Bizi Takip Edin

Avrupa

Volkswagen Seat uçurumun eşiğinde

Yayınlanma

Volkswagen’in tarihi yeniden yapılanma süreci, zor günler geçiren İspanyol Seat markasının sonunu getirecek gibi görünüyor.

Bu durum, uzmanların sektörde kapsamlı bir konsolidasyon yaşanacağını öngördüğü bir ortamda, Seat’i Çinli otomobil üreticilerinin yükselişinin ilk büyük otomobil markası kurbanı haline getirebilir.

Seat, Ford’un Mercury’yi, General Motors’un Saturn ve Pontiac’ı piyasadan çekmesi ve Saab’ın iflas etmesiyle sonuçlanan 2010’ların başından bu yana ortadan kaybolan ilk köklü otomobil markası olacak.

Ünlü markaların on yıllarca ayakta kalabildiği bu sektörde bu tür kapanışlar nadir görülür.

Reuters’a göre bu gelişme, CEO Oliver Blume’un yatırımları en güçlü markalarına odaklayarak, giderek genişleyen Alman otomobil şirketini “rasyonelleştirme” kararlılığını vurguluyor.

Kapsamlı işten çıkarmaları da içeren Volkswagen’in yeniden yapılandırma süreci, yerli üreticilerin pazar payını artırmasıyla grubun Çin’deki satışlarında yaşanan düşüşün ardından geldi.

Bu durum, sektörün elektrikli araçlara geçiş sürecinin getirdiği maliyetli yükün yarattığı baskıyı daha da artırdı.

Bu ayın başlarında duyurulan yeniden yapılanma planının bir parçası olarak, Avrupa’nın en büyük otomobil üreticisi, Seat’in “mevcut ürün döngüsünün ötesindeki geleceğinin halen değerlendirilmekte olduğunu” belirterek, “2030’dan sonra da çeşitli senaryoların mümkün olduğunu” ekledi.

Görüşmelere katılan bir kaynak, elektrikli araçlara geçiş yapan ve hızla büyüyen Seat’in kardeş markası Cupra’nın, Seat’in içten yanmalı motorlu modellerinin aşamalı olarak piyasadan kaldırılmasıyla birlikte gelecekteki tüm ürünleri üstleneceğini söyledi.

Kaynak, “İki marka adını birden sürdürmek istemiyoruz,” dedi.

1950 yılında İspanya’daki Franco diktatörlüğü döneminde bir devlet şirketi olarak kurulan Seat, 1986 yılında Volkswagen tarafından büyüyen otomotiv imparatorluğuna yönelik bir düşük maliyetli marka olarak satın alınmıştı.

Fakat Seat, 2020’den bu yana yeni bir model piyasaya sürmedi; bu, yeni ürünlerin hayatta kalmak için hayati önem taşıdığı bir sektörde oldukça uzun bir aralık.

Barselona merkezli marka, 2025 yılında Volkswagen’in küresel teslimatlarının %3’ünden azını oluşturdu.

Öte yandan, 2018’de piyasaya sürülen kardeş spor markası Cupra, geçen yıl ilk kez yıllık satışlarda Seat’i geride bıraktı.

Cupra, Seat-Cupra CEO’su Markus Haupt’un Mayıs ayında “oyunun kurallarını değiştiren” olarak nitelendirdiği yeni Raval dahil olmak üzere üç adet tamamen elektrikli model sunuyor. Buna karşılık Seat’in hiçbir tamamen elektrikli modeli bulunmuyor ve böyle bir plan da yok. Yöneticiler, markanın kârlı olmadığı için bir elektrikli araç programı için gereken yatırımı haklı çıkaramayacağını defalarca dile getirdiler.

Seat sendika lideri Matias Carnero, bunun istihdam üzerindeki sonuçlarından endişe duyuyor.

Canero, “Marka, elektrikli araçlara geçmediği için ortadan kaybolursa… ciddi bir sorunla karşı karşıya kalırız,” dedi.

Bağımsız otomotiv analisti Matthias Schmidt, “Uyarı işaretleri çoktan ortaya çıkmıştı. Volkswagen’in Seat ile devam etmeye hazır olmadığı belliydi,” dedi.

Analistler, Volkswagen’in yaşadığı bu ikilemin sektör genelinde giderek daha sık tekrarlanmaya başladığını belirtiyor.

Büyüyen otomobil üreticileri yeni ürünlere, teknolojilere ve markalara yatırım yapabilirken, satışları azalan şirketler genellikle zorlu seçimler yapmak zorunda kalıyor.

Car Industry Analysis’ten Felipe Munoz’un verilerine göre, Avrupa, ABD, Japonya ve Güney Kore’deki otomobil üreticilerinin yıllık kümülatif satışları, 2019 ile 2025 yılları arasında 12,6 milyon araç, yani %17 oranında düştü.

Bu düşüşün neredeyse yarısı Avrupalı üreticilere aitken, kaybedilen pazar payının büyük bir kısmını Çinli rakipler ele geçirdi.

Analistler, pandemi döneminden bu yana zayıf markaların baskı altına girmesinin tek nedeninin Çinli üreticiler olmadığını belirtiyor.

2025 yılında Avrupa’daki yeni otomobil satışları toplam 13,3 milyon adede ulaştı; bu rakam, ⁠2019 seviyelerinin hâlâ yaklaşık 2 milyon altında.

Fakat BYD, SAIC Motor ve Geely gibi Çinli otomobil üreticileri, fiyat rekabetini kızıştırarak ve köklü markaların hakimiyetini sarsarak, zaten zayıf talep, devasa elektrikli araç yatırımları ve küresel ticaret gerilimleriyle boğuşan geleneksel otomobil üreticilerini zorlu seçimler yapmaya zorluyor.

Bu konuda harekete geçen tek şirket Volkswagen değil. Stellantis, 14 markasından dördüne (Jeep, Ram, Peugeot ve Fiat) yatırımlarını yoğunlaştırıyor.

Analistler, dünyanın dördüncü büyük otomobil üreticisinin performansının zayıf olan markaları sonunda elden çıkarabileceğini öngörüyor.

Schmidt, “Bu, en güçlü olanın hayatta kalması olacak,” dedi.

Otomotiv sektörü daha önce de bir dizi birleşme dalgası yaşamıştı. Daha büyük rakipler, maliyetleri düşürmek ve yeni ürünlere kaynak sağlamak için gerekli ölçeğe ulaştıkça, birçok eski otomobil üreticisi piyasadan kayboldu.

Analistler, Çinli üreticilerin sektörün bir sonraki dönüştürücü gücü olarak ortaya çıktığını belirtiyor.

Fakat birleşmelerin sadece geleneksel oyuncularla sınırlı kalması pek olası görünmüyor. Çin’in otomobil pazarı, uzun süren ve ⁠en azından şimdilik durma noktasına gelen bir patlamanın ardından hâlâ kalabalık bir yapıya sahip.

Danışmanlık şirketi AlixPartners, şu anda Çin’de faaliyet gösteren 129 elektrikli araç markasından sadece 15’inin 2030 yılına kadar finansal olarak ayakta kalabileceğini öngörüyor.

Sektördeki bu büyük değişimin etkileri şimdiden hissedilmeye başlandı. Nissan yeniden yapılanma sürecine girerek üretim kapasitesini azaltır ve gelecekteki model planlarını kısıtlarken, Jaguar Land Rover ise işten çıkarmalara başladı.

AutoForecast Solutions’ın başkan yardımcısı Sam Fiorani, “Bunların hepsi küresel bir yeniden düzenlemenin parçası. Uzun vadede hem geleneksel oyuncuların hem de Çinli oyuncuların sayısı azalacak,” dedi.

Avrupa

Küçük bir köy, sığınmacıları gerekçe göstererek Birleşik Krallık’tan ayrılmak istiyor

Yayınlanma

İngiltere’nin güneydoğusundaki küçük bir köy, yakınlardaki bir askeri tesiste sığınmacıların barındırılmasına protesto etmek amacıyla sembolik olarak Birleşik Krallık’tan ayrılma yönünde oy kullandı.

Oxfordshire’daki Piddington köyü sakinleri, Birleşik Krallık İçişleri Bakanlığı’nın Savunma Bakanlığı’na ait bir tesiste 1.200’ün biraz üzerinde sığınmacıyı barındırma planına öfkelendi.

Yerel cemaat konseyi tarafından düzenlenen ve bağlayıcı olmayan referandumda 285 köylü ayrılma yönünde oy kullanırken, 26’sı kalma yönünde oy kullandı ve bir oy pusulası geçersiz sayıldı.

Bu oylama yasal bir geçerliliğe sahip olmasa da, tartışmalı bir konu karşısında yerel halkın muhalefetini ortaya koyuyor.

