Görüş
Trump suikastı ve sonrası: Küreselci elit zor durumda

Trump’a suikast adeta göstere göstere geldi. Son altı ayda sadece Harici’deki yazılarımda -ki, bunları Harici’den arkadaşlar derlediler ve sosyal medya hesabımdan paylaştım (https://x.com/hasanunal1920/status/1812504314880864382) – Amerikan Derin Devleti’nin Trump’ın önünü kesmek için yaptığı bütün hamlelerin boşa çıktığını, dolayısıyla eski başkanın anketlerdeki seçilme şansının giderek yükseldiğini, bu defa 2016 yılındaki seçilmesine ve görevi yaptığı döneme (2017-2021) oranla oldukça hazırlıklı göründüğünü ve önünü kesmek için suikast ihtimalinin hiç de zayıf olmadığını defalarca belirtmiştim.
Peki neden böyle düşünmüştüm? Çünkü Trump küreselci Amerikan elitinin temsil ettiği hemen hemen her şeye karşı ve onların büyük çıkarlar elde ederek uygulamada tuttukları politikaları Amerikan başkanı olarak ya tamamen durdurma veya büyük ölçüde değiştirme gücüne sahip olacak birisi. Üstelik Amerikan halkının büyük bir kesiminin de ölümüne sevdiği ve destek verdiği bir başkan adayı.
NEOLİBERAL POLİTİKALARA VE SAVAŞLARA KARŞI
Amerika’nın bütün dünyaya özellikle 1980’lerden itibaren empoze ettiği neoliberal politikalar her yerde olduğu gibi halkın büyük bir kısmını fakirleştirirken gelirden ve servetten çok büyük pay alan kesimleri de aşırı derecede zenginleştiriyor. Bu durumun belki de en feci mağdurlarından birisi biziz yani Türk halkı. Amerikan halkı da Avrupa halkları da göreceli olarak aynı sorunları yaşıyor. Demokrasi düşmanı diye damgalanan Trump’ın, Avrupa’da aşırı sağ diye hedef tahtasına oturtulan sistem karşıtı partilerin yükselişi de büyük ölçüde bu neoliberal politikaların yarattığı yıkımdan dolayı.
Öte yandan Trump Amerikan Derin Devleti’nin dünyanın her yerinde özellikle Orta Doğu’da bitmek bilmeyen savaşlarına da karşı. Bir önceki dönemde seçim kampanyası sırasında Afganistan’da ve Orta Doğu’da hangi amaca hizmet ettiği bilinmeyen; ancak yapıldığı her ülkeyi yakıp yıkan savaşların bütün gerekçelerini sorgulamıştı. Trump’a göre bu savaşlarda Amerika’nın yedi ila on trilyon doları sokağa saçılmış ve karşılığında hiçbir şey elde edilememişti. İsrail’in güvenliğine katkıda bulunmak adına söylenenler ise Trump açısından hiç de mantıklı değildi; zira İsrail kendisini fazlasıyla savunabilecek durumdaydı ve zora girerse Amerika doğrudan yardım edebilirdi. Kısacası bu kadar savaşa hiç gerek yoktu.
Görevde bulunduğu zaman (2017-2021) bu görüşlerini Amerikan politikaları haline getirmeye de uğraştı; ancak Amerikan Derin Devleti buna açıkça müsaade etmedi. Örneğin Türkiye’nin PKK/YPG’ye karşı yaptığı operasyonlarla gerginleşen Ankara-Vaşington hattını rahatlatmak için Suriye’deki Amerikan birliklerini çekmek istediyse de diplomatlar, askerler bin bir yol ve yöntemle Trump’ı aldattılar. Amerika’nın eski Ankara Büyükelçisi olan ve o sırada ABD Dışişleri Suriye Özel Temsilciliği görevini yürüten James Jeffrey Trump’ın seçimleri kaybetmesinin hemen sonrasında verdiği bir mülakatta bunu açıkça söylüyor ve Trump’ı kandırdıklarını, Suriye’deki birlikleri çekilmiş gibi gösterdiklerini; ancak çekmediklerini itiraf ediyor.
Birinci döneminde Amerikan Derin Devleti’nin kendisine karşı yürüttüğü pek çok yıpratma kampanyasına karşı yaptığı uzlaşma girişimlerinin boşa çıkması ve kabinesine aldığı Neocon veya Derin Devlet unsurlarının da kendi aleyhine dönmesi gibi pek çok sebepten dolayı Trump’ın ilk dönemde düşüncelerini politikalar haline dönüştürmesi yeterince mümkün olamadı; ancak öyle anlaşılıyor ki, Trumpizm diye adlandırılabilecek görüşleri, tavırları Amerikan halkının büyük bir kesiminin kalbinde yaşamaya devam etti. Bunu ikinci dönem için aday olması ihtimalini ortadan kaldırmak için kendisine karşı işletilen yargı mekanizmaları, kurmaca davalarda da tekrar tekrar gözlemleme fırsatı oldu dünya kamuoyunun. Bunu gerek Cumhuriyetçi Parti içerisinden gerekse Amerikan elitinin Trump’ı şeytanlaştırma girişimlerinden sürekli görmek mümkün. Adeta birisi çıksa da şu adamı vursa gibi bir hava oluşturuldu.
