Amerika
Yarbay Palantir ve kişisel verilerin Batının hizmetine sunulması

Geçen haziran ayında, Pentagon’dan ilginç bir açıklama geldi. Bir ordu sözcüsü, dört teknoloji yöneticisini yarbay rütbesine atayacağını ve onlara Yedek Kuvvetler içinde yeni bir ordu inovasyon birimini yönetme görevini vereceğini duyurdu.
“Detachment 201”(1) adı verilen yeni birimin, orduya “kabiliyet yönetimi, teknoloji odaklı kişilerin ordunun saflarına nasıl kazandırılacağı ve onların nasıl eğitileceği gibi daha geniş kavramsal konularda yardımcı olmak üzere” teknoloji inovasyon yöneticilerini bir araya getirmek için oluşturulduğunu söylüyordu Albay Dave Butler.
Yöneticilerinin yarbay yapıldığı şirketler Palantir, Meta ve OpenAI idi.
Bu ilk yönetici grubu, Palantir teknoloji direktörü Shyam Sankar, Meta teknoloji direktörü Andrew Bosworth, OpenAI ürün direktörü Kevin Weil ve Kasım 2024’e kadar OpenAI araştırma direktörü olarak görev yapan Bob McGrew’dan oluşuyor.
Bu ordusuz generaller, Trump yönetiminin Pentagon’u Silikon Vadisinin ve risk sermayesinin (VC) emrine sunma planıyla örtüşüyor. Örneğin Beyaz Saray’ın ordunun ikinci sivil yetkilisi olarak atadığı Michael Obadal, bir Anduril çalışanı.
Genelkurmay Başkanı General Randy George ve Ordu Bakanı Dan Driscoll da teknoloji girişimlerine ve “geleneksel olmayan” savunma şirketlerine hizmet içinde daha önemli bir rol vermeye odaklanmış durumda.
Öyle ki Driscoll, büyük bir ana yüklenicinin daha verimli bir şekilde çalışmaya başlayamazsa önümüzdeki yıllarda kapılarını kapatmasını bir “başarı” olarak nitelendirecek kadar ileri gitmişti.
Detachment 201 programı da, özel sektörden yarı zamanlı danışmanlar getirerek, hizmetin drone ve robot gibi ticari teknolojileri benimseyip bu teknolojileri oluşumlarına entegre etmesine yardımcı olmayı amaçlıyor.
Amerikan ordusu ve savunma sanayiinden haberler veren Task and Purpose’ın haberine bakılırsa, özel sektör uzmanlığını dahil etme fikri, Ukrayna’dan çıkmış. Orada, gündüzleri mühendis veya bilgisayar bilimcisi olarak çalışan askerler, Rusya’ya karşı cephede kullanmak üzere geçici drone’lar veya 3D baskı parçaları üretiyor.
Sivil kullanım ile askeri kullanım, sivil üretim ile askeri üretim, sivil çalışan ile askeri çalışan arasındaki ayrım, Silikon Vadisi-Pentagon işbirliği ile ortadan kaldırılıyor. Bu ayırmın kaldırılması, Birinci Dünya Savaşı ile yaygınlaşan “topyekûn savaş” kavramı ile, “savaş ideolojisi” ile uyumlu görünüyor.
Elbette, yarbay olmak kolay değil: Sözcü Butler, dört teknoloji yöneticisinin Georgia’daki Fort Benning’de fiziksel uygunluk, nişancılık ve ordu gelenekleri ve görgü kuralları, rütbe yapısı ve üniforma giyimi gibi “temel askerlik görevleri” konusunda iki haftaya kadar çevrimiçi ve yüz yüze eğitim alacaklarını vurguluyor.
Yine de, Palantir’in de içinde yer aldığı şirketlerin yöneticileri, çoğu subayın askeri kariyerinin ikinci on yılında ulaştığı ve koruduğu bir rütbe olan yarbay rütbesiyle göreve başladı. Yarbay rütbesinin, tabur büyüklüğündeki birimleri, genellikle 300 ila 1.000 askerden oluşan birimleri komuta ettiğini de hatırlatalım. Artık ordusuz değil, ordulu generaller diye de düzeltmek koşuluyla…
***
2018 yılında Bloomberg’de yayınlanan bir makale, “Palantir Sizin Hakkınızda Her Şeyi Biliyor” başlığını taşıyordu.
Bir süredir piyasa değeri, Pentagon’a iş yapan geleneksel silah şirketleri olarak bilinen “5’li çete”nin önüne geçen Palantir, ABD’nin “teröre karşı savaş” döneminin çocuğuydu. Veri madenciliği şirketi olarak yola koyulan Palantir, Irak ve Afganistan’da Amerikan askerlerine mayın tarama faaliyetleri kapsamında hizmet sunuyordu.
2003 yılında Peter Thiel ve “PayPal mafyası”nın başka elemanları tarafından kurulan şirket, adını Yüzüklerin Efendisi serisindeki uzakları gören taşlardan alıyor. CIA’nın yatırım/risk sermayesi kolu olan In-Q-Tel, ilk yatırımcıydı.
Bloomberg makalesinde Palantir’in işleyişi şöyle anlatılıyor:
“Şirketin mühendisleri ve ürünleri kendileri casusluk yapmazlar; daha çok bir casusun beyni gibidirler, ellerden, gözlerden, burundan ve kulaklardan gelen bilgileri toplar ve analiz ederler. Yazılım, finansal belgeler, uçak rezervasyonları, cep telefonu kayıtları, sosyal medya paylaşımları gibi farklı veri kaynaklarını tarar ve insan analistlerin gözden kaçırabileceği bağlantıları arar. Ardından, bu bağlantıları örümcek ağına benzeyen renkli ve kolay anlaşılır grafiklerle sunar. ABD casusları ve özel kuvvetleri bu yazılımı hemencecik sevdiler; Palantir’i savaş alanındaki yoğun istihbarat bilgilerini sentezlemek ve sıralamak için kullandılar. Bu yazılım, planlamacıların yol kenarındaki bombaları önlemesine, suikast için isyancıları takip etmesine ve hatta Usame bin Ladin’i yakalamasına yardımcı oldu. Askeri başarı, sivil alanda federal sözleşmelere yol açtı. ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı, Palantir’i Medicare dolandırıcılığını tespit etmek için kullanıyor. FBI, suç soruşturmalarında kullanıyor. İç Güvenlik Bakanlığı, hava yolcularını kontrol etmek ve göçmenleri takip etmek için kullanıyor.”