Konsey Başkanı Tim McNally, BBC’ye yaptığı açıklamada sonucun “demokrasinin işleyişine dair bir örnek” olduğunu ve köylülerin “dünyaya bir mesaj verdiğini” söyledi.

Kültür Bakanı Lisa Nandy, çarşamba sabahı Times Radio’ya yaptığı açıklamada, sonucun İçişleri Bakanlığı’na yönelik “ciddi bir hayal kırıklığını” gösterdiğini belirtti ve yoksul ile varlıklı topluluklar arasında “yükü paylaşmak gerektiğini” kabul etti.

Fakat Nandy, önceki Muhafazakâr hükümetten devralınan sığınma sistemindeki birikmiş iş yüküne dikkat çekti ve 2024’ten bu yana sığınma başvurularına ilişkin kararların hızlandırıldığını belirtti.

Bu adımın, başvurular değerlendirilirken geçici barınma ihtiyacını azaltması bekleniyor.

Nandy şunları ekledi:

“[Başarısız sığınma başvurusunda bulunanların] sınır dışı edilme sayısında rekor seviyeye ulaştık. Ayrıca bu yaz ilk kez [Manş Denizi’nden] küçük tekneyle geçişlerin azaldığını gördük. Dolayısıyla, devraldığımız sığınma kaosunu kontrol altına almak için çok sıkı çalışıyoruz.”

Bazı yerel sakinler, köylerinin daha geniş çaplı bir siyasi mücadelenin odak noktası haline gelmesinden endişe duyduklarını ifade etti.

Sağcı aktivist Danny Tommo, hükümetin bu konuda ısrarcı olması halinde, Patriot Platform (Vatansever Platform) grubunun takipçilerinin sığınmacıları durdurmak için köye akın edebileceğini öne sürdü.

Köy sakinlerinden Rachel, salı günü BBC’ye, “şimdiye kadar tanık olduğumuz düzeyde açık ırkçılıkla hiç karşılaşmadığını” söyledi.

Muhalefet partileri, Piddington’daki tartışmaya hemen dahil oldu. Reform UK milletvekilleri Suella Braverman ve Sara Pochin, referandum öncesinde köyü ziyaret etti.

Braverman, Piddington’daki insanların “dehşete kapıldığını” ve kimsenin “seslerini dinlemediğini” söyledi.

Pochin, “İşçi Partisi için açık sınırlar bir projedir. Fakat bu, diğer herkes için bir sorun ve özellikle de Piddington sakinleri için burada başa bela olacak büyük bir sorun,” dedi.

Muhafazakâr Parti lideri Kemi Badenoch da Piddington’daki yerel halkın endişelerini gündeme getirdi ve geçen ay Daily Mail gazetesinde, köyün bağımsız hale gelmesinin, hükümetin köyü nüfusunun dört katı kadar insanı kabul etmeye zorlamasından “sadece biraz daha az saçma” olduğunu belirtti.

Piddington’ın sembolik bağımsızlığının pratikte pek bir etkisi olmayacak fakat yerel halk, köyün adını değiştirmeyi veya yeni liderler seçmeyi önererek bu eylemi daha da ileri götürmeyi şimdiden gündeme getirdi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Von der Leyen, “Avrupa Güvenlik Konseyi” önerdi

Yayınlanma

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bir süredir merakla beklenen “Avrupa Birliği’nin Durumu” konuşmasını yaptı.

75 dakika süren ve Avrupa Parlamentosu (AP) milletvekillerinin “ruhsuz ve sıkıcı” bulduğu konuşmada von der Leyen, dijital düzenlemelerden güvenlik konularına değin çok sayıda konuya parmak bastı.

Başkan, AB’nin, Avrupa genelinde meydana gelen ve çoğu Rusya’ya atfedilen insansız hava aracı olaylarına, sabotaj eylemlerine ve siber saldırılara daha etkili bir şekilde müdahale edebilmek için NATO benzeri bir mekanizmaya ihtiyaç duyduğunu belirtti.

Von der Leyen, “Avrupa’nın kendi hibrit tehditlere karşı eylem planına ihtiyacı var. Belirli olaylara nasıl tepki vereceğimiz konusunda acilen bir uzlaşmaya varmamız gerekiyor,” dedi ve özellikle “silahlı saldırı düzeyine ulaşmasa da ulusal güvenliğimizi açıkça tehdit eden” eylemlere atıfta bulundu.

Von der Leyen, bu sistemin, topraklarının tehdit altında olduğuna inanan ülkelerin acil toplantılar düzenlemesine imkân tanıyan NATO kuruluş antlaşmasının 4. maddesine benzer olması gerektiğini savundu ve şöyle dedi:

“Bir üye devlet tarafından tetiklendiğinde, tüm üye devletler bir araya gelerek Avrupa çapında bir müdahaleyi koordine edecek, daha fazla tırmanmayı önleyecek ve etkisini hafifletecek.”

NATO’nun 4. Maddesi, saldırı altındaki bir müttefike yardım etmekle yükümlü kılan kolektif güvenlik garantisi olan 5. Madde’den ayrı.

Von der Leyen ayrıca, Komisyon’un “Avrupa Güvenlik Konseyi’ni hayata geçirmek için fikirlerimizi ortaya koyacağını” da belirtti.

Bunun, İngiltere, Kanada, Norveç ve Ukrayna gibi diğer uluslararası ortakları da kapsayacağını söyledi ama konuyla ilgili ayrıntılı bilgi verilmedi.

Ayrıca von der Leyen, Avrupa Birliği’nin Kanada’nın ilk “ortak üye” olması için kapıyı açtığını belirtti ve bu statü, bloğun antlaşmalarında yer almıyor.

Von der Leyen’in açıklaması, AB politikasında önemli bir dönüşüm olarak görülüyor. Birlik, tarihsel olarak esnek kategorilere karşı çıkmış ve AB üyeleri, Mayıs ayında Almanya’nın Ukrayna’nın tam üyeliğe geçiş için bir basamak olması amacıyla önerdiği ortak üyelik teklifine ​soğuk yaklaşmıştı.

Von der Leyen şöyle konuştu:

“Ortaklıklar, Avrupa için stratejik bir tercihtir. Fakat bunlar aynı zamanda kurallara dayalı uluslararası sistemdeki kırılmaya da bir yanıt niteliğindedir. Dünyaya aynı gözle bakıyoruz: yapay zekadan iklim değişikliğine, Kuzey Kutbu’ndan jeopolitik meselelere kadar. Ve Ukrayna, savunma, hammaddeler ve tedarik zincirleri konularında hep birlikte hareket ettik. Fakat her şeyden öte… Avrupa ve Kanada demokrasiye inanıyor.”

Kanada Başbakanı Mark Carney, bu hafta başında Kanada’nın AB ile “benzersiz bir ittifak” kurmayı hedeflediğini ama üyelik peşinde olmadığını belirtmişti.

Von der Leyen, Carney’i Strazburg’a davet etti ve Carney perşembe günü kendi konuşmasını yapacak.

“Ortaklıklarını acilen yeniden kurgulamak gerektiğini” kaydeden Komisyon Başkanı, “Bu nedenle, Kanada’nın AB’nin ilk ortak üyesi olması için kapıyı açma konusunda sizinle birlikte çalışmak isterim,” dedi.

AB ve Kanada’nın imalattan yapay zekâya, kritik minerallerden enerjiye kadar çeşitli sektörlerde birlikte çalışacağını da sözlerine ekledi:

“Akıllı imalat konusunda çalışacağız. Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerini entegre edeceğiz. Arktik’i amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz.”

Von der Leyen, ABD Başkanı Donald Trump’ı ima ederek, “Bu, başka kimseye karşı olmayan bir ortaklıktır,” diye ekledi.

Ursula von der Leyen buna ek olarak 13 yaşın altındaki çocukların sosyal medyaya, çevrimiçi oyunlara ve sohbet robotlarına erişiminin yasaklanmasını önerdi.

Başkan, “Birçok kişinin Büyük Teknoloji şirketlerinin gücünü ezici ve geri döndürülemez olarak algıladığının farkındayım. Ben aynı fikirde değilim,” dedi ve şöyle devam etti:

“Bağımlılık yaratan özellikleri kabul etmek zorunda değiliz. Çocukların giderek daha aşırı içeriklere çekilmesini kabul etmek zorunda değiliz. Kızların fotoğraflarının yapay zeka tarafından üretilen cinsel içerikli görüntülerde kullanılmasını kabul etmek zorunda değiliz.”

Von der Leyen, önerisi kapsamında 13-15 yaş arası çocuklara, veliler tarafından denetlenen “mini hesaplar” verileceğini belirtti.

AB’nin 27 üye ülkesi şimdi bu öneri üzerinde oylama yapacak; bu öneri, Avrupa’nın teknoloji düzenlemelerini uzun süredir eleştiren ABD Başkanı Donald Trump ile gerginliklere yol açabilir.

Von der Leyen, konuşmasında, bu yılın başlarında ipucu verdiği bir planı daha ayrıntılı olarak ortaya koydu.

O dönemde çocukların sosyal medyayla “aşamalı ve kademeli” bir şekilde tanışması gerektiğini belirtmişti.

Avrupa Parlamentosu’ndaki en büyük siyasi grup olan Avrupa Halk Partisi’nin (EPP) Başkanı Manfred Weber, von der Leyen’in konuşmasının ardından söz aldı.

Weber, AB’nin Avustralya’nın örneğini izleyerek vatandaşlara sosyal medya algoritmalarını devre dışı bırakma seçeneği sunması gerektiğini öne sürdü.

Weber, “Elon Musk bundan hoşlanmayacak, ama muhtemelen bunu yapmanın nedeni de budur,” dedi.

Alman Hristiyan Sosyal Birliği’nin (CSU) de üyesi olan Weber, Avrupa’nın üç sarsıntıyla karşı karşıya olduğunu savundu: Yapay zeka (AI) tarafından yönlendirilen teknolojik dönüşüm, Rusya ve Çin’den gelen jeopolitik tehdit ve Avrupa içinde artan iktisadi güvensizlik. 

AP’de yaptığı konuşmada, “Her ay 27.000 Avrupalı sanayi işçisi işini kaybediyor,” diyen Weber, yüksek ücretli istihdamı korumanın, “Avrupa’nın sosyal piyasa ekonomisi için hayati önem taşıdığını” belirtti.

Weber, von der Leyen’in daha sıkı savunma işbirliği çağrısını güçlü bir şekilde destekledi. Avrupa hükümetlerinin önümüzdeki on yıl içinde savunmaya 6,4 trilyon avro harcayacaklarını belirten Weber buna rağmen yine de 27 küçük ulusal ordudan ibaret kalınabileceğini ifade etti.

“Çözüm birliktir,” diyen Weber, ortak komuta yapıları, insansız hava araçları ve uydulara dayalı bir Avrupa savunma ayağı kurulması çağrısında bulundu.

Weber’e göre askeri işbirliği o kadar sıkı bir şekilde birbirine bağlanmalı ki, gelecekteki hükümetler bunu kolayca geri alamamalı.

Yapay zeka konusunda tek tek üye devletlerin ABD ve Çin’deki yatırımlarla boy ölçüşemeyeceğini belirten EPP lideri, bu nedenle, yeni Rekabetçilik Fonu bünyesinde bir Avrupa yapay zeka fonu kurulmasını önerdi.

Öte yandan Weber, Komisyon’un bazı iklim politikalarına yönelik yaklaşımına itiraz etti. İklim değişikliğinin gerçek olduğunu ama politikacıların, yakıt fiyatlarıyla boğuşan Avrupalılara, artan maliyetlerin çevre için iyi olduğunu söylememeleri gerektiğini ifade etti.

Weber, “Yasaklara değil, inovasyona ihtiyacımız var,” diye ekledi.

Konuşmasını, Kanada ile daha güçlü bir işbirliğine sıcak baktığını belirterek sonlandırdı.

Ticaret anlaşmalarının yeni pazarlardan ibaret olmadığına işaret eden Weber, “Bunlar, alternatif bir dünya düzeninin temelidir. Avrupa’nın artık yalnız olmadığı bir dünya düzeni,” diye konuştu.

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB, endişelere rağmen Türkiye’ye çöp ihracına devam edecek

Yayınlanma

Avrupa Birliği, AB kurallarını ihlal edebilecek çevresel zarara dair kanıtlara rağmen, her yıl Türkiye’ye yüz binlerce ton plastik atık ihraç etmeye devam edecek.

Bu karar, AB’nin en önemli atık pazarı olan Türkiye’nin ticarete açık kalacağı anlamına geliyor.

Türkiye, AB’nin ihraç ettiği plastik atıkların üçte birinden fazlasını alıyor.

POLITICO tarafından elde edilen bir Avrupa Komisyonu değerlendirmesi, Türkiye’nin AB atıklarını işleme biçimiyle ilgili uzun bir endişe listesi ortaya koydu ve uluslararası atık ticaretinin genellikle belirsiz ve izlenmesi zor dünyasına dikkat çekti.

Endişeler arasında plastik atıkların nasıl yönetildiğine dair sınırlı bilgi, AB yönetmeliğinin nasıl uygulandığı ve yürürlüğe konduğuna dair belirsizlik ve politikanın uygulanmasına ilişkin paydaşların sınırlı katkısı yer alıyordu.

Komisyon, Türkiye’de plastik atıkların yalnızca yaklaşık %10’unun geri dönüştürüldüğünü, çoğunluğunun ise hâlâ çöp depolama alanlarına gönderildiğini, yanlış yönetildiğini veya çevreye sızdığını tahmin eden birçok paydaşla görüşme yaptı.

Bu durumlar, AB’nin Atık Sevkiyat Yönetmeliği’nin 45. maddesi uyarınca ihracatın askıya alınması için potansiyel nedenler olarak gösteriliyor.

Bununla birlikte, AB yürütme organı, atık sevkiyatlarının devam etmesine izin verilmesi gerektiği sonucuna vardı.

Değerlendirme Türkiye’ye odaklandı çünkü ülke, açık ara farkla Avrupa atıklarının en büyük ithalatçısı konumunda.

Geçen yıl Türkiye, yaklaşık 25 milyar adet 500 ml’lik meşrubat şişesine denk gelen 510.000 ton AB plastik atığı ithal etti.

Bu miktar, OECD ülkelerine ihraç edilen plastik atıkların %70’ini ve ihraç edilen tüm plastik atıkların %36’sını oluşturdu.

Kirliliği azaltmak amacıyla belirli türdeki AB atıklarının üçüncü ülkelere ihracatını kısıtlayan AB’nin Atık Sevkiyatı Yönetmeliği uyarınca, Komisyon’un bu yıl 21 Mayıs tarihine kadar, büyük miktarda plastik atık ithal eden OECD ülkelerinin kendi ülkelerinde ciddi çevre veya sağlık zararlarına yol açıp açmadığını değerlendirmesi gerekiyordu.

1 Eylül tarihli ve gecikmeli olarak yayınlanan değerlendirmesinde, yurtiçi ve ithal plastik atıklarla ilgili “ciddi sorunlar”a işaret etmesine rağmen, Komisyon ihracatın devam edebileceğine karar verdi.

Komisyon, Türkiye’nin plastik atık yönetimi konusundaki yasal çerçevesini güçlendirdiğini ve bunun uluslararası ve AB kurallarıyla “genel olarak uyumlu” olduğunu, ayrıca çevre mevzuatının uygulanmasını iyileştirdiğini tespit etti.

Çevre Araştırma Ajansı (EIA) ve Rethink Plastic ittifakının kıdemli kampanyacısı Lauren Weir, raporun Komisyon’un bulguları ile yönetmeliğe ilişkin yorumu arasında “endişe verici bir uyumsuzluk” olduğunu gösterdiğini söyledi.

“Yönetmeliğin koruma prosedürü, çevreye duyarlı yönetimin yeterli kanıtının bulunmadığı durumlarda alınacak önlemleri açıkça öngörmektedir,” diyen Weir, EIA’nın bu konuyu Komisyon nezdinde takip ettiğini de sözlerine ekledi.

Çukurova Üniversitesi’nde çevre araştırmacısı ve Türkiye merkezli Mikroplastik Araştırma Grubu başkanı Dr. Sedat Gündoğdu, AB yasalarının çevreye duyarlı yönetimin yeterli kanıtının bulunmadığı durumlarda “açıkça önlem alınmasını zorunlu kıldığını” belirtti ve şunları söyledi:

“Komisyon’un değerlendirmesi, ezici delillere rağmen bir sorun olmadığı iddiasında bulunuyor. AB, yarattığı kirliliğin sorumluluğunu üstlenmeli ve bu kirliliği meşrulaştırmak yerine Türkiye’ye atık sevkiyatlarını askıya almalıdır.”

Bir Komisyon sözcüsü, raporun “çevreye duyarlı atık yönetimini desteklemek için hem kaydedilen ilerlemeleri hem de hâlâ ele alınması gereken eksiklikleri” vurguladığını belirtti.

Komisyon, sürdürülebilir atık yönetimini güçlendirmeye yardımcı olmak için Türkiye ile yakın işbirliği içinde çalışmaya devam edecek ve gelişmeleri “dikkatle izleyecek” diye ekledi.

Durumun yeniden değerlendirilmesi 2028’den önce yapılacak.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English