Diplomasi
YDAM panelinde uzmanlar İran savaşının diplomatik ve askeri boyutlarını inceledi

Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi (YDAM) tarafından Ankara’da düzenlenen “İran Savaşı ve Sonuçları” başlıklı panelde, devam eden askeri çatışmanın küresel güç dengelerine, bölgesel ittifaklara ve küresel ekonomiye etkileri detaylı biçimde değerlendirildi. Akademisyenler, emekli askerler ve gazetecilerin katıldığı oturumda, ABD’nin Körfez’deki askeri hegemonyasının zayıfladığı, savaşın çok kutuplu yeni bir uluslararası düzenin inşasını hızlandırdığı ve Türkiye’nin süreçte bölgesel ekonomik entegrasyon projelerine öncülük etmesi gerektiği ifade edildi.
Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi (YDAM) tarafından Türkiye-Çin Dostluk Vakfı ev sahipliğinde Ankara’da düzenlenen “İran Savaşı ve Sonuçları” başlıklı panelde, devam eden çatışmaların uluslararası sisteme etkileri masaya yatırıldı.
Oturum Başkanlığını Diplomatik Club Başkanı Ahmet Doğan’ın üstlendiği panele, Prof. Dr. Şükrü S. Gürel, Emekli Tümamiral Dr. Deniz Kutluk, Gazeteci/Yazar Alptekin Dursunoğlu ve Prof. Dr. Hasan Ünal konuşmacı olarak katıldı.
Oturum Başkanı Ahmet Doğan, toplantının açılışında yaptığı konuşmada, askeri ve siyasi boyutların ötesinde savaşın ortaya çıkardığı ekonomik tablonun ciddiyetine dikkat çekti. Geçen yıldan bu yana ortaya çıkan ekonomik sıkıntıların altını çizen Doğan, “Bu savaşın etkilerinin ne olacağıyla ilgili bir araya geldik. Ekonomik sıkıntılar sigorta primlerinin artışından, akaryakıt ücretlerinin artışından, banka finans maliyetlerinin ve faizin artışından gıda maliyetlerine kadar birçok ekonomik sebebi barındırıyor ve dünyayı nereye kadar taşıyabileceğini sorgulamak lazım” ifadelerini kullandı.
“Çevreleme politikası çökecektir”
Panelin ilk konuşmacısı olan Prof. Dr. Şükrü S. Gürel, meselenin ekonomik boyutlarına değinerek, 1974 yılında petrol fiyatlarının dört kat arttığı dönemi hatırlattı. Bu artışın Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) zorlamasıyla gerçekleştiğini belirten Gürel, “Petrol fiyatlarının dört kat artması Amerika Birleşik Devletleri’nin Japonya ve Avrupa ile petrol fiyatlarını eşitlemesi anlamına geliyordu. Kendi içinde petrol üretimi maliyetli olduğu için, petrol ithal eden ülkelere karşı endüstriyel üretimde daha pahalı bir girdi yaratıldı” şeklinde konuştu.
ABD’nin günümüzde Avrupa’ya kaya petrolü (shale oil) satma hedefinde olduğunu belirten Gürel, “ABD Başkanı Donald Trump’ın hesaplarından bir tanesinin bu olabileceğini göz ardı etmemek lazım. Ancak asıl mesele daha büyük. İşin başında İran’da rejim değişikliği hedeflendi. Ancak hesaplar tutmadı; çünkü İran’da Türkleri ve Kürtleri harekete geçirebilecek bir imkan bulamadılar. Türkleri harekete geçirme düşüncesi son derece akıldışıydı; zira Türkler İran’ı uzun yıllar yöneten asli bir gruptur. Kendi vatanlarına karşı harekete geçmeleri gayet saçma bir beklentiydi” değerlendirmesinde bulundu.
İran halkının dayanma gücünün İsrail ile kıyaslanamayacağını vurgulayan Gürel, savaşın küresel sistemde bir dönemin kapanmasına yol açacağını kaydetti. Yaşanan süreci 1919-1939 yılları arasındaki İki Savaş Arası döneme benzeten Gürel, Milletler Cemiyeti’nin başarısızlığı ile günümüzde Birleşmiş Milletler’in çöküşü arasında paralellik kurdu. Gürel, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Çok kutuplu bir düzene geçiş var ve bu kaçınılmaz bir şekilde oluyor. Batı ittifakının temel taşları çöküyor. ABD’nin Kore Savaşı’ndan beri dünyanın her yerinde üsler oluşturarak giriştiği çevreleme politikası iflas etmek durumunda. Bugün artık Amerika Birleşik Devletleri, Körfez’deki devletlere güvenlik sunamıyor; tam tersine onları tehlikeye sevk eden bir merkeze dönüştü. Dolayısıyla çevreleme politikası çökecektir. Ukrayna Savaşı ile beraber İran Savaşı, Amerikan üstünlüğünün sona erdiği ve petrodolara dayanan finans sisteminin ortadan kalktığı yeni bir dönemin açılışını getiriyor. Türkiye’nin bu dönemi ıskalamaması, ulusal çıkarlarına önem vermesi ve artık ümmet değil, millet çıkarları doğrultusunda bir dış politika yürütmesi gerekiyor”

Şükrü Sina Gürel
Oturum Başkanı Ahmet Doğan, Gürel’in ardından söz alarak, savaşın deniz ve ekonomi boyutlarına dikkat çekti. Trump’ın abluka açıklamalarına ve karar alma süreçlerindeki tutarsızlıklara işaret eden Doğan, “Gece üç buçukta kalkıyor bir tweet atıyor, medeniyeti ortadan kaldırıyor. Sabah kalkıyor, müzakere edeceğiz diyor. Hatta Christiane Amanpour programında artık ABD Başkanı’nın akıl sağlığının idareciliğe uygun olmadığı konuşuluyor” ifadelerini kullanarak sözü Emekli Tümamiral Dr. Deniz Kutluk’a bıraktı.
