Dünya Basını
Türkiye’nin ikili stratejisi

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, Geopolitical Futures’ta (GPF) yayımlandı. GFP’nin kurucusu ünlü George Friedman; konuyla ilgili okurlar onu “Gölge CIA” olarak da bilinen Stratfor’un başkanlığından hatırlayacaktır. Makalede, Türkiye’den ABD’nin “eski müttefiki” olarak bahsedildiği dikkat çekecektir. Yazar, ABD’nin ikili bir siyaset izlemesi gerektiğini savunuyor: Kafkasya-Orta Asya hattında, daha genel olarak Avrasya’da, Türkiye’nin “yayılmacı” özlemlerine ket vurulmamalı, hatta el altından desteklenmelidir; Doğu Akdeniz söz konusu olduğundaysa Yunanistan-Kıbrıs hattında kurulan Türk karşıtı kordon devam etmelidir. Zaten Avrasya havucu, Türkiye’nin dikkatini Doğu Akdeniz’den çekmek için gündeme getirilmektedir. Kafkasya’dan Orta Asya’ya bir ‘Türk koridoru’nun oluşması ve Çin’in bu güzergahı Rusya’ya tercih etmesi, yazara göre ABD’nin desteklemesi (veya göz yumması) gereken bir gelişmedir, çünkü böylece Rusya’nın Hint Okyanusuna erişimi engellenecektir ve ABD’nin esas rakibi Çin’i kontrol etmek de kolaylaşacaktır. Bu siyaset, aynı zamanda, Türkiye’nin İran karşıtı tutumunu da belirginleştirecektir. Tüm bunların yanında yazar, Türk dış politikasının ve jeopolitiğinin ABD-Rusya dengesine artık bağlı olmadığını düşünmektedir. Kafkasya’da ABD ile taktik yakınlaşma, Akdeniz’de ABD’ye karşı Rusya ile birleşik cephe kurma ihtimalini dışlamamaktadır. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Daniele Santoro
20 Ekim 2022
1. Ukrayna’daki savaş, Türkiye’nin on yıldan fazla bir süredir kendisini pençesine alan ikilemi çözmesini sağladı. Yıllardır Washington ile Moskova ve Atlantik seçeneği ile Avrasya vehimleri arasındaki yol ayrımında sıkışıp kalan Ankara, 24 Şubat’tan bu yana süper güç [ABD] ile onun gerileyen rakibi arasında daha kolay hareket etmeye başladı, stratejik özerklik konusundaki iddialı söylemini başarılı bir şekilde ispat etti ve Putin’in Ukrayna’daki intiharıyla çağdışı hale gelen iki kutuplu mantıktan kurtuldu. Erdoğan’ın Ukrayna satranç tahtasında yaptığı hamleler, ABD ile Rusya arasındaki taktik dengeleme hareketini hiçe sayıyor; bu hamleler Türkiye’nin jeopolitik yakınlığı hakkında herhangi bir genel sonuç ima etmiyor ve yalnızca Türkiye’nin stratejik zorunluluklarına yanıt veriyor.
Ankara’yı gaz pedalına basmaya iten şey, tam da Rusya’nın Ukrayna’daki yenilgisiydi. Ayrıca Moskova’nın kaynaklarını ve dikkatini batı cephesinde yoğunlaştırma ihtiyacı vardı, bu da Kremlin’i yıllarca şiddetli Türk-Rus rekabeti ile karakterize edilen sektörleri tüketmeye kaçınılmaz olarak zorladı. Bu, Türkiye için çatışmanın arifesine kadar düşünülemeyecek manevra sınırlarının açılmasına yol açtı. Bu, Türklerin vicdansız duruşlarını daha da vurgulamalarına, Rusya’ya giderek artan bir utanmazlıkla meydan okumalarına ve aynı zamanda Rusya’nın güçlüklerini fırsata çevirerek ikili ticaret, enerji ve hatta askeri ilişkileri kendi çıkarları doğrultusunda pekiştirmelerine olanak sağladı.
Fakat bu hamleler, Amerika Birleşik Devletleri’ne simetrik bir yakınlaşma veya ondan simetrik bir uzaklaşma anlamına gelmiyordu. Rus değişkeni Türk-Amerikan jeopolitik denkleminde artık bir faktör değil. Moskova’nın Levant[1], Kafkasya ve Orta Asya’daki etkisine yönelik saldırı, bir dereceye kadar Washington’a hoş geliyor, çünkü süper güç, Rus kayıplarının Türk kazanımlarına dönüştüğünün çok iyi farkında. Ukrayna ihtilafının dinamikleri ve kıtasal sonuçları, Türkiye’nin süper güç için jeopolitik önemini kat be kat artırdı, ama Türkiye’nin büyüyen yayılmacılığının doğasında var olan tehdidin büyüklüğünü de eşit derecede, göze çarpan bir şekilde artırdı. Bu durum ABD’yi, eski müttefiğinin hırslı özlemlerine göre ayarlanmış bir yaklaşımı benimsemeye sevk etti. Washington, Ankara’nın emperyalizmini Anadolu çerçevesine daha fazla sıkıştıramayacağının farkına vardı. Washington, Türkiye’nin dışarıya yönelik önlenemez eğilimine mutlaka bir çıkış yolu vermelidir: Bunu Türkiye’yi Rusya ile rekabetin daha belirgin olduğu cephelere yönlendirmeyi teklif ederek yapabilir. Böylece iki rakip (Türkiye ve Rusya) arasındaki çifte çevrelemeyi daha da teşvik etmiş olur. Ve Rusya’yı Türk etkisinin bir güç çarpanı olarak hareket edeceği düzlemlerde kontrol altında tutabilir. Diğer bir deyişle Amerika Birleşik Devletleri Kafkasya – Orta Asya kara hattı boyunca Ankara’nın elini görece serbest bırakır ve aynı zamanda Trakya ile Kıbrıs arasında anti Türk bir koridor oluşturarak Türkiye’nin Akdeniz’e yönelik projeksiyonuna köstek olur. Amaç, Türklerin denizle ilgili saçma isteklerini bastırmak ve onları Avrasya mücadelesinin içine itmek, aynı zamanda denizden uzaklaştırıp karaya konsantre olmalarını sağlamaktır.
2. Türkiye, Ukrayna savaşını, esas olarak Ukrayna dışında veriyor. Ankara, Rusya’nın Kiev’e yürüyüşünü engellemeye yardım ederek çatışmadaki ana stratejik hedefine ulaştı. Kendisini önceden teçhiz ederek Ukraynalılara 2019 gibi erken bir tarihte ünlü Bayraktar TB2 insansız hava araçlarını sağladı. Fakat Türkiye-Ukrayna askeri işbirliğinin doğası, Erdoğan’ın kaygılarının oldukça göreceli olduğunu ve Türklerin Don’un batısında Rusların karşılaşacağı zorlukları bir ölçüde öngördüklerini ortaya koyuyor. Batılı ülkelerden farklı olarak Türkiye –Polonyalılar, Litvanyalılar ve Ukraynalılar tarafından düzenlenen duygu yüklü yardım toplamalarının ardından ücretsiz olarak dağıtılan insansız hava araçlarının kısmi istisnaları hariç– Kiev’e hiçbir zaman tek bir kurşun bile vermedi. Ankara için, çatışmanın mevcut dinamikleri –Ruslar çıkmaza girmiş ve saldırı altında, Ukraynalılar Amerikan istihbaratının körüklediği geri dönüşe rağmen galip gelemiyorlar– Erdoğan’ın savaşanlar arasında dürüst çöpçatan rolünü başarılı bir şekilde oynamasına ve böylece rakibinin temel çıkarlarını korumaya özen göstererek Rusya’nın talihsizliklerinden yararlanmasına izin verdiği için neredeyse cennet gibi bir durum oluşturuyor. Putin’in artık her gün Türk cumhurbaşkanının bilgeliğini övmesi bunun bir göstergesi ve Kremlin’de hüküm süren çaresizliğin açık bir işareti.
17. yüzyılın sonundan beri Ruslar Türklere, Türklerin Boğazlardan geçmelerine izin verip vermeme eğilimine hiç bu kadar bağımlı olmamıştı. Bu anlamda Ankara, Moskova’ya net sinyaller gönderdi. İstanbul ve Çanakkale boğazlarını savaş gemilerine kapattı, fakat zamanlama Rusların Ukrayna’daki savaş operasyonlarına zarar vermedi. Stratejik boğazlardan geçiş ücretini beş katına çıkardı, ama aynı zamanda (aslında Sovyetler tarafından yazılmış) Montrö Sözleşmesini yeniledi ve Kanal İstanbul’da başlaması gereken çalışmaları geçici olarak durdurdu. Çatışmanın Moskova aleyhine dönmeye başladığı sırada silah yüklü Rus ticari gemilerinin Boğazlardan geçmesine izin verdi –örneğin Suriye’den Ukrayna’ya nakledilen S-300’ler– ve aynı zamanda Kiev’e silah tedarikini daha “dikkatli” değerlendireceğini duyurdu. Bu dinamikler, genel güç dengesini eski haline daha da yaklaştırdı ve Türkiye’nin Rusya karşıtı yaklaşımını, Orta Asya’dan Afrika’nın derinlerine bir yay boyunca uzanan ve odağı sadece coğrafi olmayan bir çok düzlemdeki anlaşmazlığın, özellikle Güney Kafkasya’da önemli ölçüde sertleştirmesine izin verdi.
3. Bu aşamada, Kafkasya düzlemindeki araçsal Türk-Amerikan taktik yakınlaşmaları net ve önemlidir. Ankara’nın emperyal hırslarına karasal bir çıkış sağlamayı garanti etmek ve onları (Türkleri) önemli Akdeniz rotasından uzaklaştırmak amacıyla ABD çıkarları için stratejik olmayan bir bölgeye yönlendirmek Washington’un çıkarınadır. Amaç, Türkleri İranlılar, Ruslar ve Çinlilerle bir çatışma rotasına girmeye ikna etmek ve Erdoğan’ın Şanghay İşbirliği Örgütüne tam kabul talebinde bulunduğunda yeniden başlattığı bir seçenek olan olası bir Avrasya bloğunun ortaya çıkmasını yapısal olarak engellemektir. Simetrik olarak, Ermenistan’ın istikrarsızlaştırılması ve Erivan için Rus-Amerikan rekabeti Türkiye’nin ekmeğine yağ sürüyor, çünkü bu dinamikler Azerbaycan’ın şiddet bakımından çatışma seviyesini yükseltmesine ve Ermenileri alçaltıcı bir uzlaşı aramaya zorluyor. Özellikle de bugün Kafkas ihtilafında mevzubahis asıl mesele (artık) Dağlık Karabağ değil, Rusların açıkça savunamadığı ve Amerikalıların ancak Erivan’ın Moskova’ya sırtını döndüğü takdirde koruyabileceği, Ermenistan’ın toprak bütünlüğü olduğu için. Her şeye rağmen, Rusya’nın bu Kafkas ülkesine yansıtabileceği devam eden ticari, enerji, kültürel ve askeri etkinin ışığında, bu ihtimal yakın gelecekte pek olası değil. Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın 13-14 Eylül gecesi parlamentoda yaptığı ve teslimiyet belgesini imzalamaya hazır olduğunu açıkça kabul ettiği konuşma bu anlamda dikkate değerdi. “Birçok insanın [onu] eleştireceğini ve kınayacağını ve [ona] hain demesini” kabul etmeye hazır olduğunu, hatta “görevden uzaklaştırma” riskini göze aldığını söyledi. Ermeni gizli servislerinin Eylül sonunda iki PKK’lı teröristin Türkiye tarafından yakalanmasına katkıda bulunması ve Azerbaycan’ın saldırganlığına rağmen Ankara ile Erivan arasındaki normalleşme sürecinin –sınırın üçüncü ülke vatandaşlarının geçişine açılması ve iki ülke arasında ilk doğrudan ticari uçuşların başlaması bağlamında– herhangi bir aksama yaşamaması da aynı derecede belirleyicidir.
Ankara ile Washington arasındaki Kafkas sinerjisi orta vadede devam edebilir ve Türklerin bu düzlemde izledikleri stratejik hedeflerin gerçekleştirilmesini teşvik edebilir. Türkiye açısından, Güney Kafkasya ihtilafında söz konusu olan kilit mesele, Mustafa Kemal’in ‘Türk geçidi’ olarak adlandırdığı bir toprak şeridi üzerinden Azerbaycan ile Türkiye sınırındaki Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti arasında bir kara bağlantısının açılmasıdır. Böyle bir operasyon, Ankara’nın İstanbul ile Hazar arasında doğrudan bir bağlantı kurmasına, Türkiye’yi yapısal olarak Türki Asya’ya bağlamasına ve böylece Erdoğan ve Bahçeli’nin jeopolitik anlatısının giderek daha fazla paravan haline gelen, büyüleyici Pan-Türkçü söylemini gerçekleştirmesine olanak sağlayacaktır. Washington, projeyi alenen engellerken, disiplinsiz eski müttefikinin genişlemesini teşvik etmemek ve Rusya’nın bölgedeki hakimiyetine ölümcül bir darbe indirmemek için, Ankara’nın Avrasya projeksiyonunu görmezden gelebilir ve hatta masanın altından cesaretlendirebilir; zira süper güç için, Güney Kafkasya’nın Türkiye yörüngesine kayması, Moskova’nın devam eden etkisinden daha endişe verici bir tehdit oluşturuyor. Gelgelelim Amerikalılar, Türk-Azerbaycan koridoru aracılığıyla, birbiriyle pek de ilgisiz olmayan iki taktik hedefe ulaşabilirler.
Birincisi, Ankara’nın Kafkasya manevrası, ABD’nin, İsrail’in İran’a kuzeyden baskıyı artırmak –süper güç tarafından daha az acil olarak algılanan– arzusunu tatmin etmesine izin verecektir. Türkiye ile Azerbaycan arasında doğrudan bir bağlantı kurmanın ana sonuçlarından biri, aslında, İslam Cumhuriyetinin Anadolu Levhasını atlayarak Ermenistan, Gürcistan, Karadeniz, Bulgaristan ve Yunanistan üzerinden Akdeniz ve Rusya’ya ulaşmayı planladığı kuzey-güney altyapı koridorunu daha başlangıçta durdurmak olacaktır. Bu, Hint-Ganj Ovası ve Hint Okyanusunu Baltık Denizine bağlamaya yönelik daha büyük Rus-Hint projesinin asli bir bölümünü oluşturacaktır. Tahran, riskin doğasını o kadar açık bir şekilde anladı ki, son Ermeni-Azerbaycan çatışmalarının başlangıcında, İran Dışişleri Bakanı, Kafkasya’daki sınırların yeniden şekillendirilmesine karşı olduğunu açıkça ifade etti; İslam Cumhuriyetinin, Türkiye-Azerbaycan koridoru meselesinin Bakü’nün Ermeni topraklarını ilhak etmesiyle sona ereceğinden –oldukça makul bir şekilde– korktuğunun bir göstergesidir, ki bu, onu Ermenistan sınırından mahrum bırakacak ve ‘Türkiye’ ile olan sınırını Zagros’tan Hazar’a kadar genişletecek bir durum
Daha da kötüsü, Azerbaycan’ın askeri başarıları ve teritoryal bir sürekliliğe sahip ‘Batı Türkistan’ın ortaya çıkışı, ölçülü tahminlere göre İran nüfusunun yaklaşık dörtte birine tekabül eden İslam Cumhuriyetinin büyük Türk azınlığına benzeri görülmemiş bir Pan-Azeri milliyetçi duygu aşılama riski taşıyor. Bu vaziyet İranlıların ellerini bağlıyor. Kafkasya’nın artan biçimde “Türkleşme”sinin doğasında var olan tehdit ve Ermenistan ile kara sınırını kaybetme riski, Tahran’ın, Erivan’ın savunulmasına müdahale etmesine sebep olmalıdır. Bununla birlikte, açıktan açığa Azerbaycan karşıtı bir yaklaşım benimsemek İran’ın Azerilerinin sadakatine olumsuz biçimde etki edebilir. Bu durum, İranlılara, İsraillilere mutluluk veren bir şekilde, Türklerin bölgedeki aktivizmini hüsran dolu bir endişeyle izlemekten başka bir seçenek bırakmıyor. İkinci Dağlık Karabağ Savaşında Bakü’ye verdiği destek sayesinde İsrail, İran’ın Suriye’de yarattığı sınır tehdidine karşılık olarak ve İslam Cumhuriyetindeki Azerbaycanlı azınlığı kışkırtarak, düşmanı kuzey cephesinde de kendisini savunmak zorunda bırakma niyetiyle, kendisini Azerbaycan’a yerleştirmeyi başardı. İsrail’in eklektik Bakü büyükelçisi George Deek tarafından Ayetullahlara verilen “Tebriz’in gizemleri” hakkındaki şifreli mesajın da gösterdiği gibi.[2]
Türkiye-Azerbaycan koridorunun olası açılışı, ABD’nin kendisini Rusya ve Çin arasındaki krize sokmasına ve “tesadüfi çiftin” ayrışmasını körüklemesine de izin verecektir. Şi Cinping’in 15 Eylül’de Semerkant’ta, iki lider arasında Ukrayna’da savaşın başlamasından bu yana ilk yüz yüze görüşmede Vladimir Putin’e ifade ettiği endişeler, Pekin’in çatışmanın gelişimiyle ilgili artan rahatsızlığına işaret ediyor. Gerçekten de ‘özel askeri operasyon’, Yeni İpek Yolunun kuzey güzergahını, Halk Cumhuriyetinin kendi Pasifik limanlarını Rusya ve Ukrayna aracılığıyla kıta Avrupasına bağlamayı arzuladığı güzergahı –belki de tamiri imkânsız biçimde– riske attı. Batının Moskova’ya yaptırımları ve Ukrayna kavşağının elverişsizliği bu duruma yol açtı.
Çin alternatifleri araştırıyor ve risksiz olmasa da, Kazakistan, Hazar, Azerbaycan ve Gürcistan aracılığıyla Pekin’i İstanbul’a bağlayan Türk koridoru şu anda tek uygulanabilir seçenek. 1990’ların sonunda Ankara’nın Kafkasya-Orta Asya güzergahını adlandırdığı şekliyle ‘orta koridor’un Gürcistan bölümü aslında potansiyel olarak ölümcül Rus baskısı ile karşı karşıya. Bu durum, Moskova’nın istikrarsızlaştırıcı eylemlerine daha az maruz kalan Ermeni kolunu Pekin için özellikle değerli kılıyor. Çinliler, Şi Cinping’in Semerkant’ta Putin ile görüşmesinden bir gün önce, 14 Eylül’de Nur-Sultan’a yaptığı ziyarette Kazakistan’ın toprak bütünlüğünü savunmaya verdiği desteği ifade ettiğindeki kararlılığının gösterdiği gibi, Moskova’nın eylemlerine karşı giderek artan bir tahammülsüzlük sergiliyor. Kendi açılarından Amerikalılar ise Türk-Çin koridorunun açılmasına göz yumabilirler, çünkü böyle bir dinamik Çin-Rus ayrışmasını kolaylaştıracak, Rusya, Hindistan ve İran arasındaki altyapı bağlantısını engelleyecek ve böylece Moskova’nın kara yoluyla Hint-Pasifik’e ulaşmasını engelleyecektir. Fakat hepsinden önemlisi, Washington, ana rakibinin Avrasya projeksiyonunun ana arteri haline gelecek olan bölgeyi giderek daha fazla kontrol edeceği için [buna göz yumabilir].
4. Ankara ile Suriye hükümeti arasında son zamanlarda ivmelenen uzlaşma –Ağustos gibi erken bir tarihte Erdoğan ve Bahçeli tarafından etkili biçimde onaylanmıştı– Rusya’nın Ukrayna’daki güçlüklerinin bir başka yansımasıdır ve Akdeniz bağlamında da Türk-Rus güç ilişkilerinin yeniden dengelendiğini gayet güzel biçimde doğrulamaktadır. Türkiye Avrasya’da, iki gücün çıkarlarının örtüştüğü tüm düzlemlerde Rusya’nın nüfuzuna saldırırsa, Akdeniz’de kendi artan hırslarını rakibinin stratejik mecburiyetleri ile eşleştirmeye çalışır. Türkiye için bu kaçınılması mümkün olmayan bir zorunluluk meselesidir. Erdoğan’ın önceliği yakın vadede, Rusya’nın Levant’taki küçülen varlığının İran’ın Akdeniz’e yönelik tasarısını desteklemesini önlemek; İsrail ile anlaşmasına rağmen Ankara henüz [İran’la] doğrudan karşı karşıya gelmeye hazır hissetmiyor. Stratejik açıdan, Ruslar, kendi iç denizlerinde Birleşik Devletleri çifte biçimde çevrelemeye zorlamak için Türklere hizmet ediyorlar. Türk-Rus İçsel Aile Sistemleri Terapisi[3] oyunu kısmen nihayete ermek üzere, çünkü Amerikalılar uyandı ve kahvenin kokusunu aldı. Artık söz konusu olan, Türkiye’nin bakış açısına göre, Rusya’yı, süper gücün gözünde denizlerdeki dışa dönüklüğünü haklı çıkarmak için taktik bir kaldıraç olarak kullanmak değil, Akdeniz’de çakışan stratejik çıkarları, Washington tarafından Doğu Akdeniz ile Ege Denizi arasında kurulan kordonu delmek için kullanmaktır.
Türkiye ve Rusya, okyanussal bir boyut kazanma zorunluluğunu giderek daha fazla algılayan, radikal biçimde karada yerleşik iki güçtür. Ruslar için Karadeniz-Akdeniz-Hint Okyanusu güzergahı Amerikan kuşatmasından yegane çıkıştır. Türkler için Ak-Okyanus[4] [MedOcean] projeksiyonu emperyal görkemin restorasyonu ile eşanlamlıdır. Başlangıç koşulları, parabolün eğimi ve motivasyonları farklıdır ancak temel amaç benzerdir. Ve ABD’nin saldırgan duruşu, Avrasya’dan farklı olarak, Türk-Rus çıkarlarının mükemmel bir şekilde örtüşmesinin Ankara ve Moskova’yı birleşik bir cephe oluşturmaya teşvik etmesi anlamına geliyor.
Türkiye ve Rusya’yı sıkıştırmak, Amerikalılar tarafından Yunanistan ve Kıbrıs eksenleri üzerinde düzenlenen ikili çevrelemedir. Mayıs ayında Yunan Parlamentosu, ABD ile Karşılıklı Savunma İşbirliği Anlaşmasındaki değişikliği onaylayarak süper güce Girit Adasındaki Suda’da yer alana ek olarak üç askeri üs daha kullanma hakkı tanıdı. Bunlardan en stratejik olanı, Amerika Birleşik Devletleri’nin, Ankara ve Moskova’nın Ak-Okyanus’taki dışa dönüklüğünü izleyebileceği ve muhtemelen önleyebileceği liman kenti Alexandropoli/Dedeağaç’ta bulunandır. ABD şimdi Yunan yarımadasını, açık bir şekilde, Atina’nın nazikçe verdiği askeri teçhizatları resmi olarak Rusları, gizlice Türkleri ve esasen her ikisini de kontrol altına almak için kullanmak amacıyla, Akdeniz, Doğu Avrupa, Orta Doğu ve Afrika’ya yönelik tasarılarının ileri karakolu olarak seçti.
Türkiye bit yeniğini sezdi ve Amerika’nın blöfünü görmeye kararlı. Atina ile kesin karşı karşıya gelişteki duruşunu sertleştiriyor, Yunanlıları düelloya davet ediyor ve Ege’deki deniz sınırlarını güç kullanarak yeniden şekillendirmekle tehdit ediyor. Washington, Dışişleri Bakanlığının Yunanistan’ın toprak bütünlüğünü ve Ege adaları üzerindeki Yunan egemenliğini koruma ihtiyacına, Akdeniz’deki güçlü rekabetin en büyük risklerine ilişkin neredeyse her gün yaptığı göndermelerin gösterdiği gibi, Türk baskısını artan bir korkuyla hissediyor. Rusların ise Türk-Yunan anlaşmazlığının tırmanmasını teşvik etmede ve Amerikan kuşatmasından kurtulmaya yönelik hayati girişimi kesin olarak etkileyebilecek bir çatışmada, Türkiye’yi kenardan desteklemede her türlü çıkarı var. Böylece Türkiye ile ABD arasındaki çatlağı genişletmeye, Amerika’nın Akdeniz’den çekilmesinin sonuçlarını derinleştirmeye ve Akdeniz’in tarihi rakibiyle [Türkiye] yakınlaşmasını kamçılamaya çalışıyorlar.
Bu tür dinamikler, Ankara’nın emperyal projeksiyonunu açıkça ikiye bölüyor. Avrasya’da Türkler, süper güçle geçici bir uyum içinde Rusya’ya karşı oynuyorlar. Akdeniz’de, Amerikan deniz kuşatmasını kırmak için Ruslarla birleşik bir cephe inşa ediyorlar. Fakat Türk sarkacı Washington ile Moskova arasında salınmayı durdurdu. İki güçle taktik yakınlaşmaların stratejik bir önemi yok. Bunlar, dönme merkezi artık Anadolu’ya bağlı olan ve Rus ve Amerikan uçlarını göz ardı eden Türkiye’nin jeopolitik ekseninin yönünü değiştirmiyorlar.
Çeviren: Erman Çete
Dipnotlar:
[1] Akdeniz’in doğu kıyısında bulunan bölgeye verilen ad. Bilad’üş Şam ya da Bereketli Hilal olarak da bilinen bölge Nil’den Mezopotamya’ya ve Kızıldeniz’den Kilikya’ya kadar olan toprakları kapsar. Bugünkü Suriye, Lübnan, Filistin, İsrail, Ürdün ve Mısır bu tarihi alanda yer almaktadır. (ç.n.)
[2] Yazar burada, İsrail’in Azerbaycan Büyükelçisi George Deek’in 20 Temmuz 2022 tarihinde kişisel Twitter hesabından yaptığı paylaşıma atıf yapıyor. Deek bu paylaşımında, “Geçenlerde bana verilen bu harika kitapta Tebriz’deki Azerbaycan tarihi ve kültürü hakkında çok şey öğreniyorum. Millet, siz bu aralar ne okuyorsunuz?” demişti. Deek’in paylaşımına İran’ın Azerbaycan Büyükelçisi Abbas Musevi, “Bu maceraperest çocuğun bilgisine: Biricik Tebrizimiz, İran’ın gururlu tarihinde ilkler diyarı olarak bilinir. Görünüşe göre ilk kötü siyonist de Tebriz’in gayretli halkı tarafından gömülecek. Kırmızı çizgimizi asla geçmeyin, asla!” diyerek tepki göstermişti. (ç.n.)
[3] Internal Family Systems veya (yazarın metinde kullandığı şekliyle) Parts Work Therapy: Kişinin duygusal dünyasında iyileşmeyi engelleyen, birbiriyle çatışan ve farklı “gündemleri” olan parçaların uyumlu hale getirilmesini hedefleyen terapi türü. (ç.n.)
[4] Osmanlı’nın Atlantik’e kadar tüm Akdeniz’i kontrol ettiği döneme atıf. (ç.n.)
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’






