Amerika
Trump’ın sınıf ittifakları: ICE operasyonları hangi şirketlere yarıyor?

ABD çapında göçmenlere yönelik Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) birimleri tarafından yapılan operasyonlar, Donald Trump’ın arkasındaki “sınıf ittifakları”na dair ipuçları sunuyor.
Palantir ve Deloitte gibi şirketlerin de aralarında bulunduğu kurumlar, Donald Trump’ın geçtiğimiz yıl uyguladığı agresif göçmenlik önlemlerinin merkezinde yer alan kurumlarla yaptıkları sözleşmelerden toplamda 22 milyar dolardan fazla kazanç elde etti.
Financial Times’ın (FT) bildirdiğine göre danışmanlar, teknoloji grupları, charter havayolları ve ABD başkanının müttefiki tarafından yönetilen bir duvar inşa şirketi, ICE ile Gümrük ve Sınır Koruma (CBP) kurumlarına yapılan harcamalardaki artıştan en çok yararlananlar arasında yer aldı.
Finansman patlaması, Trump’ın geçen ocak ayında ikinci kez göreve başlamasının ardından başladı ve temmuz ayında yasalaşan “büyük ve güzel yasa”nın kabul edilmesinden bu yana hızlandı.
FT’nin hükümet sözleşme verilerini analizine göre, veri istihbarat grubu Palantir, Ocak 2025’ten bu yana ICE’den 81 milyon dolarlık sözleşme aldı.
Danışmanlık firması Deloitte ise aynı dönemde ICE ve CBP’den toplam 100 milyon dolardan fazla yeni sözleşme elde etmiş.
Eyalet ölçeğindeki şirketler büyük sözleşmeler elde ediyor
Cumhuriyetçi bağışçı Tommy Fisher’ın başını çektiği ve ABD’nin güney sınırında bir duvarın bazı bölümlerini inşa etmek üzere sözleşme imzalayan Fisher Sand & Gravel grubu, CBP sözleşmelerinden en fazla kazanç elde eden şirket oldu ve temmuz ayından bu yana 6 milyar dolardan fazla gelir elde etti.
ICE sözleşmelerinden en fazla yararlanan tek şirket, kurum için charter uçuşları düzenleyen CSI Aviation oldu. Bu şirket, Trump’ın geçen ocak ayında göreve dönmesinden bu yana 1,2 milyar dolardan fazla iş aldı.
Bu kazançlar, Trump’ın tarihi yasasının kabul edilmesinden sonraki iki çeyrekte ICE’ın sözleşmelere yaptığı harcamaların önceki altı ayda 1,5 milyar dolardan 3,7 milyar dolara iki katından fazla artmasıyla geldi.
CBP’nin özel sektör şirketlerine yaptığı harcamalar 2025’in ilk ve ikinci yarısı arasında yedi kat arttı. Ajans, sadece bu ay içinde 2 milyar dolarlık yeni sözleşme işi bildirdi ki bu, meblağ 2025 yılının ilk yarısındaki toplamdan daha fazla.
Kurumların sözleşmelerinin çoğu, BT sistemlerinin modernizasyonu veya dış kaynaklı veri merkezi personeli sağlanması gibi rutin işler için ve genellikle önceki yönetimlerden kalma.
Palantir “kendi kendine sınır dışı etme takibi” sistemi oluşturuyor
Fakat diğerleri, Trump yönetiminin belgesiz göçmenleri tespit etmek, tutuklamak ve sınır dışı etmek veya onları “kendi kendilerini sınır dışı etmeye” teşvik etmek için kullandığı yeni taktiklerle ilgili.
On yıldan fazla bir süredir ajansla sözleşmesi bulunan Palantir, federal bir sözleşme duyurusuna göre, nisan ayında “kendi kendine sınır dışı etme takibi” için kullanılacak bir işletim sistemi oluşturmak üzere 30 milyon dolarlık bir anlaşma imzaladı.
Şirket ayrıca, “yasadışı yabancıların seçilmesi ve yakalanması operasyonlarını kolaylaştırmak” amacıyla araçlar sağlamak üzere sözleşme imzaladı.
Palantir CEO’su Alex Karp, daha önce grubun ABD hükümeti için yaptığı çalışmalarla ilgili endişeleri reddetmişti.
Karp geçen yıl şunlar söylemişti:
“Bu ülkenin göç konusunda şüpheci kalmasını ve caydırıcı bir kapasiteye sahip olmasını sağlamak için tüm nüfuzumu kullanacağım. Sınırların olması ahlaka aykırıymış gibi davranmak zorunda mıyız?”
AI tabanlı dil modelleri göçmen polisinin hizmetinde
ABD İç Güvenlik Bakanlığı (DHS) tarafından yayınlanan 2025 DHS AI Kullanım Örnekleri Listesine göre, ICE, geçen yılın mayıs ayından bu yana Palantir’in AI ürünlerini büyük hacimli sivil raporları işlemek için kullanıyor.
“AI-Enhanced ICE Report Processor” (“AI ile Güçlendirilmiş ICE Rapor İşlemcisi”) adlı bu araç, büyük dil modellerini (LLM) kullanarak alınan raporları özetliyor veya kategorilere ayırıyor ve İngilizce dışında alınan raporları İngilizceye çevirme işlevi sunuyor.
ICE’ın geçen yılın haziran ayından beri kullandığı “Gelişmiş İpucu Tanımlama ve Yaptırım Hedefi Seçimi” aracı da Palantir’den satın alınmıştı.
Kısaltması “ELITE” olan bu araç, yapay zeka kullanarak sınır dışı etme dahil olmak üzere yaptırım hedeflerinin adresleri gibi ipuçlarını tanımlıyor ve ajanların bunları paylaşmasına olanak tanıyor.
ICE’ın ayrıca, iç geliştiricilerin kod yazımı ve sistem yönetimi için Palantir tabanlı üretken yapay zeka kullandığı da ortaya çıktı.
“Büyük, harika yasa”da Anduril’in gözetleme kuleleri
Trump’ın yasası, tüm yeni sınır gözetleme kulelerinin “otonom” olarak sertifikalandırılmasını da gerektiriyor. Geçen temmuz ayında Intercept‘te yayımlanan bir habere göre yalnızca Anduril’in “kuleleri” bu şartı karşılıyor.
4 Temmuz’da Başkan Trump tarafından imzalanarak yasalaşan bu yasa, çeşitli sınır güvenliği teknolojileri için 6 milyar doların üzerinde olmak üzere, askeri ve kolluk kuvvetleri projelerine önemli ölçüde harcama artışı sağlıyor.
Bu girişimler arasında, ABD-Meksika sınırında sensörlerle donatılmış gözetleme kulelerinin oluşturduğu ve giderek genişleyen “sanal duvar”ın genişletilmesi de yer alıyor. Bu sınırda, göçmenleri tespit etme ve yakalama işini giderek daha fazla bilgisayarlar üstleniyor.
Anduril, CBP’ye yazılım destekli gözetleme kuleleri satarak faaliyetlerine başlamıştı. Şirket, “Sentry Tower” serisini, sensör verilerini izlemek için insan gücüne ihtiyaç duymadan, makine öğrenimi yazılımını kullanarak ufku sürekli tarayarak olası ilgi çekici nesneleri (örneğin sınırı geçmeye çalışan kişileri, araçları veya hayvanları) tespit eden “otonom” yetenekleri ile öne çıkarıyor.
Bilgisayarlı gözlerle sınırın kilitlenmesi vizyonuna iki partinin de destek vermesi sayesinde Anduril, Elbit ve General Dynamics gibi mevcut oyuncuları geride bırakarak sınır gözetimi alanında baskın bir oyuncu haline geldi.