“Amerika de facto Körfez dışına ulaştı”
Emekli Tümamiral Dr. Deniz Kutluk, savaşın gidişatını analiz ettiği konuşmasında, haziran ayında yaşanan 12 günlük savaş dönemine atıfta bulundu. Bu sürecin son dört gününde İran’ın İsrail üzerinde ezici bir üstünlük sağladığını belirten Kutluk, “İsrail Amerika’ya yalvardı, Amerika da İran’a ricacı oldu. Aslında bu yaşananlar, bugünkü savaşın çıkmamasını gerektiren şartları ortaya koymuştu. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, şahsi ikbalini savaşçı ve gerilimci bir ortamda koruyabiliyor. Dört tane yolsuzluk davası var ve mahkemeyi erteletebilmek için başkomutan vasfıyla gerilimi sürdürüyor” dedi.
Finans kapital dünyasının bölgedeki doğal kaynaklara el koyma iştahına da değinen Kutluk, İran’ın 2.40 trilyon dolarlık doğal kaynaklarının hedef alındığını belirtti. ABD’nin küresel itibarının büyük yara aldığını vurgulayan Kutluk, şu verileri paylaştı:
“İran, Birleşmiş Milletler rejiminin usullerine göre ABD ile müzakere ararken iki kez Amerikan-İsrail saldırısına maruz kaldı ve meşru müdafaa hakkını kullandı. Rejim değişikliği safsatasıyla başlatılan bu harekat hiçbir sonuç vermezken, İran’da yeni seçilen liderler gidenlerden daha az uzlaşmacı. Bir Amerikan kara harekatı intihar olacaktır. Büyük ölçüde askerlerin öldürüleceğini veya esir alınacağını tüm uzmanlar belirtiyor. Hava harekatında ise İran asimetrik bir teknoloji ile karşı koydu. 40 gün devam eden çatışma, ABD’nin öncülük ettiği 10 maddelik bir uzlaşmayla masaya taşındı. Ancak saldırıya uğrayan İran, ABD’nin 20-30 yıldır Basra Körfezi’ne yığdığı 17 askeri üssün 15’ini vurarak ABD’yi bölgede askeri hareket yapamaz hale getirdi. Amerika de facto Körfez dışına ulaştı. Hukuksal olarak da bir daha bu bölgeye geri gelemeyecektir.”
ABD’nin İsfahan’daki uranyum stoklarını ele geçirmek amacıyla düzenlediği özel kuvvet harekatının başarısızlıkla sonuçlandığını belirten Kutluk, “Ağır askeri araç kayıpları oluştu, 6-7 hava vasıtası kaybedildi ve sansürlense de 17 ile 30 arasında can kaybı yaşandığı tahmin ediliyor” bilgisini aktardı. Savaşın sivil bilançosuna da dikkat çeken Kutluk, ABD Hava Kuvvetleri’nin 13 bin saldırı gerçekleştirdiğini, 16 bin binanın isabet aldığını, İran tarafında 2 bin can kaybı ve 26 bin yaralı olduğunu; buna mukabil İsrail’de de 8 bine yakın yaralı bulunduğunu ve kritik askeri tesislerin füze yağmuru altında kaldığını kaydetti.
İran’ın hipersonik füzelerinin savaşın oyun değiştiricisi olduğunu ifade eden Kutluk, Hürmüz Boğazı’nın durumuna ilişkin olarak, “Hürmüz Boğazı dosta açık, düşmana kapalı ve tarafsızlara ücretli konumda İran tarafından işletiliyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde askeri güç kullanımını içeren karar tasarısı Rusya ve Çin tarafından veto edildi. Almanya, Fransa ve İngiltere gibi müttefikler ABD’ye destek vermedi. İran’ın savaştaki kayıplarını artan petrol gelirleriyle telafi edebileceği görülüyor” değerlendirmesini yaptı. Kutluk ayrıca, MIT Profesörü Theodore Postol’un analizlerine atıf yaparak, konvansiyonel İran ile nükleer İsrail arasında bir dehşet dengesi kurulduğunu ve nükleer eşiğin aşılabileceği riskini vurguladı.

Deniz Kutluk
Oturum Başkanı Ahmet Doğan’ın bölge uzmanlığına vurgu yaparak söz verdiği Gazeteci/Yazar Alptekin Dursunoğlu ise İran’ın 1979 devriminden bu yana süregelen tarihsel direniş serüvenini anlattı.
“İsrail işgal ettiği bir Arap toprağından direnişle çekildi”
Dursunoğlu, 11 Şubat 1979 tarihinin bölge için büyük bir dönüm noktası olduğunu belirterek, “İsraillilerin tabiriyle, İsrail dünyadaki en büyük konsolosluğunu kaybetti ve o bina Filistin direnişine verildi” dedi. Devrimin hemen ardından 22 Eylül 1980’de Saddam Hüseyin’in İran topraklarını işgal ettiğini hatırlatan Dursunoğlu, o dönemde İran ordusunun zayıf olduğunu ve rejimin düşme ihtimalinin yüksek görüldüğünü aktardı.
Saddam Hüseyin’in Batı ve Arap rejimlerinden sınırsız destek aldığını, buna karşın İran’ın ağır bir silah ambargosu altında kendi imkanlarıyla direndiğini belirten Dursunoğlu, “İran, bu süreci 8 senelik bir yıpratma savaşına yaydı. İsraillilerin tabiriyle bir Sisyfos metaforuna dönüşmüştü; İran mücadele ediyor, ancak Saddam sürekli yeni silahlarla donatılıyordu. Sonunda İran, 598 sayılı BM ateşkes kararını kabul etti” ifadelerini kullandı.
1990’lı yıllardan itibaren ABD’nin Körfez’de yeni bir düzen kurma, İran’ın ise buna karşı stratejik derinlik sağlayan bir direniş cephesi oluşturma çabasına girdiğini belirten Dursunoğlu, İsrail’in Arap dünyasında kabullenilmesi sürecine dikkat çekti. Dursunoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
“1978’de Camp David, 1993’te Oslo Anlaşması ile İsrail’in bölgede meşruiyet kazanma süreci ilerledi. Buna karşı Hizbullah, İran ve Suriye’nin stratejik ilişkilerinin bir meyvesi olarak 1986’dan itibaren varlık göstermeye başladı. 2000 yılında ise İsrailliler Lübnan’ı terk etmek zorunda kaldı. İsrail işgal ettiği bir Arap toprağından direnişle çekildi. 2003 yılında ABD’nin Irak işgali, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında bölgeyi şekillendirme hedefi taşıyordu. Ancak General Kasım Süleymani’nin askeri ve diplomatik hamleleriyle ABD büyük bir fiyasko yaşadı. Amerika’nın kurmak istediği Şii-Irak model devleti kurulamadı; tam tersine 2005 yılından itibaren Arap rejimleri ABD’den ‘işgalci güçler’ olarak bahsetmeye başladı. Bunun üzerine Ürdün Kralı Hüseyin’in ağzından ‘Şii Hilali’ kavramı dolaşıma sokuldu.”
2011 Arap Baharı ile birlikte direnişin kalesi olarak görülen Suriye’nin hedef alındığını belirten Dursunoğlu, “8 Aralık 2024’te Suriye’nin düşmesinden sonra artık mutlak bir İsrail liderliğinde bölge düzeni kurulmak istendi. 7 Ekim süreciyle başlayan denklemde İsrail, Gazze’de soykırım yaptı, Lübnan’ı bitirdi. Geriye İran kaldı. Biz şu an bu sürecin finalini, tabiri caizse Armageddon’u yaşıyoruz” şeklinde konuştu.

Alptekin Dursunoğlu
Oturum Başkanı Ahmet Doğan’ın İsrail’in Türkiye’yi de hedef tahtasına koyduğuna dair uyarısının ardından panelin son konuşmacısı Prof. Dr. Hasan Ünal söz aldı.
“Çok kutupluluk durdurulamaz hale gelmekle kalmadı, inanılmaz bir derecede de hızlandı”
Prof. Dr. Hasan Ünal, savaşın dünya siyasi tarihindeki belirleyici rolüne değinerek, “Bu savaş, tarihi bir savaş olmanın ötesinde tarihi yapan bir savaştır. İleride tarihçiler, ABD’nin askeri zaaflarının ortaya çıktığı bu savaşa özel bir önem atfedecekler” değerlendirmesinde bulundu.
Rusya’nın Ukrayna’daki askeri harekatının tek kutuplu dünya düzenine karşı bir itiraz başlattığını, ancak İran savaşının bu süreci nihai bir noktaya taşıdığını belirten Ünal, “Füze teknolojisinin, bilhassa hipersonik füzelerin yaygınlaşması savaş tarihini değiştirdi. ABD’nin devasa uçak gemilerinin ve savaş gruplarının insansız araçlar ve hipersonik füzeler karşısında etkisiz kaldığını ilk defa bu savaşta gördük. Amerikalılar bu insansız deniz araçlarına öfkeden dolayı ‘sivrisinek filoları’ diyorlar” dedi.
Bu gelişmelerin ardından hiçbir devletin ABD’ye güvenerek savaşa girmeyeceğini belirten Ünal, Tayvan örneğini vererek, “Çok kutupluluk durdurulamaz hale gelmekle kalmadı, inanılmaz bir derecede de hızlandı. Üstelik bu, Batılı olmayan bir çok kutupluluk sistemidir” ifadelerini kullandı.
ABD’nin Orta Doğu’daki gücünün zayıfladığını ve İsrail lobisinin dahi İsrail’e yönelik tepkilerden çekinerek tutum değiştirmeye başladığını kaydeden Ünal, “MAGA hareketinin içindeki önde gelen isimler, ‘Bu başkanı bu işe kim zorladı, kim şantaj yaptı?’ diye soruyor ve oklar İsrail lobisine dönüyor. Tucker Carlson gibi isimler İsrail aleyhine şiddetli yayınlar yapıyor” bilgisini aktardı.

Hasan Ünal
Türkiye’nin bu süreçte bölgesel bir ekonomik entegrasyon projesi başlatması gerektiğini vurgulayan Ünal, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
“Türkiye’nin inisiyatifiyle, Avrupa Birliği’nin ilk yıllarındaki gibi çok ciddi bir ekonomik entegrasyon, sanayileşme ve tarım yatırımları projesi hazırlanmalıdır. Türkiye, İran, Mısır ve Suudi Arabistan buna öncülük etmelidir. Bölgede muazzam bir finansman, nitelikli iş gücü ve tüketici nüfus var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dengeli dış politikası başarılıdır; ancak savaşın başında İran’a insani ve tıbbi yardım gönderilmemesi bir eksiklikti, neyse ki birkaç gün önce bu adım atıldı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın savaşın dördüncü günündeki istihbarat ve teknoloji odaklı açıklamaları ile Riyad’daki bildiriye imza atılması ise doğru adımlar değildi. Türkiye’nin, Körfez ülkelerini de kapsayacak biçimde savunma sanayii işbirliklerini de içeren, İran’a karşı değil, bütünleştirici bir bölgesel kalkınma ve güvenlik projesine odaklanmasının tam zamanıdır.”
Diplomasi
Emekli Yarbay Daniel Davis: Artık 1992’de değiliz, ABD askeri üstünlüğünü kaybetti

Editörün notu: ABD ordusundan emekli Yarbay Daniel Davis, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki sunumunda Washington’ın 1992 sonrasına ait tek kutuplu askeri üstünlüğünü kaybettiğini belirtti. Amerikan yönetiminin ve Avrupalı müttefiklerin yeni askeri gerçeklikleri okuyamadığını belirten Davis; Çin, Rusya ve İran’ın değişen dengelerin tamamen bilincinde olduğunu ifade etti. Karabağ Savaşı ve Ukrayna cephesinde Bayraktar TB2 gibi İHA sistemlerinin geleneksel zırhlı harp doktrinlerini geçersiz kıldığını, ABD’nin ise insansız sistemler yarışında rakiplerinin çok gerisinde kaldığını vurguladı. İran’ın dağ altı tesisleri ve balistik füze kapasitesiyle güçlü bir savunma hattı kurduğunu dile getiren kıdemli subay, askeri dayatmalar yerine gerçekçi diplomasiye dönülmesi gerektiğini kaydetti.
Size son dakika bir haberim var: Artık 1992 yılında yaşamıyoruz. Anlaşılan bu haberi benim vermem gerekiyor; zira hem Washington’da hem de Avrupa’da bunu henüz idrak edememiş görünenler var. Oysa 1992’de Amerika Birleşik Devletleri, kurduğu koalisyonla Irak ordusunu rekor sürede darmadağın ettiği Çöl Fırtınası Harekâtı’ndan henüz yeni çıkmıştı.
Sovyetler Birliği dağılmış, Varşova Paktı tarihe karışmıştı. Ayakta kalan Rus ordusunun donanması limanlarda paslanmaya terk edilmişti; konvansiyonel düzeyde hiçbir varlık gösteremiyordu. Elbette nükleer silahları mevcuttu ancak konvansiyonel sahada koca bir sıfırdan ibaretti. Çin ise esasen piyadeye dayalı bir ordu niteliği taşıyordu.
İşte o tarihe kadar ABD, küresel sahnede kesin biçimde mutlak askeri güç konumundaydı. Güç intikalini herkesten daha iyi icra edebiliyor, bunu konvansiyonel olarak sahaya yansıtabiliyorduk; üstelik nükleer cephanemiz de arkamızdaydı.
Oysa artık 1992’de değiliz. ABD ise sanki hâlâ 1992 yılındaymışız, hâlâ tek kutuplu dünyanın rakipsiz askeri gücü bizmişiz gibi hareket ediyor. Fakat bu konuda ne Çin’in kafası karışık ne de Rusya’nın. Artık İran da durumun gayet farkında. Gezegendeki en kudretli askeri kuvvet olmadığımızı hepsi çok iyi biliyor.
Karşınızda Başkan Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ve Temsilciler Meclisi Başkanı Johnson gibi isimler var. Durmaksızın, tarihin ve gezegenin gelmiş geçmiş en güçlü askeri kuvveti olduğumuzu, hiç kimsenin yanımıza bile yaklaşamayacağını yineliyorlar. Doğrusu bize yaklaşan pek çok aktör var; üstelik hemen yanı başımıza değil, tam karşımıza dikilecek kadar yakınlar.
Yirmi birinci yüzyılda askeri harekâtları hâlâ yirminci yüzyıl kafasıyla yürütmeye çalışıyoruz. Çağın fersah fersah gerisinde kaldık ve bunun sonuçları son derece ağır oluyor.
Arkanızda bunu icra edecek askeri kudret yoksa tek kutuplu bir güç olamaz, insanlara ne yapacaklarını dikte edemez ve üzerlerinde hâkimiyet kuramazsınız. Biz artık öyle bir orduya sahip değiliz. Bu gerçek, bizim dışımızdaki herkes için gün gibi ortada.
İşin en tehlikeli yanı da liderlerimizin söylediklerine sahiden inanması; en güçlü ordu olduğumuzu ve canımızın istediği her şeyi yapabileceğimizi düşünmeleri.
Ne yazık ki bu yanılsamanın doğru göründüğü en talihsiz örneklerden biri Venezuela oldu. Bir meslektaşımın deyişiyle Başkan Trump orada “yıkıcı bir başarı” elde etti. Birçok kişi kendisini türlü sorunlar çıkabileceği konusunda uyarmıştı; nitekim Venezuela halkı gerçekten direnseydi bu sorunlar yaşanırdı da.
Ancak içeriden istihbarat aldığımız ve iş birliği yapan bazı unsurlar bulunduğu için neredeyse kansız bir darbe gerçekleşti. Yine de 80 civarında insan hayatını kaybetti; yani onlar açısından hiç de kansız sayılmazdı, fakat Trump için büyük bir başarı oldu.
Böylece meselenin sarpa saracağını, zorlaşacağını ya da yeni bir Vietnam’a dönüşeceğini öne süren bütün o muhaliflerin aklını kaçırdığı sonucuna vardı. Artık atacağı her adımın tutacağını sanıyor.
İran’a girebileceğimiz, belki Küba’ya, hatta yakın zamana kadar Grönland’a bile uzanabileceğimiz inancıyla hareket ediyor. Kısacası yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını zannediyor.
Oysa durumun hiç de öyle olmadığını tüm çıplaklığıyla kanıtlamış bulunuyoruz. Zaten birkaç gün önce sizinle de tam olarak bunu konuşuyorduk.
Eski bir tank subayı olarak Çöl Fırtınası’nda bizzat savaştım. Bilginiz olsun diye söylüyorum; İkinci Dünya Savaşı’ndan o güne kadarki en büyük tank çarpışması olan 70 Easting Muharebesi’nde yer aldım. 2000’li yıllarda Almanya’daki ABD 1. Zırhlı Tümeni bünyesinde zırhlı süvari taburunun ikinci komutanıydım; personelin eğitiminden ve muharebeye hazırlanmasından sorumluydum. O dönem modern savaş buydu.
Bu görev, yine konvansiyonel yöntemlerle yürüttüğümüz 2003 Irak Savaşı’nın sonrasına denk geliyordu. Yeri gelmişken belirteyim, artık 2003 yılında da değiliz. Çünkü o çatışmalarda hava kuvvetlerine, İHA gücüne ya da balistik füze cephanesine sahip bir düşmanla karşılaşma endişemiz yoktu; bu tür tehditlerin hiçbirini dert etmek zorunda değildik.
İran’ın açıkça gözler önüne serdiği üzere, füzelerin sahadaki varlığı sebebiyle, 1991’de Çöl Fırtınası ile başlayıp sonraki yıllarda yürüttüğümüz türden bir savaşı bugün vermemiz imkânsız.
2020 yılındaki Ermenistan-Azerbaycan Savaşı ve Bayraktar TB2 İHA’larının kullanımı, konvansiyonel harbin ebediyen ve kökten değiştiğini kanıtladı. Amerikan ordusunda, özellikle de kara kuvvetlerimizde köklü bir dönüşüm yaşanacağını; hatta dünya genelindeki tüm kara unsurlarının bunu göreceğini düşünmüştüm.
Oysa artık karada, daha 2003’te Bağdat’ta yaptığımız gibi savaşamazsınız; bunu tekrarlamak mümkün değil. Sahaya toplu birlikler ve zırhlı araçlar yığdığınız an, tanklarınız ne kadar gelişmiş olursa olsun havaya uçacaktır. Aynı durum zırhlı birlikler için de geçerli; artık toplu halde intikal edemezsiniz. Dolayısıyla savaşmak için yeni yöntemler geliştirmek zorundasınız.
Şaşırtıcı biçimde Rusya da bu dersi hemen kavrayamadı; 2022’de Ukrayna’ya yönelik ilk harekâtlarında çağın gerisindeydiler. O aşamada Ukrayna aslında daha ilerideydi; nitekim ilk safhalarda Bayraktar TB2 İHA’larını kayda değer bir etkiyle kullandılar.
Fakat Rusya toparlandı, vaziyeti kesin olarak çözdü ve bana göre şu anda küresel ölçekte lider konuma yerleşti. Ukrayna da bu konuda çok yakın ve son derece yetkin; ancak Rusya özellikle hacim ve ölçek bakımından onların önüne geçti. Biz ise fersah fersah gerideyiz. Hâlâ yirminci yüzyılda çakılı kaldık, arayı kapatamadık bile. Durumu özetlemek gerekirse: 2027 sonuna kadar muhtelif türlerde yaklaşık 300 bin İHA edinmeyi planlıyoruz.
Rusya bu miktarı ne kadar sürede üretiyor dersiniz? İki haftada, belki de daha kısa bir sürede. Kısıtlı imkânlarına rağmen Ukrayna da öyle; üstelik katbekat daha ucuza mal ediyorlar. Asıl can alıcı nokta da bu. Bizim zihniyetimiz ise hâlâ salyangoz hızıyla ilerliyor; olup biteni kavrayamıyoruz.
Artık herkese ne yapacağını dikte edemeyiz fakat hâlâ bunu deniyoruz. Bu yüzden Başkan Trump, elindeki nüfuzu Rusya-Ukrayna savaşını sonlandırmak için kullanmaya yanaşmıyor.
Ukrayna’nın Rusya’nın içlerini vurmasına yardım etmeyi sürdürebileceğimize ve işleri zorlaştırarak bir hayal dünyasında Rusya’ya “Pekala, ne haliniz varsa görün, Ukrayna ne istiyorsa yapalım, savaşı onların şartlarıyla bitirelim” dedirtebileceğimize dair bir kuruntuya sarılıyor. Bunu dile getirmek bile abes, ancak tam olarak bu hayal doğrultusunda hareket ediyoruz.
Belirli bir açıdan bakıldığında, İran’a karşı yürüttüğümüz savaş çok daha anlamsız. Daha savaş başlamadan önce bas bas bağırıyor, askeri yollarla bir zafer kazanılamayacağını haykırıyordum.
İran’ın savunma düzenine, balistik füzeleri ve İHA’larıyla kurduğu taarruz sistemlerine ve Rusya’dan alıp geliştirdikleri -ki Rusya da bu teknolojileri ilerletip muhtemelen bir kısmını geri aktarmıştır- donanıma bakmanız yeterli.
İran bu kabiliyete sahip; 2003’te yürüttüğümüz savaştan ders çıkardılar. Bütün fabrikalarınızı Amerikan füzelerinin kolayca vurabileceği açık hedefler halinde yer üstünde tutmayın, erişemeyeceğimiz dağların altına gömün dediler ve bunu harfiyen uyguladılar.
Sonuç olarak, PAC-3 veya THAAD önleme sistemlerimizle kurduğumuz savunma gücü ne olursa olsun, ateşledikleri her hedefi vurabileceklerini gösterdiler. Savunmamız yetersiz kalıyor; İran nişan aldığı yeri vuruyor.
İran’ın bugüne kadar sergilediği itidal hayret verici; zira isteselerdi Orta Doğu’yu çoktan ateşe verebilirlerdi. Bu durum hem ulusal güvenliğimizi hem de küresel ekonomik dengeleri yerle bir ederdi. Şimdilik bunu yapmadılar.
Fakat görüyorsunuz, Başkan Trump geçen gün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda o cafcaflı konuşmasını yaptı. Belki aranızdan görenler olmuştur; hemen ertesinde buna dair bir değerlendirme yayımladım.
Bir Amerikalı olarak hem utandım hem de öfkelendim. Çünkü aklıma John F. Kennedy ve Eisenhower gibi, insanlarla ortak bir zemin bulmayı, barış için çabalamayı telkin eden o büyük Amerikalı liderler ve yaptıkları unutulmaz konuşmalar geliyor.
Oysa Trump burada kendini adeta tanrı yerine koyup İran’a ya barış ve güvenlik bahşedeceğini ya da ülkeyi haritadan sileceğini söylüyor. Elbette bunu konvansiyonel silahlarla başaramayacağınıza göre, kastettiği neredeyse kesin olarak nükleer silahlar.
Bunu açıkça telaffuz etmedi belki; fakat zihninden ne geçerse geçsin, bunu yapabileceğimizi varsayıyor. Oysa yapamayız. Çok sayıda İranlıyı katledebiliriz, bundan şüphe yok; ancak ne askeri kapasitelerini yok edebilir ne de diğer bölgelerde yaratacakları yıkıcı etkinin önüne geçebilirsiniz.
Tanrı’ya dua ediyorum, dilerim Amerika Birleşik Devletleri aklıselime kavuşur ve artık 1992’de yaşamadığımızı, insanlara öylece buyruk veremeyeceğimizi nihayet idrak eder.
Hâlâ bir çıkış yolu var. Aklımızı başımıza toplarsak, hem Rusya-Ukrayna savaşında hem de İran krizinde bir çıkış kapısı mevcut. Üstelik teslim olmak zorunda da değiliz; yalnızca gerçekleri kabul etmemiz yeterli.
Ancak bunu yapmaz, hâlâ tek hâkim güç olduğumuz, takvimlerin 1992’yi gösterdiği ve herkesin emirlerimize boyun eğmek zorunda kaldığı zannıyla bu yolda körü körüne ilerlersek, neticesi herkes adına bir felaket olacak.
Amerikalılardan ziyade Avrupalıların tavrına şaşıyorum. Birçok Amerikalı liderin tutumu midemi bulandırıyor; fakat Avrupalılar beni asıl hayrete düşüren taraf, çünkü bütün bu gerçekler gün gibi ortada. Görmek hiç de zor değil.
Ne yapmaya kalkıştığımızı, nerede çuvalladığımızı görüyorsunuz. Rusya-Ukrayna savaşında geçen neredeyse beş yıllık süreçten, İran’da harcanan onca yıldan bahsediyorum; askeri açıdan hiçbir şey sonuç vermiyor. Buna rağmen bir sonraki seferde işe yarayacağını iddia edip duruyoruz.
Trump kalkıp “Şunu yapmazlarsa ben de bunu yapmam” diyor. Yapamazsınız. Bakın, Suudi Arabistan bu işin yürümeyeceğini anladı; son gerilimde Trump’a saldırmaması için yalvardılar, zira namlunun ucunda olduklarını ve yerle bir edilebileceklerini biliyorlardı. Petrol üretim altyapılarını kaybettiklerinde ayakta kalıp kalamayacakları meçhul.
Artık vaktimiz geldi. Buradaki buluşmanın beni bu denli heyecanlandırmasının, daveti tereddüt etmeden kabul etmemin sebebi de bu: İstediği her şeyi anında yapabilecek baskın bir askeri güç olmadığımızı kabullenmek zorundayız.
Bu kabulleniş hayırlı bir şey; zira her şeyi yapabileceğinizi sandığınızda, “Dediğimi yapmazsan seni öldürürüm” kibrine kapılıyorsunuz ve çok fazla insan canından oluyor. Oysa bunun adı diplomasi değil.
İran’a karşı sergilediğimiz tavırların çoğu diplomasiyle uzaktan yakından uyuşmuyor. “Şartlarımızı kabul ederseniz canınızı bağışlarız” diyoruz; diplomasi bu değil.
Artık onların da direnme kabiliyeti var ve direnecekler. Rusya da bu baskıya boyun eğip “Madem bizi vuracaksınız, o halde her dediğinizi yapalım” demeyecektir. Bunu asla yapmazlar; çünkü bu durum onlar için de varoluşsal bir tehdit teşkil ediyor.
Bütün bu hakikatler apaçık ortada. Tanrı’dan tek dileğim, iş işten geçmeden önce yeniden akıl ve mantık çizgisine dönecek bir yol bulabilmemiz.
Zira hem Orta Doğu’da hem de Avrupa’da nükleer eşiğin aşılma ihtimali haddinden fazla yüksek. Nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, böyle bir gelişme tüm insanlık adına felaket anlamına gelir.
Diplomasi
G20 ticaret bakanları açıklamasına tek itiraz Çin’den geldi

G20 ticaret yetkilileri bu hafta Milwaukee’de bir araya geldi ve küresel çelik arz fazlasıyla mücadeleye yönelik yeni bir anlaşma duyurdu.
“Milwaukee Çerçevesi”, ülkeleri piyasayı bozan sübvansiyonları kısıtlamaya ve çelik ithalatı ile ticaretin kuralları dışına çıkarılmasının izlenmesini artırmaya çağırıyor.
Ayrıca, olası gümrük vergileri de dahil olmak üzere, kapasite fazlasına karşı “kanıta dayalı önlemleri” destekliyor.
Bu anlaşma, Eylül ayında Kuzey Carolina’nın Asheville kentinde düzenlenen G20 maliye bakanları toplantısında varılan daha geniş kapsamlı bir mutabakatın ardından geldi.
Toplantıda ABD ve diğer neredeyse tüm G20 ekonomileri, büyük ve kalıcı ticaret dengesizliklerinin diğer ülkelere zarar verebileceği konusunda mutabık kaldı.
Büyük ticaret fazlası olan ülkelerden, büyüme için ihracata aşırı bağımlı hale getiren politikalarını gözden geçirmelerini isteyen bir bildirgeyi imzaladılar.
Çin, bu bildirgeye itiraz eden tek G20 üyesi oldu.
Axios’a göre giderek daha fazla ülke, Donald Trump’ın küresel ticaretteki sorunlara ilişkin argümanının temel bir unsurunu benimsiyor. Üstelik bu durum, Trump’ın uyguladığı gümrük vergilerinin dünya ekonomisini sarsmasına rağmen gerçekleşiyor.
On yıllardır hükümetler, aşırı çelik üretimi de dahil olmak üzere küresel ticaretteki dengesizlikler konusunda uyarıda bulunuyorlar.
Değişen şey ise, yerli sanayilere verilen zararı kabul etme ve onları koruma konusundaki istek.
ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, konferansın aralarında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çoğu ülke bu küresel sorunlara katılıyor, insanlar teşhise katılıyor fakat harekete geçmekten çekiniyorlar,” dedi.
Greer’e göre Milwaukee anlaşmasının “2015 yılında gerçekleşmesi” mümkün değildi.
Greer şöyle konuştu:
“Diğer tüm ülkeler, ABD pazarına erişimlerini sürdürmek istiyorlarsa uluslararası sistemi yeniden düzenlememiz gerektiğini biliyorlar. Yaratıcı fikirler, yeni yapılar ve tutarlı planlar ortaya koydukça, onlar da bu sürece katılıyorlar.”
AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, salı günü Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezinde Greer ve imalat sektöründen CEO’larla düzenlenen yuvarlak masa toplantısında, yönetimin kapasite fazlası konusuna odaklanmasını olumlu karşıladı.
Greer, “Ticaret komiseri ve diğerleri de dahil olmak üzere Avrupa’daki pek çok kişinin bu konu hakkında oldukça net bir görüşe sahip olduğunu düşünüyorum… Onlar, bizim 10 yıl önce atmaya başladığımız bazı adımları atmaya başlıyorlar,” dedi ve Avrupa’nın kendisinin de küresel kapasite fazlasına katkıda bulunduğuna inandığını ekledi.
ABD’nin ticaret ortakları, Washington ile birlikte çözmeye çalıştıkları bazı sorunları hedef alan gümrük vergileriyle ya da bu vergilerin uygulanma olasılığıyla karşı karşıya kalıyor.
Kanada’nın ABD’ye yaptığı çelik ihracatının çoğu %50’lik bir gümrük vergisiyle karşı karşıya.
Ülkenin ticaret yetkililerinden biri Milwaukee’ye vardığında, belirli Kanadalı ürünlere yönelik bir ithalat yasağı yürürlüğe girdi.
Greer ayrıca 16 ekonomideki kapasite fazlası ve üretimi de soruşturuyor ve bu soruşturmalar nihayetinde yeni gümrük vergilerinin önünü açabilir.
Greer, yuvarlak masa toplantısındaki gerginliği kabul ederek, ABD ile ticaret ortakları arasında anlaşmazlıklar olabileceğini ama yine de başka yerlerdeki üretim fazlası konusunda ortak endişeleri paylaştıklarını belirtti.
Dış ticaret bakanları dün öğleden sonra, Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezine 1,5 mil (yaklaşık 2,4 km) uzunluğundaki bir yolculuk için otobüslere bindi ve burada fabrika tesisini gezdi.
Bu “saha gezisi”, Trump yönetiminin teşvik etmek istediği türden ileri düzey yerli üretimi sergilemeyi amaçlıyordu.
Rockwell, bakanlara gezi için çelik burunlu spor ayakkabılar hediye etti (bu ayakkabılar Vietnam’da üretilmişti).
Fabrikalarda kullanılan otomasyon teknolojisi üreten Rockwell, ABD’deki tesislerine, insan kaynağına ve teknolojiye 2 milyar dolarlık yatırım yapıyor.
Fakat gümrük vergileri de bu üreticinin maliyetlerini artırıyor. Rockwell, yaz aylarında yatırımcılara bazı müşterilerinin projelerini ertelediğini bildirdi.
CEO Blake Moret, şirketin kazanç açıklamasında, “Gümrük vergileri ve enflasyon açısından bu kadar dalgalı bir ortamda, müşteriler iş planlarının maliyet tarafının sağlam olduğundan emin olmak istiyorlar,” dedi.
Diplomasi
Tayvan, Xi-Trump zirvesinin ardından gelen F-16V teslimatını memnuniyetle karşıladı

Tayvan, ayrı bir milyarlarca dolarlık silah paketine ilişkin ABD başkanlığı tarafından getirilen askıya alma kararına rağmen, uzun süredir ertelenen iki adet F-16V savaş uçağının teslimatını, ABD’nin askeri desteğinin devam ettiğinin bir göstergesi olarak değerlendirdi.
Cuma günü doğudaki Taitung ilçesindeki Chihhang Hava Üssü’ne ulaşan iki tek kişilik uçak, 1997 yılında orijinal F-16A/B filosunun teslimatlarının başlamasından bu yana adanın aldığı ilk yeni F-16’lar.
Önceki versiyonlarla karşılaştırıldığında, F-16V konfigürasyonu Northrop Grumman APG-83 aktif elektronik taramalı dizi radarını, güncellenmiş aviyonik sistemleri ve geliştirilmiş hedef tespit ve izleme yeteneklerini içermektedir.
Bu iki uçak, ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk görev dönemi sırasında, Ağustos 2019’da Washington tarafından onaylanan 247,2 milyar NT$ (7,76 milyar ABD doları) tutarındaki 66 adet F-16V satışının bir parçası.
İki uçağın, geçen hafta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in ABD’ye yaptığı devlet ziyaretinden yaklaşık bir ay önce, ağustos ayı sonunda Tayvan’a ulaşması bekleniyordu. Ne Taipei ne de Washington, gecikmeyle ilgili kamuoyuna bir açıklama yapmadı.
Kongre’nin gayri resmi incelemesinden geçen, Taipei’ye yönelik yaklaşık 14 milyar ABD doları değerindeki ayrı bir silah paketi ise başkanın onayı beklenirken askıda kalmaya devam ediyor.
Trump’ın Xi’yi sıcak bir şekilde karşılamasının adada bir miktar belirsizliğe yol açmasının ardından, cuma günkü teslimat Tayvan’ın iktidar partisi Demokratik İlerleme Partisi (DPP) tarafından memnuniyetle karşılandı.
Tayvanlı lider William Lai Ching-te, Tayvan’ın kendini savunmasına yönelik “uzun vadeli desteği” ve iki taraf arasındaki güvenlik işbirliğini derinleştirmeye devam ettiği için Washington’a teşekkür etti. Ayrıca, bu teslimatı bölgesel istikrarla ilişkilendirerek, bunun ABD’nin “güvenliği ilerletmek için Tayvan dahil Hint-Pasifik ortaklarıyla birlikte çalışma” taahhüdünü gösterdiğini belirtti.
Demokrasi İlerleme Partisi (DPP) milletvekili Chen Kuan-ting de, bu teslimatın zirveden bu yana ABD’nin silah satışlarında “yapısal bir değişiklik” olmadığını gösterdiğini belirtti.
Buna karşılık, muhalefetteki Kuomintang milletvekili Ma Wen-chun, uçakların gelmesinin programdaki gecikmelerden dikkatleri başka yöne çekmemesi gerektiğini belirterek, savunma bakanlığını kalan uçaklar için net bir takvim sunmaya çağırdı. “İkisi geldi; kalan 64’ü de zamanında gelmelidir” dedi.
Tayvan Savunma Bakanlığı başlangıçta 66 savaş uçağının tamamını yıl sonuna kadar teslim almayı umuyordu, ancak program planlanan takvimin çok gerisinde kaldı. Tayvanlı yetkililer, takvimi etkileyen başlıca faktörler arasında üretim hattının yer değiştirmesini ve tedarik zincirindeki aksaklıkları gösterdi.
Savunma Bakanı Wellington Koo Li-hsiung cuma günü, yıl sonuna kadar daha fazla F-16V’nin teslim edileceğini söyledi, ancak kesin bir sayı vermedi.
İlk iki savaş uçağının teslim süreci de beklenmedik bir şekilde uzamıştı.
17 Ağustos’ta ABD anakarasından ayrılan uçaklar, Pasifik’i aşan yolculuklarında havada yakıt ikmali yaparak 21 Ağustos’ta Hawaii’deki Pearl Harbour-Hickam Ortak Üssü’ne ulaştı. Uçakların birkaç gün içinde Tayvan’a doğru yola devam etmeleri bekleniyordu, ancak bunun yerine üssünde neredeyse altı hafta kaldılar.
Tayvanlı medya ve askeri gözlemciler, teknik sorunlar, elverişsiz hava koşulları ve yakıt ikmal uçağının bulunmaması gibi çeşitli olası açıklamalar öne sürdü.
Nedeni açıklanamayan bu gecikme, Tayvan’da Washington’un, Xi’nin ABD’ye yapacağı devlet ziyaretinden kısa bir süre önce siyasi açıdan hassas bir teslimatı önlemek istemiş olabileceğine dair spekülasyonlara yol açtı.
Tayvan’ın United Daily News gazetesi, isimsiz bir kaynağa atıfta bulunarak, bu hafta bir ekipman sorununun uçağın Hawaii’de gecikmesine neden olmasının ardından Washington’un, teslimatın Xi’nin ziyareti etrafında daha fazla karmaşıklığa yol açmasını istemediğini bildirdi.
Ne ABD ne de Tayvanlı yetkililer, teslimatın zamanlamasını Xi’nin Washington ziyaretiyle ilişkilendirdi.
South China Morning Post, Xi’nin Washington ziyaretinden önce, yönetimin Tayvan’a yönelik büyük çaplı yeni silah satışlarını ertelemeyi değerlendirdiğini bildirmiş; kaynaklar, Pekin’in Xi’nin gezisi sırasında yeni anlaşmaların onaylanmamasını sağlamak için Washington’a gizlice baskı uyguladığını belirtmişti.
14 milyar ABD doları tutarındaki silah paketi, bu yılın başlarında zaten askıya alınmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington’un silah satışlarını değerlendirirken kendi askeri ihtiyaçlarını, üretim kapasitesini ve silah stoklarını yenileme gerekliliğini de göz önünde bulundurması gerektiğini vurgulamıştı.
Geçen hafta Trump ile yapılan zirve sırasında Xi, ABD’nin “Tayvan bağımsızlığına” karşı çıkacağını ve Tayvan meselesini ihtiyatla ele alacağını umduğunu yineledi.
ABD Dışişleri Bakanlığı, zirvenin ardından Tayvan’a yönelik genel ABD politikasının değişmediğini vurgulamaya çalıştı.
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi5 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Dünya Basını1 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı












