM) kullanarak alınan raporları özetliyor veya kategorilere ayırıyor ve İngilizce dışında alınan raporları İngilizceye çevirme işlevi sunuyor.

ICE’ın geçen yılın haziran ayından beri kullandığı “Gelişmiş İpucu Tanımlama ve Yaptırım Hedefi Seçimi” aracı da Palantir’den satın alınmıştı.

Kısaltması “ELITE” olan bu araç, yapay zeka kullanarak sınır dışı etme dahil olmak üzere yaptırım hedeflerinin adresleri gibi ipuçlarını tanımlıyor ve ajanların bunları paylaşmasına olanak tanıyor.

ICE’ın ayrıca, iç geliştiricilerin kod yazımı ve sistem yönetimi için Palantir tabanlı üretken yapay zeka kullandığı da ortaya çıktı.

“Büyük, harika yasa”da Anduril’in gözetleme kuleleri

Trump’ın yasası, tüm yeni sınır gözetleme kulelerinin “otonom” olarak sertifikalandırılmasını da gerektiriyor. Geçen temmuz ayında Intercept‘te yayımlanan bir habere göre yalnızca Anduril’in “kuleleri” bu şartı karşılıyor.

4 Temmuz’da Başkan Trump tarafından imzalanarak yasalaşan bu yasa, çeşitli sınır güvenliği teknolojileri için 6 milyar doların üzerinde olmak üzere, askeri ve kolluk kuvvetleri projelerine önemli ölçüde harcama artışı sağlıyor.

Bu girişimler arasında, ABD-Meksika sınırında sensörlerle donatılmış gözetleme kulelerinin oluşturduğu ve giderek genişleyen “sanal duvar”ın genişletilmesi de yer alıyor. Bu sınırda, göçmenleri tespit etme ve yakalama işini giderek daha fazla bilgisayarlar üstleniyor.

Anduril, CBP’ye yazılım destekli gözetleme kuleleri satarak faaliyetlerine başlamıştı. Şirket, “Sentry Tower” serisini, sensör verilerini izlemek için insan gücüne ihtiyaç duymadan, makine öğrenimi yazılımını kullanarak ufku sürekli tarayarak olası ilgi çekici nesneleri (örneğin sınırı geçmeye çalışan kişileri, araçları veya hayvanları) tespit eden “otonom” yetenekleri ile öne çıkarıyor.

Bilgisayarlı gözlerle sınırın kilitlenmesi vizyonuna iki partinin de destek vermesi sayesinde Anduril, Elbit ve General Dynamics gibi mevcut oyuncuları geride bırakarak sınır gözetimi alanında baskın bir oyuncu haline geldi.

Büyük teknoloji şirketlerinin dolaylı desteği

ABD’deki kamu sektörünün en büyük yüklenicilerinden biri olan Deloitte, “kanun uygulama sistemleri ve uygulama ve sınır dışı etme operasyonları için analiz” için daha fazla fon sağlayan son sözleşme güncellemelerini kabul etti.

Sözleşmeleri, ICE’ın hedef tespiti operasyonları bölümü için “internet araştırması ve veri analizi destek hizmetleri” için güncellenmiş hükümler de içeriyor.

Birçok büyük teknoloji şirketi federal hükümetle doğrudan sözleşme yapmıyor ama ürün ve hizmetleri satıcılar aracılığıyla sunulmaktadır, bu da fonlardaki artıştan elde ettikleri mali faydaları belirlemeyi zorlaştırıyor.

Dünyanın en büyük iki bulut grubu olan Amazon ve Microsoft, ABD kurumlarına sırasıyla en az 75 milyon dolar ve 93 milyon dolar değerinde hizmet sunuyor.

Bu hizmetler, esas olarak Dell Federal Systems gibi üçüncü taraf satıcılar aracılığıyla sağlanıyor.

ICE, eylül ayında Amazon’un bulut bölümünün sunduğu hizmetler için “barındırma desteği” sağlamak üzere bir üçüncü tarafa 24 milyon dolarlık bir sözleşme verdi.

Ayrıca Dell’e Microsoft kurumsal lisansları için 19 milyon dolar ödedi.

Motorola Solutions gibi daha küçük teknoloji grupları da ICE ile sözleşmeler imzaladı.

Illinois merkezli grup, kendi adına 19 milyon dolarlık sözleşmelere sahip, üçüncü taraf bir satıcı ise uygulama eylemlerinde görev alan personele Motorola telsizleri ve bataryalar sağlamak üzere 260 milyon dolarlık bir sözleşme kazandı.

Ayrıca, çeşitli büyük teknoloji şirketlerinin AI teknolojileri de kullanılıyor. ICE, işe alım için özgeçmişleri incelemek üzere OpenAI’nin GPT-4 tabanlı bir AI aracı kullandı.

Meta, Google, OpenAI ve Anthropic’in AI teknolojileri de kullanılıyor.

Yeni hapishaneler için arazi ve depolama alanları

ABD’nin küçük kasaba ve şehirlerinde protestolar olmasına rağmen, Trump yönetimi, ABD tarihindeki en büyük gözaltı kapasitesi genişlemesi olabilecek bir proje kapsamında, göçmen hapishanelerine dönüştürmeyi planladığı depoları satın almaya devam ediyor.

Bloomberg‘e göre sadece iki deponun satın alınması maliyeti 172 milyon dolardı. Teksas’ın El Paso kentinde bulunan üçüncü depo, planlandığı gibi tamamlandığında 8.500 yatak kapasitesiyle ülkedeki en büyük hapishanelerden biri olabilir.

Bu anlaşmalar, ICE’ın Minneapolis ve diğer şehirlerde federal ajanlar tarafından tutuklanan binlerce göçmeni gözaltında tutmak için 23 depo kullanma planındaki son gelişmeyi işaret ediyor.

16 Ocak’ta, yerel bir mahkeme dosyasına göre, yönetim Maryland’ın Hagerstown yakınlarındaki bir arazi için 102 milyon dolar ödedi. Bir hafta sonra, hükümet Arizona’nın Surprise kentinde bir depo için 70 milyon dolar nakit ödeme yaptı.

Depo piyasasının sektör ortalamasına yaklaşık olarak uygun olan fiyatlar, şu anda boş olan bu alanların satın alınmasını kapsıyor.

ICE, binaları tuvalet, duş, yatak, yemek ve dinlenme alanları ile donatmak ve ardından bunları gözaltı merkezleri olarak işletmek için şirketlere ödeme yapmak zorunda.

Çoğu başlangıçta e-ticaret dağıtım tesisleri olarak tasarlanmış ve pazarlanmış olan depolar, yönetimin 45 milyar dolarlık göçmen gözaltı tesisleri inşaatı için önemli.

Federal hükümet son haftalarda 20’den fazla şehirde potansiyel yerleri şirketlere gezdirmiş ve en az 15 yerin tercih edilen yerleşim planları da dahil olmak üzere tasarımlarını onlarla paylaşmış.

Bloomberg‘e konuşan kaynaklara göre, bu depoları hapishaneye dönüştürecek şirketlerin, Hagerstown’dan başlayarak ilk mekanlar için tekliflerini göndermeleri istendi.

Örüntü burada da görülüyor: Örneğin Salt Lake City’de, ICE’ın gelecekteki “mega merkez” hapishanesi olarak belirlediği deponun sahibi olan yerel bir aile şirketi olan Ritchie Group.

Şirket, protestocuların ofislerine gelerek baskı yapmasının ardından “söz konusu mülkü federal hükümete satma veya kiralama planı olmadığını” açıkladı.

Kansas’taki depoları gözetim merkezine dönüştürecek tasarımın ihalesini alan KPB Services isimli şirket ise paravan bir şirket gibi görünüyor.

ICE, CoreCivic ve Geo Group gibi özel hapishane şirketleriyle uzun süredir devam eden ilişkilerini kullanarak gözaltı kapasitesini artırdı. Bu şirketler, ICE’ye mevcut hapishanelerindeki ek yataklara erişim imkanı sağladı, yeni tesisler satın aldı ve kiraladı ve kapatılmış tesisleri yeniden açtı.

Bu şirketler, kasım ayında yapılan kazanç açıklamalarında, federal hükümetin talebi halinde toplam 30.000’den fazla yatağı kullanıma sunabileceklerini belirtti.

İngilizler de kazananlar arasında

Birkaç önde gelen İngiltere merkezli şirketin yan kuruluşları da bu kurumlarla aktif sözleşmeler yaptı. İngiliz özel güvenlik şirketi G4S, Ocak 2025’ten bu yana ICE ile 68 milyon dolar değerinde sözleşme imzalamış.

Bu sözleşmeler, esas olarak, gözaltında tutulan kişilere uygulama ve sınır dışı etme operasyonlarında “kara ulaşım hizmetleri” sunmayı kapsıyor.

Londra Borsasında işlem gören Smiths Group’un bir parçası olan ve sınır kontrolü için tarama ve tespit teknolojisi üreten Smiths Detection, Trump’ın ikinci döneminde CBP sözleşmeleriyle 62 milyon dolardan fazla kazanç elde etti.