Büyük teknoloji şirketlerinin dolaylı desteği
ABD’deki kamu sektörünün en büyük yüklenicilerinden biri olan Deloitte, “kanun uygulama sistemleri ve uygulama ve sınır dışı etme operasyonları için analiz” için daha fazla fon sağlayan son sözleşme güncellemelerini kabul etti.
Sözleşmeleri, ICE’ın hedef tespiti operasyonları bölümü için “internet araştırması ve veri analizi destek hizmetleri” için güncellenmiş hükümler de içeriyor.
Birçok büyük teknoloji şirketi federal hükümetle doğrudan sözleşme yapmıyor ama ürün ve hizmetleri satıcılar aracılığıyla sunulmaktadır, bu da fonlardaki artıştan elde ettikleri mali faydaları belirlemeyi zorlaştırıyor.
Dünyanın en büyük iki bulut grubu olan Amazon ve Microsoft, ABD kurumlarına sırasıyla en az 75 milyon dolar ve 93 milyon dolar değerinde hizmet sunuyor.
Bu hizmetler, esas olarak Dell Federal Systems gibi üçüncü taraf satıcılar aracılığıyla sağlanıyor.
ICE, eylül ayında Amazon’un bulut bölümünün sunduğu hizmetler için “barındırma desteği” sağlamak üzere bir üçüncü tarafa 24 milyon dolarlık bir sözleşme verdi.
Ayrıca Dell’e Microsoft kurumsal lisansları için 19 milyon dolar ödedi.
Motorola Solutions gibi daha küçük teknoloji grupları da ICE ile sözleşmeler imzaladı.
Illinois merkezli grup, kendi adına 19 milyon dolarlık sözleşmelere sahip, üçüncü taraf bir satıcı ise uygulama eylemlerinde görev alan personele Motorola telsizleri ve bataryalar sağlamak üzere 260 milyon dolarlık bir sözleşme kazandı.
Ayrıca, çeşitli büyük teknoloji şirketlerinin AI teknolojileri de kullanılıyor. ICE, işe alım için özgeçmişleri incelemek üzere OpenAI’nin GPT-4 tabanlı bir AI aracı kullandı.
Meta, Google, OpenAI ve Anthropic’in AI teknolojileri de kullanılıyor.
Yeni hapishaneler için arazi ve depolama alanları
ABD’nin küçük kasaba ve şehirlerinde protestolar olmasına rağmen, Trump yönetimi, ABD tarihindeki en büyük gözaltı kapasitesi genişlemesi olabilecek bir proje kapsamında, göçmen hapishanelerine dönüştürmeyi planladığı depoları satın almaya devam ediyor.
Bloomberg‘e göre sadece iki deponun satın alınması maliyeti 172 milyon dolardı. Teksas’ın El Paso kentinde bulunan üçüncü depo, planlandığı gibi tamamlandığında 8.500 yatak kapasitesiyle ülkedeki en büyük hapishanelerden biri olabilir.
Bu anlaşmalar, ICE’ın Minneapolis ve diğer şehirlerde federal ajanlar tarafından tutuklanan binlerce göçmeni gözaltında tutmak için 23 depo kullanma planındaki son gelişmeyi işaret ediyor.
16 Ocak’ta, yerel bir mahkeme dosyasına göre, yönetim Maryland’ın Hagerstown yakınlarındaki bir arazi için 102 milyon dolar ödedi. Bir hafta sonra, hükümet Arizona’nın Surprise kentinde bir depo için 70 milyon dolar nakit ödeme yaptı.
Depo piyasasının sektör ortalamasına yaklaşık olarak uygun olan fiyatlar, şu anda boş olan bu alanların satın alınmasını kapsıyor.
ICE, binaları tuvalet, duş, yatak, yemek ve dinlenme alanları ile donatmak ve ardından bunları gözaltı merkezleri olarak işletmek için şirketlere ödeme yapmak zorunda.
Çoğu başlangıçta e-ticaret dağıtım tesisleri olarak tasarlanmış ve pazarlanmış olan depolar, yönetimin 45 milyar dolarlık göçmen gözaltı tesisleri inşaatı için önemli.
Federal hükümet son haftalarda 20’den fazla şehirde potansiyel yerleri şirketlere gezdirmiş ve en az 15 yerin tercih edilen yerleşim planları da dahil olmak üzere tasarımlarını onlarla paylaşmış.
Bloomberg‘e konuşan kaynaklara göre, bu depoları hapishaneye dönüştürecek şirketlerin, Hagerstown’dan başlayarak ilk mekanlar için tekliflerini göndermeleri istendi.
Örüntü burada da görülüyor: Örneğin Salt Lake City’de, ICE’ın gelecekteki “mega merkez” hapishanesi olarak belirlediği deponun sahibi olan yerel bir aile şirketi olan Ritchie Group.
Şirket, protestocuların ofislerine gelerek baskı yapmasının ardından “söz konusu mülkü federal hükümete satma veya kiralama planı olmadığını” açıkladı.
Kansas’taki depoları gözetim merkezine dönüştürecek tasarımın ihalesini alan KPB Services isimli şirket ise paravan bir şirket gibi görünüyor.
ICE, CoreCivic ve Geo Group gibi özel hapishane şirketleriyle uzun süredir devam eden ilişkilerini kullanarak gözaltı kapasitesini artırdı. Bu şirketler, ICE’ye mevcut hapishanelerindeki ek yataklara erişim imkanı sağladı, yeni tesisler satın aldı ve kiraladı ve kapatılmış tesisleri yeniden açtı.
Bu şirketler, kasım ayında yapılan kazanç açıklamalarında, federal hükümetin talebi halinde toplam 30.000’den fazla yatağı kullanıma sunabileceklerini belirtti.
İngilizler de kazananlar arasında
Birkaç önde gelen İngiltere merkezli şirketin yan kuruluşları da bu kurumlarla aktif sözleşmeler yaptı. İngiliz özel güvenlik şirketi G4S, Ocak 2025’ten bu yana ICE ile 68 milyon dolar değerinde sözleşme imzalamış.
Bu sözleşmeler, esas olarak, gözaltında tutulan kişilere uygulama ve sınır dışı etme operasyonlarında “kara ulaşım hizmetleri” sunmayı kapsıyor.
Londra Borsasında işlem gören Smiths Group’un bir parçası olan ve sınır kontrolü için tarama ve tespit teknolojisi üreten Smiths Detection, Trump’ın ikinci döneminde CBP sözleşmeleriyle 62 milyon dolardan fazla kazanç elde etti.
Smiths, “yasadışı faaliyetleri sınırlayan liman ve sınırlar için tehdit tespiti ve güvenlik tarama teknolojileri sağladığını” söyledi.
Bölgesel aile şirketleri, Cumhuriyetçi bağışçılar, Silikon Vadisi ittifakı
Unpopular Front blogunda ICE ve CBP sözleşmelerinden faydalanan şirketleri daha yakından inceleyen John Ganz, Trump yönetiminin arkasındaki ittifaklara ilişkinde önemli ipuçları sunuyor.
Ganz’a göre halka açık ve risk sermayesi ile finanse edilen birkaç firma olsa da en büyük yararlanıcılar çarpıcı bir örüntü sergiliyor: Hepsi bölgesel, hanedanlık özellikleri sergileyen aile şirketleri ve Cumhuriyetçi Parti’nin önemli bağışçıları.
Ayrıca bu bölgesel şirketler, yasal açıdan şüpheli uygulamalara da karışmışlar. Örneğin, listenin en tepesinde yer alan Fisher Sand & Gravel şirketi, Kuzey Dakota’nın Dickinson kentinde yaşayan Fisher ailesine ait.
Fisher ailesi Cumhuriyetçilere cömert bağışlarda bulunuyor ve Başkan Tommy Fisher, muhafazakâr TV ve radyo programlarına konuk olarak katılıyor.