Trump’ın, ABD dış politikasına eleştirileri sadece Orta Doğu’daki yıkımlara sebep olan ve demokrasi adına yapıldığı yalanıyla süslenen savaşlarla sınırlı değil. Ukrayna’daki savaşa da şiddetle karşı çıkıyor. Trump’ın kendi ifadesiyle, eğer görevde olmuş olsaydı savaş olmayacaktı veya yeniden seçildiğinde ilk yapacağı işlerden birisi savaşı durdurmak olacak. Öyle ki, 2024 seçim kampanyası sırasında ve sonrasında bu konuyu ısrarla dile getirdi ve Vaşington’daki NATO Zirvesinin ardından kendisiyle görüşmeye gelen Macaristan Başbakanı Viktor Orban ile yaptığı görüşmenin hemen ardından ve suikasttan sadece bir gün evvel, Kasım ayındaki seçimleri kazanıp Beyaz Saray’a yerleştikten sonraki ilk işlerinden birisinin Ukrayna savaşını durdurarak siyasal bir çözüm oluşturulmasına fırsat sağlamak olduğunu açıkladı. Buna karşılık Vaşington’daki NATO Zirvesi Bildirgesi adeta savaş kışkırtıcılığı yapar bir tarzda kaleme alınmış intibaı veriyordu ve NATO üyeleri düşman olarak gördükleri Rusya, tehdit olarak tanımladıkları Çin ve İran’a karşı kuşatma politikaları uygulayacaklarını deklare ediyorlardı.
TRUMP SEÇİLİRSE/SEÇİLDİKTEN SONRA
Amerikalıların tabiriyle suikast içerden birilerinin işi gibi geliyor. Yalnız kurt gibi görünen yirmi yaşındaki bir çocuk Amerikan ordusunda da kullanılan bir tüfekle miting alanına gelip gözlemler yapıyor ve nihayet elindeki silah parçalarından oluşan valizle bir binanın çatısına çıkarak pozisyon alıyor. Görgü tanıkları tüfekli birisinin oraya tırmandığını ve orada tüfeği kurduğunu polislere ve özellikle Gizli Servis elemanlarına anlatmaya/göstermeye çalışıyor, elleriyle yerini işaret etmeye çalışıyorlar ama fayda etmiyor; çünkü ilgilenmiyorlar.
Fakat saldırganın saniyeler içinde sekiz atış yaparak bir göstericiyi öldürmesinin ve Trump’ı kafadan nişan almasına rağmen kafasını aniden hafifçe çevirmesinden dolayı kulağından vurmasının ardından adeta nano-saniye içinde bütün güvenlik görevlileri saldırganı kurşun yağmuruna tutup öldürüyor. O sırada Trump yere düşmüş veya yatırılmış durumda. Kafasının parçalanması için atılan kurşun bir veya bir buçuk santim farkla kulağını delip geçmiş. Senaryoya göre Trump ölmüş, saldırgan da saniyesinde öldürülmüş olacaktı. Kısacası iki gün sonra resmen aday ilan edildiği Milwaukee toplantısında söylediği gibi Trump ölmüş olmalıydı; ama ölmedi.
Mevcut şartlarda Trump’ın seçimleri kazanması artık çok daha kuvvetli bir ihtimal. Bütün Amerikalı analistler aynı değerlendirmeyi yapıyorlar. Trump’ın her halükârda kazanması ihtimali pekiştikçe Biden’ı yarıştan çekilmeye zorlamanın da bir anlamı olmayabilir; çünkü mevcut konjonktürde Trump her adaya karşı kazanabilir. Dolayısıyla Derin Devlet’in elindeki rezervlerden yaşları müsait olanların (Michelle Obama, Nikki Halley) kenarda tutulması daha akıllıca olabilir.
Öte yandan Amerikan Derin Devlet yapısının veya başka bir ifadeyle kurulu düzenin Trump gibi bu yapıyı kökünden sarsacak birisinin gelişini kabulleneceğini ve yapmak istediklerinde serbest bırakacağını düşünmek de fazla iyimserlik olabilir. İkinci bir suikast ihtimalinden söz edilebilir; ancak Milwaukee’de resmen başkan adaylığını ilan ederken seçtiği ikinci adam J. D. Vance’den dolayı bu ihtimal azalmış olabilir; çünkü Vance de tam bir Trumpist, her ne kadar geçmişte Trump’ı eleştiren bazı konuşmalar yapmış olsa da… Seçildiklerinde başkan yardımcısı olacak olan Vance çok fakir hatta sefalet içindeki bir aileden ve bölgeden geliyor. Kırk yaşının altında ve bütün zorluklara rağmen Amerika’nın en iyi üniversitelerinden birisini bitirmeyi başarmış ve son yıllarda Kongre üyesi olmuş. Trump’a umut olarak bakan o düşük gelirli ve zor durumdaki bölgelerin çocuğu. Trump adeta mükemmel bir müstakbel başkan yardımcısı seçmiş.
Bundan sonra Derin Devlet’in yapabileceği NATO bildirgesi ile birlikte düşünüldüğünde 11 Eylül’den çok daha kapsamlı, korkutucu ve dehşet verici bir oyun olabilir. Birçok analistin bahsettiği gibi, Ukrayna’da bir kirli bomba kullanıp bunu Rusya’nın üzerine atmak, ardından da nükleer savaş tehlikesini ortaya atarak seçimleri yapmamak veya yapılsa ve Trump kazansa bile o savaşı sürdürmekten başka seçenek bırakmayacak senaryolar… Fakat unutmamak lazım ki, günümüzde bu tür senaryoların arka planı kısa sürede ortaya çıkabiliyor. Bu defa da aynısı olabilir; ancak sadece Amerika’da değil Avrupa’da da onlarca yıldır merkez sağ veya merkez sol olarak iktidarda bulunan küreselciler ve onlarla birlikte hareket eden finans ve medya çevreleri süpürülüp atılma tehlikesiyle ilk defa bu kadar yüz yüze durumdalar. Bırakıp gitmeleri muhakkak zor olacaktır; ama bir yandan çok kutupluluk öte yandan da Batı’nın Asyalı güçler tarafından dengelenmekte olması bu elitin siyasal mezarını çoktan kazmış, hazırlamış durumda. Hiç kimse kendiliğinden ölmek istemez; ama sonuç engellenemez…
Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları
Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”
Bu durumda ne olacak?
Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.
İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.
Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.
Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.
Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.
Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.
Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.
Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).
Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1]
Beşinci senaryo
Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.
Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.
Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.
Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.
Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.
Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.
İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.
“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”
Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.
Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.
Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.
Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.
Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.
Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.
Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:
“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”
Onurlu bir halkın geleceği
İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.
Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.
[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”
Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4

Uranyum
Neticede, gelinen noktada çok açık ki olası bir anlaşmanın esas olarak iki düğüm noktası var. Birincisi Hürmüz, ikincisi zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti.
Bu uranyum meselesi Aragçi’nin Moskova ziyaretinde de gündeme geldi ve Aragçi’nin iddiasına göre (daha sonra Rusya da bunu doğruladı) Putin, eğer çatışmanın bitmesine katkısı olacaksa, zenginleştirilmiş uranyumun UAEK yerine Rosatom’a teslim edilmesini teklif etti.
Bunun tamamen yeni bir teklif olduğu ileri sürülemez. Epstein koalisyonunun İran’a geçen yılki saldırısı sırasında da Rusya’nın benzer bir teklifte bulunduğu o zaman çokça yazılıp çizilmişti. Ama teklifin niteliğinden çok İran’da yarattığı tartışma daha büyük önem taşıyor.
Kuşkusuz meselenin, İran’ın nükleer silah geliştirme kapasitesiyle bir ilişkisi var. Rusya’nın kategorik tutumu, nükleer silahların yayılmasını önlemektir ve bu tutum değişmeyecek. Bir diğer “muhafazakar” güç olan Çin için de aynı şey geçerlidir. Ancak “revizyonist” ABD ve “müttefikleri” için bu söylenemez. ABD’nin nükleer silahların yayılmasını önleme anlaşmasından ayrılmasından başka “nükleer eşiği yükseltme” girişimleri de sır değil. Şaka veya abartı değil bu; 2016’da yayınlanan Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) raporu (“Thinking about the Unthinkable in a Highly Profilerated World”) tam da bunu söylüyordu; rapora göre nükleer eşik “yükselir”, yani nükleer silahlanma mevcut 9 nükleer güce ilaveten baz ülkeler olarak Suudi Arabistan, İran, Türkiye, Güney Kore, Japonya ve Polonya’ya da yayılırsa, çatışmacı devletlerin “nükleer eşiğin altında çatışmaya girme eğiliminin daha yüksek olacağını” ileri sürüyordu. (Bu raporu 2024’te ayrıntılı olarak incelemiştim.)