Smiths, “yasadışı faaliyetleri sınırlayan liman ve sınırlar için tehdit tespiti ve güvenlik tarama teknolojileri sağladığını” söyledi.

Bölgesel aile şirketleri, Cumhuriyetçi bağışçılar, Silikon Vadisi ittifakı

Unpopular Front blogunda ICE ve CBP sözleşmelerinden faydalanan şirketleri daha yakından inceleyen John Ganz, Trump yönetiminin arkasındaki ittifaklara ilişkinde önemli ipuçları sunuyor.

Ganz’a göre halka açık ve risk sermayesi ile finanse edilen birkaç firma olsa da en büyük yararlanıcılar çarpıcı bir örüntü sergiliyor: Hepsi bölgesel, hanedanlık özellikleri sergileyen aile şirketleri ve Cumhuriyetçi Parti’nin önemli bağışçıları.

Ayrıca bu bölgesel şirketler, yasal açıdan şüpheli uygulamalara da karışmışlar. Örneğin, listenin en tepesinde yer alan Fisher Sand & Gravel şirketi, Kuzey Dakota’nın Dickinson kentinde yaşayan Fisher ailesine ait.

Fisher ailesi Cumhuriyetçilere cömert bağışlarda bulunuyor ve Başkan Tommy Fisher, muhafazakâr TV ve radyo programlarına konuk olarak katılıyor.

Fisher şirketinin geçmişinde çevre ihlalleri, şüpheli işgücü uygulamaları ve en önemlisi dolandırıcılık gibi suçlamalar yer alıyor.

2009 yılında, Fisher’ın o zamanki sahibi Micheal Fisher, dokuz adet vergi dolandırıcılığı suçlamasını kabul etti ve 37 ay hapis cezası ile 300.000 doların üzerinde tazminat cezasına çarptırıldı.

Şirketin eski finans müdürü Amiel Schaff ve eski denetçisi Clyde Frank da 2009 yılında ABD’yi dolandırmak için komplo kurmak suçlamasından birer kez suçlu bulundu.

2009 yılında Adalet Bakanlığı ile yapılan anlaşma gereği, şirket toplam 1,16 milyon dolar tazminat, ceza ve para cezası ödemek, şirkette gelecekte dolandırıcılığı önlemek için önlemler almak ve İç Gelir Hizmetleri (IRS) ile vergi beyannamelerinin denetiminde işbirliği yapmakla yükümlü kılındı.

Şirketin bir başka eski başkanı olan David William Fisher ise, 2005 yılında 10 yaşındaki bir çocuğun çocuk pornografisi bulundurmaktan suçlu bulundu ve 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Suçunu kabul etmesi karşılığında, reşit olmayanların cinsel istismarı suçlamaları düşürüldü ve 30 Nisan 2010 tarihinde serbest bırakıldı.

Ganz’a göre listenin devamındaki SLSCO, CSI Aviation ve Barnard Construction’ gibi şirketler de bu modele uyuyor: bölgesel, az hissedarlı şirketler ve “tabiri caizse ‘politik olarak entegre’” bir yapıya sahipler.

Ganz’ın atıf yaptığı akademisyen Melinda Cooper, özel, adi ortaklık ve aile temelli şirketler ile kurumsal, halka açık ve hissedarların sahip olduğu şirketler arasındaki gerilime işaret ediyor.

Cooper’a göre Trump ile birlikte Beyaz Saray’da da temsilini bulan “aile temelli” kapitalizm, en küçük aile işletmelerinden en geniş hanedanlara kadar uzanıyor ve esasen ikisi arasındaki ittifakla şekilleniyor.

Trump da bu “toplumsal sınıf” ait: iş yapma yöntemleri “gayri resmi”, daha açık bir ifadeyle, çoğu zaman düpedüz suç teşkil eden şirketlerin temsilcisi.

Ganz yazısını şöyle bitiriyor:

“Anduril gibi [Peter] Thiel destekli firmaların varlığını da eklediğinizde, Trump koalisyonunun maddi temelini anlamaya başlarsınız. Bu, aile temelli bölgesel hortumcu sermaye ile savunma ve güvenliğe odaklanan teknoloji sektörünün gerici bir kesiminin ittifakı. Buna ICE’ın Trumpenproleter çetesi ve tüm okuma yazma bilmeyen influencerlar için bir istihdam programı olarak işlevini de ekleyin ve voila, karakteristik olarak bir haraç çetesi olan, reel Amerikan faşizminin sınıf bileşimini elde edersiniz. Bu, tepeden tırnağa bir çete.”