Fisher şirketinin geçmişinde çevre ihlalleri, şüpheli işgücü uygulamaları ve en önemlisi dolandırıcılık gibi suçlamalar yer alıyor.
2009 yılında, Fisher’ın o zamanki sahibi Micheal Fisher, dokuz adet vergi dolandırıcılığı suçlamasını kabul etti ve 37 ay hapis cezası ile 300.000 doların üzerinde tazminat cezasına çarptırıldı.
Şirketin eski finans müdürü Amiel Schaff ve eski denetçisi Clyde Frank da 2009 yılında ABD’yi dolandırmak için komplo kurmak suçlamasından birer kez suçlu bulundu.
2009 yılında Adalet Bakanlığı ile yapılan anlaşma gereği, şirket toplam 1,16 milyon dolar tazminat, ceza ve para cezası ödemek, şirkette gelecekte dolandırıcılığı önlemek için önlemler almak ve İç Gelir Hizmetleri (IRS) ile vergi beyannamelerinin denetiminde işbirliği yapmakla yükümlü kılındı.
Şirketin bir başka eski başkanı olan David William Fisher ise, 2005 yılında 10 yaşındaki bir çocuğun çocuk pornografisi bulundurmaktan suçlu bulundu ve 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Suçunu kabul etmesi karşılığında, reşit olmayanların cinsel istismarı suçlamaları düşürüldü ve 30 Nisan 2010 tarihinde serbest bırakıldı.
Ganz’a göre listenin devamındaki SLSCO, CSI Aviation ve Barnard Construction’ gibi şirketler de bu modele uyuyor: bölgesel, az hissedarlı şirketler ve “tabiri caizse ‘politik olarak entegre’” bir yapıya sahipler.
Ganz’ın atıf yaptığı akademisyen Melinda Cooper, özel, adi ortaklık ve aile temelli şirketler ile kurumsal, halka açık ve hissedarların sahip olduğu şirketler arasındaki gerilime işaret ediyor.
Cooper’a göre Trump ile birlikte Beyaz Saray’da da temsilini bulan “aile temelli” kapitalizm, en küçük aile işletmelerinden en geniş hanedanlara kadar uzanıyor ve esasen ikisi arasındaki ittifakla şekilleniyor.
Trump da bu “toplumsal sınıf” ait: iş yapma yöntemleri “gayri resmi”, daha açık bir ifadeyle, çoğu zaman düpedüz suç teşkil eden şirketlerin temsilcisi.
Ganz yazısını şöyle bitiriyor:
“Anduril gibi [Peter] Thiel destekli firmaların varlığını da eklediğinizde, Trump koalisyonunun maddi temelini anlamaya başlarsınız. Bu, aile temelli bölgesel hortumcu sermaye ile savunma ve güvenliğe odaklanan teknoloji sektörünün gerici bir kesiminin ittifakı. Buna ICE’ın Trumpenproleter çetesi ve tüm okuma yazma bilmeyen influencerlar için bir istihdam programı olarak işlevini de ekleyin ve voila, karakteristik olarak bir haraç çetesi olan, reel Amerikan faşizminin sınıf bileşimini elde edersiniz. Bu, tepeden tırnağa bir çete.”
Amerika
Kıyamete beş kala – 4: Amerikan kapitalizmi sınırlarda

Rivayete göre, henüz ABD Başkanı olmamış Andrew Jackson, 1811 kışında Mississippi Nehri boyunca uzanan eski Kızılderili yolu Natchez Trace üzerinde bir köle grubunu götürürken, federal ajan Silas Dinsmore tarafından durdurulur.
Henüz başkan değilse de Batıdaki serhat boylarında tanınmış bir figürdür: Tennessee’nin Kongre’ye ve eyalet Yüksek Mahkemesi’ne seçilen ilk temsilcisi; Tennessee milislerinin lideri; avukat, tüccar, at yetiştiricisi ve çiftçi olarak servet sahibi; kölelik, köle ticareti ve Kızılderililerin topraklarından sökülüp atılması sayesinde edindiği devasa kârların bekçisi. Hatta kimilerine göre, Jackson, kölelerden oluşan konvoyları (coffle) bizzat kendi sürmüş tek başkandı.
Dinsmore gibi federal görevliler, 1807 tarihli “İhlal” (Intrusion) Yasası ile Batıdaki kamu arazilerinin yerleşimcileri engellemek için bölgedelerdi. Amerikan kurucu babaları, 1763’te Büyük Britanya Kralı III. George’un yayınladığı Kraliyet Bildirisi’nin Ohio’dan ötesine beyaz yerleşimcilerin geçmesini yasaklamasına isyan etmişlerdi ama aynı kurucu babalar, benzer bir federal yasa ile baş belası, kural tanımaz (ve silahlı) yerleşimcilerin Batıya akınını engellemeye çalışıyorlardı.
Birkaç yıl önce Kongre, Atlantik ötesi köle ticaretini yasaklamıştı. Dinsmore’un kontrol noktasının amacı, bu yol üzerinden taşınan “mülklerin”, ya 1808’den önce ithal edilmiş ya da Amerika’da doğmuş “gerçek köle” olduklarını teyit etmekti.
Hikâyenin sonraki kısmını herkes ayrı telden anlatıyor. Bir versiyonunda, Jackson belgelerini isteyen federal ajanı “buyurun” diyerek ABD Anayasasını gösterir. Başka bir versiyonda, müstakbel başkan tabancalarını çıkararak ve “İşte benim pasaportlarım!” der. Gerçek ne olursa olsun, köle taciri Andrew Jackson, hiçbir federal yasanın ya da görevlinin kendi “ticari” faaliyetlerine ket vuramayacağını ve mülkiyeti ile ilişkisine karışamayacağını ilan ederek Dinsmore’un görevden alınması için, içinden federal ajanın can güvenliğine tehditler de içeren büyük bir kampanya başlatır. Federal hükümete yazdığı mektup-protestolardan birinde şöyle söyler: “Tanrım, işler buraya kadar geldi mi? Bizler özgür insanlar mıyız, yoksa köleler miyiz? Bu gerçek mi, yoksa bir rüya mı?” Sonunda istediğini alır. Nihayetinde görevden alınan Dinsmore, savunmasında, Jackson türünden “Batı diyarından centilmenlerin” hiçbir yasayla bağlanmadıklarına inandıklarını söyler. Onlara göre, bir federal ajanın, kölelerinin sahipliğine ilişkin belge talep etmesi bile “köleliğin” bir türüdür.
Daha önce, Amerikan “sınır zihniyeti” ve bunun 19. yüzyıl sonunda Frederick Jackson Turner tarafından nasıl teorileştirildiğini yazmıştım. Burada belki de bir düzeltme yapmam gerek: Sabit devlet sınırlarına işaret eden border ile bizim tarihimizden bir benzetmeyle uc, serhat gibi daha gevşek bir düzleme işaret eden frontier sözcüklerini birbirinden ayırmak gerekiyor. Amerikan tarihinde de sınır başı sonu belli, değişmez, ayırt edici bir işaret anlamına gelirken, frontier ile anlatılan ve Jackson’ın başvurduğu uc veya serhat kavramı yeri gelince bir yaşam tarzına veya kültürel alana, yeri gelince Batıya hücuma, başka bir yerde de iç savaştan kurtulmak için inşa edilen bir emniyet sibobuna işaret eder.(1) Bu anlamıyla sınır, Amerikan beyaz yerleşimcilerinin kendi özgürlük anlayışlarını kurguladıkları ama maddi ama fantastik bir zihni inşaya tekabül eder. Özgürlük, demokrasi, medeniyet, inovasyon hep bu sınır zihniyetinin ürünü olarak selamlanır. Burada sömürgeci yayılmacılık ile toplumun içsel insicamı paralel kurgulanır.
En azından Jackson’cu dünyada… Kurucu babalar koalisyonunu alt ederek başkan seçilen Jackson dönemi, Donald Trump’ın da pek övgüyle bahsettiği, hatta ilham aldığı bir çağ. Amerikan istisnacılığından ziyade Amerikan sınırsızlığına işaret eden bu dönem, ne tesadüftür ki ırksal korkuların, beyaz küçük adam popülizminin ve durdurulamaz finansallaşma ve spekülasyonunun çağıdır. Sosyolog Daniel Bell, bu sınırsızlık hissinin, Amerikan ulusal kimliğinde bir “hafiflik” yarattığını, bu ulusun yalnızca tarihin değil, doğanın, yaşamın, hatta ölümün ağırlıklarından bile kurtulmuş olduğuna dair bir yanılsama yarattığına işaret ediyor. Amerikan yerleşimcileri, Batıya ve Güneye doğru hem gidiyor hem de buraya gitmeye kışkırtılıyorlardı. Yerlilerin malına mülküne çökmek, Meksikalıların arazilerine el koymak ve birçok yeni eyaleti ABD’ye katmak, bir yandan “sosyal patlama”ya karşı önlem olarak görülüyor; ama bir yandan da ABD içerisindeki “beyaz olmayan” halkların sayısını artırıyordu. Serhattaki korkunç şiddet özgürlüğe, etnik temizliğe, efendi ırk demokrasisine ve renkli halklardan korkuya aynı anda yol veriyordu. Kızılderililerle savaş, hem yeni toprakları beyaz yerleşimcilere sağlıyor, hem de sıradan beyaz adamın baş edemeyeceği gayrimenkul spekülasyonlarını ve finansal dalavereleri bu “bakir” topraklara sokuyordu.
Kapitalist birikimin kanla dolu serhaddi
Sermaye kan ve irinle dünyaya geliyor; birikiyor; birikmesinde döngüsel engeller ortaya çıkıyor; birikememeye başlıyor ve sınırı öteye taşımak için hamle yapıyor. Bu hamle bazen teknolojik ilerleme oluyor; bazen yeni pazarları ve insanları zorla ele geçirmek.
Önce tüm Kuzey Amerika’yı, sonra tüm Amerika kıtasını, biraz sonra Pasifik’i ve daha sonra tüm gezegeni gözüne kestiren Amerikan kapitalizminde sınırsızlık miti hem içeride hem dışarıda yayılma eğilimi ile el ele gidiyor. Marksist coğrafyacı Neil Smith, bölge çalışmaları ve coğrafya üzerine yazdığı bir incelemede, ABD’nin dünyayı düz olarak algıladığına işaret eder. Woodrow Wilson’un Monroe Doktrinini küresel bir çapta düşünmesinden Clinton ve Bush döneminin küreselleşmesine kadar, ABD yöneticileri dünyayı Amerikan sermayesinin engelsiz bir biçimde dolaşabileceği, coğrafi sınırlardan ve engellerden azade bir mekân olarak tasarlarlar. Dolayısıyla sınır, her zaman serhat olmalı, her zaman öteye kaydırılmalıdır. “Böylesi bir dünyada,” diye sorar Smith, “kökleşmiş coğrafi bilginin ne gibi bir faydası olabilir ki?” Smith’e göre Amerikalılarda sık görülen coğrafya cehaleti, her şeyden önce “belirli bir emperyal niyetin son derece rasyonel bir ifadesi”dir.
Bu nedenle “sınırın kapanması”, Jackson-Wilson ekolü için kıyametle eşdeğerdir. Sınır fikrinin manevi anlamına bir kez daha işaret etmek istiyorum: Beyaz adamın tüm Amerika kıtasında ve dünyada egemenlik hevesi, içeride de ketlenemez. Jackson’ın federal ajana belge göstermek istememesi, aslında Amerikan İç Savaşı’ndaki kavgayı da müjdeliyordu. Güneyli plantasyon sahibinin pamuk toplayan kölelerini azat etmek isteyen Kuzeyli Yankiler, özgürlüğe, mülkiyete, aileye saldırıyordu. Anglo-Sakson ve Töton özgürlük ruhu (Hitlerciler yeniden bulmadan önce) Avrupa’da kaybedilirken Amerika’da geri kazanılmıştı. Bürokrasi ve feodalizm gibi yapısal engeller Yeni Dünya’da yoktu. Aryan bağımsızlık ruhu, Alman ormanlarından çıkıp okyanusu geçerek bu uçsuz bucaksız toprakları ihya ediyordu. Şimdi Kuzeyliler, mülkiyeti ortadan kaldırıyor, Güney’i askeri olarak işgal ediyor, eski kölelere yardım adı altında federal devleti şişiriyordu.
Herhalde, bugün Trump ve etrafında biriken gruplarla onların karşıtları arasındaki kavganın izleri bu sınır kavgasında görülüyordur. Sınırın hem dışarıda hem içeride kapanması, haliyle hem dışarıda hem içeride yeni bir sosyal düzenleme anlamına gelecekti. Bugün Trump’çıların, yeni muhafazakârların, liberteryenlerin ve Silikon Vadisi peygamberlerinin nefret ettiği New Deal programı, artık sınırın kapandığı varsayımının kabulüne dayanıyordu. New Deal’ın çelişkilerle malül olduğu ise doğrudur. Franklin Delano Roosevelt, Güneyli Demokratlara sürekli taviz veriyor, işçilerin korunması asla anayasal güvenceye kavuşturulmuyordu. Dahası, New Deal’ın uluslararası yayılımı ancak ve ancak savaşla mümkün olmuştur ki, Amerikan New Deal’ı, uluslararası planda Amerikan sermayesinin uluslararasılaşmasını, yani gezegende sınırlara takılmamayı programına almıştı.
Ama kavganın taraflarının başvurduğu metaforlar yerinde duruyor. Sınırın kapanması, içeride görece “sosyal” bir devleti gereksiniyordu. Buna, sermayenin sınırları ve sosyalizm ile demokrasinin koyduğu sınırlar eşlik ediyordu. 1970’lerdeki neoliberal ve neomuhafazakâr huruç harekâtı, bu sınırlara meydan okumayı temsil ediyordu.
Amerikan ekonomisinin apokaliptik temsili
The Economist, Amerikan kapitalizminin “apokaliptik bir dönüş” içinde olduğunu düşünüyor. Dergiye göre apokaliptik düşünce, günümüz Amerikan kapitalizminde en güçlü itici güç.
Örneğin Elon Musk, SpaceX ile Mars’ta bir koloni kurarak “insanlığa yönelik varoluşsal tehditleri” önlemek istiyor. Musk yalnız değil. Bu apokaliptik karamsarlığı, Dünya’daki kaynakların sınırlı olduğuna ilişkin çok bilindik liberal görüş besliyor. Yapay zeka etrafında dönen dünyanın yok oluşuna ilişkin tartışmalar da cabası.
“Günümüzde Amerikan iş dünyası,” diyor The Economist, “sektörlere göre değil, eskatolojiye göre sınıflandırılıyor. Savaş tehdidi ve jeopolitik, iş dünyasında yapay zeka tehdidi kadar büyük bir tehlike oluşturuyor. Dergi geçen yıl, Palantir’in CEO’su Alex Karp’ın, “Batı’nın geleceğinin kendi şirketi gibi yüksek teknolojili savunma şirketlerine bağlı olduğunu savunan” bir kitap yazdığını hatırlatıyor. Bir başka savunma teknolojisi şirketi, Palantir’in kardeşi Anduril’in kurucusu Palmer Luckey ise sık sık Çin’in Tayvan’ı işgal etmeye çalışacağına dair beklentisini dile getiriyor. The Economist’e göre kritik mineraller satan her şirket, böyle bir çatışma durumunda kendi ürünlerinin neden acı verici derecede kıt hale geleceğine dair ikna edici bir hikayeye sahip.