“Sivil” sözleşmeler bununla da kalmıyor. Örneğin Palantir’in JPMorgan’a 2009 yılından bu yana “hizmet” verdiğini, bu hizmetin kapsamının bankanın çalışanlarının her anını gözetlemek olduğunu da ilgili makaleden öğreniyoruz. Bankanın istihdam ettiği bir “iç tehdit” tespit etme birimi, Palantir’in de yardımıyla, e-postaları ve tarayıcı geçmişlerini, şirket tarafından verilen akıllı telefonlardan GPS konumlarını, yazıcı ve indirme etkinliklerini ve dijital olarak kaydedilmiş telefon görüşmelerinin transkriptlerini topluyordu. Devamını yine Bloomberg makalesinden aktarıyorum:
“Palantir’in yazılımı bu kayıtları topladı, aradı, sıraladı ve analiz ederek [iç tehdidi araştıran eski Gizli Servis Ajanı] Cavicchia’nın ekibinin kurumsal varlıkların kötüye kullanılması ihtimaline karşı işaretlediği anahtar kelimeleri ve davranış kalıplarını ortaya çıkardı. Örneğin, Palantir’in algoritması, bir çalışan iş yerine her zamankinden geç geldiğinde, potansiyel bir hoşnutsuzluk belirtisi olarak iç tehdit ekibini uyardı. Bu, banka güvenlik personeli tarafından mesai saatleri dışında daha ayrıntılı inceleme ve muhtemelen fiziksel gözetim yapılmasına neden olacaktı.”
İşin ironik yanı, bu işçi gözetleme faaliyeti, işlerin yöneticileri de gözetlemeye doğru gitmesi üzerine kesilmiş. Bu meselenin daha önce haberleştirilmediğini aktaran Bloomberg, şaşırıyor: Silikon Vadisinin en değerli girişimlerinden biri olan Palantir, “küresel terörle mücadele” için tasarlanmış bu güzide istihbarat platformu, ülkedeki sıradan vatandaşlara karşı bir silaha dönüşmüştü!(2)
Oysa aynı haber New York, New Orleans, Chicago ve Los Angeles polis ve şerif departmanlarının da bu sistemi kullandığını ve “suç işlediğinden şüphelenilmeyen” kişilerin de dijital ağlara sık sık yakalandığını kabul ediyor.
Bloomberg’den öğreniyoruz: Palantir yazılımının ekranında, diğer kutulara radyal çizgilerle bağlanan kutular içinde kişiler ve nesneler beliriyor. Bu çizgiler, kişilerin arasındaki ilişkiyi belirtiyor: “İş arkadaşı”, “Birlikte yaşıyor”, “[Cep telefonu numarası] operatörü”, “[Araç] sahibi”, “Kardeşi”, hatta “Sevgilisi” gibi etiketler çıkıyor.
Yetkililerin elinde bir fotoğraf varsa, gerisi kolay: Daha 2018 yılında, ehliyet ve kimlik fotoğraflarının bulunduğu veritabanlarına erişen kolluk kuvvetleri, ABD’deki yetişkin nüfusun yarısından fazlasını tespit edebiliyordu.
Dolayısıyla dört dörtlük bir devlet-sermaye işbirliği ile karşı karşıyayız. Ordu, istihbarat, finans sermayesi ve polis ortaklığı dışarıda işgal (“teröre karşı savaş”) ve içeride başta işçilere olmak üzere tüm topluma boyun eğdirme girişimi ile kol kola gidiyordu.(3)
***
Mart ayında Başkan Donald Trump, federal hükümetin kurumlar arasında veri paylaşımını öngören bir başkanlık emri imzaladı.
Emrin imzalanmasıyla birlikte, Amerikan vatandaşlarının kişisel verilerinin toplandığı tek bir havuz endişe de baş gösterdi. Bu endişe yersiz de değildi: Trump yönetiminin son aylarda ilişkisini bir hayli geliştirdiği en önemli şirket, Palantir’di.
New York Times’ın aktardığı devlet kayıtlarına göre şirket, Trump’ın göreve gelmesinden bu yana federal hükümetten 113 milyon dolardan fazla harcama aldı (ilgili haberin 30 Mayıs 2025 tarihli olduğunu hatırlatalım)
Üstelik bu tutara, Pentagon’un daha önce şirkete verdiği 795 milyon dolarlık sözleşme dahil değildi.
Altı hükümet yetkilisi ve görüşmelerden haberdar olan Palantir çalışanlarına göre, Palantir temsilcileri, teknolojisinin satın alınması konusunda en az iki başka kurumla (Sosyal Güvenlik İdaresi ve İç Gelir İdaresi) da görüşüyordu.
Bu girişim, Palantir’in “Foundry” adlı önemli bir ürününün, İç Güvenlik Bakanlığı ve Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı da dahil olmak üzere en az dört federal kuruma girmesini sağladı.
Foundry veri analizi platformu olarak hizmet verirken, “Gotham” isimli ürün verileri düzenlemeye ve bunlardan sonuçlar çıkarmaya yardımcı olan, güvenlik ve savunma amaçlı bir tasarım.
Elon Musk’lı DOGE döneminde, Palantir mühendisleri İç Gelir Servisi (IRS) çalışmalarına dahil olup Foundry’yi kullanarak Amerikan vergi mükellefleri hakkında toplanan verileri düzenlemeye başlamış.
Çalışmala, IRS için tek bir arama yapılabilir veritabanı oluşturmak amacıyla başlamış, ama daha sonra genişlemiş.
Palantir’in IRS ile kalıcı bir sözleşme imzalamak için görüşmelerde bulunduğu da hatırlatılıyor. O vakitler Hazine Bakanlığı temsilcisi, IRS’in Amerikan vergi mükelleflerine hizmet vermek için sistemlerini güncellediğini ve Palantir’in IRS mühendisleriyle birlikte bu işi tamamlamak üzere sözleşme imzaladığını söylüyordu.
Yine Palantir kısa süre önce Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza’nın (ICE) uygulama ve sınır dışı etme operasyonları ekibine de yardım etmeye başladı. Bu çalışma, ICE’nin nisan ayında Palantir ile göçmen hareketlerini gerçek zamanlı olarak takip etmek için bir platform oluşturmak üzere imzaladığı 30 milyon dolarlık sözleşmenin bir parçası.
