Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Yazar Arnaud Bertrand: Avrupa, Çin’le ticaret savaşında zayıf konumda

Yayınlanma

Fransa merkezli Fréquence Populaire platformuna konuşan yatırımcı, yazar ve jeopolitik yorumcu Arnaud Bertrand, Tayvan’dan Rusya-Çin enerji ilişkilerine, Avrupa Birliği’nin Çin politikalarından İran krizine kadar geniş bir yelpazede değerlendirmelerde bulundu. Bertrand, Japonya’nın Tayvan konusundaki son açıklamalarını Pekin açısından “son derece kışkırtıcı” olarak nitelerken, Avrupa’nın Çin’e karşı izlediği ticaret politikasının da kendi sanayi çıkarları açısından sorgulanması gerektiğini söyledi.

Fréquence Populaire platformunda yayımlanan söyleşide, Asya’dan bağlanan yatırımcı ve jeopolitik yorumcu Arnaud Bertrand, son dönemde Çin çevresinde yaşanan diplomatik ve ekonomik gelişmeleri değerlendirdi.

Bertrand, özellikle Tayvan etrafındaki gerilimin son dönemde Batı’dan çok Japonya ile bağlantılı gelişmeler üzerinden şekillendiğini ifade etti.

Bertrand, son dönemde Çin ile Japonya arasında diplomatik ilişkileri olumsuz etkileyen gelişmeler yaşandığını belirterek, bunların başında Japonya Başbakanı’nın Tayvan’da bir savaş çıkması halinde Tokyo’nun bunu savaşa girmek için yeterli gerekçe sayabileceği yönündeki açıklamasının geldiğini söyledi.

“Çin açısından bu son derece kışkırtıcı”

Bertrand, “Japonya Başbakanı’nın, Tayvan’da bir savaş çıkması halinde Japonya’nın da savaşa gireceğini söylemesi Çin açısından son derece kışkırtıcı. Çünkü Çin’in bakış açısına göre Tayvan iç meseledir. Resmi olarak Japonya’nın pozisyonu da bu yöndedir” ifadelerini kullandı.

Japonya’nın Çin ile diplomatik ilişkilere sahip olduğunu hatırlatan Bertrand, Tokyo yönetiminin bağımsız bir Tayvan’ı tanımadığını ve Taipei yönetimiyle resmi ilişkiler yürütmediğini söyledi.

Bertrand, “Japonya’nın resmi pozisyonuna göre tek bir Çin vardır ve bu Çin’in hükümeti Pekin’dedir. Dolayısıyla uluslararası hukuk açısından ve Japonya’nın kamuoyuna açıkladığı resmi pozisyon açısından, Çin ana karasından Tayvan’a asker gönderilmesi Çin sınırları içindeki bir askeri hareket olarak görülecektir” dedi.

Bu nedenle Japonya’nın böyle bir durumda Çin’e karşı savaşa gireceğini açıklamasının Pekin tarafından son derece provokatif görüldüğünü kaydetti.

Bertrand, Japonya ile Filipinler arasında münhasır ekonomik bölgelerin sınırlandırılmasına yönelik görüşmelerin de yeni bir gerilim başlığı oluşturduğunu söyledi.

Uluslararası hukukta kıyılardan itibaren belirlenen münhasır ekonomik bölgelerin doğal kaynakların işletilmesine ilişkin haklar verdiğini belirten Bertrand, Asya’da bu alanların büyük bölümünün birbiriyle çakıştığını ifade etti.

Japonya ve Filipinler’in bazı bölgelerde kendi aralarında sınır belirlemeye çalıştığını aktaran Bertrand, bunun Çin’in ve Taipei yönetiminin hak iddia ettiği alanları da kapsadığını söyledi.

“Toprak size ait değilken onu paylaşmaya benziyor”

Bertrand, “Japonya ve Filipinler’in Çin’i ve Taipei yönetimini sürece dahil etmeden bu alanları kendi aralarında paylaşmaya çalışması, uluslararası hukuk açısından size ait olmayan bir toprağı bölüştürmeye benziyor” dedi.

Bu noktada Taipei yönetiminin tutumuna özellikle dikkat çeken Bertrand, Tayvan’daki iktidar partisinin önceki yıllardaki pozisyonundan farklı bir çizgi izlediğini belirtti.

2016 yılında Güney Çin Denizi konusunda Filipinler ile Çin arasında görülen tahkim davasını hatırlatan Bertrand, o dönemde Taipei yönetiminin de Pekin gibi karara karşı çıktığını söyledi.

Bertrand, deniz kaynakları ve münhasır ekonomik bölgeler söz konusu olduğunda Pekin ile Taipei’nin çıkarlarının çoğu zaman örtüştüğünü belirterek, son Japonya-Filipinler girişiminde ise Taipei’nin bu kez onların yanında yer aldığını ifade etti.

Bertrand’a göre bunun pratik sonucu, Tayvanlı balıkçıların gelecekte Japonya veya Filipinler tarafından belirlenen alanlarda avlanmalarının engellenebilmesi anlamına gelebilir.