Gene de bu meselenin İran’da bir siyasi mücadele alanı olduğunu unutmamak gerek. Putin’in, zenginleştirilmiş uranyumun Rosatom’a teslim edilmesi önerisinden yukarıda söz etmiştim. Her ne kadar ABD yönetiminin iki ucu, Rubio ve JD Vance buna açıkça karşı çıktılarsa da (ABD’nin uranyumun kendisine teslimi için direttiği, ancak en optimal durumda UAEK’na verilmesine razı olacağı mesajını da verdiği anlaşılıyor) Aragçi belli ki buradan bir uzlaşma çıkabileceği inancıyla, üstelik de Devrim muhafızları ve Hamaney’in buna karşı olduğunu bildiği halde, 15 Mayıs’ta Yeni Delhi’de teklifi “Moskova ile görüşmeye hazır olduklarını” söyledi. 24 Mayıs’ta bu defa El Arabiya, İran’daki kaynaklarına dayanarak (bunun gerçekten mi böyle olduğunun bir önemi yok) uranyumun Rusya’ya değil de Çin’e verilebileceğini yazdı. Eğer uzlaşmacılar arasında gerçekten böyle bir eğilim doğduysa, bunun tek anlamı, yönetim içinde Rusya ve Çin arasında kutuplaşma yaratarak yeni bir oldubitti çabası olduğuna kuşku yok; antiemperyalist kanat da bu düşüncede olacak ki Reuters’in 21 Mayıs’ta yazdığına göre tam bu aşamada Mücteba Hamaney, uranyumun İran dışına çıkarılmasını en yüksek ruhani (yani siyasi) otorite sıfatıyla yasakladı.
Yeni kabuk ve altındaki
ABD’nin siyasi hedefi, ateşkes denilen şeyle geçen yaklaşık iki ayda kabuk değiştirmiş, askeri hedefi de buna uygun şekilde değişmiştir. Artık siyasi hedef, rejim değişikliği gibi olmayacak bir duaya amin demekten vazgeçip İran’da antiemperyalist kanadın doğrudan değil ama dolaylı tasfiyesi, yani Devrim muhafızları vb.nin iktidardan büsbütün uzaklaştırılıp “reformistlerin” uzlaşmacı hükümetinin kurulmasıdır.
1 Nisan’da Ruhani’nin “barışa hazır olmalıyız” çağrısı, 2 Nisan’da Hazrati’nin, Hürmüz boğazının egemenliğini paylaşmaya yönelik çıkışı, 3 Nisan’da Cevat Zarif’in Foreign Affairs’teki, Epstein koalisyonunun saldırısı arifesinde Umman’ın arabuluculuğunda varılan mutabakata (ABD’nin belirsiz bir miktar tazminat ödemesi şartıyla) geri dönmeyi savunan makalesi, yeni kabuğu içinde bu değişmeyen siyasi hedefe hızlı bir uyum çabasıydı. Özellikle uzlaşmacıların ideolojik önderi sayılabilecek Zarif’in makalesi, yazdıklarıyla ABD’ye çağrı, yayınlandığı yerle de bu çağrının karşılık gördüğü anlamına geliyordu.
Bu durumun Pakistan’daki ilk tur ve yapılamayan ikinci tur görüşmelerinde uzlaşmacı ve liberal kanatlar arasındaki gerginliği tırmandırdığına daha önce değinmiştim. The Wall Street Journal’ın bütün bu aylar boyunca en isabetli gözlemi de o günlerde yayınlandı: 25 Nisan’da İran yönetici çevrelerinde ABD’yle anlaşma yönünde olası tavizler konusunda ciddi bir ihtilaf olduğunu yazdı. Dediğine göre gerilim nisan ayındaki görüşmeler sırasında sürekli şekilde gözlenmiş ancak özellikle son bir haftada derinleşmişti; İran yönetimi aktif çatışmalar devam ederken siyasi retoriğinde bir bütünlük sağlamıştı ama bu bütünlük artık zayıflamaktaydı, zira görüşmelerde gündemin ilk sırasına yaptırımların kaldırılması meselesi çıkıyordu. Başka deyişle bu savaş kışkırtıcısı paçavra, İran yönetimindeki ihtilaftan gayet memnun görünüyordu; yaptırımların kaldırılması birinci sırayı aldığına göre (ve bu, müteakip defalar söylendiği gibi, İran’da uzlaşmacıların yükselmesi halinde ABD’nin sınırlı ve dolaylı olarak kabul edebileceği bir şarttır) antiemperyalistlerin savunduğu egemenlik ve uranyum meselesi ikinci plana itilmiş demekti.
Ertesi gün Pezeşkiyan’ın açıklamaları bu gözlemi doğruladı. Pezeşkiyan, İran ve ABD arasında diyaloğun yeniden başlaması için İran gemilerine ve limanlarına yönelik ambargonun kaldırılması gerektiğini, “ABD’nin baskı taktiğine devam etmesinin, Tahran’la diplomatik sürece girme niyetiyle çeliştiğini” ve böyle çelişkilerin “İran toplumunda ve yetkililerindeki güvensizliği güçlendirdiğini” söyledi. Mealen şöyle çevrilebilir: onlarla değil bizimle anlaşabilirsiniz çünkü biz anlaşmak istiyoruz, ancak bunun için önümüzü açmalısınız.
Gözlem isabetli ancak varılan sonuç yanlıştı; ihtilaf derinleşiyordu ama hiç değilse bu aşamada uzlaşmacılar geriliyor ve antiemperyalist kanat, Mücteba Hamaney’in de nüfuzuyla yükseliyordu.
Sadece Journal veya Post değil, El Cezire’den El Arabiya’ya kadar hemen bütün uluslararası kanallar bu ihtilafı tıpkı Journal gibi doğru gözlemlediler ancak yanlış yorumladılar. Örneğin 3 Mayıs’ta El Cezire, İran’ın savaşı bitirmek için üç aşamalı bir teklif sunduğunu ileri sürdü. Buna göre birinci aşamada taraflar 30 gün içinde mütarekeyi kalıcı barışa çevirecek; bu sürede Hürmüz’den geçişler tedricen yeniden başlayacak, abluka da aynı şekilde kaldırılacak, bu arada karşılıklı saldırmazlık anlaşması (veya mutabakatı veya memorandumu) imzalanacak. İkinci aşamada İran nükleer meseleyi görüşmeye başlayacak; bu çerçevede uranyum zenginleştirmeyi 15 yıla kadar donduracak; bundan sonrasında sıfır depolama şartıyla (halihazırda yüzde 60 olan zenginleştirme oranını) yüzde 3,6’ya düşürecek. Nükleer altyapı sökülmeyecek ama yaptırımlar aşamalı kaldırılacak. Üçüncü aşamada daha geniş bir formatta Ortadoğu’da güvenlik görüşmelerine başlanacak.
Eğer böyle bir teklif var idiyse bu ancak uzlaşmacılardan gelmiş olabilirdi ve gene ancak antiemperyalist kanadın onayı alınmadan sunulmuş olabilirdi. Oysa aynı gün Tasnim (genellikle Devrim muhafızlarına yakın olduğu ileri sürülür) İran’ın 14 maddelik bir barış planı gönderdiğini duyurdu. Bu, yukarıda ekleriyle sıraladığım 8 maddenin revizyonunu andırıyordu; uranyum meselesi görüşme konusu olarak anılmıyordu bile, dahası “sınır bölgelerinden ABD askeri birliklerinin çıkarılmasını” da şart koşuyordu. Haberi ilk Tasnim’in vermesi, Fars’ın haberinde ise teklifin “içeride devlet organlarının mutabakatının ardından” sunulduğunun vurgulanması da teklifin içeriği kadar önemliydi, zira çok kuşkulu olsa bile bir mutabakata varılması için öncesinde mutabakatsızlık olması gerekir; dahası bu durumda mutabakat ifadesi gerçekte örtük biçimde mutabakatsızlığın itirafıdır.
Nitekim 17 Mayıs’ta İran silahlı kuvvetleri birleşik komutanlığı, herhangi bir uzlaşma olacaksa ancak İran’da antiemperyalist kanadın talepleri çerçevesinde olabileceğini bir kez daha vurguladı: “Yakında İran körfezinin güneyindeki bütün ABD askeri üsleri deaktive edilecek. Yeni Düzen inşa edeceğiz.” Birleşik komutanlık 25 Mayıs’ta da ABD’nin üç İran gemisine ve Bandar-Abbas limanında füze rampasına saldırısının ardından (İran iki gün sonra Kuveyt’teki ABD üssünü vurarak buna cevap verdi) ABD Ortadoğu’da ve İran yakınlarında askeri maceralarına devam ettikçe bir mutabakatın söz konusu olamayacağını açıkladı ve ekledi: “Petrolün varil başına 200 dolara çıkmasına hazır olun.”
Buna karşılık uzlaşmacı kanat geri çekilmiş değil; Pezeşkiyan’ın 31 Mayıs’taki “halka gerçekleri açıklayalım” açıklaması tam bir garabet. Dahası bu ve benzer açıklamalar, siyasi olarak Ruhani’nin ve ideolojik olarak Zarif’in başını çektiği uzlaşmacı kanadın da vites yükseltmeye çalıştığına yorulmalı.
Bu yakın zamanda başarılı olur mu, bilinmez; ama ABD siyaseti realist olmak zorunda. Siyasi hedefte kabuk değişikliği bununla ilgilidir: ABD artık “rejim” değişikliğinin yerine uzlaşmacıların iktidarına razıdır. Ancak Hamaney’in mirası, bedelini kendi ölümüyle ödeyerek antiemperyalist kanadın yükselişinin önünü açması, ve mirasçılarının siyasette sadece geçici bir süre için ve askeri durum gerektirdiği ölçüde tayin edici olmakla kalmayıp uzlaşmacılara karşı iktidar mücadelesinde sürekli (ancak doğrudan çatışmadan kaçınarak) el yükseltmesi, buna karşılık İran’da yeni baştan oluşan milli birlik, siyasi konsolidasyon ve 5’inci kol faaliyetinin zayıflığı açıkça gösteriyor ki, ABD’nin bu hedefe kısa zamanda varması mümkün değil. Bu durumda askeri strateji siyasi hedefin yeni kabuğuna uymakta sıkıntı yaşıyor.
Görüş
Yeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu

15 Mayıs 2026 tarihinde Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS Dışişleri Bakanları Toplantısı sıradan bir diplomatik toplantı olmanın çok ötesinde bir anlam taşıyor. Bu toplantıda BRICS’in 2026 yılında nasıl bir dünya düzeni tasavvur ettiğini gösteren en kapsamlı siyasi belgelerden birine imza atıldı. Belgenin satır aralarına bakıldığında yalnızca bir dışişleri bakanları toplantısı olmasının ötesinde Batı merkezli mevcut uluslararası sisteme yönelik kapsamlı bir alternatif vizyonun ana hatları da ortaya konmaktadır. Bu belge aslında son yıllarda hızlanan küresel güç mücadelesinin değişen dengelerin ve yükselen yeni dünya düzeninin siyasi manifestolarından biri olarak okunmalıdır.
Belgenin tamamına hâkim olan temel tema, “Küresel Güney’in Yükselişi”dir. BRICS üyeleri mevcut uluslararası düzenin adil olmadığını, yeterince temsil edici olmadığını, gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını yansıtmadığını savunuyor. Bu nedenle BM, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü (WTO) gibi kurumların yeniden yapılandırılması gerektiğini vurguluyorlar. Böylece BRICS artık kendisini Batı dışındaki dünyanın sözcüsü olarak konumlandırıyor. Bugün dünya, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası sistemin ciddi bir meşruiyet ve temsil krizine sürüklendiği bir dönemden geçiyor. Ukrayna savaşı, İran savaşı, Lübnan savaşı, Gazze krizi, küresel ticaret savaşları, yaptırımların silaha dönüşmesi, enerji güvenliği sorunları ve teknolojik rekabet gibi gelişmeler mevcut sistemin artık küresel gerçeklikleri yansıtmakta zorlandığını ortaya koyuyor. BRICS ülkeleri de tam olarak bu noktadan hareket ediyor ve Yeni Delhi Sonuç Belgesi ile dünyaya açık bir mesaj veriyor: “Mevcut düzen artık sürdürülebilir değil.”
Belgenin en dikkat çekici yönlerinden biri BRICS’in kendisini artık sadece ekonomik bir iş birliği platformu olarak görmediğini açık biçimde ortaya koymasıdır. Kuruluşundan bu yana uzun süre ekonomik kalkınma, ticaret ve finans konularına odaklanan BRICS, bugün çok daha iddialı bir noktaya gelmiş durumda. Yeni Delhi Sonuç Belgesinde ekonomi kadar güvenlik, jeopolitik krizler, yapay zekâ, siber güvenlik, iklim politikaları, enerji dönüşümü ve uluslararası yönetişim reformları da merkezi bir yer tutuyor. Bu durum BRICS’in küresel siyasette kurucu aktör olma hedefinin giderek güçlendiğini gösteriyor. Belgenin satır aralarına bakıldığında en güçlü vurgu “çok kutuplu dünya” kavramında ortaya çıkıyor. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra yaklaşık yirmi yıl boyunca Batı merkezli ve büyük ölçüde Amerikan liderliğinde şekillenen uluslararası düzenin artık tek seçenek olmadığı düşüncesi BRICS’in temel yaklaşımını oluşturuyor. Bildiri boyunca tekrar tekrar kullanılan “daha adil”, “daha temsilî”, “daha demokratik” ve “daha kapsayıcı” uluslararası sistem ifadeleri aslında mevcut küresel güç dağılımına yönelik doğrudan bir eleştiri niteliği taşıyor.
Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi reformuna ilişkin bölümler son derece önemlidir. Belgenin en kritik siyasi bölümlerinden biri BM reformu çağrısıdır. BRICS ülkeleri mevcut yapının bugünün gerçeklerini yansıtmadığını açıkça ifade ediyor. Afrika’nın, Latin Amerika’nın ve yükselen Asya güçlerinin karar alma mekanizmalarında yeterince temsil edilmediğini savunuyorlar. Daha da dikkat çekici olan ise Çin ve Rusya’nın, Hindistan ve Brezilya’nın Güvenlik Konseyi’nde daha büyük rol üstlenmesi gerektiğine ilişkin desteğini yeniden açıklamış olmasıdır. Bu durum bize öncelikle Hindistan ve Brezilya’nın küresel güç statüsüne yükseldiğini göstermektedir. Ardından BRICS içindeki siyasi uyumun arttığını kanıtlamaktadır. Son olarak da II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzenin sorgulandığını görüyoruz.
Belgede öne çıkan bir diğer unsur ise ABD ve Batı’nın yaptırım politikalarına yönelik sert eleştiridir. Son yıllarda ekonomik yaptırımların dış politika aracı olarak yoğun şekilde kullanılması BRICS ülkelerinde ortak bir rahatsızlık yarattı. Metinde tek taraflı yaptırımların uluslararası hukuka aykırı olduğu ve özellikle gelişmekte olan ülkelerin ekonomik kalkınmasını olumsuz etkilediği vurgulanıyor. Bu ifade doğrudan isim vermese de ABD’nin İran’a yönelik yaptırımları, Rusya yaptırımları, Venezuela yaptırımları, Küba ambargosu gibi uygulamalara yöneltilmiş güçlü bir eleştiri olarak okunabilir. Bu yaklaşım, BRICS’in uzun süredir dile getirdiği “ekonominin silahlaştırılması” eleştirisinin devamı niteliğindedir. Aslında bildirinin en stratejik bölümlerinden biri de burada ortaya çıkıyor. Çünkü BRICS artık sadece mevcut finansal sisteme eleştiri getirmiyor. Aynı zamanda alternatif mekanizmalar geliştirmeye çalışıyor. Sınır ötesi ödeme sistemleri, yerel para birimleriyle ticaret, finansal entegrasyon ve Yeni Kalkınma Bankası’nın güçlendirilmesi gibi başlıklar dolar merkezli küresel ekonomik yapıya karşı uzun vadeli bir alternatif oluşturma arayışının işaretleri olarak okunabilir. Henüz doların yerini alabilecek bir sistemden söz etmek mümkün değil. Ancak BRICS’in attığı adımlar mevcut finansal düzenin tek seçenek olmadığını göstermeye başlıyor.
Yeni Delhi Belgesi’nin yine önemli siyasi bölümlerinden biri ise Gazze ve Filistin meselesidir. Gazze konusunda en güçlü BRICS duruşlarından birine şahit oluyoruz. Belgede Gazze ve Filistin konusunda oldukça sert ifadeler yer almaktadır. 1967 sınırları temelinde bağımsız Filistin devleti vurgusu dikkat çekmektedir. Ayrıca Güney Afrika’nın İsrail aleyhine açtığı dava ve Uluslararası Adalet Divanı kararları belgede doğrudan hatırlatılmaktadır. BRICS ülkeleri son dönemdeki saldırılar ve insani kriz karşısında şimdiye kadarki en net ortak duruşlarından birini sergilemiştir. Ateşkes çağrısı, insani yardımların engelsiz ulaştırılması talebi Filistin devletinin desteklenmesi ve uluslararası hukuka vurgu yapılması bildirinin en güçlü siyasi mesajları arasında yer alıyor. Bu durum, BRICS’in küresel krizlerde daha görünür ve daha etkili bir siyasi aktör olma isteğinin de göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Öte yandan metin BRICS içindeki farklılıkları da tamamen gizlemiyor. Özellikle Orta Doğu konusunda üyeler arasında farklı görüşlerin bulunduğu açık şekilde ifade ediliyor. Bu durum önemli çünkü günümüzde BRICS yalnızca Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan bir yapı değil. İran, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Etiyopya ve Endonezya gibi yeni üyelerle birlikte çok daha karmaşık bir jeopolitik yapıya dönüşmüş durumda. Belgede ilginç şekilde bazı konularda ortak tutum yerine farklı görüşlerin bulunduğu açıkça belirtilmektedir. Özellikle İran, Körfez ülkeleri, Yemen gibi meselelerde üyelerin farklı pozisyonları olduğu kabul edilmiştir. Buna rağmen birliğin ortak zemin oluşturabilmesi BRICS’in diplomatik kapasitesinin arttığını gösteriyor. Bu açıdan değerlendirildiğinde Yeni Delhi süreci aynı zamanda Hindistan’ın önemli bir diplomasi başarısını temsil etmektedir. BRICS’in son genişleme dalgasıyla birlikte İran, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Etiyopya Endonezya gibi yeni üyelerin birliğe katılması bir yandan platformun jeopolitik çeşitliliğini artırırken diğer yandan ortak karar alma süreçlerini daha karmaşık hâle getirmiştir. Özellikle İran savaşının devam ettiği bir dönemde İran ile Körfez ülkeleri arasındaki derin görüş ayrılıkları nedeniyle birçok uzman, BRICS’in ortak bir siyasi zemin oluşturmakta zorlanacağını ve toplantının ciddi diplomatik gerilimlere sahne olacağını öngörmekteydi. Ancak tüm bu farklılıklara rağmen Hindistan, çıkarları ve öncelikleri birbirinden ayrışan üyeleri aynı platform etrafında bir araya getirmeyi başararak BRICS’in parçalanmak yerine diyalog üretme kapasitesini koruduğunu göstermiştir. Bu bağlamda Yeni Delhi’de ortaya çıkan sonuç yalnızca yayımlanan ortak metnin içeriğiyle sınırlı değildir. Asıl dikkat çekici başarı son derece hassas ve kutuplaştırıcı bir kriz ortamında bazı konularda doğrudan karşı karşıya gelen üyelerin diğer konular üzerinde uzlaşarak BRICS çatısı altında müzakere etmeyi sürdürmelerini sağlayan diplomatik zeminin korunabilmiş olmasıdır.
Ayrıca belgenin en önemli mesajlarından biri teknoloji alanında ortaya çıkıyor. Yapay zekâ, dijital altyapılar, veri güvenliği ve siber güvenlik gibi başlıkların geniş şekilde ele alınması tesadüf değildir. Çünkü geleceğin küresel güç mücadelesi teknolojik üstünlük üzerinden de şekillenecektir. BRICS ülkeleri bu gerçeğin farkında olduklarını ve teknoloji yarışında ortak hareket etmek istediklerini açıkça ortaya koyuyorlar. Özellikle yapay zekâ yönetişimi konusunda Batı merkezli normlara alternatif üretme arayışı dikkat çekiyor. Enerji ve iklim politikaları konusunda da BRICS’in farklı bir yaklaşım geliştirdiği görülüyor. Batılı ülkelerin sıklıkla vurguladığı hızlı enerji dönüşümü yerine “adil enerji dönüşümü” kavramı öne çıkarılıyor. Bu yaklaşımın temelinde gelişmekte olan ülkelerin ekonomik büyüme ihtiyaçlarının göz ardı edilmemesi gerektiği düşüncesi bulunuyor. BRICS ülkeleri çevresel sorumluluk ile kalkınma hakkı arasında denge kurulmasını savunuyor. Bu da küresel iklim tartışmalarında önümüzdeki yıllarda daha belirgin hale gelecek önemli bir ayrışma alanına işaret ediyor.
Tüm bu başlıklar bir arada değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo oldukça nettir. BRICS artık sadece ekonomik çıkarların korunduğu bir platform değildir. BRICS, uluslararası sistemin nasıl işlemesi gerektiğine dair kendi vizyonunu oluşturmaya başlayan bir güç merkezidir. Bu vizyonun temelinde daha fazla temsil daha fazla egemen eşitlik daha fazla çok kutupluluk ve gelişmekte olan ülkelerin küresel karar alma süreçlerinde daha fazla söz sahibi olması hedefi yer almaktadır.
BRICS Dışişleri Bakanları Toplantısında masaya konulan Yeni Delhi Belgesi bir toplantı sonuç metninden öte küresel siyasette yaşanan tarihî dönüşümün önemli belgelerinden biridir. Dünya tek merkezli yapıdan hızla uzaklaşırken BRICS de bu dönüşümün en güçlü siyasi ve ekonomik taşıyıcılarından biri haline gelmektedir. Bugün hâlâ uluslararası sistemin birçok kuralı Batı tarafından belirleniyor olabilir. Ancak Yeni Delhi’den yükselen mesaj şudur: O kuralların yeniden yazılması için artık çok daha fazla aktör masada yer almak istemektedir. BRICS artık ekonomik kulüp olmaktan çıkıyor. Bu yapı siyasi, diplomatik, finansal ve teknolojik bir güç merkezine dönüşüyor. Küresel Güney’in ortak sesi ve pusulası olma iddiası güçleniyor. Batı merkezli kurumlara hem alternatif hem de onları dönüştürmeye çalışan bir strateji izleniyor. BRICS henüz BM, IMF, Dünya Bankası veya WTO’nun yerine geçecek kurumlar kurmuyor. Lakin bu kurumların kurallarını ve güç dağılımını değiştirmeye çalışıyor.
Dönem Başkanı Hindistan’ın Dışişleri Bakanları Toplantısı 2026 Yeni Delhi Belgesi, BRICS’in 20 yıllık tarihindeki en kapsamlı stratejik belgelerden biri olarak değerlendirilebilir. Metin; ABD ve Batı’nın liderlik ettiği tek kutuplu dönemin sona erdiği, yükselen güçlerin daha fazla söz sahibi olmak istediği ve Küresel Güney’in uluslararası sistemde kalıcı bir ağırlık oluşturma arayışının hızlandığı bir dönemin siyasi manifestosu niteliğindedir.
Belgenin özü tek bir cümleyle özetlenebilir: BRICS, mevcut uluslararası düzenin kurallarına uyum sağlayan bir platform olmakla birlikte bu kuralları yeniden yazmak isteyen küresel bir aktöre dönüşmektedir.
Umur Tugay Yücel-Siyaset Bilimci – “Amerikan Gücünün Gerilemesi ve Yükselen Güçler” (Çin-Rusya-Hindistan-Brezilya) kitabının yazarıdır.
X: @umur_tugay
Görüş2 hafta önceXi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3
Dünya Basını2 hafta önceABD’li iktisatçı Wolff: Küresel güney artık yeni bir dünya düzeni kuruyor
Diplomasi2 hafta önceErmenistan ve ABD, Trump koridoru projesi için anlaşma imzaladı
Dünya Basını1 hafta önceİktisatçı Michael Hudson: Mevcut savaşın tüm detayları elli yıl önce planlandı
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2
Asya2 hafta önceÇin, Japonya ve Filipinler’in sınır görüşmelerine genişletilmiş deniz devriyeleriyle karşılık verdi