Times haberinde her nedense, Amerikan vatandaşlarının verilerinin Trump’ın eline geçmesinden duyulan endişeye vurgu yapılıyor. Oysa birincisi, bunun bir şirketin elinde olmasına yönelik hiçbir endişenin altı çizilmiyor. Üstelik ikincisi, haberde, COVID-19 pandemisi sırasında Biden yönetiminin, CDC aracılığıyla aşı dağıtımını yönetmek için Palantir ile bir sözleşme imzaladığına değiniliyor. Bu sözleşme, Times’ı endişelendirmiyor.
Ama biz tekrar başkanlık emrine dönelim. Beyaz Saray, “Bilgi Silolarını Ortadan Kaldırarak İsraf, Dolandırıcılık ve Suistimali Önleme” başlıklı emirle, federal çalışanların hükümet verilerine erişimindeki “gereksiz engelleri” kaldırmak ve “kurumlar arası veri paylaşımını” teşvik etmek, “bürokratik mükerrerlik ve verimsizliği ortadan kaldırırken, hükümetin fazla ödemeleri ve dolandırıcılığı tespit etme yeteneğini geliştirmek” için önemli adımlar atmayı hedeflediğini söylüyor.
Sanki Beyaz Saray değil de Silikon Vadisi konuşuyor. Amerikan (belki de dünya?) vatandaşlarının verileri, “bürokrasiyi azaltmak” adı altında, Palantir’in malı oluyor. Kişisel verilerle birlikte, gelecek de satılıyor.
***
Geçen şubat ayında yatırımcılarla yaptığı telefon görüşmesinde, Palantir CEO’su Alex Karp coşku dolu bir biçimde bağırarak, “Başarıyoruz! Eminim siz de benim kadar keyif alıyorsunuzdur!”
Söz konusu “başarı” neydi? Mother Jones’un aktardığına göre bu, Trump yönetiminin yurt içinde toplu sınır dışı etme ve polis gözetimi uygulamalarını gerçekleştirmesine ve aynı zamanda küresel olarak “Batı”ya yardım etmesine olanak sağlamayı ifade ediyor gibi görünüyordu.
Karp, görüşmede “bazen” bu eylemlerin “öldürme” gerektirebileceğini de söylüyordu:
“Bu yolculukta sizinle birlikte olmaktan çok mutluyum. Başarılıyız. Şirketimizi Batı ve ABD’nin hizmetine adadık ve özellikle üzerine konuşamayacağımız alanlarda oynadığımız rolden çok gurur duyuyoruz. Palantir, düzeni bozmak için var. Ve gerektiğinde düşmanlarımızı korkutmak ve bazen de öldürmek için.”(4)
Savaş ideolojisi, başta Palantir’in ortakları Karp ve Thiel olmak üzere, Silikon Vadisi zenginlerinin maymuncuğu haline gelmiş durumda. Karp ve Thiel’in dünya görüşünü merak eden okurlar, buraya ve buraya bakabilirler.(5) Ama Karp hakkında bir hatırlatma daha yapmak gerekiyor: Yukarıda değindiğimiz habere göre Palantir CEO’su, hissedarlara yönelik mektubunda, Hispaniklerin Amerikan toplumuna asimile olamayacağını yazan ünlü siyaset bilimci Samuel P. Huntington’dan alıntı yapıyordu. Karp, mektubunda, “Batının yükselişi, ‘fikirlerinin, değerlerinin veya dininin üstünlüğüyle’ değil, ‘organize şiddeti uygulama konusundaki üstünlüğüyle’ mümkün oldu,” diyordu.(6)
Karp, DOGE’nin testeresini överek, bir devrim yaşadıklarını ve “bazı insanların kellelerinin gittiğini” söylüyordu. Artık yarbay diyeceğimiz CTO Shyam Sankar ise, “DOGE’nin hükümete meritokrasi ve şeffaflık getireceğini düşünüyorum ve bu tam da bizim ticari faaliyetimizin amacıdır,” diyordu.
Meritokrasi meselesinde küçük bir es verelim. Yeni Sağ, liberteryenizm ve Silikon Vadisini birleştiren meritokrasi, aslında “bilimsel ırkçı” düşüncenin yenilenmiş bir versiyonu olarak karşımıza çıkıyor. Genetik ve “IQ araştırmaları” ile desteklenen bu vizyon, hem ABD’deki göçmen karşıtlığına hem de “Batının düşüşü” edebiyatına eşlik eden “etnoekonomi”(7) arayışına altlık oluyor. “Bilimsel” olarak yüksek zekalı olduğu kanıtlanmış “kültürler” (bazıları “nöro kastlar” da diyor, siz “ırklar” anlayın), kendilerini diğerlerinden ayrıştırmalı; demokrasi tiyatrosu yerine artık oyun veya siyasetin bir öneminin kalmayacağı meritokratik bir yönetime geçmeliydi. Thiel’in pek gürültü koparan “demokrasinin özgürlükle bağdaştığına artık inanmıyorum” tezinin bir kaynağı da bu türden bir meritokrasiye olan inancı.
DEI düşmanlığı, refah devletine duyulan tiksinti, kadınlara/çocuklara/yoksullara yardıma yönelik umursamazlık burada türüyor. Bu nefret, şiddetli bir dili de körüklüyor: Thiel, “woke” düşüncenin kökenleri üzerine bir kitap yazan Richard Hanania’dan ilhamla, “DEI sözlerle asla yok olamaz – Hanania, çeşitlilik şeytanını kovmak için devlet şiddetinin sopa ve taşlarına ihtiyacımız olduğunu gösteriyor,” diye yazıyordu.
Filme de çekilen Kevin Hakkında Konuşmalıyız’ın yazarı Lionel Shriver, bir başka romanı Mania’da, yüksek IQ’lu “beyin-kibirli”lerin “beyin üstünlükçüsü” olarak görüldüğü ve “Zihinsel Eşitlik” kampanyalarının herkesin beklentilerini düşürdüğü ve başarı ve mükemmelliği damgaladığı bir Amerika’yı tasvir ederek, tam da Palantir önderliğindeki Büyük Teknoloji-Silikon Vadisi liberteryenizminin “endişelerini” yakalıyordu.
***
Palantir’in “siyonist bir gözetim devleti” yaratmasının hikayesini bir sonraki bölümde analatacağız. Ama bitirmeden, “şirket olur da hırsızlık olmaz mı” dedirtecek bir anekdot var.
Bloomberg’in aktardığı efsaneye göre, Thiel’in kurucu ortaklarından Stephen Cohen, Palantir’in yazılımının ilk prototipini iki hafta içinde programladı fakat istihbarat analitiği pazarının uzun süredir lideri olan I2 adlı yazılım şirketinden müşterileri kapmak yıllarını aldı.
