Dünya Basını
Azerbaycan-Ermenistan ihtilafı: Tarihin sonu mu yoksa yeni bir sayfa mı?

Çevirmenin notu: Azerbaycan’ın 2020’nin sonbaharında başlattığı saldırı ve ardından yaşanan çatışmalar 44 gün sürdü ve Ermeni tarafından bariz yenilgisiyle sonuçlandı. Daha sonra Rusya’nın araya girmesi ve bölgeye barış gücü birliklerini göndermesi söz konusu oldu.
Taraflar, 10 Kasım 2020’de üçlü bildiri imzaladı ve Ermenistan’ın silahlı kuvvetlerinin Karabağ’dan çekilmesi kararlaştırıldı.
Eylül 2023’e gelindiğine statüko bozuldu ve Bakü, bölgeye “terörle mücadele harekâtı” başlatmaya karar verdi. Devamında Karabağ’daki fiili Ermeni yönetiminin lideri Samvel Şahramanyan, imzaladığı kararnameyle yönetimi feshetti.
Karabağ artık Ermenistan’ın hakimiyetinden çıktı ve talep ettiği “güvenlik kuşağı” defteri kapandı. Aşağıda tercümesi verilen makalede MGIMO Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü araştırmacılarından Sergey Markedonov, Azberbaycan-Ermenistan ihtilafının dönüm noktalarını ve bundan sonra yaşanabilecek senaryoları ele alıyor.
Azeri-Ermeni ihtilafı: Son bölüm mü, dahası gelecek mi?
Sergey Markedonov
Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC)
9 Ekim 2023
Tanınmayan Dağlık Karabağ Cumhuriyeti (DKC) kendi kendini tasfiye ettiğini ilan etti. İlgili kararname, bu fiili oluşumun başkanı Samvel Şahramanyan tarafından imzalandı. Belgede, “1 Ocak 2024 tarihine kadar tüm devlet kurumlarının yanı sıra bakanlığa bağlı organların lağvedilmesine karar verilmiştir,” ifadesi yer alıyor. Dağlık Karabağ Cumhuriyeti, bağımsızlığı Ermenistan dahil hiçbir ülke tarafından tanınmayan, tek taraflı bağımsızlığını ilan etmiş bir cumhuriyet olsa da, bu kendini tasfiye kararnamesinin tarzı acı bir şekilde ünlü Beloveja Anlaşmalarını anımsatıyor.
Hem ilk hem de ikinci vakada, belge karmaşık etno-politik ve uluslararası süreçlerin nedeni olmaktan ziyade sonucu. Dağlık Karabağ, Sovyetlerin çöküşünün tetikleyicilerinden biriydi; Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin kurulmasına ilişkin referandum ise Viskuli’deki toplantıdan iki gün sonra gerçekleşti ve bu referandum, Sovyetler Birliği’nin sonunu getirmekle kalmayıp dünyayı da değiştirdi.
Tanınmayan bir ülkenin kendini tasfiye etmesi, uluslararası gündemi temelden değiştiren önemli bir hadise olarak görülemez. Fakat Kafkasya’daki durum gözlerimizin önünde ciddi değişimler geçiriyor ve sonuçları kesinlikle bu kronik etno-politik çatışmanın çerçevesinin çok ötesine uzanıyor.
İhtilafın doğuşu
Kafkasya’daki bölgesel statükonun bozulması Eylül 2023’teki tırmanışla alakalı. Üçüncü Karabağ savaşı (ve iki gün sürdüğü için en kısası) sırasında Azerbaycan, birleşik Sovyet devletinin son günlerinde belirlediği stratejik hedefe, yani toprak bütünlüğünü yeniden tesis etme hedefine ulaştı. Fakat, bu hadisenin bariz önemini kabul etmekle birlikte, Ermenistan-Azerbaycan ihtilafının mevcut durumunun ve gelecekteki gidişatının analizini Bakü’nün başarılı yıldırım harekâtına indirgememek gerekir.
Ünlü Fransız tarihçi ve Annals ekolünün önde gelen temsilcilerinden Fernand Braudel, araştırmacılar için üç zaman kategorisi önermişti: “uzun süre” (bir yüzyıl ve daha fazlası), “döngüsel (fırsatçı) zaman” (50 yıla kadar bir aralık) ve “olayların zamanı” (bugünün sorunlarına odaklanan).[1] Ermenistan-Azerbaycan ihtilafının dinamiklerini bütüncül bir şekilde görebilmek ve en önemlisi de çözüm olasılıklarını anlayabilmek için sadece “şimdi ve burada” geçerli olan “sıcak” olgulara değil, en azından bir buçuk asır öncesine dayanan ve bugünün gündemini belirleyen tarihsel hadiselere de atıfta bulunmak gerekiyor.
Örneğin, sözde “Batı Zangezur” konusunu ele alalım. 2021 yılında Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev şöyle demişti: “Batı Zengezur şu anda Ermenistan’ın kontrolü altında. Ancak açılan Zengezur koridorunu, vatandaşlarımızı atalarının topraklarına geri döndürmek için kesinlikle kullanacağız.” 25 Eylül 2023’te müttefiki Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Nahçıvan kentinde ağırlayan Aliyev, bu eksklavın Sovyetler tarafından ülkenin ana kısmından ayrılan “Azerbaycan’ın kadim sınırı” olduğunu ilan etti. Dolayısıyla bozulan adaletin yeniden tesis edilmesi gerekiyordu.
Ermenistan-Azerbaycan ihtilafının SSCB’nin çöküşünün kendine özgü bir tetikleyicisi olduğundan bahsetmek bir tür geleneksel bilgelik haline geldi. Hakikaten de ihtilaf, Sovyet liderliğinin etnik-bölgesel anlaşmazlıkları önleme ve ortaya çıkan yangınları etkili bir şekilde söndürme konusundaki yetersizliğini ortaya koydu. Azerbaycan Sovyetine bağlı Dağlık Karabağ Özerk Oblastı (DKÖB) Bölgesel Konseyinin 20 Şubat 1988’de Moskova, Bakü ve Erivan’a müracaat ederek statüsünün değiştirilmesini ve Ermenistan Sovyetine dahil edilmesini talep etmesinin ardından, parti ve Sovyet yapıları krizin üstesinden gelmek konusunda net bir strateji öneremedi ve sürekli olarak üç seçenek —merkezden doğrudan kontrol, özerkliğin kendi kaderini tayin etmesi ve Azerbaycan Sovyetinin bütünlüğü— arasında gidip geldi. Sonuç olarak devlet içi çatışma, çeşitli dış aktörlerin (Rusya, İran, Türkiye, ABD ve Avrupa Birliği) dahil olduğu devletlerarası bir çatışmaya dönüştü.
Ancak Ermenistan-Azerbaycan çatışmasının kendi mantığı ve dinamikleri vardı. Ve bunu sadece Sovyetlerin çöküşünün faktörlerinden biri (önemli bir faktör olsa da) olarak değerlendirmek yanlış olur. İtiraz, 20 Şubat 1988’de durduk yere ortaya çıkmadı. Bu, en azından milliyetçi fikirlerin Güney Kafkasya’ya nüfuz ettiği 19. yüzyılın sonlarından beri kendini gösteren etno-politik çatışma geleneklerine dayanıyordu.
Ermenistan-Azerbaycan ihtilafını Dağlık Karabağ ihtilafı olarak adlandırmak da pek doğru değil. Doğru, son 35 yıldır Karabağ bu ihtilafın merkezinde yer alıyor ve Ermeniler ile Azerilerin Sovyet sonrası kimlikleri bu küçük toprak parçası üzerindeki mücadele üzerinden gelişiyordu. Fakat farklı zamanlarda iki halk ya da etnisite arasındaki çatışmalar Bakü’de, Zengezur’da, Nahçıvan’da ve hatta modern Gürcistan topraklarında, yani Dağlık Karabağ’ın dışında da alevleniyordu. Rus İmparatorluğu’nda, Sovyet döneminin sonlarında ve SSCB’nin çöküşünden sonra da durum böyleydi.[2] Hatırlatmak gerekirse: ikinci Karabağ savaşının tetikleyicisi, Temmuz 2020’de Dağlık Karabağ’daki çatışma alanının yaklaşık 200 kilometre uzağındaki Ermenistan-Azerbaycan sınırında yaşanan çatışmalardı.
Toprak savaşı ve “tesadüf”
Bu anlaşmazlıkların ana muhtevası, Ernest Gellner’in etnik ve siyasi birimlerin “çakışması” olarak tanımladığı şeydi (ve hala da öyledir).[3] Ermenilerin ve Azerilerin son iki yüzyılın başında şu anki yerleşim alanlarından farklı yerleşim alanlarına sahip oldukları, genelde toplu halde yaşamadıkları ve iç içe geçtikleri göz önüne alındığında, “çakışma” mücadelesi geniş bir coğrafyaya sahipti ve dış aktörlerin müdahalesiyle gerçekleşti. Karabağ, Nahçıvan ve Zengezur’da Türk, Amerikan veya Fransız faktörü Recep Tayyip Erdoğan, Joseph Biden veya Emmanuel Macron gibi siyasi figürlerin ortaya çıkmasıyla ortaya çıkmadı.
Uzun zamandır devam eden Ermenistan-Azerbaycan ihtilafı, geleneksel olarak iki tarafın maksimalist arzularından beslendi. Ulusal projeleri kapsayıcılıktan ziyade dışlayıcılığı, bir arada yaşamaktan ziyade bir etnik grubun egemenliğini öngörüyordu. Bu, fiili olarak toprağın “etnik mülkiyetini” tesis etme meselesiydi ve kıtlığı, toprak kaynağını son derce önemli bir faktör haline getiriyordu. 1918-1920, 1988-1994 ve 2020-2023 çatışmaları sırasında hem Bakü hem de Erivan toprak kazanımlarını güvence altına almaya ve pekiştirmeye çalıştı. Ermeni tarafı, bu çabayı bir “güvenlik kuşağı” sağlamak olarak tanımlarken, Azerbaycan tarafı buna “koridoru” önemsemek olarak hitap etti.
İster 1919 Paris Barış Konferansındaki tartışmalar, ister 1997-2020 yılları arasında AGİT Minsk Grubu’nun önerileri (“paket yaklaşım”, “adım adım” planlar, “ortak devlet”, “Madrid İlkeleri” ve bunların çeşitli güncellenmiş değişiklikleri) olsun, bu çatışmanın çözümüne ilişkin tüm kilit girişimleri gözden geçirmek, barış girişimlerinin esas olarak bu etno-politik açmazın taraflarından ziyade üçüncü taraflarca ortaya atıldığını görmek için yeterli olacaktır. Bu çerçevede, Ermenistan’ın ilk Cumhurbaşkanı Levon Ter-Petrosyan’ın önerileri pragmatizmin, taviz ve uzlaşmaya hazır olmanın eşsiz bir örneği olarak beliriyor. Ancak bunlar tam da genel kuralın istisnaları oldukları için bu kadar ilginçler!
Çatışma sarkacı
Güney Kafkasya’daki statükoda bazen radikal değişikliklere yol açan Ermenistan-Azerbaycan ihtilafı sarkacının modeli ne olmuştur? Öncelikle, ne zaman devlet içi bir çatışma devletler arası bir çatışmaya dönüşse gerginlikler meydana geldi. Bu durum 1918’de Rus İmparatorluğu’nun çöküşü ve 1991’de SSCB’nin dağılması sırasında yaşandı. İkinci olarak, statüko, karşıt tarafların ve dış aktörlerin birbiriyle ilişkili potansiyellerini birleştiren askeri-politik güç dengesi tarafından tesis edildi. Bu kırılgan denge bozulur bozulmaz, müzakereler ve diplomatik ziyaretler yerini yeni düşmanlıklara bıraktı. 2020 ve 2023’te Bakü, fırsat penceresinin açıkça farkında olarak çıtayı yükseltti. Moskova’nın yeniden başka yönlere odaklanması (2020’de Belarus ve 2022’den sonra Ukrayna), AB ve ABD’nin önemli bir enerji ortağı olarak Azerbaycan ile işbirliğine ilgi duyması ve Türkiye’nin Avrasya’da artan potansiyeli söz konusu. Rusya ve Batı arasında giderek artan çelişkiler de dikkate alındı ve bu durum, küresel toplum liderlerinin çatışmanın çözümü konusunda herhangi bir uzlaşıya varmasını imkânsız hale getirdi.
Eylül 2023’e giden yol büyük ölçüde üç yıl önceki ikinci Karabağ savaşının çelişkili sonuçları tarafından programlandı. Bir yandan, 26 yıldır var olan statüko, çatışmaların sonunda paramparça oldu. Azerbaycan sadece 1992-1994 yılları arasında Ermeni kuvvetleri tarafından işgal edilen yedi bölge üzerinde kontrol kurmakla kalmadı, bu bölgedeki ikinci büyük kent olan Şuşa ile Hadrut, Mardakert ve Martuni bölgelerindeki köyler de dahil olmak üzere eski DKC’nin kayda değer bir kısmını geri aldı. 2021’in başında, tanınmayan Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin kontrolü altındaki toplam toprak hacmi dört kat azalmıştı. 2020 savaşından sonra, çatışan taraflar arasındaki temas hattı daha uzun ve daha esnek hale geldi. İki yıl önce savaşan taraflar arasında yüzlerce metre mesafe varken, o zamandan beri muhaliflerin mevzileri arasında sadece 10 ila 30 metre mesafe var. Sözde “güvenlik kuşağını” kaybeden Ermenistan, Syunik ve Gegharkunik’in güney bölgelerinde Azerbaycan ile devlet sınırının yeni bir kısmını elde etti.
Öte yandan Azerbaycan mutlak bir askeri zafer kazanamadı. Askerleri, tanınmayan Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin başkenti Stepanakert’ten [Hankendi] epey uzakta durduruldu. Karabağ’daki Ermeni savunmasının son sınırı sembolik olarak ele geçirilmedi. Fiili varlığın altyapısı, bölgesel olarak küçültülmüş bir biçimde de olsa muhafaza edildi. Mali ve iktisadi olarak hala Ermenistan tarafından destekleniyor. Dahası, ikinci Karabağ savaşının sonunda Ermeni silahlı birlikleri tanınmayan Dağlık Karabağ Cumhuriyeti topraklarından tamamen çekilmedi. Dağlık Karabağ’ın yetkilileri (cumhurbaşkanı, parlamento, hükümet), ordusu ve polisi çalışmaya devam etti ve hatta Eylül 2023’te Dağlık Karabağ parlamentosu, imzası artık sonsuza dek tanınmayan cumhuriyetin kendi kendini tasfiye etmesiyle ilişkilendirilecek olan yeni bir cumhurbaşkanı, Samvel Şahramanyan’ı seçti. Her ne olursa olsun, yabancı politikacılar 2020-2022 yıllarında Karabağ’ı ziyaret ettiler (Fransız cumhurbaşkanı adayı Valerie Pecresse) ve ünlü milyarder ve hayırsever Ruben Vardanyan bir süreliğine cumhuriyet hükümetine başkanlık etti.
Fakat Azerbaycan, ihtilafın bu şekilde yeniden “dondurulmasını” kabul etmeye hazır değildi ve 2021’den itibaren Karabağ ile ilgili olarak “salam taktikleri” uygulamaya başladı, bu bölgeden önemli güvenlik ve iletişim düğümlerini (Laçın koridorunu bloke ederek ve bu bölgesel merkezin etrafındaki Ermeni köylerini tahliye ederek) adım adım kesti. Ülke içinde yeterli kaynak ve dış destek olmaması Erivan’ı jeopolitik minimalizm politikası izlemeye zorladı. Sonuç olarak, Eylül 2023’ten önce Ermeni makamları Bakü’nün Dağlık Karabağ üzerindeki egemenliğini çoktan tanımıştı. Bardağı taşıran son damla ise Nikol Paşinyan’ın Karabağ Ermeni ahalisi için “uluslararası garantiler sağlama” fikri oldu. 19-20 Eylül 2023’teki askeri tırmanış bu düzenlemeleri de bozdu.
Tarihin sonu mu yoksa yeni bir sayfa mı?
Karabağ’ın kendini tasfiye etmesi ihtilafı sona erdiği anlamına mı geliyor? Uzun zamandır beklenen barış yakın mı? Bu sorulara net ve olumlu yanıtlar vermek isterdim. Ancak bazı ince noktalar var ki özel olarak ele alınmayı gerektiriyor.
Bu noktada, ihtilafın Dağlık Karabağ’dan ziyade Ermenistan-Azerbaycan olarak tanımlanmasına ilişkin ilk önerimize geri dönelim. Nihayet gündemden düşen Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin statüsünün yanı sıra, eksklavlar (resmi olarak Azerbaycan Sovyetinin ve Ermenistan Sovyetinin eski toprakları olan ve zamanında kendilerini fiilen “yabancı cumhuriyetler” içinde bulan bölgeler) meselesi de var. Buna ek olarak, devlet sınırının belirlenmesi ve sınırlandırılması meselesi, sadece özel müzakereler sırasında ele alındığı için çözüme kavuşturulmadı.
Azerbaycan kuvvetlerinin 2021 yılında Sotq-Hoznavar bölgesinde yaklaşık 5 bin 400 hektarlık bir alanı kapsayacak şekilde Ermenistan’ın içlerine doğru ilerlediğini belirtmek gerekir. Daha sonra, gümrük ve sınır kontrolü yapmak için orada bir kontrol noktası kuruldu. Ve elbette, 2020 yılına kadar “uyku modunda” olan ama askeri-siyasi statükonun değişmesinden sonra bir kez daha ortaya çıkan sözde “Zengezur koridoru” meselesi çözülmekten çok uzak.
Bu arada, Ermenistan-Azerbaycan sorununun yanı sıra tüm bu meseleler diğer tarafların çıkarlarını da etkilemiyor. Rusya, ulaşımın önündeki engellerin kaldırılmasına ve kararlı arabuluculuğu sayesinde bir barış anlaşmasına son derece ilgi duyuyor. Fakat Türkiye (ki bugün Kafkasya’da kendisini bir çıkar sahibi olarak görüyor), yalnızca Nahçıvan’ı Batı Azerbaycan’ın bölgeleriyle değil, iki Türk müttefik ülkeyi de birbirine bağlayacak olan “koridor mantığından” faydalanıyor. Elbette Ankara ve Bakü, Erivan’ın etkin kontrolü olmaksızın bugünkü Ermenistan topraklarından geçecek bir koridoru tercih edecektir (formül meselesi burada talidir).
Sadece Ermenistan yönetimi değil, İran da bu yaklaşıma katılmıyor, zira İran kendi sınırları boyunca güçlü bir pan-Türkizmden korkuyor. Bu nedenle Tahran’ın güney Ermenistan’da olup bitenlere ilgisi giderek artıyor. İslam Cumhuriyeti, tek taraflı bağımsızlığını ilan eden oluşumları tanımıyor (bu yalnızca Dağlık Karabağ Cumhuriyeti için değil, Abhazya ve Güney Osetya için de geçerli). Bununla birlikte bu, özellikle Ankara ve Bakü’nün baskısı altında uygulamaya konduğu için Ermenistan topraklarında bölge dışı koridorlara ihtiyaç duymuyor.
Barış anlaşmasının gündemi de o kadar basit değil. Moskova, Brüksel ve Washington, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü desteklediği için Rusya ve Batı’nın bu konuda resmi olarak temel bir anlaşmazlığı yok. Ancak AGİT Minsk Grubu, Ukrayna’daki özel askeri harekattan sonra faaliyetlerini durdurdu ve Karabağ hattındaki benzersiz etkileşim sona erdi. Şimdi Rusya ile Batı birbirlerini rakip olarak görürken, Bakü ile Erivan arasındaki barış anlaşması birbirlerinin Kafkasya bölgesindeki nüfuzunu azaltmanın bir aracı olarak görülüyor.
Ve son olarak Azerbaycan, Karabağ sorununu müzakere masasında değil, güç kullanarak çözdü. Ermeni tarafının uzun yıllar boyunca müzakere eder gibi yaparak taviz vermekten kaçındığı önermesi lehine binlerce argüman bulunabilir ama gerçek şu ki, kaba kuvvet galip gelmiştir. Bu durum Bakü açısından yeni taleplere ufuk açarken, Erivan tehlikeli travmalar yaşadı ve bunların tedavisi yüksek riskler ve öngörülemezlik içeriyor. Dolayısıyla, askeri ve siyasi dengede herhangi bir değişiklik olması durumunda, ihtilafın tarafları tarafından doğrudan olmasa da bazı dış aktörler tarafından yeni statükonun gözden geçirilmesi ve hatta kırılması riski söz konusu.
[1] Braudel F. History and Social Sciences. Long Duration // Philosophy and Methodology of History. Ed. I.S. Kon. M., Progress, 1977. – s. 115-143.
[2] Markedonov S.M. Transformation of the Armenian-Azerbaijani Conflict: Historical Experience and Modern State // World Economy and International Relations. 2022, vol. 66 – No. 12, s. 120-130.
[3] Gellner E. Nations and Nationalism. M., Progress, 1991.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’