Amerika

ABD’de Cumhuriyetçi adaylara geçim sıkıntısı uyarısı

Yayınlanma

Muhafazakar eğilimli Americans for Prosperity Action grubu, Cumhuriyetçilerin geçim sıkıntısı konusunda seçmenin güvenini kazanamaması halinde Kongre’nin her iki kanadını da kaybedebileceğini açıkladı. Kuruluşun yöneticileri, adayların ABD Başkanı Donald Trump’ın öncelik verdiği SAVE America Yasası yerine hayat pahalılığına odaklanması gerektiğini belirtti.

Muhafazakar eğilimli siyasi faaliyet grubu Americans for Prosperity Action (AFP Action), Cumhuriyetçilerin geçim sıkıntısı ve hayat pahalılığı konularında seçmenlerin güvenini yeniden kazanamaması durumunda yalnızca Temsilciler Meclisi’ni değil, Senato’yu da kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğu yönünde uyarıda bulunuyor.

Grup, bu konunun çok kritik olduğunu belirterek, seçim kampanyası sürecinde ABD Başkanı Donald Trump’ın önem verdiği SAVE America Yasası (SAVE America Act) dahil olmak üzere, diğer tüm konulara odaklanmaktan kaçınılması gerektiğini savunuyor.

Americans for Prosperity Başkanı ve AFP Action Kıdemli Danışmanı Emily Seidel, geçen hafta yaptığı açıklamada, “Eğer adaylar sahada hayat pahalılığı dışındaki konuları konuşuyorlarsa bu durum seçmenler için dikkat dağıtıcıdır ve güveni aşındırmaya devam eder” dedi.

Seidel, “Siyasi yelpazede diğer konulara dair çok fazla gürültü koptuğu ölçüde, yani sahaya çıkıp kapıları çaldığınızda, kapıda hiç kimse sizinle örneğin SAVE Yasası hakkında konuşmuyor” ifadesini kullandı.

Bu mesaj, SAVE Yasası’nın en büyük savunucularından bazılarının argümanlarıyla çelişiyor.

Örneğin aktivist Scott Presler, Cumhuriyetçi milletvekillerine doğrudan hitap ederek, demoralize olmuş Cumhuriyetçi tabana partinin kendileri için mücadele ettiğini göstermek adına SAVE America Yasası’nı geçirmeleri gerektiğini, sadece “etkisiz vergi indirimleri” üzerinden kampanya yürütmenin Kasım ayında yenilgiye yol açacağını savunmuştu.

Ancak Seidel, söz konusu seçim yasası nedeniyle sandığa gitmeye daha yatkın olan seçmen kitlesinin yalnızca “küçük ve sesi çok çıkan bir azınlık” olduğunu belirtti.

AFP Action Genel Direktörü Nathan Nascimento da normal şartlarda Cumhuriyetçilere oy veren güvenilir seçmenlerin ekonomik konular nedeniyle hayal kırıklığı yaşadığını aktardı.

Nascimento, “Seslerinin duyulduğunu hissetmiyorlar. Hayat pahalılığı konusunda gerçekten endişeliler ama bunun bir öneminin olup olmadığını dahi bilmiyorlar. Sandığa gitmeleri için onlara bir neden vermemiz gerekiyor. Oy kullanmaya gitmeleri için motive edilmeleri gerekiyor” dedi.

Seidel, adayların seçmenlerin zihnine kazıması gereken şeyin SAVE America Yasası gibi siyasi hamaset malzemeleri değil, maliyetleri düşürecek çözümler olduğunu ifade etti.

Milyarder Charles Koch ile bağlantıları olan süper PAC, nisan ayında yayımladığı “ilgili taraflar” genelgesinde maliyetleri düşürecek bir planın gerekliliğine dikkat çekerek Senato’daki Cumhuriyetçi çoğunluğun tehlikede olduğu yönünde ilk alarmı vermişti.

Americans for Prosperity bünyesindeki ortak savunuculuk kuruluşu da enerji yatırımlarında izin süreçlerinin kolaylaştırılmasını, sağlık tasarruf hesaplarının sübvanse edilmesini ve Kongre’nin yakın zamanda yasalaştırdığı bazı konut arzı reformlarını içeren bir yasama rehberi yayımlamıştı.

Senato yarışlarına odaklanan aktivist ağının geçen ay saha çalışmalarında bir milyonuncu kapıyı çalmasıyla birlikte, AFP Action’a göre bu endişeler daha da pekişti.