Palantir’in parlak yükselişinin anlatıldığı hikayelerde yer almayan bu olayda, I2, Palantir’i, Palantir’in bir yöneticisinin ailesine kayıtlı Florida’daki bir paravan şirket aracılığıyla fikri mülkiyet haklarını suistimal etmekle suçluyordu.
Özel dedektiflik şirketi olduğunu iddia eden bir şirket, I2’nin yazılım ve geliştirme araçlarının lisansını satın almış ve bunları dört yıldan fazla bir süre boyunca Palantir’e aktarmıştı.
I2, bu şirketin Palantir’in iş geliştirme direktörü Shyam Sankar’ın ailesine kayıtlı olduğunu tespit etmişti.
Şirket, Palantir’i federal mahkemede dolandırıcılık, komplo ve telif hakkı ihlaliyle suçladı.
Palantir’in yanıtı ile bitiriyorum, emperyalist canavarın nasıl işlediğine dair, yoruma yer bırakmayacak bir ibret vesikası:
“Palantir, yasal yanıtında, daha büyük bir iyilik için I2’nin kodunu kullanma hakkına sahip olduğunu savundu. Palantir, I2’nin davasını reddetme talebinde, ‘Burada söz konusu olan, kritik ulusal güvenlik, savunma ve istihbarat kurumlarının kendi verilerine erişebilme ve vatandaşları en etkili şekilde korumak için seçtikleri platformlarda bu verileri birbiriyle uyumlu olarak kullanabilme yeteneğidir,’ dedi.
Talep reddedildi. Palantir, davanın çözümü için I2’ye yaklaşık 10 milyon dolar ödemeyi kabul etti. I2, 2011 yılında IBM’e satıldı.”
(1) Andrew Bosworth, X’te yaptığı açıklamada “201”in, “201” yanıtının yeni bir programlama kaynağının oluşturulduğunu belirten bir HTTP kodlama komutuna atıfta olduğunu söyledi.
(2) JPMorgan’ın kullandığı Palantir yazılı “Metropolis” kurulup geliştirildikçe, Wall Street bankası veri madeni şirketine sermaye yatırımı yapmış ve şirketi İnovasyon Salonuna dahil ederken, yöneticileri basında Palantir’den övgüyle bahsetmiş, yine Bloomberg yazıyor: O dönem JPMorgan’ın bilgi teknolojileri direktörü olan Guy Chiarello, 2011 yılında Bloomberg Businessweek dergisine verdiği röportajda, Metropolis’in “veri çöplüklerini altın madenlerine dönüştürdüğünü” söylemiş.
(3) Thiel, 2011 yılında Bloomberg’e verdiği demeçte, sivil özgürlük savunucularının Palantir’i desteklemesi gerektiğini, çünkü veri madenciliğinin 11 Eylül’den sonra önerilen “çılgın suistimaller ve acımasız politikalar”dan daha az baskıcı olduğunu söylüyordu. Ona göre, polis devletine dönüşmeden başka bir felaket saldırısını önlemenin en iyi yolu, “devlete mümkün olan en iyi gözetim araçlarını sağlamak ve bunların suistimaline karşı önlemler almak” idi.
(4) Karp bir başka yerde, “Şirketimizi Batıyı desteklemek için kurduk” diyordu. Bu amaçla Palantir, ABD ve müttefiklerine düşman olarak gördüğü ülkelerle, yani Çin ve Rusya ile iş yapmadığını belirtiyor. Şirketin ilk günlerinde Palantir çalışanları, JRR Tolkien’den alıntı yaparak misyonlarını “Shire’ı kurtarmak” olarak tanımlamışlardı.
(5) Palantir halka açık bir şirket haline geldikten sonra, genel merkezini Palo Alto’dan Denver’a taşıdığını ve Silikon Vadisinden ayrıldığını resmen açıklamıştı. Karp, tanıtım mektubunda bu konuyu vurgulamak için kullandı; “Silikon Vadisinin mühendislik elitleri” olarak adlandırdığı kesimi sert bir şekilde eleştirdi, Palantir’in teknoloji sektörünün değerlerinden giderek uzaklaştığını ve şirketin ABD ordusuyla çalışmaya ve Batıyı savunmaya olan bağlılığını yeniden teyit etmişti. Karp, “Biz tarafımızı seçtik” diye yazarak, Silikon Vadisinin “karşı tarafı” seçtiğini ima eden bir yorumda bulunuyordu.
(6) New York Times’ta 2020 yılında yayınlanan uzun bir makaleye göre Karp, Palantir’in Google ve diğer Silikon Vadisi devlerinden daha fazla ABD kamuoyunun görüşleriyle uyumlu olduğunu ısrarla vurguluyordu. “Batı kurumlarını güçlendiriyoruz ve bazı durumlarda hakim konuma getiriyoruz,” diyor ve şöyle devam ediyordu: “Bu bizim anlatımız. Şimdi, bu muhtemelen Silikon Vadisinde popüler bir anlatı değil. Amerika’nın geri kalanında ise çok popüler bir anlatı. Google’ın anlatısı nedir? ‘Medyayı yok ediyoruz, ülkeyi bölüyoruz, işlerinizi elinizden alıyoruz, zengin oluyoruz ve bu arada, ülke size ihtiyaç duyduğunda ortada yok oluyoruz. Google standardı yerleşirse, Amerika’nın sahip olduğu en büyük stratejik varlık olan yazılım platformları üretme kabiliyetimiz, savaşçılarımızın elinden alınacak. Ve bu, fiilen düşmanlarımızın çok daha güçlü bir konuma geleceği anlamına geliyor.” Makalede hoş bir “tesadüf” de var: Karp’ı Palantir çalışanları Dave Glazer, Sara Peletz ve Mayer Schein ile birlikte gösteren bir fotoğrafta, duvarda Fransız filozof Michel Foucault’nun büyük bir portresine rastlıyoruz.
(7) Etnoekonomi terimini, Quinn Slobodian’ın Hayek’s Bastards: Race, Gold, IQ, and the Capitalism of the Far Right [Hayek’in Piçleri: Irk, Altın, IQ ve Aşırı Sağın Kapitalizmi] kitabından ilhamla kullanıyorum.
Amerika
JD Vance, Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi bağış tabanını oluşturuyor

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in ev sahipliğinde düzenlenen bir bağış etkinliği, genç siyasetçinin Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi tabanını oluşturmaya çalıştığının bir gösterfgesi.
İlk olarak Axios tarafından haber yapılan bu etkinlik, Tucker Carlson’ın medya şirketinin önemli destekçilerinden biri olan İran asıllı Amerikalı yatırımcı Omeed Malik’in evinde düzenlendi.
Malik’in yanı sıra, bağış etkinliğine Vance’in ve Carlson’ın yakın müttefiki Donald Trump Jr. da katıldı.
Malik, Trump Jr. ile ortak oldukları 1789 Capital yatırım şirketinde iş ortağı. Bu şirket, Orta Doğu ve diğer yabancı yatırımcılardan önemli miktarda fon topladı ve Katar Yatırım Kurumu ile de iş yaptı.
Ocak ayında Malik, Trump Jr. ve Carlson ile birlikte Katar’daki Doha Forumu’nda göründü.
Trump Jr. ve Malik de Mayıs 2025 Katar Ekonomi Forumunda “Amerika’ya Yatırım” başlıklı ortak bir panelde konuşma yapmıştı.
Polymarket’in kurucusu Shayne Coplan, GRV Strategies’in kurucusu Garrett Ventry, Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in oğlu Brandon Lutnick, Trump’ın danışmanı Steve Witkoff’un oğlu ve World Liberty Financial’ın kurucu ortağı Zach Witkoff da etkinlikte yer aldı.
Vance’in önemli müttefiklerinden biri olan ve Rockbridge Network’ün başkanı Chris Buskirk, etkinliğin ev sahiplerinden biriydi.
Resepsiyonun ardından, yaklaşık 20 kişinin katıldığı daha samimi bir akşam yemeği düzenlendi. Resepsiyona katılanlar Cumhuriyetçi Ulusal Komite’ye 100.000 dolar bağışladı.
Akşam yemeğine katılanlar ise 250.000 dolar bağışladı.
Jewish Insider’a göre bu bağış etkinliği, Carlson’un İsrail hakkındaki görüşleri nedeniyle sert tepkilerle karşı karşıya kalmasına rağmen, Vance’in Carlson’un ağıyla devam eden bağlarını gözler önüne seriyor.
Carlson, İran’la savaş konusunda Başkan Donald Trump ile yollarını ayırdıktan sonra “üçüncü bir siyasi parti”nin kurulmasına ön ayak oluyor.
JD Vance’in de İran’a karşı savaşa özel konuşmalarında karşı çıktığı ileri sürülüyor.
5 milyon dolar toplandığı bildirilen bu bağış etkinliği, Vance’in, Trump sonrası dönemi şekillendirecek “popülist sağdaki” genç bağışçılardan oluşan bir koalisyon kurduğunu gösteriyor.
Jewish Insider, Vance’in faaliyetlerinin bazı “geleneksel Cumhuriyetçiler” arasındaki endişeleri artırdığına işaret ediyor.
Yahudi muhafazakârlar, davetiyenin perşembe günü internette ortaya çıkmasıyla birlikte sosyal medyada bu bağış etkinliğiyle ilgili endişelerini dile getirdiler.
Vance, son aylarda İsrail’e yönelik eleştirilerini yoğunlaştırdı. Örneğin, İsrail’in etki kampanyalarının ABD’nin İran savaşı hakkındaki görüşünü “manipüle ettiğini” iddia ederken, Tahran ile müzakerelere ilişkin anlaşmazlıklar nedeniyle İsrailli yetkilileri kamuoyu önünde suçladı.
2028’de kimin başkanlık yarışına gireceği ve Vance’in favori aday olup olmayacağına dair spekülasyonlar artarken, birçok Yahudi Cumhuriyetçi bağışçı Vance’e karşı temkinli davranmaya devam ediyor.
Başkan yardımcısı, Yahudi Cumhuriyetçilere bazı yakınlaşma girişimlerinde bulunmuş olsa da, çarşamba gecesi düzenlenen bağış etkinliği, İsrail yanlısı Cumhuriyetçiler arasında memnuniyetsizlik yarattı.
Vance: İsrail destekli kampanya İran mutabakatını sabote ediyor
Amerika
S&P: Avrupa’da petrol işleme kapasitesi 2035’e kadar yüzde 20 azalacak

Yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin üretim artırma çağrılarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki rafineri kapasitelerinin önümüzdeki on yılda küçülmeye devam etmesi bekleniyor. S&P Global Energy verilerine göre 2035 yılına kadar Avrupa’da petrol işleme hacmi yüzde 20, ABD’de ise yüzde 7 oranında daralacak.
Financial Times’ın haberine göre, yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin istikrarlı arz sağlama çabalarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki petrol rafinerilerinin kapasiteleri önümüzdeki on yılda daralmayı sürdürecek.
S&P Global Energy projeksiyonlarına göre, 2035 yılına kadar Avrupa’da ham petrol işleme hacmi yüzde 20 azalarak günlük 9 milyon varilin biraz üzerine gerileyecek.
ABD’de ise söz konusu gösterge yüzde 7 düşüşle günlük 16,7 milyon varile inecek. Buna karşılık Çin, Hindistan, Ortadoğu ve Afrika’daki rafineri kapasiteleri artmaya devam ediyor.
Avrupa ve ABD’deki rafineriler, Ortadoğu’daki savaş kaynaklı yakıt açığı nedeniyle bu yıl neredeyse tam kapasiteyle çalışıyor. Ancak analistler bu durumun, eski ve küçük ölçekli işletmelerin kapatılması yönündeki uzun vadeli eğilimi değiştirmeyeceğini değerlendiriyor.
Avrupa’da yakıt talebinin azalmasındaki temel etkenlerden biri elektrikli araç satışlarındaki artış olarak öne çıkıyor. Yılın ilk yarısında elektrikli araç satışları Fransa’da yaklaşık yüzde 63, Almanya’da ise yüzde 48 arttı.
Uzmanlara göre bir diğer neden, hükümetlerin kapasite artırma çağrılarına rağmen yatırımcıların yeni projelere destek verme konusundaki isteksizliği oldu.
Reuters haber ajansı, Ortadoğu ve Ukrayna’daki çatışmalara bağlı küresel tedarik kesintilerinin yaşandığı bir ortamda Hindistan, ABD ve Çin’in yakıt ihracatını artırdığını aktardı.
Ajans ve görüşlerine yer verilen uzmanlar, fiyat artışları ile arz açığının bu ülkelere, daha önce Ortadoğu ve Rusya yakıtına bağımlı olan ülkelere sevkiyatı artırma imkanı tanıdığına işaret etti.
Reuters küresel petrol üretim hacimlerinde düşüş ihtimalini de dışlamadı. Temmuz ayında küresel yakıt işleme miktarı bir önceki yıla göre 5 milyon varil azalarak günlük yaklaşık 89 milyon varile geriledi; mevcut talep ise günlük 100 milyon varilin üzerinde seyrediyor.
Aynı dönemde ABD’den yapılan dizel ve fuel-oil ihracatı 7 Ağustos ile biten haftada günlük 1,9 milyon varille rekor seviyeye ulaştı.
Endonezya’nın benzin ithalatı ise temmuz ayındaki 9-10 milyon varil seviyesinden ağustos ayında 11-12 milyon varile yükseldi.
Bu süreçlere paralel olarak Hindistan, Asya için kilit tedarikçi konumunu korurken bölgesel rakibi Çin temmuz ayında yakıt sevkiyatını hazirandaki 240,9 bin ton seviyesinden 1,1 milyon tona çıkardı.
Doğalgaz alanında ise Avrupa Komisyonu verilerine göre Avrupa Birliği’nin en büyük tedarikçisi Norveç oldu.
Amerika
Amerikan tahvil piyasasına müdahaleye Wall Street tepkisi

Hazine Bakanı Scott Bessent’in ABD tahvil piyasasını canlandırma girişimi, Washington’un 40 trilyon dolarlık borç yükü ve giderek tırmanan enflasyon konusundaki endişelerin artmasıyla birlikte yatırımcılar tarafından “kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” olarak nitelendirildi.
Financial Times’a (FT) göre ABD Hazine Bakanlığı çarşamba günü, önümüzdeki aydan itibaren uzun vadeli devlet tahvili alımlarını “en az iki katına çıkarma” planlarını açıklayarak Wall Street’i şaşkına çevirdi.
Duyurunun ardından uzun vadeli Hazine tahvilleri hızla yükseldi ve 30 yıllık borçlanma maliyetlerini, birkaç gün önce ulaştıkları 19 yılın en yüksek seviyesinden aşağı çekti.
Gelgelelim bu yükseliş kısa sürede sönümlendi. Perşembe günü Bessent, dünyanın en önemli piyasasını dizginlemek için elindeki “geniş araç setini” tanıtmak üzere CNBC’ye çıkmasına rağmen, getiriler yeniden yükselmeye başladı.
Morgan Stanley Investment Management’ın yatırım direktörü Jim Caron, “[Bessent] sorunu anlıyor. Fakat sorunu anlamakla, bu konuda somut bir şey yapabilmek iki farklı şey. Hazine, uzun vadeli getirileri kontrol edemez,” dedi.
Bessent’in geri alım stratejisi, eski hedge fon yöneticisinin önceki birçok Hazine başkanıdan çok daha alışılmadık bir yaklaşım benimsediğinin en son örneği.
Son haftalarda, avro satarak Japon yenini güçlendirmek için nadir görülen bir hamle başlattı ve İran’la müzakerelerde yakın zamanda ilerleme kaydedileceğine dair sinyaller vererek petrol fiyatlarını defalarca etkiledi.
Öte yandan bu girişim, onu 32 trilyon dolarlık piyasadaki “tahvil bekçileri” ile karşı karşıya getirdi.
Bu yatırımcılar, Amerika’nın kötüleşen kamu maliyesi, ısrarla yüksek seyreden enflasyon ve yapay zeka patlamasını finanse etmek için Büyük Teknoloji şirketlerinin aşırı borçlanma eğiliminden korkuyorlar.
Nomura’dan Charlie McElligott, Bessent’in Hazine tahvili geri alım planının “tek başına kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” niteliğinde olduğunu ve “piyasa güçlerini yatıştırmak için yeterli olmayacağını” söyledi.
Hazine Bakanlığı çarşamba günü yaptığı açıklamada, 9 Eylül’den itibaren vadesi 10 ila 30 yıl arasında olan Hazine tahvillerine yönelik düzenli alımlarını 2 milyar dolardan 4 milyar dolara veya daha fazla bir seviyeye çıkaracağını duyurdu.
Bu adım, başlangıçta eski Hazine tahvillerinin alım satımını kolaylaştırmak amacıyla tasarlanan programın büyük ölçüde genişletilmesi anlamına geliyor.
Bazı analistler, Hazine’nin normalde borçlanma stratejisini açıkladığı üç aylık yeniden finansman duyurusundan iki hafta sonra gelen bu ani hamlenin, kurumun güvenilirliğini zedelediğini belirtti.
Jefferies’in ABD baş ekonomisti Thomas Simons, “İletişim stratejisindeki bu kopukluğun, kurumun yönlendirmelerinin genel güvenilirliğini azalttığını söylemenin abartı olmadığını düşünüyoruz,” dedi.
Bessent bunu açıkça dile getirmemiş olsa da, çoğu yatırımcı Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli menkul kıymetlerin geri alımlarındaki artışı, daha fazla kısa vadeli borç ihraç ederek dengelemesini bekliyor.
Bu hamle, bakanlığı faiz oranlarındaki dalgalanmalara maruz bırakıyor. Bessent’in 2024 yılında, o dönemki Hazine Bakanı Janet Yellen’ı benzer bir politika izlediği için eleştirdiği gözden kaçmadı.
Jones Trading’den Mike O’Rourke, “Asıl soru, Bessent’in eleştirdiği yolu izlemeye devam edip etmeyeceği,” dedi.
O’Rourke, Hazine Bakanı’nın “sorunları örtbas etmeye” devam etmeyi planlıyorsa “daha büyük ve daha agresif” adımlar atmak zorunda kalacağını öngörüyor.
Bessent, İran savaşının etkilerini ve 30 yıllık Hazine piyasasındaki “çok zayıf” likiditeyi gerekçe göstererek, “getirilerin temel iktisadi göstergeleri yansıtmadığını” savundu.
Washington’ın bu hafta sonu veya önümüzdeki hafta başında “mali konsolidasyona daha fazla odaklanılacağını” açıklayacağını belirten Bessent, ABD’nin kamu açıklarının zirveye ulaşmış olma ihtimalinin “çok yüksek” olduğunu da sözlerine ekledi.
Siyasi tarafsızlığıyla bilinen Kongre Bütçe Ofisi, ABD bütçe açığının bu yıl yüzde 5,8 seviyesinde gerçekleşeceğini öngörüyor.
Bu rakam 2025 yılına kıyasla sabit kalırken, Bessent’in uzun süredir dile getirdiği 2028 yılına kadar yüzde 3’e ulaşma hedefinin oldukça üzerinde.
Evercore’dan Sarah Bianchi, “Bessent’in açıklamaları, yüksek borçlanma maliyetlerinin temel etkenlerine odaklanılacağını işaret etse de, yönetimin bu noktada bütçe açığı konusunda gerçekçi ve önemli bir adım atabileceğine şüpheyle bakıyoruz. Bu hafta yapılan sürpriz hisse geri alım duyurusu sadece geçici bir etki yarattı ve bütçe açığıyla ilgili herhangi bir duyurunun da en az bunun kadar sınırlı olacağını düşünüyoruz,” dedi.
AllianceBernstein’ın sabit getirili menkul kıymetler başkanı Scott DiMaggio, geri alımların daha kalıcı bir etki yaratması için “Federal Rezerv’in harekete geçmesi gerekiyor. Ayrıca, bütçe açığı ve borç yönetimi konusunda da adımlar atılmalı,” dedi.
Diğer uzmanlar ise Bessent’in artırılmış geri alım planının, yükseliş eğilimini tamamen tersine çevirmek yerine, Hazine’nin endişesini göstermek ve tahvil getirilerindeki artışı yavaşlatmak amacıyla tasarlandığını vurguladı.
PGIM’in küresel tahvil bölüm başkanı Robert Tipp, Bessent’in müdahalesi olmasaydı ABD tahvil piyasasındaki satış dalgasının daha belirgin olacağını savundu.
Tipp, “Bu, setin çökmesini engellemek için atılan bir adım, ancak faiz oranlarının yükseldiği, mali israfın ve hedefin üzerinde enflasyonun hüküm sürdüğü bir dünyadasınız ve açıkçası ABD, diğer ülkelerin tahvil piyasalarına kıyasla daha iyi performans göstermiştir,” dedi.
JPMorgan: İpotek borcunu kredi kartıyla ödemek gibi
JPMorgan’a göre, ABD hükümetinin Hazine piyasasındaki baskıyı yönetmeye yönelik çabaları, küresel borç ihracındaki artışın yatırımcı talebini sınadığı bir ortamda, sorunu sadece geleceğe erteleyebilir.
JPMorgan’ın küresel temel araştırma bölümünün eş başkanı James Sullivan, bugün (21 Ağustos) CNBC’nin “Squawk Box” programında yaptığı açıklamada, Hazine’nin fiilen vadesi uzun tahvilleri geri alırken vadesi kısa tahviller ihraç ettiğini, bu stratejinin geçici bir rahatlama sağlayabileceğini ancak temel borç yükünü olduğu gibi bıraktığını belirtti.
Sullivan, bu yaklaşımı uzun vadeli yükümlülüklerin daha kısa vadeli borçlanma yoluyla yeniden finanse edilmesine benzetti.
Sullivan, “Bu, ipotek borcunuzu kredi kartınızla ödemek gibi bir şey. Bir süre işe yarayabilir ama eninde sonunda bu uyumsuzluk daha belirgin hale gelmeye başlar,” diye ekledi.
Bu müdahale, kısa vadede borçlanma maliyetlerinin kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir; fakat Sullivan’ın endişesi, bunun asıl büyük sorunu çözmede pek bir işe yaramaması: Sonunda alıcı bulmak zorunda kalınacak olan, giderek yükselen devlet ve şirket borçları duvarı.
Sullivan, “Hükümetlerin piyasaları kontrol etmeye çalışması, çoğu zaman pek de cazip bir durum değil,” dedi.
Yabancıların Amerikan borcundaki etkisi azaldı
Öte yandan ABD devlet tahvili getirilerindeki son dönemdeki büyük dalgalanmalar, kısmen yeni bir finansal gerçeği yansıtıyor.
Uzun bir süredir yabancı hükümetler, eskisine kıyasla ABD’nin bütçe açıklarını finanse etmeye eskisi kadar istekli değil.
ABD Hazine piyasasının, yabancı hükümetlerin nakitlerini güvenli bir şekilde sakladıkları yer olarak üstlendiği rol, ABD hükümetine ve ekonomisine büyük avantajlar sağladı ve borçlanma maliyetlerini normalde olacağından daha düşük seviyede tuttu.
Axios’a konuşan analistlere göre, bu hamle dün tahvil piyasasını istikrara kavuşturmaya yardımcı oldu ve getirileri düşürdü ama aynı zamanda başka riskler de yaratabilir.
Evercore ISI analistleri, “Hazine’nin artan aktif rolü, eğer devam ederse, yatırımcıların daha yüksek oynaklığı ve politika sürprizleri riskini hesaba katmaya başlaması nedeniyle doların cazibesini azaltabilir,” diye yazdı.
BNP Paribas analistleri ise şöyle yazdı:
“Bunun, Fed’in faiz oranlarını hâlâ sabit tutarken uzun vadeli getirilerin [finansal kriz] öncesi zirve seviyelerine ulaşmasına bir tepki olduğunu düşünüyoruz. Hisse geri alımlarının, Fed’in güvenilirliğinde devam eden kaybı telafi etmek için yeterli olacağını düşünmüyoruz.”
Merkez bankaları, maliye bakanlıkları ve devlet varlık fonları gibi resmi yabancı kuruluşlar, ABD Hazine tahvillerinin toplamda yaklaşık %12’sine sahip.
Bu oran, finansal kriz sırasında ve sonrasında yaklaşık %40’tan bu seviyelere düştü.
Bu kuruluşlar, Hazine tahvillerini para kazandıran yatırımlar olarak değil, trilyonlarca dolarlık nakdi güvenli bir şekilde saklamak için bir araç olarak görüyorlardı.
Başka bir deyişle, Hazine piyasasını bir nevi inanılmaz büyüklükte bir banka hesabı olarak kullanıyorlardı ve banka hesabı olan sıradan insanlar gibi, bu kurumların da öncelikli kaygısı güvenlik, emniyet ve kullanım kolaylığıydı. Faiz oranı ise ikincil öneme sahipti.
Bu yabancı yatırımcılar genellikle “fiyata duyarsız” olarak nitelendirilirdi; bu da trilyonlarca dolarlık borç senetleri için alıcı bulmaya çalışırken son derece kullanışlı bir durumdu.
Bu tutumlar son yıllarda değişmeye başladı. Yabancı hükümetlerin Hazine tahvillerindeki toplam payındaki gerileme, 2016 yılında hız kazanmaya başladı.
O yıl Çin, ekonomik sıkıntılar sırasında para birimini korumak amacıyla elindeki Hazine tahvillerini elden çıkarmaya başlamıştı.
COVID salgını sırasında, dünya liderleri de pandeminin maliyetlerini karşılamak için Hazine tahvillerini nakde çevirmeye çalışırken, ABD hükümetinin toplam borç seviyesi keskin bir artış gösterdi ve bu düşüş hızlandı.
2022’de başlayan Rusya-Ukrayna karşı savaşı da bu baskıyı artırdı; zira Rus devlet varlıklarının dondurulması, ülkelerin ulusal servetlerini saklamak için dolar cinsinden varlıkları kullanma konusundaki kararlarını yeniden gözden geçirmelerine neden oldu.
Yabancı hükümetlerin davranışlarında bir değişiklik olsa da, Hazine tahvillerini toplu olarak elden çıkarmadılar.
Toplamda, tahvil tutarları yıllardır 4 trilyon doların biraz altında kalarak istikrarlı seyrediyor.
Fakat ABD devlet borcunun toplam tutarının patlama yaşayıp son zamanlarda 40 trilyon dolara –GSYİH’nin yaklaşık %120’sine– ulaşmasıyla birlikte, Hazine piyasasındaki payları keskin bir düşüş gösterdi.
Yabancı devlet alıcılarının geri çekilmesiyle birlikte, piyasanın daha büyük bir kısmı, güvenlik odaklı devlet rezerv yöneticileriyle pek az ortak noktası olan hedge fonları gibi tüccarların ve yatırımcıların eline geçti.
Fed, Hazine karşısında “ters ayakta” kaldı
Hazine Bakanlığı’nın borç yönetimi alanındaki değişikliklerinin ABD merkez bankasının para politikası tercihlerini nasıl etkileyebileceği sorulduğunda, iki Federal Rezerv yetkilisi temkinli bir tavır sergiledi.
Bu müdahale, finansal koşullara en büyük etkiyi hangi kurumun yaptığına dair finansal piyasalarda olası bir kafa karışıklığı yaratması nedeniyle Fed için potansiyel zorluklar doğuruyor.
Diğer tüm koşullar sabit kaldığı sürece, Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi finansal koşulları gevşetirken, enflasyonu dizginlemek için faiz artırımına gidebilecek olan Fed ile sürtüşmeye yol açabilir.
St. Louis Fed Başkanı Alberto Musalem, Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli devlet tahvillerinin geri alımında daha agresif bir tempoya geçme kararının sorulması üzerine, “Biz çok basit bir şekilde işgücü piyasasına ve enflasyona odaklanıyoruz; para politikasını, borç yönetimi veya maliye politikasından bağımsız olarak belirliyoruz,” dedi.
Bloomberg’e konuşan San Francisco Fed Başkanı Mary Daly, mevcut uzun vadeli tahvil getirilerinin “Fed’in politika ayarlamaları veya politika kalibrasyonu konusunda ne yapmamız gerektiğine dair bize pek fazla ipucu vermediğini” söyledi.
Daly, Fed politikasının “iyi bir noktada” olduğunu düşündüğünü belirtirken, uzun vadeli tahvilleri, bunların iktisadi görünüm için ne anlama geldiğini görmek amacıyla takip ettiğini de ekledi.
Geçen ay Fed’in faiz oranlarını değiştirmeden bırakma kararını güçlü bir şekilde desteklediğini belirtti.
Hazine tahvili ihraçlarının daha kısa vadeli tahvillere kaymasının Fed’in para politikasını yürütme şekli açısından sorun yaratıp yaratmayacağı sorulduğunda, “Henüz erken bir aşamadayız ve bu konuları derinlemesine düşünme fırsatımız olana kadar bu tür konuları tartışmak konusunda aceleci davranmak istemem,” dedi.
Bessent ise herhangi bir çatışma ihtimalini önemsiz gösterdi ve Fed’in faiz kararlarının Hazine Bakanlığı’nın yaptıklarından tamamen bağımsız olduğunu belirtti.
ABD merkez bankasının bilançosunu etkileyebilecek her türlü hususa gelince, iki kurum “(Fed) bilançosunda herhangi bir değişiklik olması halinde işbirliği yapacaktır ve biz de… onların gerçekleştirdiği her türlü tahvil satışına uyum sağlayacağız,” dedi.
Kısa vadeli tahvil ihracının artması, piyasa faiz oranları üzerinde yukarı yönlü baskı yaratarak, merkez bankasının faiz politikasını yönetme biçiminde teknik zorluklara yol açabilir.
Fed’in faiz kontrol sistemi, bir dizi araç ve likidite imkânı aracılığıyla faiz oranlarını yönetmek için para piyasası koşullarını etkilemeye dayanıyor.
Daly, Fed için asıl meselenin, enflasyon ve istihdam hedeflerine nasıl ulaştığına dair “mekanizmalar”dan ziyade, bu hedefleri gerçekleştirme konusundaki kararlılığı ve bunu başarma kabiliyeti olduğunu da sözlerine ekledi.
Warsh “daha az müdahale”den yana
Geçen ayki Fed basın toplantısında Başkan Kevin Warsh, uzun vadeli faiz oranlarındaki artışın, yatırımcıların iktisadi görünüşe daha bağımsız bir şekilde tepki verdiklerini gösterdiğini söylemişti.
Warsh şöyle konuşmuştu:
“Piyasa katılımcıları hakeme değil, topa odaklanmayı öğreniyorlar. Piyasa fiyatları, kendilerinin uygun gördüğü yönde ve ölçüde tepki vermeye devam edecek. Bu, bana göre olumlu bir değişim ve daha yeni başlıyoruz.”
Warsh, finansal koşulların belirlenmesinde piyasaların daha büyük bir rol üstlenmesini savunurken, Bessent ise borçlanma maliyetlerinin düşürülmesini Trump yönetiminin satın alınabilirlik gündeminin merkezi bir parçası haline getirdi.
Bu gerilim, uzun vadeli getiriler ani bir artış gösterdiğinde açıkça ortaya çıkıyor. Fed’in bir piyasa sinyali olarak gördüğü durum, hanehalkları ve işletmeler için daha yüksek borçlanma maliyetlerine yol açarak, yönetim yetkililerinin çözmeye çalıştığı satın alınabilirlik sorununu daha da kötüleştiriyor.
Warsh, yatırımcıların Washington’dan gelen sinyaller yerine ekonomiye odaklanmasını istiyor.
Fakat Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi, piyasalara Washington’ı takip etmeye devam etmeleri için yeni bir neden sunuyor.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı










