Bizi Takip Edin

Diplomasi

YDAM panelinde uzmanlar İran savaşının diplomatik ve askeri boyutlarını inceledi

Yayınlanma

Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi (YDAM) tarafından Ankara’da düzenlenen “İran Savaşı ve Sonuçları” başlıklı panelde, devam eden askeri çatışmanın küresel güç dengelerine, bölgesel ittifaklara ve küresel ekonomiye etkileri detaylı biçimde değerlendirildi. Akademisyenler, emekli askerler ve gazetecilerin katıldığı oturumda, ABD’nin Körfez’deki askeri hegemonyasının zayıfladığı, savaşın çok kutuplu yeni bir uluslararası düzenin inşasını hızlandırdığı ve Türkiye’nin süreçte bölgesel ekonomik entegrasyon projelerine öncülük etmesi gerektiği ifade edildi.

Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi (YDAM) tarafından Türkiye-Çin Dostluk Vakfı ev sahipliğinde Ankara’da düzenlenen “İran Savaşı ve Sonuçları” başlıklı panelde, devam eden çatışmaların uluslararası sisteme etkileri masaya yatırıldı.

Oturum Başkanlığını Diplomatik Club Başkanı Ahmet Doğan’ın üstlendiği panele, Prof. Dr. Şükrü S. Gürel, Emekli Tümamiral Dr. Deniz Kutluk, Gazeteci/Yazar Alptekin Dursunoğlu ve Prof. Dr. Hasan Ünal konuşmacı olarak katıldı.

Oturum Başkanı Ahmet Doğan, toplantının açılışında yaptığı konuşmada, askeri ve siyasi boyutların ötesinde savaşın ortaya çıkardığı ekonomik tablonun ciddiyetine dikkat çekti. Geçen yıldan bu yana ortaya çıkan ekonomik sıkıntıların altını çizen Doğan, “Bu savaşın etkilerinin ne olacağıyla ilgili bir araya geldik. Ekonomik sıkıntılar sigorta primlerinin artışından, akaryakıt ücretlerinin artışından, banka finans maliyetlerinin ve faizin artışından gıda maliyetlerine kadar birçok ekonomik sebebi barındırıyor ve dünyayı nereye kadar taşıyabileceğini sorgulamak lazım” ifadelerini kullandı.

“Çevreleme politikası çökecektir”

Panelin ilk konuşmacısı olan Prof. Dr. Şükrü S. Gürel, meselenin ekonomik boyutlarına değinerek, 1974 yılında petrol fiyatlarının dört kat arttığı dönemi hatırlattı. Bu artışın Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) zorlamasıyla gerçekleştiğini belirten Gürel, “Petrol fiyatlarının dört kat artması Amerika Birleşik Devletleri’nin Japonya ve Avrupa ile petrol fiyatlarını eşitlemesi anlamına geliyordu. Kendi içinde petrol üretimi maliyetli olduğu için, petrol ithal eden ülkelere karşı endüstriyel üretimde daha pahalı bir girdi yaratıldı” şeklinde konuştu.

ABD’nin günümüzde Avrupa’ya kaya petrolü (shale oil) satma hedefinde olduğunu belirten Gürel, “ABD Başkanı Donald Trump’ın hesaplarından bir tanesinin bu olabileceğini göz ardı etmemek lazım. Ancak asıl mesele daha büyük. İşin başında İran’da rejim değişikliği hedeflendi. Ancak hesaplar tutmadı; çünkü İran’da Türkleri ve Kürtleri harekete geçirebilecek bir imkan bulamadılar. Türkleri harekete geçirme düşüncesi son derece akıldışıydı; zira Türkler İran’ı uzun yıllar yöneten asli bir gruptur. Kendi vatanlarına karşı harekete geçmeleri gayet saçma bir beklentiydi” değerlendirmesinde bulundu.

İran halkının dayanma gücünün İsrail ile kıyaslanamayacağını vurgulayan Gürel, savaşın küresel sistemde bir dönemin kapanmasına yol açacağını kaydetti. Yaşanan süreci 1919-1939 yılları arasındaki İki Savaş Arası döneme benzeten Gürel, Milletler Cemiyeti’nin başarısızlığı ile günümüzde Birleşmiş Milletler’in çöküşü arasında paralellik kurdu. Gürel, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Çok kutuplu bir düzene geçiş var ve bu kaçınılmaz bir şekilde oluyor. Batı ittifakının temel taşları çöküyor. ABD’nin Kore Savaşı’ndan beri dünyanın her yerinde üsler oluşturarak giriştiği çevreleme politikası iflas etmek durumunda. Bugün artık Amerika Birleşik Devletleri, Körfez’deki devletlere güvenlik sunamıyor; tam tersine onları tehlikeye sevk eden bir merkeze dönüştü. Dolayısıyla çevreleme politikası çökecektir. Ukrayna Savaşı ile beraber İran Savaşı, Amerikan üstünlüğünün sona erdiği ve petrodolara dayanan finans sisteminin ortadan kalktığı yeni bir dönemin açılışını getiriyor. Türkiye’nin bu dönemi ıskalamaması, ulusal çıkarlarına önem vermesi ve artık ümmet değil, millet çıkarları doğrultusunda bir dış politika yürütmesi gerekiyor”

Şükrü Sina Gürel

Şükrü Sina Gürel

Oturum Başkanı Ahmet Doğan, Gürel’in ardından söz alarak, savaşın deniz ve ekonomi boyutlarına dikkat çekti. Trump’ın abluka açıklamalarına ve karar alma süreçlerindeki tutarsızlıklara işaret eden Doğan, “Gece üç buçukta kalkıyor bir tweet atıyor, medeniyeti ortadan kaldırıyor. Sabah kalkıyor, müzakere edeceğiz diyor. Hatta Christiane Amanpour programında artık ABD Başkanı’nın akıl sağlığının idareciliğe uygun olmadığı konuşuluyor” ifadelerini kullanarak sözü Emekli Tümamiral Dr. Deniz Kutluk’a bıraktı.

“Amerika de facto Körfez dışına ulaştı”

Emekli Tümamiral Dr. Deniz Kutluk, savaşın gidişatını analiz ettiği konuşmasında, haziran ayında yaşanan 12 günlük savaş dönemine atıfta bulundu. Bu sürecin son dört gününde İran’ın İsrail üzerinde ezici bir üstünlük sağladığını belirten Kutluk, “İsrail Amerika’ya yalvardı, Amerika da İran’a ricacı oldu. Aslında bu yaşananlar, bugünkü savaşın çıkmamasını gerektiren şartları ortaya koymuştu. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, şahsi ikbalini savaşçı ve gerilimci bir ortamda koruyabiliyor. Dört tane yolsuzluk davası var ve mahkemeyi erteletebilmek için başkomutan vasfıyla gerilimi sürdürüyor” dedi.

Finans kapital dünyasının bölgedeki doğal kaynaklara el koyma iştahına da değinen Kutluk, İran’ın 2.40 trilyon dolarlık doğal kaynaklarının hedef alındığını belirtti. ABD’nin küresel itibarının büyük yara aldığını vurgulayan Kutluk, şu verileri paylaştı:

“İran, Birleşmiş Milletler rejiminin usullerine göre ABD ile müzakere ararken iki kez Amerikan-İsrail saldırısına maruz kaldı ve meşru müdafaa hakkını kullandı. Rejim değişikliği safsatasıyla başlatılan bu harekat hiçbir sonuç vermezken, İran’da yeni seçilen liderler gidenlerden daha az uzlaşmacı. Bir Amerikan kara harekatı intihar olacaktır. Büyük ölçüde askerlerin öldürüleceğini veya esir alınacağını tüm uzmanlar belirtiyor. Hava harekatında ise İran asimetrik bir teknoloji ile karşı koydu. 40 gün devam eden çatışma, ABD’nin öncülük ettiği 10 maddelik bir uzlaşmayla masaya taşındı. Ancak saldırıya uğrayan İran, ABD’nin 20-30 yıldır Basra Körfezi’ne yığdığı 17 askeri üssün 15’ini vurarak ABD’yi bölgede askeri hareket yapamaz hale getirdi. Amerika de facto Körfez dışına ulaştı. Hukuksal olarak da bir daha bu bölgeye geri gelemeyecektir.”

ABD’nin İsfahan’daki uranyum stoklarını ele geçirmek amacıyla düzenlediği özel kuvvet harekatının başarısızlıkla sonuçlandığını belirten Kutluk, “Ağır askeri araç kayıpları oluştu, 6-7 hava vasıtası kaybedildi ve sansürlense de 17 ile 30 arasında can kaybı yaşandığı tahmin ediliyor” bilgisini aktardı. Savaşın sivil bilançosuna da dikkat çeken Kutluk, ABD Hava Kuvvetleri’nin 13 bin saldırı gerçekleştirdiğini, 16 bin binanın isabet aldığını, İran tarafında 2 bin can kaybı ve 26 bin yaralı olduğunu; buna mukabil İsrail’de de 8 bine yakın yaralı bulunduğunu ve kritik askeri tesislerin füze yağmuru altında kaldığını kaydetti.

İran’ın hipersonik füzelerinin savaşın oyun değiştiricisi olduğunu ifade eden Kutluk, Hürmüz Boğazı’nın durumuna ilişkin olarak, “Hürmüz Boğazı dosta açık, düşmana kapalı ve tarafsızlara ücretli konumda İran tarafından işletiliyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde askeri güç kullanımını içeren karar tasarısı Rusya ve Çin tarafından veto edildi. Almanya, Fransa ve İngiltere gibi müttefikler ABD’ye destek vermedi. İran’ın savaştaki kayıplarını artan petrol gelirleriyle telafi edebileceği görülüyor” değerlendirmesini yaptı. Kutluk ayrıca, MIT Profesörü Theodore Postol’un analizlerine atıf yaparak, konvansiyonel İran ile nükleer İsrail arasında bir dehşet dengesi kurulduğunu ve nükleer eşiğin aşılabileceği riskini vurguladı.

Deniz Kutluk

Deniz Kutluk

Oturum Başkanı Ahmet Doğan’ın bölge uzmanlığına vurgu yaparak söz verdiği Gazeteci/Yazar Alptekin Dursunoğlu ise İran’ın 1979 devriminden bu yana süregelen tarihsel direniş serüvenini anlattı.

“İsrail işgal ettiği bir Arap toprağından direnişle çekildi”

Dursunoğlu, 11 Şubat 1979 tarihinin bölge için büyük bir dönüm noktası olduğunu belirterek, “İsraillilerin tabiriyle, İsrail dünyadaki en büyük konsolosluğunu kaybetti ve o bina Filistin direnişine verildi” dedi. Devrimin hemen ardından 22 Eylül 1980’de Saddam Hüseyin’in İran topraklarını işgal ettiğini hatırlatan Dursunoğlu, o dönemde İran ordusunun zayıf olduğunu ve rejimin düşme ihtimalinin yüksek görüldüğünü aktardı.

Saddam Hüseyin’in Batı ve Arap rejimlerinden sınırsız destek aldığını, buna karşın İran’ın ağır bir silah ambargosu altında kendi imkanlarıyla direndiğini belirten Dursunoğlu, “İran, bu süreci 8 senelik bir yıpratma savaşına yaydı. İsraillilerin tabiriyle bir Sisyfos metaforuna dönüşmüştü; İran mücadele ediyor, ancak Saddam sürekli yeni silahlarla donatılıyordu. Sonunda İran, 598 sayılı BM ateşkes kararını kabul etti” ifadelerini kullandı.

1990’lı yıllardan itibaren ABD’nin Körfez’de yeni bir düzen kurma, İran’ın ise buna karşı stratejik derinlik sağlayan bir direniş cephesi oluşturma çabasına girdiğini belirten Dursunoğlu, İsrail’in Arap dünyasında kabullenilmesi sürecine dikkat çekti. Dursunoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

“1978’de Camp David, 1993’te Oslo Anlaşması ile İsrail’in bölgede meşruiyet kazanma süreci ilerledi. Buna karşı Hizbullah, İran ve Suriye’nin stratejik ilişkilerinin bir meyvesi olarak 1986’dan itibaren varlık göstermeye başladı. 2000 yılında ise İsrailliler Lübnan’ı terk etmek zorunda kaldı. İsrail işgal ettiği bir Arap toprağından direnişle çekildi. 2003 yılında ABD’nin Irak işgali, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında bölgeyi şekillendirme hedefi taşıyordu. Ancak General Kasım Süleymani’nin askeri ve diplomatik hamleleriyle ABD büyük bir fiyasko yaşadı. Amerika’nın kurmak istediği Şii-Irak model devleti kurulamadı; tam tersine 2005 yılından itibaren Arap rejimleri ABD’den ‘işgalci güçler’ olarak bahsetmeye başladı. Bunun üzerine Ürdün Kralı Hüseyin’in ağzından ‘Şii Hilali’ kavramı dolaşıma sokuldu.”

2011 Arap Baharı ile birlikte direnişin kalesi olarak görülen Suriye’nin hedef alındığını belirten Dursunoğlu, “8 Aralık 2024’te Suriye’nin düşmesinden sonra artık mutlak bir İsrail liderliğinde bölge düzeni kurulmak istendi. 7 Ekim süreciyle başlayan denklemde İsrail, Gazze’de soykırım yaptı, Lübnan’ı bitirdi. Geriye İran kaldı. Biz şu an bu sürecin finalini, tabiri caizse Armageddon’u yaşıyoruz” şeklinde konuştu.

Alptekin Dursunoğlu

Alptekin Dursunoğlu

Oturum Başkanı Ahmet Doğan’ın İsrail’in Türkiye’yi de hedef tahtasına koyduğuna dair uyarısının ardından panelin son konuşmacısı Prof. Dr. Hasan Ünal söz aldı.

