Avrupa
Volkswagen yöneticileri şirketin geleceğini tehlikede görüyor

Alman otomotiv devi Volkswagen’in üst düzey yöneticileri, yapılan şirket içi ankette firmanın mevcut durumunu varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirdi. Şirketin 2026 yılı ilk çeyrek karı yüzde 28,4 oranında düşerken, yönetim kurulunda gelecek stratejilerine yönelik fikir ayrılıkları yaşandığı bildirildi.
Alman otomotiv üreticisi Volkswagen’in üst düzey yöneticileri, gerçekleştirilen şirket içi ankette firmanın durumunu ciddi bir tehlike olarak gördüklerini ortaya koydu.
Manager Magazin’in bir iç ankete dayandırdığı habere göre, dokuz yönetim kurulu üyesinden altısı şirketin mevcut durumunu “varoluşsal bir tehdit” olarak tanımlarken, diğer üçü ise durumu “gergin” olarak nitelendirdi.
Yönetim kurulu ve denetim kurulu üyelerinin katılımıyla düzenlenen ve şirketteki uyum düzeyini ölçmeyi amaçlayan anonim ankette, yöneticilerin tamamı Volkswagen’in artık sürdürülebilir bir iş modeline sahip olmadığı görüşünde birleşti.
Katılımcıların tamamı, şirketin Çin ve Kuzey Amerika stratejilerinin de artık uygulanabilir olmadığını oy birliğiyle kabul etti. Şirketin yeniden yapılandırılması ve tasarruf önlemlerinin gerekçelendirilmesi amacıyla yapılan anket, yönetimdeki görüş ayrılıklarını da ortaya çıkardı.
Yönetimin gelecekteki rotası konusunda tam bir fikir birliği sağlanamazken, üyelerden dördü görüş ayrılıkları olduğunu belirtti, dördü ise genel olarak anlaştıklarını kaydetti. Katılımcılardan hiçbiri “tamamen hemfikiriz” seçeneğini işaretlemedi.
Diğer yandan Welt gazetesinin aktardığı bilgilere göre Volkswagen, yatırımcıların yönetime yönelik baskıyı artırmasının beklendiği, 18 Haziran’daki zorlu bir hissedarlar genel kuruluna hazırlanıyor.
Gazetede yer alan verilere göre, şirketin 2026 yılı ilk çeyreğindeki vergi sonrası karı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 28,4 oranında düşerek 1,56 milyar avroya geriledi.
Volkswagen Group Üst Yöneticisi (CEO) Oliver Blume, geçen hafta yaptığı açıklamada, şirketin yıl sonuna kadar Almanya’da 19 bin çalışanı işten çıkarmayı planladığını duyurmuştu.
Reuters’ın aktardığı açıklamaya göre Blume, “Almanya’daki Volkswagen tesislerindeki fabrika maliyetlerini 2025 yılına kadar yüzde 20’den fazla düşürdük” ifadesini kullandı.
Financial Times gazetesinin haberine göre ise şirket, geçen yılın sonunda 88 yıllık tarihinde ilk kez Almanya’daki Dresden fabrikasını kapatma kararı almıştı. Bu karar, şirketin Almanya’daki üretim tesislerini optimize etmeye yönelik genel stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilmişti.
Blume, Mayıs 2025’te Süddeutsche Zeitung gazetesine verdiği röportajda, şirketin geçmişteki başarılarına çok uzun süre güvendiğini kabul ederek şu özeleştiride bulunmuştu:
“İş modelimiz, onlarca yıl boyunca burada geliştirip tüm dünya için üretmek üzerine kuruluydu. Dünyanın son derece hızlı ve dinamik bir şekilde değiştiğini çok geç anladık.”
Blume, tüketicilerin değişen taleplerine zamanında uyum sağlayamadıklarını, bu nedenle özellikle yazılım ve elektrikli motorlar alanında rakiplerinin gerisinde kaldıklarını belirtmişti.
Otomotiv devinin küresel pazardaki zorluklarının yanı sıra Rusya’da da hukuki süreçler devam ediyor. Geçen yıl eylül ayında Moskova Tahkim Mahkemesi, Moskova merkezli AO Kameya firmasının başvurusu üzerine Volkswagen’in Rusya’daki varlıkları hakkında iflas süreci başlatmıştı.
AO Kameya, daha önce GAZ Grubu’ndan Volkswagen’e ait 16,9 milyar rublelik borcu satın almıştı. Rusya ile Ukrayna arasındaki çatışmanın başlamasının ardından Volkswagen, Rusya’daki montaj faaliyetlerini ve araç teslimatlarını askıya almıştı. Markanın araçları, GAZ Grubu bünyesindeki Gorki Otomobil Fabrikası’nda da monte ediliyordu.
Volkswagen bünyesinde, Alman markaları Volkswagen, Audi, Porsche (çoğunluk hissesi Volkswagen’e ait) ve MAN’ın yanı sıra Çekya merkezli Škoda, İspanyol SEAT ve Cupra, İngiliz Bentley, İtalyan Lamborghini (Audi AG üzerinden) ve Ducati ile İsveçli Scania ve Amerikan International markaları yer alıyor.
Avrupa
BMW, binlerce kişiyi işten çıkaracak

BMW, “gönüllü işten ayrılma” programı kapsamında 2027 sonuna kadar Almanya’da birkaç bin kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.
Bir şirket sözcüsü, şirket ile işçi temsilcileri kurulu arasında mutabık kalınan BMW’nin işten ayrılma programının, üretim faaliyetleri hariç olmak üzere idari ve geliştirme bölümlerini hedeflediğini belirtti.
Konuya yakın bir kaynağa göre, toplam işgücünün yaklaşık 8.000 kişi azalması bekleniyor.
Münih merkezli grup, şu anda dünya çapında yaklaşık 150.000 kişiyi istihdam ediyor.
Almanya’nın otomotiv sektörü, elektrikli araçlara geçişin getirdiği yüksek maliyetler, Çin’den gelen yoğun rekabet ve ABD’nin uyguladığı gümrük vergileri nedeniyle baskı altında kalıyor.
Volkswagen ve Mercedes-Benz on binlerce çalışanı işten çıkarmak üzere anlaşmalar imzaladı.
Pazartesi günü, Volkswagen Grubu’na bağlı spor otomobil üreticisi Porsche, 2035 yılına kadar personel sayısını yaklaşık %20 oranında azaltmak amacıyla yeniden yapılandırma çalışmalarını hızlandırdı.
Çarşamba günü, Volkswagen’in bir başka markası olan Audi’nin Neckarsulm fabrikasında binlerce işçi protesto düzenledi.
Bu tesis, Volkswagen’in yeniden yapılandırma planları kapsamında kapanma tehdidi altındaki Almanya’daki dört tesisten biri.
Eskiden rakipleri arasında nispeten istikrarlı bir şirket olarak görülen BMW, son aylarda araç satışlarının keskin bir düşüş gösterdiği Çin’deki işlerin beklenenden zayıf seyretmesini gerekçe göstererek haziran ayında bu yıl için kâr beklentisini düşürdü.
Genel Müdür Milan Nedeljkovic daha sonra, otomobil üreticisinin devam eden maliyet kesinti çabalarını hızlandıracağını ve yoğunlaştıracağını söyledi.
Çarşamba günü, Münih’te düzenlenen bir işçi toplantısına katılan bir kaynağa göre, CEO çalışanlara sektörü yönlendiren kuralların önemli ölçüde değiştiğini ve bununla birlikte BMW’nin iş modelinin temellerinin de değiştiğini söyledi.
Kaynak, Nedeljkovic’in önümüzdeki dönemde zorlu bir süreç yaşanacağı konusunda uyarıda bulunduğunu, ancak bu önlemlerin BMW’nin kârlılığını artırmak için önemli olduğunu belirttiğini aktardı.
BMW’nin Perşembe günü ikinci çeyrek kazançlarını açıklaması bekleniyor.
Avrupa
Almanya’nın Mélenchon rahatsızlığı

Fransa’da önümüzdeki sene yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iddialı olan Jean-Luc Mélenchon, Berlin’de rahatsızlık yaratıyor.
Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) lideri Jean-Luc Mélenchon, Fransa cumhurbaşkanı olması halinde, on yıllardır Avrupa entegrasyonunun temelini oluşturan ama kendisinin esas olarak Berlin’in çıkarlarına hizmet ettiğine inandığı Alman-Fransız ortaklığını altüst etmeye çalışacağını belirtiyor.
Fransa’daki kritik cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ dokuz ay var fakat anket sonuçları, Mélenchon’un kampanyaya güçlü bir başlangıç yapması ve solun geri kalanı arasındaki iç çekişmeler nedeniyle, ikinci turda Le Pen’e rakip olabilecek en güçlü adaylardan biri konumuna geldiğini gösteriyor.
POLITICO’ya göre bu durum Berlin’de pek de cesaret verici bir ihtimal olarak görülmüyor.
Mélenchon, 2015 yılında Alman modeline duyduğu küçümsemeyi bir kitapta ele almıştı. Bu ay ise, AB’nin temelini oluşturan geleneksel Paris-Berlin ittifakından kesin bir kopuş göstererek, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Almanya Şansölyesi Friedrich Merz arasında nükleer caydırıcılıktan sanayi politikasına kadar uzanan konularda yakın zamanda imzalanan bir dizi anlaşmaya bağlı kalmayacağını açıkladı.
Şu anda Ren Nehri’nin öteki yakasındaki iktidar çevrelerinde Mélenchon’un zaferi olası görülmüyor ve son anketler, ikisi de ikinci tura kalırsa Le Pen’in onu rahatlıkla yeneceğini gösteriyor.
Fakat Alman milletvekilleri, bu “antikapitalistin” yaratabileceği tahrip edici potansiyelin farkında.
Örneğin, Fransız-Alman ilişkileri konusundaki çalışmalarıyla tanınan, CDU’lu milletvekili Roland Theis, “Mélenchon’un Avrupa politikasının kilit konularındaki siyasi duruşu, Almanya’ya karşı düşmanca tavrı… onu Fransız-Alman işbirliği için büyük bir sorun haline getirecek,” dedi.
Berlin, Le Pen’in zaferi ihtimaline çok daha fazla odaklanmış durumda; zira bu durum da kendine özgü bir dizi sorunu beraberinde getirecek.
Le Pen’in babası Jean-Marie Le Pen, partisini Nazi işbirlikçileriyle birlikte kurmuş ve Holokost’u önemsiz göstermesiyle kötü şöhret kazanmıştı.
Genç Le Pen, partisi Ulusal Birlik’i (RN) geçmişinden uzaklaştırmaya çalışmış, hatta babasını partiden kovmuş olsa da, hâlâ Avrupa Birliği’ne yapılan Fransız katkı paylarını kesintiye uğratmaya yemin etmiş sert bir “Avrupa karşıtı.”
Bu kritik seçim öncesinde Almanya ve Fransa, ortak AB hedefleri üzerindeki çalışmaları ortaklaşa hızlandırdı.
Fakat bu aciliyetin, Le Pen’in başkanlığından önce “işleri halletmekten” ziyade iktisadi zorunluluktan kaynaklandığını belirtiyorlar.
Fakat Mélenchon da mevcut Alman hükümeti için bir tehdit oluşturuyor. Yeşiller milletvekili ve Bundestag’ın Avrupa İşleri Komisyonu Başkanı Anton Hofreiter, “Mélenchon’un cumhurbaşkanlığı, en üst düzeydeki ikili ve Avrupa işbirliğini önemli ölçüde zorlaştıracaktır,” dedi.
Hofreiter, savunma kapasitelerini örnek göstererek, bunun Fransız katılımı olmadan Avrupa projelerinin hayata geçirilmesine yol açabileceği konusunda uyarıda bulundu.
Mélenchon’un Brüksel ve Berlin’e karşı duyduğu antipati, Le Pen’in Avrupa şüpheciliğini besleyen milliyetçi duygudan çok, özellikle Almanya’ya yönelik ideolojik muhalefetten kaynaklanıyor.
LFI milletvekili ve Fransa Ulusal Meclisi Dışişleri Komisyonu üyesi Aurélien Taché, “Almanlar, Avrupa’ya ordoliberalizmi [devlet denetimi altında, Alman esintili bir serbest piyasa ekonomisi vizyonu] dayatıyor. Biz Avrupa karşıtı değiliz; ordoliberalizme karşıyız,” dedi.
LFI, AB’nin merkezinde bir “Fransız-Alman motorunun” var olmadığını, bunun yerine Almanların kendi gündemlerini AB’ye dayatmaya çalıştığını savunuyor.
Mélenchon ise, Fransa’nın Çin’in yanı sıra Afrika’daki Fransızca konuşulan ülkeler ve Güney Amerika ülkeleriyle bağlarını güçlendirmesini istiyor.
ABD’yi “emperyalist bir tehlike” olarak görürken, Alman hükümeti transatlantik ilişkileri dış politikasının en önemli unsuru olarak görüyor.
Mélenchon, Almanya’nın serbest piyasa ekonomi modeline olan derin bağlılığına karşı çıkıyor ve bunun yerine planlı ekonomiyi savunuyor.
Mélenchon ayrıca Almanya’nın yeniden silahlanmasına ve topraklarında ABD nükleer silahlarının devam eden varlığına da eleştirel yaklaşıyor ve bu durumun “komşu ülkeler için ciddi güvenlik endişeleri yarattığını” belirtiyor.
Berlin, Ukrayna savaşı ve ABD’nin Avrupa’dan geri çekilmesinin ardından Avrupa’nın baskın askeri gücü olmayı hedefliyor.
Mélenchon’un 2015 yılında yayımlanan ve alt başlığı “Alman Zehri” olan “Bismarck’ın Ringa Balığı” adlı kitabı, o dönemde Fransa’da düşük işsizlik oranı ve güçlü büyüme oranları nedeniyle Almanya’yı bir politika modeli olarak gören birçok politikacıya yanıt niteliğindeydi.
Mélenchon, o dönemde Fransa’dakinden birkaç puan daha yüksek olan Almanya’daki yoksulluk oranını ve düşük doğum oranlarını, bu modelin başarısızlıklarına örnek olarak göstermişti.
Kitabın tanıtım yazısında şöyle deniyordu:
“Amacım, Almanya’ya hayran olan pek çok yorumcuyu çevreleyen mutluluk perdesini yırtıp atmak. Gözlerimizin önünde bir canavar doğdu: düzenlemelerden arındırılmış finansın ve kendini buna adamış, nüfusunun hızla yaşlanmasından dolayı harap olmuş bir ülkenin çocuğu.”
Fransız medyasının bir kısmı, hatta sol eğilimli Libération gazetesi bile, kitabı aşırı derecede “Almanofobik” bulmuştu.
Mélenchon kitapta kışkırtıcı bir üslup benimsiyor ve “Alman hükümetleriyle siyasi çatışma, halkların kurtuluşu için şartlardan biridir,” diyor.
Mélenchon ayrıca, bu ayın başlarında yayınlanan yaklaşık 20 sayfalık bir dış politika analizinin ortak yazarı.
Bu analizde, Washington’un ittifaka karşı “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan çekilme de dahil olmak üzere, bazı temel uluslararası önceliklerini özetliyor.
Öte yandan Le Pen’in partisi RN, yalnızca NATO’nun entegre komutasından ayrılmayı öneriyor.
Belgede ayrıca, bir üye ülkeye saldırı olması durumunda diğer üye ülkelerden yardım ve destek sağlanmasını garanti eden AB’nin 42. maddesini Fransa’nın taahhüt etmesi gerektiği belirtildi.
Hatta bu maddenin Grönland gibi AB ülkeleriyle “bağlantılı” topraklara da genişletilmesinin “mutlak bir öncelik” olduğu ifade edildi.
Fakat Mélenchon ve ortak yazarları, Fransa’nın “aşırı Atlantikçilikle karakterize edilen” AB içinde hiçbir şekilde “coğrafi bir bloğa zincirlenmemesi” gerektiği konusunda ısrar ettiler.
Mélenchon, Fransa’nın bir başka komşusu olan İspanya ile ilişkileri güçlendirmeye çok daha fazla ilgi duyuyor. İspanya’nın merkez sol Başbakanı Pedro Sánchez’i, Trump ve İsrail’e karşı sergilediği eleştirel yaklaşımı nedeniyle kendisine daha uygun bir müttefik olarak görüyor.
Öte yandan Berlin, Paris ile anlaşmazlıkların artmasıyla birlikte yeni müttefikler (özellikle de Roma) aramaya başladı.
Almanya’nın desteklediği, Fransa’nın ise karşı çıktığı AB’nin Güney Amerika ile imzaladığı tarihi Mercosur ticaret anlaşması ve yeni nesil savaş uçağı üretimi için ortak projenin iptal edilmesi kararı, Fransız-Alman ilişkilerini sarstı.
LFI milletvekili Taché, “Son altı yıldaki önemli kararlar , örneğin Mercosur ile ilgili olanlar ya da Donald Trump ile imzalanan serbest ticaret anlaşmaları gibi, her zaman Fransızların değil, Almanların lehine olmuştur,” dedi.
Öte yandan Almanya, bir süredir RN ile temas halinde ve önümüzdeki nisan ayında yapılacak Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması durumunda işbirliği fırsatlarını yoklamaya başladı.
RN Başkanı Jordan Bardella şubat ayında Almanya’nın Fransa büyükelçisiyle bir araya geldi. Bu, RN’den bir politikacının ilk kez böyle bir görüşme gerçekleştirmesi anlamına geliyor.
Bardella yakın zamanda önde gelen bir Alman gazetesine verdiği röportajda, seçim zaferinin ardından mümkün olan her alanda, örneğin mülteci kontrolü konusunda, Alman hükümetiyle yakın işbirliği içinde olmayı planladığını açıkladı ve Almanya’nın sınır kontrollerini övdü.
Avrupa
ECB: İran savaşının olumsuz iktisadi etkilerini Çin zayıflattı

Avrupa Merkez Bankası (ECB) iktisatçıları, Çin’in devasa petrol rezervlerinin ve çeşitlendirilmiş enerji karışımının, İran savaşının küresel ekonomi üzerindeki etkisini hafifletmeye yardımcı olduğunu belirtti.
Pazartesi günü yayınlanan bir blog yazısında ECB analistleri, Pekin’in ham petrol konusunda yaptığı “önemli stoklama”, elektrikli araçlara geçiş ve petrokimya tüketimindeki azalmanın, ABD ve İsrail’in İran’a düzenlediği saldırıdan bu yana petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki “nispeten sınırlı” artışa katkıda bulunduğunu söyledi.
Raporda, dünyanın en büyük ikinci ekonomisinin ham petrol stoklarının 2023’te 92 günlük ithalat seviyesinden bu yılın başlarında 115 güne yükseldiği belirtildi.
Bu durum, 2022’de başlayan Ukrayna savaşının ardından enerji üretimindeki daralmayı çok aşan “arz kayıplarının etkisini hafifletmeye yardımcı oldu.”
Raporda, İran savaşının dünya petrol arzından günde yaklaşık 14 milyon varil (küresel üretimin %14’ü) eksilttiği belirtilirken, buna karşılık Ukrayna savaşının ardından bu rakamın günde sadece 1 milyon varil, yani küresel arzın %1’i olduğu ifade edildi.
Bu farka rağmen, her iki çatışma da enerji fiyatlarında benzer artışlara yol açtı. Haziran başında petrol fiyatları, savaş öncesi seviyelere kıyasla %29 artarken, Rusya’nın müdahalesinin ardından ise %30’luk bir zirveye ulaşmıştı.
ABD’deki kaya petrolü üretiminin artması, Batı’nın stratejik petrol rezervlerinden yapılan serbest bırakmalar ve yatırımcıların çatışmanın “hızlı bir şekilde çözüleceği” yönündeki beklentileri de enerji fiyatlarının kontrol altında tutulmasına yardımcı oldu.
Çok sayıda başka analist tarafından da doğrulanmış olan rapor, bu ayın başlarında ateşkesin bozulmasının ardından her iki tarafın da misilleme saldırılarını askıya alması sonucu ABD ile İran arasındaki gerginliğin azalmasıyla birlikte yayınlandı.
Brent ham petrolü, geçen hafta varil başına 100 doların üzerine çıktıktan sonra pazartesi öğleden sonra varil başına 90 dolar civarında işlem görüyordu.
Avro bölgesi referansı olan Alman 10 yıllık Bund getirileri de, geçen hafta %3,21 ile 15 yılın en yüksek seviyesine ulaştıktan sonra %3,13’e geriledi.
Savaş, Orta Doğu’nun enerji altyapısının bazı kısımlarını tahrip etti ve Tahran’ı, savaş öncesinde küresel enerji arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği kritik bir su yolu olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya itti.
ECB analistleri, “Boğaz’ın kalıcı olarak yeniden açılmasının enerji fiyatları üzerinde önemli bir aşağı yönlü baskı oluşturabileceğini” belirtirken, “Hürmüz Boğazı’ndaki koşulların –ve dolayısıyla küresel enerji piyasalarının– son derece dalgalı olmaya devam ettiğini” uyardı.
Raporda, “Uzun süreli bir kapatma, mevcut tamponları ve küresel stokları kademeli olarak tüketirken, piyasaları hızlı bir çözüm beklentisinden vazgeçmeye zorlayarak, fiyatların yeniden yukarı yönlü baskı altında kalma riskini artıracaktır,” denildi.
Görüş2 hafta önceNATO 2.9: Atlantik cephesinin çok kutuplu paradoksu
Avrupa2 hafta önceİngiltere çelik üreticisi British Steel’i kamulaştırdı
Dünya Basını3 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Asya2 hafta önceDeepSeek, önümüzdeki yıl halka arz planlıyor
Avrupa1 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Avrupa2 hafta önceCebelitarık ve İspanya arasındaki fiziki sınır kalkıyor
Görüş2 hafta önceEndüstriyel futbolun kıskacında bir dev: 2026 Dünya Kupası ve küresel ticaretin gölgesi
Asya2 hafta önceTokyo’dan Hürmüz Boğazı’nı baypas edecek hatlara destek