Bu nedenle Tayvan’daki mevcut yönetimin tavrının dikkat çekici olduğunu söyleyen Bertrand, bunun iktidardaki Demokratik İlerleme Partisi’nin siyasi çizgisiyle bağlantılı olduğunu dile getirdi.

“Kuomintang bunu bir aşağılanma olarak niteledi”

Bertrand, Tayvan’daki muhalefet partisi Kuomintang’ın, hükümetin tutumunu “aşağılanma” olarak tanımladığını aktardı.

KMT’nin bu değerlendirmeyi, Tayvan’ın egemenlik haklarının yeterince savunulmadığı gerekçesiyle yaptığını belirten Bertrand, partinin Japonya ve Filipinler karşısında daha egemenlikçi bir yaklaşım sergilediğini söyledi.

Bertrand, iktidardaki Demokratik İlerleme Partisi’nin ise bağımsızlık yanlısı bir çizgiye sahip olduğunu ve Japonya’ya yönelik daha olumlu bir yaklaşım benimsediğini ifade etti.

Tayvan Devlet Başkanı’nın geçmişte Japon sömürge döneminin, Kuomintang yönetiminden daha iyi olduğu yönünde açıklamalar yaptığını hatırlatan Bertrand, bu tür açıklamaların Fransa’da bir siyasetçinin Alman işgalini tercih ettiğini söylemesine benzetilebilecek ölçüde tartışmalı bulunacağını dile getirdi.

Bertrand, Batı ülkelerinde Demokratik İlerleme Partisi’nin çoğu zaman Tayvan’ın egemenliğini savunan aktör olarak görüldüğünü ancak Japonya’ya yönelik yaklaşımı dikkate alındığında bu algının sorgulanabileceğini söyledi.

Söyleşinin bir diğer başlığını Rusya ile Çin arasındaki enerji ilişkileri oluşturdu.

Özellikle Sibirya’nın Gücü 2 doğal gaz hattı konusunda Batı’da çelişkili yorumlar yapıldığını belirten Bertrand, hattın geleceğine ilişkin kesin konuşmanın zor olduğunu ifade etti.

“Çin sonunda bu projeyi hayata geçirecektir”

Bertrand, “Ben yine de Çin’in sonunda bu projeyi hayata geçireceğini düşünüyorum. Şu anda bir müzakere süreci yürütülüyor” dedi.

Eylül 2025’te Gazprom ile imzalanan ve Moğolistan güzergâhını kapsayan mutabakatın hukuken bağlayıcı nitelik taşıdığını belirten Bertrand, bunun önemli bir gösterge olduğunu söyledi.

Çin açısından kara üzerinden enerji tedarikinin stratejik önem kazandığını kaydeden Bertrand, Hürmüz Boğazı ve diğer deniz geçiş noktaları etrafında yaşanan gerilimlerin bu yaklaşımı güçlendirdiğini ifade etti.

Bertrand ayrıca, Mayıs 2026’da Vladimir Putin ile Xi Jinping arasında gerçekleştirilen görüşmelerde mevcut Power of Siberia 1 hattının kapasitesinin artırılması konusunda da uzlaşma sağlandığını belirtti.

Bu durumun Çin’in Rus gazına daha fazla erişim istemesinin işareti olduğunu söyleyen Bertrand, Avrupa açısından meselenin çok daha kritik olabileceğini dile getirdi.

Rus gazının önemli bölümünün geçmişte Avrupa pazarına yönelik planlandığını belirten Bertrand, söz konusu kaynakların artık Asya’ya yönelmesinin Avrupa sanayisi üzerinde ciddi etkileri olabileceğini ifade etti.

Bertrand, Avrupa’daki bazı diplomatların Pekin’e, ileride Rusya ile ilişkilerin normalleşebileceğini hatırlatarak projeyi ağırdan alması yönünde telkinlerde bulunup bulunmadığını bilmediğini ancak böyle bir girişimin mantıklı görünebileceğini söyledi.

Söyleşide Avrupa Birliği’nin Çin’deki diplomatik temsilciliğinin hazırladığı ve sosyal medyada gündem olan bir tanıtım videosu da gündeme geldi.

Bertrand, videonun aslında sosyal medyada paylaşılmış bir gençlik videosundan esinlenildiğini belirterek, bunun Çin’de de şaşkınlıkla karşılandığını söyledi.

Çin’in Avrupa Birliği kurumlarıyla görüşmekten ziyade üye devletlerle ikili temasları tercih ettiğini kaydeden Bertrand, söz konusu videonun Çin sosyal medyasında olumlu karşılanmadığını ifade etti.

Bertrand, “Video Çin sosyal medyasında yayıldı ama olumlu bir şekilde değil. İnsanlar bunun ne olduğunu ve neden yapıldığını sordu. Tepki aşağı yukarı Avrupa’daki tepkinin aynısıydı” dedi.

Söyleşide İran etrafındaki gelişmeler ve Hürmüz Boğazı’ndaki durum da ele alındı.