“Çok kutupluluk durdurulamaz hale gelmekle kalmadı, inanılmaz bir derecede de hızlandı”

Prof. Dr. Hasan Ünal, savaşın dünya siyasi tarihindeki belirleyici rolüne değinerek, “Bu savaş, tarihi bir savaş olmanın ötesinde tarihi yapan bir savaştır. İleride tarihçiler, ABD’nin askeri zaaflarının ortaya çıktığı bu savaşa özel bir önem atfedecekler” değerlendirmesinde bulundu.

Rusya’nın Ukrayna’daki askeri harekatının tek kutuplu dünya düzenine karşı bir itiraz başlattığını, ancak İran savaşının bu süreci nihai bir noktaya taşıdığını belirten Ünal, “Füze teknolojisinin, bilhassa hipersonik füzelerin yaygınlaşması savaş tarihini değiştirdi. ABD’nin devasa uçak gemilerinin ve savaş gruplarının insansız araçlar ve hipersonik füzeler karşısında etkisiz kaldığını ilk defa bu savaşta gördük. Amerikalılar bu insansız deniz araçlarına öfkeden dolayı ‘sivrisinek filoları’ diyorlar” dedi.

Bu gelişmelerin ardından hiçbir devletin ABD’ye güvenerek savaşa girmeyeceğini belirten Ünal, Tayvan örneğini vererek, “Çok kutupluluk durdurulamaz hale gelmekle kalmadı, inanılmaz bir derecede de hızlandı. Üstelik bu, Batılı olmayan bir çok kutupluluk sistemidir” ifadelerini kullandı.

ABD’nin Orta Doğu’daki gücünün zayıfladığını ve İsrail lobisinin dahi İsrail’e yönelik tepkilerden çekinerek tutum değiştirmeye başladığını kaydeden Ünal, “MAGA hareketinin içindeki önde gelen isimler, ‘Bu başkanı bu işe kim zorladı, kim şantaj yaptı?’ diye soruyor ve oklar İsrail lobisine dönüyor. Tucker Carlson gibi isimler İsrail aleyhine şiddetli yayınlar yapıyor” bilgisini aktardı.

Hasan Ünal

Türkiye’nin bu süreçte bölgesel bir ekonomik entegrasyon projesi başlatması gerektiğini vurgulayan Ünal, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:

“Türkiye’nin inisiyatifiyle, Avrupa Birliği’nin ilk yıllarındaki gibi çok ciddi bir ekonomik entegrasyon, sanayileşme ve tarım yatırımları projesi hazırlanmalıdır. Türkiye, İran, Mısır ve Suudi Arabistan buna öncülük etmelidir. Bölgede muazzam bir finansman, nitelikli iş gücü ve tüketici nüfus var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dengeli dış politikası başarılıdır; ancak savaşın başında İran’a insani ve tıbbi yardım gönderilmemesi bir eksiklikti, neyse ki birkaç gün önce bu adım atıldı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın savaşın dördüncü günündeki istihbarat ve teknoloji odaklı açıklamaları ile Riyad’daki bildiriye imza atılması ise doğru adımlar değildi. Türkiye’nin, Körfez ülkelerini de kapsayacak biçimde savunma sanayii işbirliklerini de içeren, İran’a karşı değil, bütünleştirici bir bölgesel kalkınma ve güvenlik projesine odaklanmasının tam zamanıdır.”

Diplomasi

FIFA, Çin ile yayın pazarlığında geri adım attı

Yayınlanma

Finlandiya merkezli Helsinki Times gazetesinde yayımlanan Bai Ruide imzalı analizde, FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun ABD Başkanı Donald Trump’a yönelik yaklaşımı ile kurumun Çin devlet televizyonu CCTV karşısındaki ticari geri adımı ele alındı.

ABD, Kanada ve Meksika’nın ortaklığında gerçekleştirilen FIFA Dünya Kupası müsabakaları tamamlanırken, spor dünyasında turnuvanın hem ticari başarıları hem de yönetimsel krizleri tartışılıyor.

Finlandiya basınından Helsinki Times gazetesinde Bai Ruide imzasıyla yayımlanan “Infantino’nun Waterloo’su ve Batı Hegemonyasının Çöküşü” başlıklı değerlendirme yazısında, futbolun küresel yönetim mekanizmasındaki güç kaymaları ele alındı.

Yazıda, seyirci rekorları ve yüksek gelirlerle tarihi bir başarı elde edildiğini savunan FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun, siyasi figürlerle kurduğu ilişkiler eleştirildi.

Analist Ruide, Infantino’nun ABD Başkanı Donald Trump ile yakınlaşma çabalarının ve futbolun yerleşik teamüllerini esnetmesinin, kurumsal saygınlığa zarar verdiğini ve kamuoyunda alay konusu olduğunu kaydetti.

Finlandiya merkezli Helsinki Times gazetesinde yayımlanan Bai Ruide imzalı “Infantino’nun Waterloo’su ve Batı Hegemonyasının Çöküşü” başlıklı görüş yazısının tamamı:

Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Meksika’nın ev sahipliğinde düzenlenen FIFA Dünya Kupası sona yaklaşıyor. FIFA’nın yüzyıllık tarihinde hem en başarılı hem de en tartışmalı turnuva oldu. Katılan takım sayısının ve maç sayısının artmasıyla birlikte seyirci sayıları ve ticari gelirlerde de yeni rekorlar kırıldı. FIFA’nın dokuzuncu başkanı Gianni Infantino, “tarihi başarılar” olarak nitelendirdiği bir dizi gelişmeyi kutlamak için her türlü nedene sahip.

Bir başka inkâr edilemez gerçek daha ortaya çıktı: Turnuva etrafındaki kaosun ortasında insanlar büyüyen bir krizin farkına vardı. Infantino ve meslektaşları bunu kamuoyuna açıkça kabul etsin ya da etmesin, bu Dünya Kupası Infantino’nun Waterloo’su olabilir; dünya futbolundaki tartışmasız otoritesinin bir daha asla tam olarak toparlanamayacağı bir dönüm noktası hâline gelebilir.

Bay Infantino’nun motivasyonları ne olursa olsun, Başkan Donald Trump’a yaranmak için ne kadar istekli göründüğünü, hatta futbol dünyasını yöneten uzun süredir yerleşik kuralları hiçe sayacak kadar ileri gittiğini görmezden gelmek zor. Başkan Trump ise, İtalya Başbakanı ile olan etkileşimlerinde olduğu gibi, bu saygıyı tereddüt etmeden kabul etti. Bunun hemen ardından hem FIFA hem de yönetimi kamuoyu tarafından “bir sirk ve palyaçosu” olarak alay konusu oldu.

Bay Infantino’nun eylemlerinin neden gerekli veya nihayetinde faydalı olduğuna dair sayısız açıklaması olabilir. Ancak bu kendi kendine yapılan hatalar, muhteşem kendi kalesine atılan goller gibi, FIFA’nın güvenilirliğini ciddi şekilde zedeledi. Ne yazık ki bu artık sadece bir algı değil, nesnel bir gerçeklik. Hasarın ne kadar derin ve ne kadar kalıcı olacağını belirlemek ise imkânsız.

Aslında, ezici güvenin yerini güven kaybına bırakması, Dünya Kupası’nın açılış maçından önce bile belirginleşmişti. Bu durum, FIFA’nın Çin Medya Grubu’na bağlı CCTV ile yayın hakları konusunda yürüttüğü görüşmeler sırasında ortaya çıktı. Üç yıl önce FIFA, pazarlık konusu olmayacağını söylediği bir fiyat talep etmişti. Ancak turnuva yaklaştıkça sonunda CCTV’nin neredeyse tüm şartlarını kabul etti. Çin millî futbol takımının turnuvaya katılmaya hak kazanamaması alay konusu olsa da, Çin medyası başka bir savaş alanında kesin bir zafer kazanarak bir zamanlar kibirli olan FIFA’ya ve Bay Infantino’ya acı bir ders verdi.

FIFA Genel Sekreteri Mattias Grafström kameralara gülümseyerek, “CCTV ile görüşmelerimiz son derece başarılı geçti; her iki taraf için de kazançlı bir sonuçtu.” dediğinde, yüzündeki huzursuz ifade ve çeşitli uluslararası medya kuruluşlarından gelen haberler, yaygın olarak paylaşılan bir sonuca işaret ediyordu: FIFA, Çin tarafıyla yaptığı görüşmelerde nihayetinde geri adım atmıştı. Bir ay sonra Dünya Kupası başladı, ancak yayın hakları görüşmelerindeki bu yenilginin gölgesi FIFA’nın üzerinde hâlâ etkisini sürdürüyor gibiydi. Bay Infantino’nun daha sonraki birçok hatası da bu izlenimi daha da güçlendirdi.

Bay Infantino’nun son on yılda FIFA’ya yaptığı muazzam katkılar, özellikle de oyunun ticari değerini artırma konusundaki amansız çabası yadsınamaz. Başkan Trump’ın gözünde belki de üniversite mezunu bile sayılmaz; ancak Çin’in bugünkü gücünü hafife alması, dünyanın mevcut durumu hakkında yaptığı aynı yanlış değerlendirmeyi yansıtıyor.

Batı medeniyeti, öz değerlendirme ilkesi olarak sıklıkla Sokrates’in ünlü “Kendini tanı.” sözünü kullanır. Ancak FIFA yönetimi, günümüz dünyasında yaşanan derin dönüşümü fark edememiş ya da FIFA’nın bu dönüşüme nasıl yanıt vermesi gerektiğini anlayamamıştır.

İronik bir şekilde, FIFA’nın CCTV ile yeni bir yayın anlaşması imzalamaya zorlanmasından kısa bir süre sonra, Çin Medya Grubu başkanına Ligue 1 Başkanı, Paris Saint-Germain Başkanı ve hatta Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı tarafından tebrik mesajları gönderildi. Kamuoyuna açık bilgiler, bu uluslararası spor kuruluşlarının CCTV’yi Dünya Kupası yayın haklarını güvence altına aldığı için tebrik ederken, aynı zamanda Ligue 1, Paris Saint-Germain ve IOC ile daha derin bir iş birliği umutlarını dile getirmeye daha fazla önem verdiklerini gösteriyor. Bu, FIFA’nın aleyhine duyulan bir sevinç anlamına gelmeyebilir; ancak Çin medyasının etkisinin ve müzakere gücünün önemli ölçüde arttığını kesinlikle gösteriyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse, FIFA’nın CCTV ile yaptığı görüşmeler tam bir yenilgi olarak nitelendirilemez; zira her iki taraf da anlaşmayı karşılıklı olarak faydalı olarak değerlendirdi. Bununla birlikte, karşı tarafı hafife almak ve müzakere ortağına tepeden bakmak yalnızca FIFA ve Bay Infantino için değil, daha geniş Batı dünyası için de ders niteliğindedir.

Çin’in elektrikli araçları küresel çapta popülerlik kazanmaya başladığında Batı’daki birçok kişi onları “şarj istasyonları olmayan hurda metalden başka bir şey değil” diyerek alaya aldı. Çin’in insansı robotları Bahar Festivali Galası’nda izleyicileri büyülediğinde ise Batılı yorumcular gösteriyi “yapay zekâ tarafından üretilen hilelerden başka bir şey değil” diyerek küçümsedi. Gerçeklik onları defalarca yanılttıktan sonra, bu kendini uzman ilan edenlerin çoğu kendi tahminlerine olan güvenlerini kaybetti, hatta bazıları endişe belirtileri göstermeye başladı.

Bir açıdan bakıldığında, FIFA’nın Dünya Kupası yayın hakları konusundaki yanlış hesaplaması, yeni dönemde Batı’nın Çin’i yanlış değerlendirmesinin bir parçası olarak da görülebilir. Batı hegemonyasının gerilemesi bir gecede olmadı. Batı toplumlarının birçoğu bunu kabul etmekte isteksiz olsa da, bu uzun zamandır devam eden bir süreçti.

Gerçekte, insanlar akılcılığa döner, Çin’in yükselişini objektif olarak değerlendirir, Çin ile eşit şartlarda ilişki kurar ve bu yeni ve bağımsız müzakere ortağına adil davranırsa, karşılıklı yarar sağlayan ve hatta çok taraflı iş birliği olanakları neredeyse sınırsız olacaktır. Çin’in geleceğine inanmak, kendi geleceğimize de inanmak anlamına gelir. Sonuçta, Dünya Kupası yayın hakları anlaşmasına eninde sonunda varılmadı.

Bu, nihayetinde yeni bir çağdır.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Shell, Hindistan’daki enerji işini 1,8 milyar dolara satıyor

Yayınlanma

İngiltere merkezli çok uluslu petrol ve doğalgaz şirketi Shell, Hindistan’daki güneş ve rüzgar enerjisi işini 1,8 milyar dolara satma kararı aldı. Şirket, ülkedeki iştiraki Solenergi Power Private Limited şirketinin hisselerinin tamamını Aditya Birla Renewables firmasına devredecek. Financial Times gazetesinin haberine göre bu adım, Genel Müdür Wael Sawan liderliğinde kârlılığı yüksek doğalgaz ve petrol projelerine odaklanmayı hedefleyen strateji değişikliğinin bir parçası olarak gerçekleşiyor.

İngiltere merkezli petrol ve doğalgaz devi Shell, Hindistan’daki güneş ve rüzgar enerjisi faaliyetlerini 1,8 milyar dolar karşılığında satmak üzere anlaşmaya vardı.

Şirketin internet sitesinde yayımlanan açıklamaya göre, söz konusu varlıkların yeni sahibi Hindistan merkezli Aditya Birla Renewables firması olacak.

Satış işlemi, Shell’in iştiraki Shell Overseas Investment B.V. üzerinden yürütülüyor. Anlaşma kapsamında, bünyesinde Sprng Energy şirketler grubunu barındıran Hindistan merkezli Solenergi Power Private Limited şirketinin hisselerinin tamamı devredilecek.

Sprng Energy, Hindistan genelinde güneş ve rüzgar enerjisi projeleri geliştiriyor. Şirket portföyünde halihazırda toplam 3,3 gigavat kapasiteye sahip faal enerji santralleri yer alıyor.

Bunun yanı sıra yapım aşamasında ve sözleşmeye bağlanmış olan 1,7 gigavatlık proje kapasitesi de bulunuyor.

Düşük kârlı projelerden çıkış

Shell yönetimi, satış kararıyla birlikte kârlılık oranı daha yüksek projelere odaklanma niyetinde olduklarını bildirdi. Şirket, bu doğrultuda yatırım bütçesini elektrik ticareti gibi daha yüksek getiri sağlayan alanlara kaydırmayı hedefliyor.

Financial Times gazetesinin haberine göre, Hindistan’daki enerji faaliyetlerinin satışı Shell’in yeni küresel stratejisinin bir halkasını oluşturuyor.

Wael Sawan’ın 2023 yılında genel müdürlük koltuğuna oturmasının ardından şirket, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelik yatırımları kısarak en başta petrol ve doğalgaz olmak üzere yüksek kârlılığa sahip alanlara odaklanmaya başladı. Gazete, Shell’in farklı ülkelerdeki deniz üstü rüzgar santrali projelerini de elden çıkarmaya hazırlandığını aktardı.

Sawan, geçen yıl yatırımcılarla gerçekleştirdiği toplantıda şirketin enerji işini geliştirmeyi sürdüreceğini ancak bundan böyle düşük kârlı büyük ölçekli güneş ve rüzgar santralleri inşa etmek yerine gaz yakıtlı enerji santrallerine, büyük batarya sistemlerine ve dijital teknolojilere yoğunlaşacaklarını ifade etmişti.

Hindistan’daki satış işleminin, düzenleyici kurumların onaylarının alınmasının ardından 2026 yılı sonuna kadar tamamlanması öngörülüyor.

Stratejik yönelimde değişim

Shell, Solenergi Power Private Limited şirketini 2022 yılında 1,55 milyar dolar bedelle satın almıştı. Şirket o dönemde bu satın almayı yenilenebilir enerji işini büyütme yolundaki en kritik adımlardan biri olarak nitelendirmişti.

Bu hamleyle Shell, rüzgar ve güneş enerjisi kapasitesini yaklaşık üç katına çıkarmayı ve Hindistan pazarındaki konumunu güçlendirmeyi planlıyordu.

Buna karşın şirket, fosil yakıt üretimini uzun vadede artırma hedefi doğrultusunda satın alma bütçesini yeniden şekillendiriyor. Shell, bu yılın nisan ayında Kanada merkezli enerji üreticisi ARC Resources Ltd şirketini 13,6 milyar dolara satın almak üzere anlaşma sağladığını duyurmuştu.

CNBC televizyonunun aktardığı verilere göre bu satın alma, Londra Borsası’nda işlem gören Shell’in günlük üretim portföyünü yaklaşık 370 bin varil petrol eşdeğerine ulaştıracak.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Ukrayna’da ordu ile savunma bakanı karşı karşıya

Yayınlanma

Ukrayna Savunma Bakanı Mihaylo Fedorov’un, ordu içindeki tedarik krizinin ardından Genelkurmay Başkanı Oleksandr Sırskiy’yi görevden aldırmaya çalıştığı ancak Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’yi ikna edemediği belirtildi. The Economist dergisinin Kiev kaynaklarına dayandırdığı habere göre, 35 yaşındaki teknoloji kökenli bakan ile geleneksel askeri liderlik arasındaki gerilim, füze ve mühimmat tedariki konusundaki anlaşmazlıklarla derinleşti.

Ukrayna Savunma Bakanı Mihaylo Fedorov ile Genelkurmay Başkanı Oleksandr Sırskiy arasındaki görüş ayrılıkları ve nüfuz mücadelesi derinleşiyor.

The Economist dergisinin Kiev’deki kaynaklarına dayandırdığı habere göre, Savunma Bakanı Fedorov, Genelkurmay Başkanı Sırskiy’i görevden aldırmak için girişimlerde bulundu ancak Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’den bu konuda onay almayı başaramadı.

Temmuz ayı başında yapılan savaş konseyi toplantısında taraflar arasındaki gerilim belirgin şekilde dışa vurdu. Askeri liderlerin orta ve uzun menzilli insansız hava aracı (İHA) operasyonlarındaki başarıları aktardığı toplantıda generaller, füze ve mühimmat tedariki konusundaki aksaklıkları gündeme getirerek Savunma Bakanı Fedorov’u hedef aldı.

Fedorov ise sene başında bütçeden maaşlar için ayrılan kaynakları acil İHA alımlarına aktarmamış olması halinde Kırım operasyonlarının yürütülemeyeceğini belirterek kendisini savundu.

Toplantıya tanıklık eden bir kaynak, tarafların ortak bir dil bulamadığını ve iki farklı koordinat sisteminin karşı karşıya geldiğini ifade etti.

“Sırskiy sistemi daha iyi biliyor”

Ocak ayında savunma bakanlığı görevine getirilen 35 yaşındaki Fedorov, teknoloji odaklı reformcu kimliğiyle biliniyor.

Dijital Dönüşüm Bakanlığı döneminde devlet hizmetlerini akıllı telefonlara taşıyan “Diia” uygulamasını hayata geçiren Fedorov, Rusya’nın 2022’deki askeri müdahalesinnin ardından Ukrayna’nın “İHA ordusu” projesine öncülük etti. Ancak askeri tecrübesinin olmaması, ordunun geleneksel kanadı tarafından eleştirilmesine yol açıyor.

Üst düzey bir istihbarat kaynağı, Fedorov’un askeri liderlerle doğrudan bir güç mücadelesinde şansının düşük olduğunu değerlendirerek “Sırskiy deneyimli, sistemi Misha’dan (Mihaylo Fedorov) çok daha iyi biliyor ve onu alt edecektir” dedi.

Göreve geldikten sonra Savunma Bakanlığı ve askeri tugaylarda geniş kapsamlı bir denetim başlatan Fedorov, 300 milyar grivna (yaklaşık 6,6 milyar dolar) tutarında usulsüz harcama saptandığını duyurmuştu.

Bakanlık yetkililerini yalan makinesi testine tabi tutan ve açık ihale sistemine geçerek 155 mm’lik topçu mermilerinin maliyetini yüzde 16 düşürdüğünü savunan Fedorov’un adımları, askeri hiyerarşide dirençle karşılaşıyor.

Haziran ayında yürürlüğe giren yeni reform paketiyle cephedeki piyadelerin aylık maaşlarının artırılması, yabancı asker istihdamının kolaylaştırılması ve firar eden askerlere cezasız dönüş hakkı tanınması gibi adımlar atıldı.

Fedorov’un teknoloji ve dijitalleşme alanındaki katkılarını kabul eden bazı üst düzey generaller ise bakanı askeri tecrübeden yoksun olmakla eleştiriyor. Bir general, Fedorov’u başkalarının fikirlerini sahiplenmekle suçlayarak eski ABD Savunma Bakanı Robert McNamara’ya benzetti.

Generaller, bakanın geliştirdiği “puanlama” sisteminin, lojistik ve gözlem gibi hayati ama arka planda kalan görevler yerine sadece cephedeki doğrudan imhaları teşvik ettiğini savunuyor.

Buna karşın Fedorov’un ordu içinde, özellikle teknoloji yoğunluklu birliklerde ve genç subaylar arasında destekçileri de yer alıyor.

Taarruz birliği komutanlarından Oleksandr Nastenko, Fedorov’un kaynakları askerlerin hayatını kurtaran teknolojilere yönlendirmesini olumlu karşıladıklarını belirterek “Gerçek şu ki, hantallaştık ve değişmek zorundayız” değerlendirmesini yaptı.

Silikon Vadisi’nin Ukrayna’daki ‘altın çocuğu’ savunma koltuğunda: Mihail Fedorov kimdir?

Siyasi geleceği Zelenskiy’nin kararına bağlı

Fedorov, haziran ayında Ukrayna televizyonu TSN’ye verdiği demeçte de Sırskiy ile bütçe ve kaynak dağılımı konusunda görüş ayrılıkları yaşadıklarını kabul etmiş, ancak aynı takımda çalıştıklarını vurgulamıştı.

Ukrayna ordusunun bağımsız tedarik ajansının eski başkanı Maryna Bezrukova, Fedorov’un pozisyonunu koruduğunu ancak Devlet Başkanı Zelenskiy’den tam bir siyasi destek alamadığını belirtti.

Diğer yandan ülkede geniş takipçi kitlesi bulunan bazı sosyal medya mecralarında, bakanın denetimindeki İHA ihalelerinde yolsuzluk yapıldığına dair iddialar içeren ve siyasi yıpratma kampanyası olarak yorumlanan paylaşımlar yapılmaya başlandı. Fedorov ise bu iddiaları kesin bir dille reddetti.

Devlet Başkanı Zelenskiy’nin seçim kampanyalarını da yöneten ve başkana yakınlığıyla bilinen Fedorov’un adı, yakın zamanda boşalan başbakanlık koltuğu için de geçiyor. Siyasi analistler bu adımı, bakanlık makamındaki reform projesinin sonlandırılması ve bir geri çekilme olarak okuyor.

Baskılara rağmen görevinde kalacağını belirten Fedorov, “Başkan bana vicdanıma göre hareket etmemi söyledi. Birçok insan bana saldırıyor, evet bu beni endişelendiriyor ama ne yapabilirim? Birilerine boyun eğerek bu görevden ayrılmak istemiyorum” diye konuştu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English