Seidel, Cumhuriyetçilerin geçim sıkıntısı sorunlarına yönelik çözümlere yönelmeleri halinde bu ara seçimlerde Demokrat dalgasını savuşturabileceklerini kaydetti.

Seçmenlerin ikna edilmesi için hâlâ zaman olduğunu belirten Seidel, “Seçmenlerin bakış açısına göre, eğer fikirleri, çözümleri varsa ve yetkinlerse, adaylara bunu gelecekte çözebilecekleri konusunda kredi vermeye hazırlar” dedi.

Her ara seçimde olduğu gibi, bu seçimde de katılımın bir başkanlık seçimi yılına göre daha düşük olması bekleniyor. Nascimento, sahadaki görünümün seçmenlerin tıpkı 2024’te olduğu gibi bir adayın ekonomi vaatlerine göre hareket etmeye hazır olduğunu gösterdiğini söyledi.

Nascimento, “Adayın bunu gerçekten yerine getirip getiremeyeceğini bilmek istiyorlar. Eğer adaylar bu durumu ortaya koyabilir ve planlarının ne olduğunu gerçekten gösterebilirlerse, seçmenler onlara güven duymaya istekli olacaktır” diye konuştu.

AFP Action, Trump’ın vergi indirimleri ve harcama kesintilerini içeren, Cumhuriyetçilerin ise “Çalışan Aileler Vergi İndirimleri” olarak yeniden adlandırdığı tasarıya yönelik mesajları seçmenlere ulaştırmak için milyonlarca dolar harcadı.

Ancak bu mesajı seçmenlere iletmek oldukça karmaşık, zira SAVE America Yasası savunucusu Presler tarafından “etkisiz” olarak değerlendirilen vergi avantajları, esasen mevcut durumu korumaktan öteye geçmedi.

Nascimento ise “Tasarının bileşenleri gerçekten çok güçlü. İnsanlar bu spesifik bileşenlere işaret ettikçe, paketin tamamına yönelik destek daha da güçleniyor” argümanını savundu.

Her şeyin ötesinde, bizzat Trump’ın kendisi, Cumhuriyetçilerin normal şartlarda geçim sıkıntısı cephesinde kazanım olarak nitelendireceği adımları gölgelerken, partinin bu konudaki mesajını öne çıkarması zorlaşıyor.

Trump, Senato’nun SAVE America Yasası konusundaki eylemsizliğini protesto etmek amacıyla partiler üstü büyük bir konut tasarısını imzalamayı reddetmiş ve bu konut tasarısını “önemsiz” ve “can sıkıcı derecede önemsiz” olarak nitelendirmişti.

Okumaya Devam Et

Amerika

Yapay zeka şirketleri kitapları satın alıp yok ediyor

Yayınlanma

Yapay zeka şirketlerinin dil modellerini eğitmek için Avrupa’dan toplu aldıkları binlerce nadir kitabı taradıktan sonra imha ettikleri bildirildi. Basına yansıyan haberlere göre Kanada merkezli Zoom Books üzerinden toplanan eserler, Kuzey Amerika’da yüksek hızla dijitalleştirilip geri dönüşüme gönderiliyor. Yazarlar ve yayıncı birlikleri rıza dışı telif kullanımına karşı yasal mücadeleyi genişletiyor.

Yapay zeka araçlarının geliştirilmesi amacıyla yürütülen veri toplama faaliyetleri, kültürel mirasın korunması ve telif hakları ekseninde yeni tartışmaları beraberinde getirdi.

Avrupa’daki antikacılardan ve sahaflardan yapay zeka eğitim modelleri için toplu halde satın alınan binlerce nadir kitabın, dijitalleştirildikten sonra fiziksel olarak imha edildiği tespit edildi.

ABD, Almanya ve İsviçre medyasında yer alan bilgilere göre, bu yılın ilkbaharından itibaren Avrupa’daki sahaf ve antikacılar olağan dışı büyüklükte siparişler almaya başladı.

Kanada’da kayıtlı “Zoom Books” adlı şirket üzerinden gelen siparişlerin, ağırlıklı olarak 1970’li yıllarda yayımlanan akademik ve mesleki literatürü kapsadığı, edebi eserlere ise daha az ilgi gösterildiği kaydedildi. Satıcı başına onlarca, hatta yüzlerce kitap satın alındığı belirtildi.

Söz konusu kitaplar öncelikle Almanya’daki geçici depolara teslim ediliyor, ardından Kanada ve ABD’ye naklediliyor. Washington Post gazetesinin aktardığı bilgilere göre, bu eserlerin büyük kısmı “yıkıcı tarama” (destructive scanning) adı verilen işlemden geçiyor.

Bu yöntem kapsamında kitapların ciltleri sökülüyor, sayfaları yüksek hızla dijital ortama aktarılıyor ve ardından fiziksel kopya kalıcı olarak imha edilerek geri dönüşüme gönderiliyor.

Milyonlarca dolarlık “Panama Projesi”

Aynı gazete, “Claude” adlı yapay zeka sisteminin yaratıcısı olan Anthropic firmasının, “Project Panama” (Panama Projesi) kapsamında milyonlarca basılı kitabın satın alınması ve işlenmesi için on milyonlarca dolar harcadığını yazdı.

Ortaya çıkan belgeler, projenin yürütülmesinde, daha önce “Google Books” projesinde görev yapmış ve kitlesel dijitalleştirme konusunda tecrübe edinmiş uzmanların istihdam edildiğini gösteriyor.

İddiaların odağındaki Kanada merkezli Zoom Books şirketi, dil modelleri geliştirmek amacıyla kitapların dijitalleştirilmesi ve imha edilmesi süreçlerine dahil olduğunu resmi açıklamayla reddetti.

Diğer yandan Avrupa’daki bazı yayıncı birlikleri, yapay zeka sistemlerinin eğitiminde yazar eserlerinin kullanımına yönelik daha net ve bağlayıcı kuralların getirilmesini talep ediyor.

Silikon Vadisi, AI eğitimi için milyonlarca kitabı tarıyor

Yazarlardan “Bu Kitabı Çalma” protestosu

Yapay zeka şirketlerinin eserlerini izinsiz ve ücretsiz kullanmasına tepki gösteren binlerce yazar, protesto amacıyla “Don’t steal this book” (Bu Kitabı Çalma) isimli boş kitap yayımladı.

İçinde hiçbir metin barındırmayan, yalnızca katılan yazarların isim listesinin yer aldığı projeye Nobel ödüllü Kazuo Ishiguro, Philippa Gregory ve Richard Osman gibi isimler destek verdi.

Bu eylem, İngiliz hükümetinin telif hakkı yasasında yapmayı planladığı değişikliklerin ekonomik maliyet tahminlerini sunmasından bir hafta önce gerçekleştirildi.

Boş kitabın arka kapağında, hükümete yapay zeka şirketlerinin yazarların izni olmaksızın eserleri kullanmasını yasallaştırmama çağrısı yapıldı.

Londra’daki tartışmalar, hükümetin şirketlere telif hakkıyla korunan eserleri, hak sahipleri açıkça muafiyet talep etmedikçe kullanma izni verme önerisiyle daha da alevlendi.

Sanat dünyasından şarkıcı Elton John ve aktris Julianne Moore gibi isimler telif yasalarının esnetilmesi girişimine sert eleştiriler yöneltti.

Gelen yoğun tepkilerin ardından İngiliz hükümeti, 18 Mart tarihinde yapay zeka şirketlerine telifli eserleri izinsiz kullanma yetkisi veren planından vazgeçtiğini duyurdu.

Lordlar Kamarası’nda bu yasa tasarılarına karşı muhalefete liderlik eden milletvekili Beeban Kidron, konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Sanatçıların eserlerinin yapay zeka şirketleri tarafından nasıl ve nerede kullanıldığını görmelerinin ve hak ettikleri karşılığı almalarının önünde siyasi iradeden başka hiçbir engel yoktur” ifadesini kullandı.

Mahkemeler teknoloji tekellerinin safında

Telif tartışmaları dijital platformlarda da sürüyor. Amazon, Aralık 2025’te Kindle e-kitap okuyucularına okurların kitapla “konuşmasını” sağlayan yapay zeka tabanlı özellik ekledi.

Çok sayıda yazar, yapay zeka modellerinin telifli içeriklerle izinsiz ve ücretsiz eğitildiği endişesiyle bu özelliğe karşı çıktı. Amazon ise kitap içeriklerinin temel modeli eğitmek için kullanılmadığını, bu aracın sadece Kindle bünyesindeki arama işlevinin bir uzantısı olduğunu savundu.

Yasal boyutta ise yapay zeka şirketleri şimdiye dek önemli kazanımlar elde etti. Haziran 2025’te yazarların Anthropic firmasına karşı açtığı toplu telif hakkı ihlali davasında ABD’li yargıç William Alsup, telifli eserlerin yapay zeka eğitiminde kullanılmasının “adil kullanım” (fair use) doktrini kapsamına girdiğine hükmetti.

Meta ve Stability AI şirketlerine karşı açılan benzer davalarda da mahkemeler genel olarak teknoloji şirketlerinin lehine kararlar verdi.

Buna karşın, The New York Times gibi medya kuruluşları ve yazarların OpenAI firmasına karşı açtığı davalar dahil olmak üzere bazı süreçler devam ediyor.

Mahkeme, delil toplama sürecinde OpenAI firmasının savcılarla 20 milyon sohbet günlüğünü paylaşmasına karar verdi.

OpenAI ise davanın temelsiz olduğunu savunarak, kamuya açık bilgilerin kullanılmasının adil kullanım sınırları içinde yer aldığını öne sürüyor.

Zoom Books şirketi de dil modelleri geliştirmek amacıyla kitapların dijitalleştirilmesi süreçlerine katıldığı iddialarını resmi açıklamayla reddetmeyi sürdürüyor.

“Yapay zeka kitap dünyasını öğütüyor”

Berlin Humboldt Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Jannis Lennartz, hukuk portalı Verfassungsblog’da yayımlanan “Yapay Zeka Kitap Dünyasını Öğütüyor” başlıklı analizinde, yapay zeka devlerinin dijital verileri neredeyse tamamen tükettiğini, bu nedenle fiziksel kitapların artık sektör için “son sınır” haline geldiğini vurguladı.

Şirketlerin Libgen veya Anna’s Archive gibi şüpheli platformlardan veri sağlama yöntemlerinin ardından gözünü kütüphanelere diktiğini belirten Lennartz, bu agresif veri arayışının arkasındaki yasal boşlukları ortaya koydu.

Lennartz’ın analizine göre, ABD hukukundaki esnek “adil kullanım” doktrini, geçmişte Google’ın 40 milyon kitabı izinsiz taramasını yasal kabul etmişti.

Günümüzde de Meta ve Anthropic gibi şirketler benzer davalardan bu doktrin sayesinde sıyrılıyor. Ancak Avrupa Birliği (AB) telif hukuku yapay zeka eğitimi konusunda çok daha katı sınırlar çiziyor.

Lennartz, eski kitaplarda bu yasal hakkın fiilen kullanılamadığına dikkat çekiyor. Kapanan yayınevleri ve hayatını kaybeden yazarlar nedeniyle sahipsiz kalan eski eserler, yapay zeka şirketleri için adeta korumasız hedef haline geliyor.

Asıl sorunun ABD’li şirketlerin bu kitapları satın alması değil, Avrupa’nın kitaba olan ilgisini kaybetmesi olduğunu savunan akademisyen, okuma oranlarındaki dramatik düşüşe ve siyasetçilerin yapay zekaya metin yazdırmasına dikkat çekiyor.

Lennartz, Avrupalıların kitap okumayı artık “Amerikan makinelerine bıraktığını” ifade ediyor.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD’de ilk: New York’tan veri merkezlerine geçici yasak

Yayınlanma

New York Valisi Kathy Hochul, eyalet genelinde yeni “büyük ölçekli” veri merkezlerine yönelik ABD tarihinin ilk geçici yasağını uygulamaya koyuyor. Eyalet düzeyindeki çevre izinleri, çevre, enerji şebekesi ve elektrik faturalarını koruyacak bir çerçeve hazırlanması amacıyla en fazla bir yıl süreyle askıya alınıyor.

New York Valisi Kathy Hochul, eyalet genelinde “büyük ölçekli” yeni veri merkezlerinin inşasını geçici olarak durdurma kararı aldı. ABD genelinde bir eyalet düzeyinde ilk kez uygulanan bu karar kapsamında, eyalet düzeyindeki çevre izinleri en fazla bir yıl süreyle askıya alınıyor.

Vali Hochul’un ofisi, bu sürede çevreyi, enerji şebekesini ve New York sakinlerinin elektrik faturalarını koruyacak yasal bir çerçeve hazırlanacağını bildirdi.

Valilik danışmanları, gazetecilere yaptıkları açıklamada, izinlerin askıya alınması kararının 50 megavat veya daha fazla enerji tüketme kapasitesine sahip veri merkezlerini kapsayacağını aktardı.

Vali Hochul yaptığı yazılı açıklamada, “Veri merkezi yatırımları faturaları artırma, doğal kaynaklarımızı tüketme ve New Yorklular için belirsizlik yaratma riski taşırken, harekete geçmek ve öncülük etmek benim sorumluluğumdur” ifadesini kullandı.

Hochul ayrıca, “New York, veri merkezi yatırımları için ülkedeki en güçlü standartları oluşturmada öncü olacak; şirketler New York sayesinde kazandığında, New Yorkluların da kazanmasını sağlayacaktır” değerlendirmesinde bulundu.

Veri merkezlerinin enerji tüketimi tartışılıyor

Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) verilerine göre, veri merkezlerinin boyutları ve enerji tüketimleri farklılık gösteriyor.

IEA, “geleneksel” veri merkezlerinin 10 ile 25 megavat arasında güç tükettiğini, “büyük ölçekli ve yapay zeka odaklı” veri merkezlerinin ise 100 megavat veya daha fazla enerji sarf edebileceğini kaydediyor.

Hochul’un bu adımı, New York eyalet parlamentosunun geçen ay kabul ettiği bir yıllık moratoryum kararının ardından geldi.

Parlamento tarafından kabul edilen tasarı, tepe yükü 20 megavatın üzerinde olan “büyük ölçekli” tesislerin izinlerinin engellenmesini öngörüyor.

Vali Hochul’un söz konusu tasarıyı imzalayıp imzalamayacağı henüz netlik kazanmadı.

Valilik danışmanları, yasa tasarısını incelemek ve parlamento ile üzerinde çalışmak için daha fazla zamana ihtiyaç duyulduğunu, bu nedenle yürütme organı üzerinden kararname çıkarmanın en hızlı çözüm olduğunu belirtti.

Danışmanların aktardığı bilgilere göre, bir yıllık askıya alma sürecinde valilik, veri merkezlerinin su kalitesi ve su miktarı üzerindeki etkileri dahil olmak üzere çevresel tesirlerini düzenleyecek bir mevzuat hazırlayacak.

Eyalet yönetimi ayrıca, bu merkezlerin elektrik şebekesi için oluşturulacak bir fona katkı yapmasını sağlamayı ve yerel yönetimlerin kendi anlaşmalarını müzakere edebilmelerine yardımcı olacak bir yatırım fonu yapısı kurmayı hedefliyor.

Bunun yanı sıra Hochul’un, büyük veri merkezlerine yönelik satış vergisi muafiyetinin kaldırılmasına destek vermesi bekleniyor. Ancak bu düzenleme için eyalet parlamentosunun onayı gerekiyor.

Veri merkezleri ABD’li valilik adaylarının hedefinde

Yapay zeka sektörünün enerji açlığı

Yüksek işlem gücüne sahip sunucu depoları, yapay zeka teknolojilerinin çalıştırılması ve geliştirilmesi için büyük önem taşıyor. Yapay zeka sektöründeki hızlı büyümenin yarattığı yoğun talep, yeni veri merkezlerinin hızla inşa edilmesi sürecini beraberinde getirirken, bu durum sahada karmaşık sorunlara yol açıyor.

Enerji tüketimi çok yüksek olan bu tesislerin çevreye belirgin etkileri olabileceği, yüksek elektrik kullanımının ise tüketicilerin faturalarını artırabileceği ve elektrik şebekelerini istikrarsızlaştırabileceği belirtiliyor.

Tepkiler nedeniyle daha önce bazı belediyeler yerel düzeyde yeni veri merkezi inşaatlarını durdurmuş olsa da, şimdiye kadar hiçbir eyalet düzeyinde bu yönde bir adım atılmamıştı.

Maine eyalet parlamentosu yakın zamanda benzer bir askıya alma kararı almış ancak eyalet Valisi Janet Mills, halihazırda devam eden bir projeye istisna tanınmadığı gerekçesiyle tasarıyı veto etmişti.

Federal düzeyde ise aralarında Senatör Bernie Sanders ve Temsilciler Meclisi Üyesi Alexandria Ocasio-Cortez’in de yer aldığı bazı ilerici siyasetçiler, veri merkezi inşaatlarının ülke genelinde durdurulması çağrısında bulunuyor.

Temsilciler Meclisi Enerji ve Ticaret Komisyonunun kıdemli Demokrat üyelerinden Frank Pallone Jr. da bu çağrılara katılan isimler arasında yer alıyor.

Artan tepkiler karşısında, bazı büyük teknoloji şirketleri geçtiğimiz mart ayında Beyaz Saray öncülüğünde hazırlanan gönüllü bir taahhütnameyi imzalayarak, veri merkezlerinin neden olduğu tüketici fiyat artışlarını karşılamayı kabul etmişti.

ABD’de veri merkezlerine “dur” deme arayışı

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English