Bertrand, Çin’in büyük stratejik petrol rezervlerine sahip olduğunu belirterek, petrol ithalatının tamamen kesilmesi halinde ülkenin mevcut tüketim düzeyiyle yaklaşık dokuz ay idare edebileceğini söyledi.

Ayrıca Çin’in yalnızca büyük bir ithalatçı değil, aynı zamanda önemli bir petrol üreticisi olduğunu da vurguladı.

Bertrand, “Çin’in İran’dan ve Suudi Arabistan’dan petrol aldığı doğru ama aynı zamanda kendisi de çok büyük bir petrol üreticisi” ifadelerini kullandı.

Pekin yönetiminin İran ile Suudi Arabistan arasında denge kurmaya çalıştığını belirten Bertrand, birkaç yıl önce iki ülke arasında sağlanan yakınlaşmada Çin diplomasisinin önemli rol oynadığını hatırlattı.

Suudi Arabistan’ın İran’a karşı bölgede en sert tutumu benimseyen ülkelerden biri olmadığını söyleyen Bertrand, Çin’in bölgede gerilimin büyümemesi için yoğun diplomatik temaslar yürüttüğünü düşündüğünü ifade etti.

“Çin’in kamuoyu önündeki tavrı temkinli”

Bertrand, Çin’in bir yandan enerji akışının kesilmesini istemediğini, diğer yandan da ABD’nin dikkatinin Orta Doğu’ya yönelmesinin Pekin açısından stratejik avantajlar yaratabileceğini belirtti.

George W. Bush dönemini örnek gösteren Bertrand, Çin’in geçmişte de ABD’nin Afganistan ve Irak savaşları nedeniyle dikkatini başka alanlara yöneltmesinden fayda sağladığını söyledi.

Bu nedenle Pekin’in İran meselesinde farklı çıkarları aynı anda dengelemeye çalıştığını ifade eden Bertrand, kamuoyu önündeki tutumunun da bu nedenle temkinli göründüğünü kaydetti.

Küresel ekonomiyle ilgili değerlendirmelerde de bulunan Bertrand, Çin yönetiminin uzun süredir iç talebi büyütmeye çalıştığını söyledi.

Çin’in 15. Beş Yıllık Planı’nda iç pazarın güçlendirilmesinin temel hedeflerden biri olduğuna dikkat çeken Bertrand, ihracatın Çin ekonomisindeki payının Batı’da sanıldığı kadar yüksek olmadığını ifade etti.

Bertrand, Çin’in 1,4 milyarlık nüfusunun kendi başına devasa bir ekonomik alan oluşturduğunu belirterek, yalnızca iç pazarda faaliyet göstererek dünya lideri haline gelen şirketler bulunduğunu söyledi.

Örnek olarak Çin merkezli restoran zinciri Mixue’yu gösteren Bertrand, bu markanın dünyanın en büyük hızlı servis zincirlerinden biri haline geldiğini ancak Avrupa’da çok az kişinin adını duyduğunu ifade etti.

Söyleşinin önemli başlıklarından biri de Avrupa Birliği’nin Çin’e karşı planladığı yeni ticaret araçları oldu.

Bertrand, Avrupa Komisyonu’nun “aşırı kapasiteyle mücadele” gerekçesiyle yeni düzenlemeler üzerinde çalıştığını söyledi.

“Bu yaklaşım rekabetçi şirketleri cezalandırmaya dönüşebilir”

Bertrand, Avrupa’daki tanıma göre bir sektörün iç talebin üzerinde üretim yapmasının “aşırı kapasite” sayıldığını belirterek bunun çok geniş bir yaklaşım olduğunu ifade etti.

“Bu mantıkla bakarsanız Fransa’nın şarap üretimi de, Almanya’nın otomobil üretimi de iç talebin üzerindedir” diyen Bertrand, ihracat yapan sektörlerin doğası gereği bu şekilde çalıştığını söyledi.

Bertrand, Avrupa Birliği’nin daha önce devlet desteklerine karşı kullandığı araçlardan farklı olarak bu kez doğrudan rekabet gücünü hedef alan bir mekanizma üzerinde çalıştığını belirtti.

Bunun Dünya Ticaret Örgütü kurallarıyla uyumunun tartışmalı olabileceğini kaydeden Bertrand, örgütün de uzun süredir işlevsel sorunlar yaşadığını hatırlattı.

Eğitim konusunda da değerlendirmelerde bulunan Bertrand, Çin’deki üniversite giriş sınavı Gaokao’nun ülke çapında büyük önem taşıdığını söyledi.

Fransa’daki bakalorya sisteminin tarihsel olarak Çin’deki imparatorluk sınavlarından esinlendiğini belirten Bertrand, bu geleneğin köklerinin Tang Hanedanlığı dönemine kadar uzandığını ifade etti.

Bertrand, İmparatoriçe Wu Zetian’ın aile bağları yerine liyakati esas almak amacıyla sınav sistemini geliştirdiğini ve bu sistemin zaman içinde Çin devlet yapısının temel unsurlarından biri haline geldiğini anlattı.

Çin kırsalında dolaşırken savaş anıtları yerine başarılı sınav öğrencileri için dikilmiş anıtların görülebildiğini söyleyen Bertrand, bunun eğitim ve liyakat kültürünün ne kadar köklü olduğunu gösterdiğini belirtti.

Singapur’a taşınan Pekinli bir ailenin çocuklarının, eğitim dili değişmesine rağmen kısa sürede sınıflarının en başarılı öğrencileri arasına girdiğini aktaran Bertrand, bunu Çin eğitim sisteminin düzeyine örnek olarak gösterdi.

Söyleşinin son bölümünde Ukrayna savaşı ele alındı.

Bertrand, savaşın önlenebilir olduğunu düşündüğünü belirterek, savaş öncesinde çok sayıda Batılı siyasetçi ve stratejistin NATO’nun Ukrayna’ya doğru genişlemesinin Rusya açısından kırmızı çizgi olduğunu söylediğini hatırlattı.

Bertrand, savaşın başlamasının ardından bu açıklamaları bir araya getirdiği paylaşımının milyonlarca kişi tarafından görüntülendiğini ifade etti.

“Bu savaşın önlenebileceğini düşünüyordum”

Bertrand, “Bu savaşın önlenebileceğini düşünüyordum. Pek çok Batılı lider ve stratejist, izlenen politikanın savaş riskini artırdığını önceden söylemişti” dedi.

Aynı durumun Tayvan konusunda da geçerli olduğunu belirten Bertrand, Çin’in bağımsızlık ilanını kırmızı çizgi olarak gördüğünün uzun süredir bilindiğini ifade etti.

ABD açısından bakıldığında Ukrayna krizinin belirli stratejik hesaplarla uyumlu görülebileceğini söyleyen Bertrand, Zbigniew Brzezinski’nin Avrasya stratejilerine atıfta bulundu.

Buna karşılık Brzezinski’nin aynı zamanda Rusya ile Çin arasında güçlü bir ittifakın Washington açısından olumsuz bir senaryo olacağını da yazdığını hatırlattı.

Bertrand, Avrupa’nın bugün Ukrayna konusunda öncelikle siyasi ve diplomatik itibarını koruyacak bir çıkış yolu aradığını düşündüğünü söyledi.

Ancak Rusya’nın da benzer beklentilere sahip olduğunu ifade eden Bertrand, bunun taraflar arasındaki uzlaşmayı zorlaştırdığını belirtti.

İstanbul görüşmelerini kaçırılmış bir fırsat olarak değerlendiren Bertrand, Çin’in savaş sonrasında sunduğu barış planının da yeterince değerlendirilmediğini söyledi.

Bertrand, “Çin’in planında Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün yeniden tesis edilmesi fikri vardı. Buna karşılık NATO’nun Ukrayna’ya ilişkin yaklaşımının da yeniden ele alınması öngörülüyordu” dedi.

Avrupa Birliği’nin bu öneriyi çok kısa sürede reddettiğini hatırlatan Bertrand, bugün gelinen noktada söz konusu planın yeniden değerlendirilmesinin farklı sonuçlar doğurabileceğini ifade etti.

Dünya Basını

The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

Yayınlanma

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.

İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.

Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.

Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.

Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.

IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.

“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”

Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.

Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.

İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.

Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.

Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.

“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”

Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.

Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.

İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.

Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.

RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.

Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.

Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.

Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.

Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.

Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.

Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.

Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.

Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.

“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”

Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:

“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”

George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.

London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.

Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.

Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.

“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”

The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.

Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.

Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.

2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.

Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.

Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.

Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.

“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”

Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.

Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.

Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.

Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.

Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.

Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Hanke: Trump İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırdı

Yayınlanma

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, ABD Merkez Bankasının para arzını yok sayarak hedeflerini tutturamadığını açıkladı. Jeopolitik analist Brandon J. Weichert’in sorularını yanıtlayan Hanke, Washington yönetiminin İran politikasının da stratejiden yoksun olduğunu ve peş peşe yenilgiler getirdiğini belirtti.

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Kıdemli Profesörü ve dünyaca tanınan para uzmanı Steve Hanke, uluslararası girişimci ve yayıncı Mario Nawfal’ın YouTube kanalında, The National Interest dergisinin ulusal güvenlik yazarı ve jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’e mülakat verdi.

ABD ekonomisinin mevcut durumu, ABD Merkez Bankasının (Fed) faiz ve para arzı politikaları ile Washington’ın Ortadoğu’da İran’a karşı yürüttüğü askeri faaliyetleri ayrıntılı biçimde ele alan Prof. Hanke, hem para otoritelerine hem de Beyaz Saray’ın dış politika yönetimine yönelik sert eleştirilerde bulundu.

“Fed işini yapmıyor, para arzını görmezden gelerek kör uçuşu yapıyor”

ABD’deki resmi enflasyon verilerine işaret eden Prof. Steve Hanke, enflasyon oranının yüzde 3,4 seviyesinde bulunduğunu ve uzun süredir hedeflenen seviyenin oldukça üzerinde seyrettiğini vurguladı.

ABD Merkez Bankasının yüzde 2’lik resmi enflasyon hedefini tutturamadığına dikkat çeken Hanke, “Ayrıntılarda boğulmadan meseleye uzaktan baktığınızda tablo son derece açıktır: Fed görevini yapmıyor. Hedefini bir türlü vuramıyor ve enflasyon hedeflenenin çok üzerinde kalmaya devam ediyor” dedi.

Bu durumun temel nedeninin doğrudan para arzındaki aşırı hızlanma olduğunu belirten Hanke, şöyle devam etti:

“Enflasyonun hedefin üzerinde kalmasının tek sebebi, para arzının fazlasıyla hızlı büyümesidir. Para arzı tarafına baktığımızda, örneğin benim yüzde 2’lik enflasyon hedefiyle uyumlu kabul ettiğim Hanke’nin altın büyüme oranı yaklaşık yüzde 6 seviyesindedir. Ancak şu anda New York’taki Finansal İstikrar Merkezi tarafından yayımlanan ve bana göre sahadaki en güvenilir, en iyi ölçüm aracı olan Divisia M4 geniş para arzı göstergesi yüzde 6,7 seviyesinde geliyor. Dolayısıyla para arzı olması gerekenden çok daha sıcaktır, giderek hızlanmaktadır ve altın büyüme oranına kıyasla fazlasıyla yüksek kalmaktadır. Enflasyon bütünüyle bir para arzı hikayesidir. Mesele bu kadar basit, berrak ve nettir.”

Para arzı analizinin iktisadi açıdan son derece yalın olmasına rağmen merkez bankası bürokrasisi için anlaşılmaz kaldığını dile getiren Hanke, “Ancak bu durum Fed için o kadar basit değil. Çünkü Fed uzun zamandır para arzını ve paranın miktar teorisini tamamen görmezden geliyor. Paranın miktar teorisine, değişim denklemine ve para arzındaki belirgin değişimlerin belirli bir gecikmeyle varlık fiyatlarını, ekonomik büyüme ile enflasyon oranını içeren nominal gayrisafi yurtiçi hasılayı değiştireceğine inanan parasalcı iktisatçıları resmen kapının önüne koydular. Bu ilkelerin tamamını bir kenara fırlattılar. Fed bünyesinde post-Keynesyen makroekonomik modeller kullanılıyor ve bu modellerin hiçbirinde toplam para arzı ölçümüne yer verilmiyor. Modellerinde hiçbir parasal büyüklük, yani hiçbir büyük M harfi bulunmuyor. Bu anlayış, Fed’in önceki yönetiminin bıraktığı bir mirastır. Para arzındaki değişimler ile ekonomik aktivitedeki değişimler arasında güvenilir bir ilişki bulunmadığını defalarca dile getirdiler ki bu ifade baştan aşağı tam bir saçmalıktır. Dolayısıyla Fed esasen kör uçuşu yapıyor; çünkü para arzına bakmıyorsanız mecburen kör uçuşu yaparsınız” ifadelerini kullandı.

“Warsh parasalcılığa adım atabilir ama geçmişin yöntemlerini nasıl değiştireceğini henüz bilmiyoruz”

Program yöneticisi ve jeopolitik analist Brandon J. Weichert’in, göreve gelmesi beklenen yeni Fed yetkilisi Kevin Warsh’ın kurumdaki bu gidişatı düzeltip düzeltemeyeceğine yönelik sorusu üzerine Hanke, yeni döneme dair temkinli bir değerlendirmede bulundu.

Warsh’ın parasal büyüklükleri yeniden hesaba katan bir çizgiye yönelebileceğine işaret eden Hanke, “Görünen o ki Warsh, para arzının incelendiği, önemli ve kayda değer görüldüğü bir tür parasalcılığa geçiş yapacak. Fakat ne tür bir model uygulayacağını veya tam olarak ne yapacağını henüz kesin olarak bilmiyoruz. Warsh’ı destekleyen ve onu beğenen pek çok çevre, kendisini bir parasalcı ve şahin olarak tanımlıyor. Şahin olarak nitelendirilmek, zaten para arzındaki hareketlere dikkat kesilen bir parasalcı olmakla eşanlamlıdır. Ancak kesin bir yargıya varmak için henüz erken” değerlendirmesinde bulundu.

Kevin Warsh’ın kurumsal süreçleri gözden geçirmek üzere adımlar attığını aktaran Prof. Hanke, şunları kaydetti:

“Warsh, Fed’in operasyonel faaliyetlerini, işleyiş usullerini, iletişim yöntemlerini ve ölçüm problemlerini mercek altına alacak altı ayrı çalışma grubu kurduğunu ifade etti. Geniş para arzının doğru hesaplanması meselesi de doğrudan bu ölçüm problemleri başlığı altına girmektedir. Dolayısıyla bu başlıklara kapıyı aralamış görünüyor. Fakat onu kesin bir dille belirli bir düşünce kampının içine yerleştirmek için henüz çok erken bir aşamadayız. Geçmişte yürütülen yöntemlerden kesinlikle uzaklaşacak ve değişiklikler yapacaktır; ancak bu değişimin tam olarak nasıl gerçekleşeceğini şimdiden kestiremiyoruz.”

Hanke, kurumsal reform adımlarının yanı sıra dış baskılara da dikkat çekerek, “Aynı zamanda olayların akışına kapılıp gitme riski de her zaman mevcuttur. Başkan’ın Warsh ve Fed üzerinde kuracağı şahsi baskılar bulunuyor; ayrıca süregiden savaş sebebiyle hayatın kendi gerçeklikleri de kurum üzerinde ciddi baskılar oluşturacaktır” diye ekledi.

“Trump’ın hiçbir stratejisi yok, günübirlik hamleleri tam bir felaket getirdi”

Weichert’in İran ile devam eden askeri gerilim ve savaş ortamının ABD ekonomisini nasıl etkileyeceğine ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, ekonomik görünümün iyileşmeyeceğini belirtti.

Hanke, “Ekonomik tablonun ya mevcut haliyle kalacağını ya da daha da kötüleşeceğini düşünüyorum. ABD Başkanı, benim tamamen günübirlik olarak tanımlayabileceğim bir çizgi izledi. Bu da hiçbir stratejisinin bulunmadığı anlamına geliyor. Her şey plansız, anlık ve duruma göre gelişiyor. Aklına ne gelirse onu yapıyor ve gelişmelere yalnızca anlık tepkiler veriyor. Yaptığı her şey de elbette tam bir felaketle sonuçlandı; çünkü bu plansız adımların tamamı gerilimi daha fazla tırmandırmaktan başka bir işe yaramadı. İstediğini elde edemeyince gerilimi tırmandırıyor ve yeniden saldırıya geçiyor” dedi.

Bu kısır döngünün arka arkaya ağır mağlubiyetler doğurduğunu söyleyen Hanke, “Bu tırmandırma döngüsü birbiri ardına gelen birçok yenilgiye yol açtı. 28 Şubat tarihindeki İran’a yönelik büyük saldırı girişimi de dahil olmak üzere, ki öncesinde de birkaç girişim olmuştu, tek bir başarılı adım dahi atılamadı; o büyük harekat tam bir yenilgiydi. Ardından gelen diğer tüm tırmandırma hamleleri de aynı şekilde hezimetle sonuçlandı. Yenilgi derken son derece açık ve net bir olgudan bahsediyorum: ABD, gerilimi her tırmandırma hamlesinin öncesinde, sonrasına kıyasla her zaman daha iyi bir stratejik konumdaydı. Hamle yapıldıktan sonra daha kötü bir konuma düşüyorsanız ben buna yenilgi derim ve bu durum hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar kesindir. Trump, İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırmış durumdadır” açıklamasında bulundu.

“Trump gösteriyi yönettiğini sanıyor ama gösteri onu yönetiyor”

Weichert’in sahadaki kötü gidişat karşısında Başkan Trump’ın gerilimi düşürerek bu durumdan kurtulmak isteyip istemediğine dair sorusunu değerlendiren Prof. Hanke, Washington-Tel Aviv hattındaki siyasi ilişkilere dikkat çekti.

Doğrudan bir görüşme yapmadığının altını çizen Hanke, şunları söyledi: “Öncelikle belirtmeliyim ki bu benim şahsi değerlendirmemdir; zira bu meseleyi bizzat Başkan Trump ile konuşmadım. Üstelik üst düzey kurmaylarıyla da İran meselesi özelinde doğrudan bir temasım olmadı; kendileriyle başka konuları görüştüm ancak İran başlığını ele almadım. Benim tahminim ve kanaatim odur ki Trump bu krizin bir anda ortadan kaybolup gitmesini çok isterdi. Ancak bu kriz kendiliğinden yok olup gitmeyecek; yine de içine düştüğü böylesi bir bataktan kim kurtulmak istemez ki?”

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Washington’daki lobi unsurlarının karar alma süreçleri üzerindeki ağırlığına değinen Hanke, sözlerini şöyle tamamladı:

“Buna karşın Netanyahu, Trump’ın bu bataktan çıkmasını istemiyor gibi görünüyor. Asıl ana problem de tam olarak burada düğümleniyor. Trump’ın bu tırmandırma döngüsünü ısrarla sürdürmesinin temel nedenlerinden biri de budur. Netanyahu ve İsrail lobisinin Başkan üzerinde çok ciddi bir nüfuzu bulunuyor. Günün sonunda Trump, Netanyahu ne talep ediyorsa ona boyun eğiyor. Sağa sola kaçıyor, durumu kurtarmak için birçok farklı laf ediyor; fakat nihayetinde gösteriyi Netanyahu’nun yönetmesine izin veriyor. Benim her zaman sevdiğim eski bir söz vardır: ‘Ya gösteriyi sen yönetirsin ya da gösteri seni yönetir.’ Şu anda gösteri doğrudan Trump’ı yönetiyor ve o gösterinin adı da tam olarak Netanyahu ve İsrail’dir.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?

Yayınlanma

Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktı, Washington’ın Körfez güvenliğinin tartışmasız merkezi olmaktan çıktığı, daha çok kutuplu bir Orta Doğu güvenlik düzenine işaret ediyor.

Al Monitor, Rosaleen Carroll , Joyce Karam

ABD’nin İran’daki savaşı neredeyse altı ayını doldururken ve Washington açısından hâlâ net bir çıkış stratejisi görünmezken, Körfez’de Çin’in çıkarlarına ve bölgeye yönelik vizyonuna uygun yeni bir güvenlik gerçekliği ortaya çıkıyor.

Geçen cuma Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan liderleri, üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının tümüne yönelik bir saldırı olarak kabul edilmesini öngören ortak savunma anlaşmasını imzaladı. “Mekke Paktı” olarak adlandırılan anlaşma; istihbarat paylaşımı, eğitim, lojistik ve savunma sanayii işbirliği dahil olmak üzere daha güçlü askeri koordinasyon çağrısında bulunuyor.

Paktın pratikte ne ölçüde önem taşıyacağı henüz belirsiz. Ancak anlaşma, bölgesel güçlerin tamamen ABD’ye bağımlı olmayan güvenlik düzenlemeleri oluşturma çabasını yansıtıyor.

Çin paktı resmen desteklemiş değil. Bununla birlikte devlet haber ajansı Xinhua, anlaşmayı bölgede artan güvenlik kaygılarına verilen bir yanıt olarak öne çıkardı. Daha genel anlamda pakt, Pekin’in uzun süredir savunduğu, Orta Doğu ülkelerinin güvenliklerini dışarıdan bir güce dayanmak yerine bölgesel güvenliğin şekillenmesinde öncü rol oynamaları gerektiği yönündeki görüşüyle örtüşüyor. Çin, “ortak, kapsamlı, işbirliğine dayalı ve sürdürülebilir güvenlik” olarak tanımladığı yaklaşımı teşvik ederken, dış aktörlerin daha az egemen olduğu bölgesel bir güvenlik mimarisini savunuyor.

Pekin, anlaşmadan üç şekilde fayda sağlayabilir.

  1. ABD’den uzaklaşarak çeşitlenme

Stimson Center Çin Programı Direktörü ve kıdemli araştırmacı Yun Sun, Al-Monitor’a yaptığı açıklamada, “Şimdiye kadar pakt Çin tarafından olumlu karşılandı çünkü Orta Doğu’daki güvenlik düzenlemelerinin çeşitlenmesini temsil ediyor ve bu da ABD’nin güvenlik sağlayıcısı olarak merkezi rolünü azaltıyor,” dedi.

Sun, Çin’in “ABD etkisinden daha bağımsız, bölgenin kendi iç dinamiklerinden doğan bir güvenlik düzenlemesi” çağrısında bulunduğunu söyledi.

Pekin yıllardır bu fikrin farklı biçimlerini gündeme getiriyor. Çin, Devlet Başkanı Xi Jinping’in 2022’de Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında Körfez ülkelerinin güvenliklerini korumalarına ve Körfez için “yeni ve kapsamlı” bir güvenlik mimarisi oluşturmalarına destek vereceğini açıklamıştı. Çinli yetkililer ve akademisyenler, bölgesel aktörlerin daha fazla sorumluluk üstlenmesini aynı zamanda bir yük paylaşımı biçimi olarak çerçeveliyor: Bölge ülkeleri kendi güvenliklerini daha fazla kendileri sağlarken, dış güçler daha az merkezi rol oynuyor.

Bu, Pekin’in Washington’ın yerine bölgenin güvenlik garantörü olmayı amaçladığı anlamına gelmiyor. Çin ne bölgede bu rolü üstlenebilecek ölçekte askeri bir varlığa sahip ne de şu ana kadar böyle bir sorumluluğu üstlenme isteği gösterdi. Ancak daha çeşitlendirilmiş bir güvenlik ortamı, Pekin’e bölgede zaten genişlemekte olan ilişkilerini daha da derinleştirme imkânı verebilir.

Pakt, Washington’ın Orta Doğu’daki askeri varlığının sürdürülebilirliği konusunda giderek daha fazla soru işaretiyle karşı karşıya kaldığı bir dönemde imzalandı. ABD hâlâ Körfez’de ve bölgenin diğer kesimlerinde geniş bir üs ve askeri güç ağına sahip. Ancak İran’la savaş, bu askeri varlığın kırılganlıklarını ortaya koydu. ABD askeri tesisleri İran’ın füze ve insansız hava aracı saldırılarına defalarca hedef oldu. Bu durum hem Washington’da hem Körfez ülkelerinde ABD’nin askeri varlığının yeniden yapılandırılması gerekip gerekmediğine ilişkin tartışmaları tetikledi.

Çin açısından ortaya çıkan fırsat askeri olduğu kadar siyasi de. Körfez ülkelerinin savunma ortaklıklarını çeşitlendirdiği bir bölge, Pekin’in Washington’ın uzun süredir sağladığı türden bir ittifak garantisi sunmasına gerek kalmadan Çin diplomasisine, silah satışlarına, teknolojisine ve yatırımlarına daha açık hale gelebilir.

  1. Pakistan kozu

Pakistan, Pekin’in en yakın savunma ortaklarından biri ve Çin silahlarının başlıca alıcılarından biri. İki ülke, savaş uçakları ve denizaltılardan ortak insansız hava aracı üretimine kadar uzanan geniş kapsamlı bir işbirliği geliştirdi. Örneğin Pakistan Hava Kuvvetleri’nin belkemiğini oluşturan JF-17 savaş uçağı, Pakistan Aeronautical Complex ile Çinli Chengdu Aircraft Industry Group tarafından ortaklaşa geliştirildi.

Pakistan aynı zamanda paktın tek nükleer gücü.

Sun, “Çin’in Pakistan üzerindeki çok büyük etkisi göz önüne alındığında, bu durum dolaylı olarak Çin’in nüfuzunun artmasına katkı sağlıyor,” dedi.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, mayıs ayında Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile yaptığı görüşmede Çin-Pakistan ilişkilerini “sarsılmaz” olarak nitelendirmişti.

Pakistan Körfez güvenlik düzenlemelerine daha fazla entegre oldukça, Çin yapımı sistemlerin, eğitim programlarının ve bakım ağlarının bölgede daha geniş bir rol üstlenmesi mümkün olabilir.

Suudi Arabistan da son yıllarda Çin’le askeri ve ekonomik işbirliğini genişletti. Mart ayında yayımlanan haberlerde Riyad ile Pekin’in, Cidde’de Çin yapımı Wing Loong-3 silahlı insansız hava araçları için bir üretim hattı kurulmasını öngören 5 milyar dolarlık bir anlaşmaya vardığı belirtildi. İki hükümet de söz konusu anlaşmayı kamuoyuna açık biçimde doğrulamadı. Ancak böyle bir anlaşma, Suudi Arabistan’ın Çin ekipmanını yalnızca satın alan bir ülke olmaktan çıkıp bunları yerel olarak üreten bir ülkeye dönüşmesi anlamına gelir ve Pekin’in krallığın savunma sanayisindeki varlığını derinleştirir.

Türkiye ise giderek daha fazla kendi yerli savunma sanayisine öncelik veriyor ve stratejik ilişkilerini çeşitlendiriyor. Türkiye’nin Pakistan’la savunma ortaklığı hâlihazırda oldukça kapsamlı. Suudi Arabistan da Türk insansız hava araçlarının önemli müşterilerinden biri. Çin açısından bu durum, Türkiye’nin Çin’le savunma ilişkileri Pekin’in Pakistan’la ilişkileri kadar gelişmiş olmasa bile, üç pakt üyesi arasında kesişen tedarik zincirleri ve ortak projeler açısından potansiyel bir alan yaratıyor.

  1. Çin için daha fazla savunma satışı

İran savaşı, Körfez güvenliği açısından insansız hava araçlarının, füzelerin ve hava savunma sistemlerinin ne kadar merkezi hale geldiğini ortaya koydu. Çin, nispeten uygun fiyatlı silahlı insansız hava araçları, hava savunma sistemleri ve giderek artan ölçüde yerel üretim ve teknoloji ortaklıkları sunabilmesi nedeniyle bu pazarda güçlü bir rekabet konumunda bulunuyor.

Suudi Arabistan’daki Wing Loong-3 projesine ilişkin haberler bu modelin cazibesini ortaya koyuyor. Çin, yalnızca tamamlanmış bir platform satmak yerine Suudi Arabistan’ın eğitim, bakım, tedarik zinciri ve sanayi altyapısına kalıcı biçimde entegre olabilir. Haberlere göre Cidde’de kurulacak tesis yılda yaklaşık 48 insansız hava aracı üretecek.

Mekke Paktı bu tür olanakları daha cazip hale getirebilir. Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasındaki savunma koordinasyonunun artması, birlikte çalışabilir sistemlere, ortak eğitim programlarına ve sanayi işbirliğine yönelik talep yaratabilir. Pakistan’ın uzun süredir Çin ekipmanlarını kullanması Pekin’e pakt üyelerinden birinde önemli bir avantaj sağlarken, Suudi Arabistan’ın gündemdeki insansız hava aracı üretim planları Çin’e diğer bir ülkede daha geniş bir sanayi ayağı kazandırabilir.

Pakt, ABD ile bağların kopması anlamına gelmiyor. Üye ülkeler anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu ve Washington’la ya da NATO’yla olan mevcut düzenlemeler dahil olmak üzere mevcut anlaşmaların yerini almadığını vurguladı.

Ancak pakt, Washington’ın artık Körfez güvenliğinin tartışmasız merkezi olmadığı, daha çok kutuplu bir Orta Doğu güvenlik düzenine işaret ediyor. Bu değişim Çin’in lehine işliyor: Pekin, bölge ülkeleri kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk üstlenirken siyasi nüfuzunu, silah ihracatını ve savunma sanayii bağlarını genişletebilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English