Bu karanlık ruh hali finans dünyasına da sıçrıyor. Buna göre Wall Street’in büyük bir kısmı “kaderci bir ruh hali içinde.” Yatırımcıların şimdiye kadar pek bilinmeyen özel kredi fonlarından para çekmesi, son zamanlarda tüm özel piyasalara duyulan güveni sarsmış, dergi öyle diyor. Şöyle devam ediyor:
“Merkez bankacılarının ekonomiye ‘sistemik’ riskler oluşturduğunu söylediği finansal yeniliklerin listesi o kadar uzun ki, sistemin kendi endişesinin ağırlığı altında çökmemiş olmasına inanmak zor. Bunlardan biri olan kripto para birimi, doğası gereği apokaliptik bir girişim; zira hükümetin kontrolüne ve özellikle savunma harcamaları başta olmak üzere ‘Sam Amca’nın harcamalarının yol açtığı enflasyona karşı koruma sağladığını iddia ediyor.”
Geçen yıl Wall Street’te en çok okunan kitap “1929” adını taşıyormuş. Bu yıl için iyi bir tahmin ise “1873” olabilir, diyor The Economist. Yatırımcılar, artık borsayı geçmişteki felaketlere benzeterek tanımlıyorlarmış. Deutsche Bank’tan bir stratejist şöyle yazmış: “1999, 2000’e mi yoksa 1987’ye mi dönüşecek? Yoksa saat 1996’ya mı sıfırlanacak?” The Economist, 2008 senaryosunun da mümkün olduğunu düşünüyor.
Bu binyılın ekonomisinin zorunlu olarak “paranoyak” olduğunu savunuyor dergi. “Kuyruklu yıldızların ortaya çıkışı,” diyor, “sık sık dünyanın sonunu müjdelemiştir.” Gakat bugünlerde bir internet sitesi, süper zenginlerin özel jetlerini takip ediyormuş. Bunun nedeni, bir felaket durumunda bu kişilerin güvenli bir yere kaçacakları düşüncesi.
Amerikan ekonomisi, süper zenginlerin harcamaları tarafından sürdürülemez bir şekilde ayakta tutulurken, geri kalan herkesin sefalet içinde yaşıyor. En azından The Economist’in adını andığı ve “K şeklinde gelişen” ekonomiye dikkat çeken iktisatçılar böyle düşünüyor.
Utah Valisi, ABD AI yarışını Çin’e kaybederse bittik diyor. Musk, OpenAI’nin yönetim yapısı konusunda tartışırken Sam Altman’a, “Özür dilerim ama medeniyetin kaderi söz konusu,” diye yazıyor. Peki durum bu kadar vahimse Amerikan hisse senetleri neden bu kadar pahalı? Dergiye göre şirketler, kıyamet senaryolarının şiddetiyle orantılı olarak sermaye topluyor ve birçoğunun beklediği yaklaşan piyasa çöküşünden önce bunu yapmak için acele ediyorlar.
The Economist ipucunu veriyor: “Amerika, kendini korkutarak zenginliğe ulaşma deneyidir…. Yatırımcılara, işletmenizin bildiğimiz dünyayı sona erdireceğini iddia etmekten daha güçlü bir satış argümanı yoktur.”
Ama en ilgincini sona saklamışlar. İş dünyasına karşı yaygın güvensizliği, “giderek artan bir elit binyılcılığı ile birleştiren bir ekonomi de patlamaya hazır bir ekonomi” buna göre. Ve ekliyor: Belki de tehlike 2008, 1999, 1973 ya da hatta 1873 değil, 1789’dur.
Sınırın kapanışı ve yeni sınır arayışları
Sınırın kapanmasına verilen neoliberal/neomuhafazakâr tepki, yeni birikim alanları ararken en sonunda yapay zekayı gözüne kestirdi. Giulia Dal Maso’nun “uzun ömürlülük” (longevity) kapitalizmi dediği yeni yönelim, insan hayatını da bir “varlık sınıfı” (asset class) haline dönüştürüyor. Del Maso şöyle yazıyor:
“Yaşam beklentisi ve bunun etrafındaki belirsizlik, artık doğal kabul edilen evrensel bir değer olarak görünmüyor. Aşağıda, (daha uzun) yaşamın nasıl ele geçirildiği; yaşam beklentisi etrafındaki belirsizliğin nasıl birikimin yeni bir sınırı [frontier] haline geldiği, sermayenin biyolojik zamanın belirsizliğinden değer çıkardığı bir alan haline geldiği ele alınmaktadır. ‘Uzun ömürlülük kapitalizmi’ terimi, bu oluşumu tanımlamak için ortaya atılmıştır: sermayenin yaşamın zamansallığını kendi bünyesine dahil ettiği biyopolitik ve finansal bir rejim.”
Biyolojik süre, artık birikim için bir metafor olmaktan çıkıp onun gerçek aracı haline gelmiştir. Uzun ömürlülük kapitalizminde artık emek gücünün yeniden üretimi, “sermayenin içinde ilerlemeyi ve beslenmeyi öğrendiği şey, biyolojik zamanın kendisi, yani canlı bedenin belirsiz süresi” haline gelmiştir.
Bezos, Altman, Musk, Thiel gibi büyük teknoloji zenginlerinin “uzun ömür” meselesine kafayı takması ve bu alandaki startup’lara yatırımlar yapması hem birikim için yeni metalara, hem de sınırları aşmanın yeni yollarına işaret eder. Bu mutlaka hücre dondurma veya ömür uzatma iğnelerinden ibaret olmak zorunda değil: Ada ütopyaları, özel iktisadi bölgeler, vergi cennetleri de bu kapsamdadır. Del Maso’ya göre bu zenginlerin programlar çok barizdir: Ölüm yok, vergi yok, demokrasi yok.
Burada tam da Melinda Cooper’ın “patrimonyal kapitalizm” dediği yere ulaşıyoruz. Geçen yazıda Joseph Schumpeter’in kapitalizm hakkındaki karamsar öngörüsüne değinmiştim. Anonim şirketlerin yaygınlaşması, borsaya (ve halka) arzların şirket yapılarını “demokratikleştirmesi”, idari işlerle sahiplik yapısının birbirinden ayrılması Schumpeter’e göre kapitalizmin ölüm çanlarını çalıyordu ve bundan geriye dönüş yoktu: Üretim araçların sosyalize olduğu bir dönem mukadderdi. Sosyalizm (ne yazık ki) kazanacaktı. Schumpeter, kapitalizminkendi çelişkilerini derinleştirme eğiliminde değil, aksine bu çelişkileri hafifletme eğilimde olduğunu düşünüyordu. Kapitalizm kutuplaştırmıyor, eşitlemeye doğru gidiyordu. Kapitalizmin alamet-i farikası “yaratıcı yıkım” ortadan kalkıyordu.
Cooper, Schumpeter’in “ideal” kapitalizminin sermayenin aile şirketi aracılığıyla biriktiği bir örgütlenme modeli olduğunu hatırlatıyor. Schumpeter, kapitalizmin geleceğinin karanlık olmasının nedenini burjuva ailesinin çöküşünde görmüştü. Aile kurmak, yenilik yapma arzusunun ardındaki en temel itici güçtü:
“Yalnızca nesiller arası bir bakış açısıyla düşünen biri, gerçek yenilik için gerekli olan kahramanca inanç sıçramasını gerçekleştirebilirdi. Gerçek girişimci, tam da çocukları ve torunları için yeni bir servet yaratma arzusuyla hareket ettiği için kendi kısa vadeli zevklerinden fedakârlık etmeye hazırdı.”
Özetle “kahraman girişimci”, tanımı gereği “aynı zamanda bir hanedan servetinin kurucu adayı” idi.(2)
Yeni nesil zenginler, Cooper’in Schumpeter’deki “gerici fütürizm” olarak tespit ettiği şeyin cazibesini yeniden keşfetmiş görünüyorlar. Cooper’a göre yeni binyılın mali ve parasal ortamı, New Deal menkul kıymetler yasasının uzun vadeli aşınmasıyla birleşerek, halka açık şirketlerin altyapılarını ölümcül bir şekilde zayıflattı. Artık, sahip oldukları ya da kontrol ettikleri firmalar üzerinde aşırı yönetim yetkisine sahip, özel yatırım ve girişimci kuruculardan oluşan yeni bir elit sınıf var. Işte Elon Musk ve Peter Thiel gibi figürler, bu maddi zemin üzerinde yükseliyor. “Kurucu-girişimcinin efsanevi imajı” bu isimler aracılığıyla yaygınlaştırılıyor. Örneğin Thiel’e göre kurucunun kontrolündeki şirketler “feodal monarşilere benziyor” ve “sözde daha ‘modern’ olan”, halka açık, geniş bir sahiplik yapısına sahip ve yönetim kadrosu tarafından kontrol edilen şirketlerden” çok farklı. Thiel’e göre kendi gibi kurucu-girişimciler, kesin kararlar alabilir, sadakat uyandırabilir ve on yıllar öncesinden plan yapabilir. Oysa “eğitimli profesyonellerden oluşan kişisel olmayan bürokrasiler,” kitlesel hissedarların talep ettiği kısa vadeli getirilere odaklanırlar. Cooper şöyle yazıyor:
“Thiel’in iş felsefesi, kurucuyu bir tür ilk baba, eski yasaları yıkıp yenilerini yaratan, en gizemli toplumsal hiyerarşileri yeniden canlandırmaya çalışırken uzak teknolojik geleceğe bakan bir antinomist figür olarak yüceltir. Onun hayal dünyasında kurucular yetim oğullar, kardeş katili kardeşler ve baba katili oğullar olabilir; ancak tam da bu nedenle onlar aynı zamanda yeni hanedan soylarının ve yeni aile servetlerinin yaratıcılarıdır.”
Yani, ABD’de neoliberal dönemde oldukça şişen ve bugünkü “woke” politiakaların esas alıcısı “profesyonel yönetici sınıf” (PMC) ile Silikon Vadisi filozofları arasında gerilimin şirket yapılarındaki kaynağı da ortaya çıkıyor. Silikon Vadisi destekli Trumpizm, New Deal mirası idarei devleti parçalamakla “woke” yatağı eski şirket örgütlenme biçimini yok etmeyi bir ve aynı hedef olarak görmektedir.
Uzun durgunluğun çelişkileri
Sınır kapalıysa veya sınırı açmanın yolları kapalıysa ne olacak? Jackson ile Trump arasındaki en büyük fark, Jackson’un genişleyen bir Amerikan kapitalizminin simgesi olmasıyken, Trump’ın gerileyen bir ABD’nin tutunma çabasını temsil etmesi. Grönland’a, Meksika’ya, Kanada’ya salça olması, Batıya hücum eden beyaz yerleşimciyi örnek alsa da o köprünün altından epeyce sular akmış görünüyor. Amerikan kapitalizmi, 1973’ten bu yana kimi iktisadi boom dönemleri dışarıda bırakılırsa, patinaj yapıyor. Sınır kapalı görünüyor; sermayenin bir kesimi bunu kabul etmeyerek kapıları kırmak istiyor.
Bu sıfır toplamlı oyun, devletin “geri dönüşü”ne ilişkin tartışmaları tetikliyor. Hem sınırsız bir birikim, hem de devletin büyümesi nasıl oluyor? Birincisi, Quinn Slobodian’ın Küreselciler kitabında da gösterdiği gibi, liberteryen/neoliberal/ordoliberal zihin dünyası, dizginsiz bir piyasa fikrinden çok, minimal bir devlet ile bunun uluslararası hukuki düzenlemesi ile ilgilidir. İkincisi, iktisadi durgunluk, Dylan Riley ile Robert Brenner’in çok tartışılan “siyasi kapitalizm” kavramsallaştırmasını haklı çıkaran bir düzenlemeye işaret ediyor: Sermayenin kârını güvence altına almak için siyasi desteğe her geçen gün daha fazla bağımlı hale gelmesiyle birlikte, ücretli işçilerin kitlesel direnişi ve “ortak bir dava” hissiyatı gitgide zorlaşmaktadır. Riley ve Brenner’a göre, bu bağlam içinde, işçi sınıfının “vasıfsız” kesimi, özellikle de “yerli” ya da “beyaz” olma “avantajına” sahipse, sosyal harcamalara yönelik topyekûn bir saldırı yoluyla geliri kendi lehine yeniden dağıtmak için kendi “birincil” kimliğine yönelir. Buna karşılık, işçi sınıfının eğitimli kesimi, büyük ölçüde kâr marjı düşük hizmet sektöründe çalıştığı için sosyal harcamaları desteklemeye ve genişletmeye çalışır. “Dolayısıyla kitlesel düzeyde,” der yazarlar, “ABD’deki siyasi çatışmanın maddi temeli, esasen işçi sınıfının bu iki kesimi arasında sosyal harcamalar üzerine yaşanan bir mücadeledir.”
Bu nedenle eğitimli/diplomalı işçiler, Demokratların oy tabanını oluşturur. Devlet teşvikli özel sektör alanlarında, özellikle sağlık ve eğitim alanlarında bu işçiler devletin aracılık ettiği bir “damlama ekonomisi” (trickle-down economics) için çabalarlar.(3) Bugün Daron Acemoğlu ve Joseph Stiglitz’in “işçi sınıfı liberalizmi” veya “ilerici kapitalizm” olarak program haline getirdikleri talepler, bu kesimin talepleridir. Yapay zekanın regülasyonuna ilişkin talepler de, “beyaz yaka” sektörünün korkularının temsilidir. Silikon Vadisi sermayesinin yeni sınır arayışında önemli bir yer kaplayan yapay zeka, PMC için “apokaliptik” tınılar barındırmaktadır.
İşçi sınıfının, özellikle beyazlardan oluşan, eğitimi zayıf kesiminin sağa kayışı ise, yazalara göre “en iyi şekilde açık maddi çıkarların bir ifadesi” olarak kavranabilir. Daha iyi seçeneklerin bulunmaması nedeniyle bu grup, işgücü piyasasındaki yerini savunmak ve küçük ölçekli varlıklarının değerini korumak için “birincil kimliklerine” yönelir. Popülist bir “arz yönlü ekonomi” anlayışını benimser ve bazı haklı gerekçelerle kendisinden uzaklaştırılıp işçi sınıfının diğer kesimlerine yönlendirilen bir “yeniden bölüşüm” mekanizması olarak gördüğü sosyal harcamalara saldırır.
Sosyal harcamalara yönelik saldırı, Riley ve Brenner’a göre “sağcı” işçi sınıfı siyasetinin merkezinde yer alır. Bu durumun mantıksız göründüğünü yazarlar da kabul ediyor. “Fakat,” diye ekliyorlar, “sermayeden emek kesimine gelir dağılımını sağlayacak açık bir yol bulunmadığında, kısa vadede kapitalist kârlılığı desteklemek rasyonel bir ikinci en iyi seçenektir.” Yazarlara göre bu, işçi sınıfının “arz yönlü” ekonomi politikalarına ve bu politikaların sosyal harcamalara yönelik saldırısına verdiği “geniş ve kalıcı desteğin” temellerinden biridir.(4)
***
Liberteryen iktisatçı ve Nobel Ödülü sahibi James M. Buchanan, sınırın (frontier) önemini şöyle anlatıyordu: Sınır, “çıkış” seçeneği sunuyordu. Eğer piyasa kendi haline bırakılırsa, devlet müdahalesi olmazsa, o tam tamına sınır ile aynı şekilde iş görecekti: Baskıcı ilişkilerden ve “bakıcı” devletten çıkış seçeneği sağlayacaktı. Sınır, özgürlüğün ruhuydu.
Çıkış veya kaçış ihtimali, Silikon Vadisi eskatolojisine damga vuran en önemli unsurlardan biri. Sınırları genişletme de bunun uzantısı: Gerek coğrafi (uzayın veya Mars’ın kolonileştirilmesi dahil!) olarak, gerek birikim hedeflerinin çeşitlenmesi olarak kaçış, apokalipsten kaçış veya apokalipsi kârlı bir yatırım kapısı dönüştürmeye çıkıyor. Yapay zeka yatırımlarının iyice bir balona dönüşmesi, bugünkü talebe göre değil, gelecekteki kaçış rotalarına yatırım yapıldığına işaret ediyor. Sermayenin büyümesi, toplumsal ihtiyaçlara göre değil, kârlılık beklentilerine göre yapılıyor. Yatırımın talep ile bağı tamamen kopuyor; gelecek üzerine spekülasyon kapitalist zihnin ana iticisi haline geliyor.
Son yazıda, çöküş senaryolarına odaklanıyoruz. Bilimkurgu veya fantezi gibi görünecek beklentiler, kapitalist eskatolojinin ana unsurları olarak önümüze seriliyor.
(1) Amerikan sınır zihniyetindeki emniyet sibobuna yerli kadınlara tecavüz edilmesi de dahil. Sosyal bir meselenin nasıl biyolojikleştirilip cinsiyet hiyerarşilerini yeniden ürettiğini göstermesi bakımından ibretlik: Greg Grandin End of a Myth [Bir Mitin Sonu] kitabında “her sınıftan, statüden ve ten renginden tüm kadınlar”ın cinsel şiddet tehdidine maruz kaldığını söylüyor; ama özellikle de köleleştirilmiş kadınlar. Uzun ama bu korkunç zihniyeti kavramak için alıntılamaya değer:
“İç Savaş’a giden on yıllar boyunca, kölelik karşıtları köleliği cumhuriyet ilkelerini aşındıran ahlaki bir kötülük olarak tanımlamaya başladılar; kölelik savunucuları ise bu kurumu cumhuriyet erdemini yüceltmeye yardımcı olan ‘olumlu bir iyilik’ olarak savunarak karşılık verdiler. Köleler, piyasada alınıp satılan metaydı. Fakat güneyli şövalyeler, çok sayıda köleye sahip olmanın, kölelik savunucularının piyasanın bayağılığının üstüne çıkmalarını ve daha rafine, şövalyece nitelikler geliştirmelerini sağladığını söylerdi. Tecavüz, bu inceliğin bir aracıydı. Köleleştirilmiş kadınlar, kölelik savunucularının ifadesiyle, beyaz erkeklerin şehvetini beyaz kadınlardan uzaklaştırmaya yardımcı olan ve güneylilerin kendi bölgelerini kibar ve terbiyeli olarak öne çıkarmalarını sağlayan ’emniyet sibopları’ idi. Georgia, Knoxville’den bir köle tüccarı olan Samuel Rutherford, New York’taki Jamestown Journal gazetesine mektup yazarak, köleliğin güneyde köleleştirilmiş kadınların maruz kaldığı cinsel terör rejimini anlatan kölelik karşıtı başyazısından şikayet ediyordu. Rutherford, başyazının doğruluğunu kabul etse de, köleleştirilmiş kadınlara cinsel erişimin ‘sizin kuzeyli kadınlarınızdan erdem bakımından çok daha üstün olan beyaz kadınlarımızın erdemleri için bir emniyet sibobu’ işlevi gördüğünü söylemişti.”
(2) Cooper bu değişime ilişkin önemli görüşler öne sürüyor. Uzun ama alıntılıyorum:
“En parlak döneminde, hissedar değerleri ideolojisi daha demokratik bir kapitalizm ve finansal servetin daha geniş bir kesime dağıtılmasını vaat etmişti. Yirmi birinci yüzyıl ise çok farklı bir tablo ortaya koydu. 2008 küresel finans krizinden bu yana hızlanan bir tempoyla, özel, kurucusu veya ailesi tarafından kontrol edilen şirketler Amerikan menkul kıymet piyasalarında yeni bir öneme kavuştu. Yeni özel finansman imkânlarının da yardımıyla, teknoloji girişimleri halka açık piyasaların cazibesinden mümkün olduğunca uzun süre uzak duruyor ve halka arz (IPO) yapmadan önce milyar dolarlık değerlemelere ulaşıyor. Halka arz yaptıklarında ise, hissedarların sahip olduğu şirketin görünüşünün ardında, içeriden bilgi sahibi kişilerin kontrolünü sağlayan kaleler kurmak için yaratıcı yollar buluyorlar. Günümüzde, piyasa değeri açısından en büyük teknoloji şirketlerinden bazıları, şirket kurucusunun önemli her konuda sıradan hissedarların çoğunluğunu geçersiz kılmasını sağlayan ‘çifte sınıf’ hisse yapılarına ve diğer karmaşık oy kullanma kurallarına dayanıyor. Kurucu kontrolündeki şirketlerin yeniden yükselişi, büyük ölçüde özel kredi piyasalarının büyümesine atfedilebilir; bu durum, kriz sonrası banka kredilerine getirilen yeni koruma önlemlerinin istenmeyen bir sonucudur. Risk sermayesi ve özel sermaye gibi özel yatırım fonları, halka açık hisse piyasalarının düzenleyici yüklerinden kaçınmak isteyen yeni şirketlere doğrudan finansman sağlanmasında giderek daha önemli bir rol oynuyorlar. Asimetrik güç yapılarına kendi tercihlerini yansıtan özel yatırım fonları, girişimci kurucular arasında da aynı otokratik eğilimleri hoş görmüş ve böylece, hem aşırı yönetici yetkileriyle hem de şaşırtıcı yeni servetleriyle öne çıkan yeni bir kurucu sınıfının yükselişine öncülük etmiştir. Özel yatırım fonlarının genel ortaklarıyla birlikte, yeni teknoloji kurucuları, Federal Rezerv’in birçok turda uyguladığı parasal genişleme politikalarının varlık değerlerinde olağanüstü bir artışa yol açtığı 2010’lu yıllar ve 2020’lerin başlarında milyarder listelerine damga vurdular. Ortaya çıkan bu beklenmedik kazanç, aile ofislerine aktarıldı; bu, akrabalık temelli servet koruma fonlarıdır ve kendileri de özel yatırım alanında agresif aktörler haline gelmiştir. Özel kapitalizm ekosistemindeki çeşitli aktörler arasındaki ilişkiler son derece iç içe geçmiştir: Başarılı kurucular ve emekliye ayrılan genel ortaklar, servetlerini istisnasız olarak aile ofislerine emanet ederler; aile ofisleri ise paralarının büyük bir kısmını özel sermaye fonlarına, girişimlere ve kurucuların kontrolündeki diğer şirketlere yatırır. Bunlar, aile servetinin korunması ile girişimci inovasyonun gereklilikleri arasında sınırların giderek bulanıklaştığı ‘patrimonyal’ kapitalizme doğru bir eğilimi örnekler.” Dolayısıyla hiper-finansallaşma dönemi ile post-neoliberal dönemin “müesses nizam karşıtı” politikaları uyumludur.
(3) Riley ve Brenner, kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, vakıflar ve hayır kurumları dünyasının “sertifikalı profesyoneller” için bir başka istihdam alanı olduğuna işaret ediyor ve ABD’de bu sektörde çalışanların sayısının artık imalat sektöründeki işçi sayısını aştığını hatırlatıyor. Yazarlara göre bu kuruluşlar, kendilerini sosyal sorunlara, özellikle de ırk ayrımcılığına teknokratik çözümler sunmaya adamıştır.
(4) Yazarlar, işçi sınıfının mülk sahibi olabilmiş bazı ayrıcalıklı kesiminin de doğal olarak ücret gelirlerine ve vergilere karşı sağcı-muhafazakâr politika önerilerini alıcısı olduğunu yazıyor.
Amerika
Microsoft’un veri merkezi yatırımı New York’un elektrik talebini aşacak

Microsoft, bulut ve yapay zeka hizmetlerindeki sunucu açığını kapatmak amacıyla veri merkezlerinin kapasitesini 2032’ye kadar üçe katlayıp 38 gigavatın üzerine çıkarmayı hedefliyor. Planlanan bu enerji miktarı, New York eyaletinin zirve dönemdeki elektrik tüketimini aşıyor.
Amerikan teknoloji şirketi Microsoft, veri merkezlerinin kapasitesini 2032 yılına kadar üç kattan fazla artırarak 38 gigavatın üzerine çıkarmayı planlıyor.
Bloomberg’in konuya aşina kaynaklara dayandırdığı haberine göre, hedeflenen bu kapasite, New York eyaletinin en yüksek tüketim dönemlerindeki elektrik ihtiyacını geride bırakıyor.
Kapasite artışı, Microsoft’un bulut hizmetleri ve yapay zeka operasyonlarında yaşadığı işlem gücü yetersizliğini aşmasını amaçlıyor.
Şirketin dünya genelindeki veri merkezi ağının mevcut elektrik kapasitesi yaklaşık 12 gigavat seviyesinde seyrediyor.
Gelecekteki kapasitenin yaklaşık üçte birinin yapay zeka donanımlarına ayrılması hedefleniyor. Bu alandaki güncel tüketim ise 2 gigavat civarında kalıyor.
Sunucu kapasitesindeki yetersizlik, Microsoft’u ABD ve Avrupa’daki bazı merkezlerinde yeni bulut aboneliklerini sınırlandırmak zorunda bıraktı. Bu durum nedeniyle müşterilerin bir bölümü rakiplerle sözleşme imzaladı.
Tesis inşasını hızlandıran şirket, Atlanta bölgesi dahil yeni merkezler kuruyor. Son mali yılda sermaye harcamaları 145 milyar dolara ulaşan şirketin harcamalarında, analistlerin değerlendirmelerine göre yükseliş sürecek.
Tesislerin inşasının yıllar alması, talep ve teknolojideki değişimlerin sürmesi sebebiyle mevcut planlar revizyona uğrayabilir.
Microsoft, programın ayrıntılarına dair henüz açıklama yapmadı.
Daha önce şirket içi değerlendirmelerde, yapay zeka merkezleri inşasının elektrik, su tüketimi ve karbon emisyonları nedeniyle çalışanlar arasında kaygı yarattığı kabul edilmişti.
Microsoft, su verimliliğini artırdığını ve yenilenebilir enerji kaynaklarını güçlendirdiğini savunuyor.
Amerika
“Teknoloji devleri gençlerin tepki odağında petrolün yerini aldı”

ABD’li kayaç petrolü üreticisi Diamondback Energy şirketinin yöneticisi Kaes Van’t Hof, teknoloji devlerinin petrol şirketlerinin yerini alarak kamuoyunun bir numaralı hedefi haline geldiğini söyledi. Van’t Hof, yüksek gelir ve kariyer arayışındaki gençlerin enerji sektörüne ilgisinin arttığını savundu. Bloomberg verileri ise sektörde üretimin rekor kırmasına karşın son on yılda 250 bin kişilik istihdam kaybı yaşandığını gösteriyor.
ABD merkezli kayaç petrolü üreticisi Diamondback Energy şirketinin tepe yöneticisi Kaes Van’t Hof, teknoloji devlerinin kamuoyu nezdinde petrol şirketlerinin yerini alarak “bir numaralı halk düşmanı” haline geldiğini söyledi.
Financial Times gazetesine konuşan Van’t Hof, iyi gelir ve güçlü kariyer fırsatları arayan gençlerin artık petrol sektörünü dışlanan bir alan olarak görmediğini vurguladı.
Teknoloji şirketlerinin, özellikle veri merkezlerinin inşası nedeniyle yoğun bir toplumsal baskıyla karşı karşıya kaldığını belirten Van’t Hof, enerji sektörüne yönelik yaklaşımın ise dönüştüğünü savundu.
The New York Times gazetesinin daha önce yer verdiği haberde, veri merkezlerine yönelik endişelerin çevreye dönük tehditler ve sohbet robotlarına olan bağımlılıkla bağlantılı olduğu aktarılmıştı.
Van’t Hof, toplumun enerjinin gündelik hayattaki vazgeçilmez rolünü artık çok daha iyi kavradığına dikkat çekti.
Gelişmeleri değerlendiren Diamondback yöneticisi, şu ifadeleri kullandı:
“Birkaç yıl öncesine kadar neredeyse her gün petrol sektörünün öldüğüne dair makaleler çıkıyordu. Ancak bugün insanların bunun saygın, iyi ödeme yapan, ayrıca yapay zeka ile enerjinin kesiştiği bir alan olduğunu anladığını düşünüyorum.”
Söz konusu dönüşümün istihdam piyasasına da yansıdığını kaydeden Van’t Hof, sektöre genç yetenek akışı yaşandığını ve staj başvurularında artış görüldüğünü dile getirdi.
Van’t Hof, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü: “Enerji sektörü havalı olabilir mi? Evet, sanırım öyle. Artık asıl bilişimciler kötü adam olarak görülüyor.”
Teksas merkezli olan ve kayaç petrolü çıkaran Diamondback, 56 milyar dolarlık ciroya sahip. Şirket, ABD’nin güneyindeki geniş petrol ve doğalgaz bölgesi Permian Havzası’nın en büyük bağımsız petrol üreticisi konumunu elinde tutuyor.
Öte yandan Bloomberg, Temmuz ayında geçtiği haberde ABD petrol ve doğalgaz sektörünün son on yılda istihdamını yaklaşık yüzde 40 oranında azalttığını duyurmuştu.
Bu oran 250 bin kişilik iş kaybına denk gelirken, söz konusu pozisyonların büyük kısmının geri dönmeyeceği kaydedildi.
İstihdamdaki bu sert düşüşe rağmen, aynı dönemde ham petrol üretimi yüzde 50 artış kaydetti.
Bloomberg’in aktardığına göre 2014 yılındaki fiyat çöküşünün ardından yatırımcılar şirketlerden daha yüksek verimlilik ve kâr talep etmeye başladı.
Bu baskı; işten çıkarmaları, şirket birleşmelerini, ileri teknolojilerin kullanımını, otomasyonu ve robotik sistemleri beraberinde getirdi.
Ajansın hesaplamalarına göre sektörde 2023 yılının başından bu yana gerçekleşen birleşme ve devralma işlemlerinin toplam hacmi 500 milyar doları aştı ve önceki üç yıllık dönemin toplamını yüzde 20’den fazla geride bıraktı.
Güncel verilerle ABD’deki ham petrol üretimi günlük 13,8 milyon varille rekor seviyeye ulaşsa da sektördeki istihdam son üç yılın en düşük seviyesinde seyrediyor.
Ülkedeki enerji şirketleri, 2014 yılında çalışan sondaj kulelerinin üçte birinden daha azıyla faaliyet gösteriyor; ancak sahadaki her bir kule artık o döneme kıyasla yaklaşık dört kat daha fazla petrol üretiyor.
Avrupa6 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa5 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa6 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya5 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor











