Diplomasi
Michael Pettis: Küresel ticaret sistemi zaten bozuktu

Editörün notu: Carnegie Endowment for International Peace düşünce kuruluşundan Michael Pettis, Foreign Affairs dergisinde kaleme aldığı kapsamlı makalede küresel ticaret sisteminin temelindeki dengesizliklere odaklanıyor. Sistemin, ülkeleri ücret artışını baskılayarak ihracata öncelik vermeye teşvik ettiğini, bunun da küresel talebi olumsuz etkilediğini savunan ve Trump’ın gümrük vergileri gibi mevcut çözümlerin yetersiz kaldığını belirten Pettis, iç ekonomik dengesizlikleri yönetmeyi taahhüt eden ülkeler arasında Keynes tarzı yeni bir gümrük birliği öneriyor. Bu birliğin, ülkelerin kendi politikalarının maliyetini başkalarına yüklemesini engelleyerek daha dengeli ve sürdürülebilir bir küresel ticaret ortamı yaratabileceğini öne sürüyor.
Küresel ticaret sistemi zaten bozuktu
Ancak bunu pervasız bir gümrük vergisi rejiminden daha iyi düzeltmenin yolu var
Michael Pettis, Foreign Affairs
ABD Başkanı Donald Trump’ın 2 Nisan’da duyurduğu kapsamlı gümrük vergileri, ardından gelen ertelemeler ve misillemeler, küresel çapta muazzam bir belirsizliği tetikledi. Dünyanın dikkatinin büyük kısmı, bu politikaların kaotik, kısa vadeli sonuçlarına —borsalardaki sert dalgalanmalar, ABD tahvil piyasasıyla ilgili endişeler, durgunluk korkuları ve farklı ülkelerin nasıl müzakere edeceği veya tepki vereceği konusundaki spekülasyonlar— odaklanmış durumda.
Ancak yakın vadede ne olursa olsun, şu açık: Trump’ın politikaları, küresel ticaret ve sermaye rejiminde zaten başlamış olan dönüşümü yansıtıyor. Öyle ya da böyle, küresel ekonomide on yıllardır süregelen dengesizlikleri gidermek için dramatik türden bir değişiklik gerekliydi. Mevcut ticaret gerilimleri, tek tek ekonomilerin ihtiyaçları ile küresel sistemin ihtiyaçları arasındaki kopukluğun sonucu. Küresel sistem, her yerdeki üreticiler için talebi artıran yükselen ücretlerden fayda sağlasa da, tek tek ülkeler ücret artışı pahasına imalat sektörlerini güçlendirerek daha hızlı büyüyebildiğinde gerilimler —örneğin, işçi verimliliğindeki artışa kıyasla hane halkı gelirindeki artışı doğrudan ve dolaylı olarak baskılayarak— ortaya çıkar. Sonuç, ülkelerin toplu zararlarına olacak şekilde ücretleri düşük tutarak rekabet ettiği bir küresel ticaret sistemi olur.
Trump’ın bu ayın başlarında açıkladığı gümrük vergisi rejiminin bu sorunu çözmesi pek mümkün değil. Etkili olabilmesi için ticaret politikası ya dünyanın geri kalanındaki tasarruf dengesizliğini tersine çevirmeli ya da Washington’un bunu karşılama rolünü sınırlamalı. İkili gümrük vergileri ise ikisini de yapmıyor.
Fakat mevcut sistemin yerini bir şey alması gerektiğinden, politika yapıcıların mantıklı bir alternatif oluşturmaya başlaması akıllıca olacaktır. En iyi sonuç, iç ekonomik dengesizliklerini ticaret fazlaları şeklinde dışsallaştırmak yerine yönetmeyi taahhüt eden ekonomiler arasında yeni bir küresel ticaret anlaşması olacaktır. Sonuç, iktisatçı John Maynard Keynes’in 1944’teki Bretton Woods konferansında önerdiği gibi bir gümrük birliği olacaktır. Bu anlaşmaya taraf olanların, ihracat ve ithalatlarını kabaca dengelemeleri ve ticaret anlaşması dışındaki ülkelerden gelen ticaret fazlalarını kısıtlamaları gerekecektir. Böyle bir birlik kademeli olarak tüm dünyaya yayılabilir ve hem daha yüksek küresel ücretlere hem de daha iyi ekonomik büyümeye yol açabilir.
Keynes’in planı Bretton Woods’ta kabul görmedi, zira büyük ölçüde o zamanın önde gelen fazla veren ekonomisi olan Amerika Birleşik Devletleri buna karşı çıktı. Ancak bugün, onun önerisini yeniden canlandırma ve uyarlama şansı var.
Açığa dikkat
Küresel ticaret sisteminin neyin enfekte ettiğini anlamak için ücretlerin bireysel bir ekonomiyi nasıl şekillendirdiğini düşünün. Daha yüksek ücretler genellikle ekonomi için iyidir, zira işletmeler için talebi artırırken verimliliğe yatırım yapma teşviklerini de artırırlar. Sonuç, erdemli bir döngüdür. Artan talep, daha az işçiyle daha fazla üretim yapmanın yollarına yönelik yatırımı teşvik eder, bu da ekonomik verimliliği artırır ve bu da ücretlerde daha fazla artışı tetikler.
Ancak bireysel işletmelerin farklı teşvikleri vardır. Ücretleri baskılayarak kârlarını artırabilirler. Sorun şu ki, daha düşük ücretler bireysel bir işletmeye fayda sağlayabilse de, diğerlerinin kârlarını azaltır. İşletme yatırımının temel olarak daha fazla üretim için talep olup olmadığıyla sınırlı olduğu bir ekonomide, eğer işletmeler toplu olarak ücretleri baskılarsa, ya kaybolan talebi yerine koymak için hane halkı ve mali borç artmalı ya da toplam üretim ve işletme kârları azalacaktır.
Bazen Michal Kalecki’nin Maliyetler Paradoksu (adını ilk öneren iktisatçıdan almıştır) olarak adlandırılan bu olgu esas olarak işletmeleri tanımlasa da, küresel bir ekonomideki ülkeler için de geçerli. Eğer ücret artışını baskılamak bir ülkedeki imalatı küresel olarak daha rekabetçi hale getirebiliyorsa, imalat ihracatını sübvanse edip artırarak o ülke için daha hızlı büyüme yaratabilir. Fakat tüm ülkeler ücret artışını baskılarsa, küresel talepteki büyüme azalır ve tüm ülkeler zarar görür.
Bazı ülkelerin işgücü maliyetlerini baskılamada diğerlerinden daha başarılı olduğu oldukça küreselleşmiş bir dünyada, sonuç mal talebi ve arzında bir asimetridir. İşletmeler ürünleri sattıkları yerlerde üretmek zorunda olmadıkları için, yerli işgücü maliyetleri imalatçıların rekabet gücü için hayati önem kazanır. Üretimi, işgücü maliyetlerinin işçi verimliliğine göre daha düşük olduğu ülkelere kaydıran işletmeler, malları daha ucuza üretebilir ve ürünlerini küresel olarak daha çekici hale getirebilir.
Her ülkede, ücret baskılaması iç tüketim üzerinde aşağı yönlü baskı yaratırken yerli üretimi sübvanse eder. Bu, üretim ve tüketim arasında artan bir boşlukla sonuçlanır; eğer bu boşluk ekonomi içinde kalırsa, iç yatırımı artırarak dengelenmelidir (ki bu da üretim ve tüketim arasındaki boşluğu daha da kötüleştirebilir). Aksi takdirde, boşluk kaçınılmaz olarak ya ücretleri artırarak ya da üretimi kısarak tersine döner.
Ancak küreselleşmiş bir ekonomide başka bir seçenek daha var, o da ticaret fazlası vermek. Bu, ülkenin tüketim ve üretim arasındaki boşluğun maliyetini ticaret ortaklarına ihraç etmesine olanak tanır. İktisatçı Joan Robinson’ın 1937’de bastırılmış iç talepten kaynaklanan ticaret fazlalarını “komşuyu zarara sokma” (beggar-my-neighbor) politikalarının sonuçları olarak adlandırmasının nedeni bu.
Aynı zamanda, 1944’teki Bretton Woods konferansında Keynes’in, ülkelerin büyük, kalıcı ticaret fazlaları vermesine izin veren bir küresel ticaret sistemine karşı çıkmasının nedeni de bu. Keynes, bu fazlaları barındıran bir sistemin, imalatı genişletmeye hevesli ülkeleri, bunu iç talep pahasına sübvanse etmeye teşvik edeceğini söylemişti. Keynes, sonucun, ülkeler ücret artışını baskılayarak rekabetçi kalmak için savaşırken küresel talep üzerinde aşağı yönlü bir baskı olacağını açıklamıştı. Bunu yapmada en başarılı olan ülkeler küresel ticaretin kazananları olacaktı. Küresel imalattaki payları genişlerken, ticaret ortaklarınınki daralacaktı.
Keynes bunun yerine ülkelerin “iç politikalarıyla tam istihdam sağlamayı öğrenmeleri” çağrısında bulunmuştu. Böyle bir dünyada, “bir ülkenin çıkarını komşularınınkine karşı koyacak önemli ekonomik güçler hesaplanmayacağını” savundu.
Keynes ve Robinson’ın yazdığı dönemde, komşuyu zarara sokma politikalarının maliyeti esas olarak daha yüksek işsizlik şeklinde ortaya çıkıyordu, zira daha yüksek ithalatla dengelenmeyen daha yüksek ihracat, ticaret açığı veren ülkelerdeki imalatçıları zayıflatıyor ve onları işçi çıkarmaya zorluyordu. Ancak dünya 1970’lerin başında Bretton Woods sistemini terk ettikten sonra, ABD hükümeti de dahil olmak üzere hükümetler, ya tüketici kredilerini teşvik etmek için faiz oranlarını düşürerek ya da sınırsız açık harcaması yoluyla işsizlik maliyetlerini hafifletmeyi öğrendi. Böylece Amerika Birleşik Devletleri, sürekli ticaret açığı vermenin istihdam sonuçlarını gizledi, ancak bunu artan hane halkı ve mali borçlanma yoluyla yaptı.
İthalat için ihracat
Bir ülkenin iç dengesizlikleri ile ticaret ortaklarınınkiler arasındaki bağlantının, iktisatçıların bazen tam olarak anlayamadığı sonuçları vardır. Her ekonomide, iç ve dış ekonomik dengesizlikler uyumlu olmalıdır, tıpkı her ülkenin dış dengesizliklerinin dünyanın geri kalanının dış dengesizlikleriyle uyumlu olması gerektiği gibi. Bu, iç dengesizliklerini kontrol edebilen ülkelerin, ticaret ortaklarının iç dengesizliklerini en azından kısmen yönlendireceği anlamına gelir. İktisatçı Dani Rodrik’in açıkladığı üzere, herhangi bir küreselleşmiş sistemde ülkelerin ya daha fazla küresel entegrasyonu ya da iç ekonomi üzerinde daha fazla kontrolü seçmek zorunda olmasının nedeni budur.
Rodrik’in formülasyonu içinde, küreselleşmeyi anlamanın en az iki çok farklı yolu vardır. Çoğu analistin dünyayı tanımladığını varsaydığı modelde, büyük ekonomilerin tümü, daha fazla küresel entegrasyon lehine iç ekonomileri üzerindeki kontrol derecelerinden genel olarak aynı ölçüde vazgeçmeyi seçti. Bu nedenle küresel ticaret, piyasa güçleri iç dengesizlikler yaratan hükümet politikalarını tersine çevirdiği için genelde dengeli. Örneğin, bir ülke büyük, kalıcı ticaret fazlaları verirse, para birimi değerlenir veya ücretleri artar, bu da mallarını daha pahalı hale getirir. Bu da, iç hane halklarının refahı genişledikçe ticaret fazlasının küçülmesine neden olur.
Diğer küreselleşme modelinde —ki bu dünyayı olduğu gibi daha iyi tanımlar—bazı büyük ekonomiler daha fazla küresel entegrasyon lehine iç ekonomileri üzerinde daha az kontrol uygularken, diğerleri ücret artışını kontrol ederek, iç fiyatları ve kredi tahsisini belirleyerek veya ticaret ve sermaye hesaplarını kısıtlayarak iç ekonomileri üzerindeki kontrolü elinde tutmayı seçer. İkinci grup ülkelerin, iç ekonomik dengesizliklerinin tersine dönmesini önlemek için müdahale ettikleri ölçüde, iç dengesizliklerini ticaret ve sermaye hesapları üzerinde daha az kontrol sahibi olan ülkelere etkili bir şekilde dayatırlar. Örneğin, imalat sektörlerini genişletmeyi amaçlayan sanayi politikaları seçerlerse, zımnen ticaret ortaklarına da sanayi politikaları dayatmış olurlar, ancak bunlar o ortakların imalat sanayilerinde göreceli bir daralmayla sonuçlanır.
Dünyanın yeni bir gümrük birliğine ihtiyacı var.
Bu tam da Keynes ve Robinson’ın karşı çıktığı türden bir küreselleşme. Bu, hükümetlerin kendi ekonomileri için genişletici, ancak bir bütün olarak küresel ekonomi için daraltıcı olan Kalecki tarzı stratejiler izlemesine izin veren türden bir küreselleşme.
Eğer küreselleşme gelişecekse, dünya, ülkelerin ithalat yapmak için ihracat yaptığı ve bir ülkenin üretim, tüketim ve yatırım dengesizliklerinin ticaret ortaklarına yüklenmek yerine içeride çözüldüğü bir tür küreselleşmeye geri dönmeli. Başka bir deyişle, dünya, ülkelerin iç dengesizliklerini dizginlemeyi ve iç talebi iç arzla eşleştirmeyi kabul ettiği yeni bir küresel ticaret rejimine ihtiyaç duyuyor. Ancak o zaman ülkeler artık birbirlerinin iç dengesizliklerini absorbe etmek zorunda kalmayacaklardır.
Bu tür bir küreselleşmeyi başarmanın en iyi yolu, Keynes’in Bretton Woods’ta önerdiği doğrultuda yeni bir gümrük birliği oluşturmaktır. Katılımcı ülkeler, aralarındaki ticareti genel olarak dengede tutmayı kabul ederler ve bunu başaramayan üyelere cezalar uygulanır. Ancak aynı zamanda, kendilerini gümrük birliği dışındaki dengesizliklerden korumak için katılmayan ülkelere karşı ticaret engelleri de dikerler. Ticaretin ikili olarak dengelenmesi beklenmez elbette, daha ziyade tüm ticaret ortakları arasında dengelenmesi beklenir. Üyeleri, kendi iç politikalarının maliyetlerini dışsallaştırmayacak şekilde ekonomilerini yönetmeyi taahhüt etmek zorunda kalacaklardır. Bu sistemde, her ülke kendi tercih ettiği kalkınma yolunu seçebilir ama bunu iç dengesizliklerin maliyetlerini ticaret ortaklarına yükleyecek şekilde yapamaz (Daha küçük, daha az gelişmiş ekonomiler birliğin kurallarından bazı sınırlı muafiyetler alabilir).
Özellikle ekonomilerini düşük iç talep ve kalıcı fazlalar etrafında yapılandırmış pek çok ülke, başlangıçta böyle bir birliğe katılmayı reddedebilir. Fakat organizatörler; Kanada, Hindistan, Meksika, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri gibi küresel ticaret açıklarının büyük bölümünü oluşturan küçük bir grup ülkeyi toplayarak işe başlayabilir ve onları birliğe dahil edebilirler. Bu ülkelerin katılmak için her türlü teşviki olacaktır ve katıldıklarında, dünyanın geri kalanı da sonunda katılmak zorunda kalacaktır. Nihayetinde, açık veren ülkeler kalıcı açık vermeyi reddederse, fazla veren ülkeler kalıcı fazla veremezler. Bunun yerine iç tüketimi veya iç yatırımı artırmak zorunda kalacaklardır —ki her ikisi de küresel talep için iyi olacaktır— ya da iç aşırı üretimi azaltmaktan başka seçenekleri kalmayacaktır.
Eğer dünya böyle bir gümrük birliği yaratırsa, uluslararası ticaret, Keynes’in yazdığı gibi, “yabancı pazarlara satışları zorlayarak ve alımları kısıtlayarak evde istihdamı sürdürmek için umutsuz bir çare” olmaktan çıkacaktır. Ülkelerin ihracatı maksimize etme nedeni artık yerli imalatı sübvanse etmenin maliyetini ihraç etmek değil, ithalatı ve hane halkı refahını maksimize etmek olacaktır.
Fakat böyle bir gümrük birliği mümkün değilse, en olası sonuç, Robinson’ın öngördüğü, ülkelerin “yükün daha büyük bir payını diğerlerinin üzerine atmaya” çalıştığı komşuyu zarara sokma oyunudur. Robinson’ın yazdığı üzere, “Biri diğerlerinin pahasına ticaret dengesini artırmayı başarır başaramaz, diğerleri misilleme yapar ve toplam uluslararası ticaret hacmi sürekli olarak düşer.”
Dünya buna doğru gidiyor gibi görünüyor. Trump’ın gümrük vergilerini ve dünyanın dört bir yanındaki insanlardan gelen artan ticaret şikayetlerini getiren de bu. Karar merciileri ekonomiler için teşvikleri değiştirene kadar, uluslararası ticaret gerilimleri azalmayacaktır.
Diplomasi
Almanya ile Avusturya arasında BMGK kavgası

Almanya ile Avusturya arasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) kimin üye olacağı konusunda sert bir tartışma yaşanıyor.
POLITICO’da yer alan habere göre BMGK üyeliği için girişilen rekabette Avusturyalı yetkililer, “alaycı bir diplomasi ve basit bir mesaja” başvuruyor.
Üst düzey bir Avusturyalı diplomatın ifadesiyle, Viyana “tam da Alman olmadığımız için” kendilerine oy verilmesini istiyor.
Habere göre bu alaycı esprinin ardında, normalde yakın müttefikler olarak görülen iki ülke arasında gerçek bir rekabet ve şiddetli bir çekişme yatıyor.
Almanya, Avusturya ve Portekiz olmak üzere üç AB ülkesi, bugün (3 Haziran) yapılacak Genel Kurul oylamasında BM’nin en güçlü organındaki iki geçici üye koltuğu için yarışıyor.
Portekiz, Portekizce ve İspanyolca konuşulan ülkelerle olan güçlü bağları sayesinde, 2027’de başlayacak iki yıllık dönem için genel olarak kesin aday olarak görülüyor.
Bu durumda, yakın tarihi ve kültürel bağlarla birbirine bağlı, ancak zaman zaman gerginlikler de yaşayan Almanya ve Avusturya, son koltuk için rekabet ediyor.
Almanya bu yarışta devasa bir güç olsa da, bu durum Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un Berlin’in adaylığını agresif bir şekilde savunmasını engellemedi.
Bu durum, Şansölye Friedrich Merz’in, Almanya’nın ihracat odaklı ekonomisini desteklemek ve küresel sahnedeki etkisini güçlendirmek için her türlü uluslararası etki kaynağını güvence altına alma kararlılığını yansıtıyor.
Wadephul, geçen hafta sonu Almanya’ya oy vermeleri için ülkelere lobi yapmak üzere New York’a uçtu.
Wadephul, varışının hemen ardından, “Küresel krizler söz konusu olduğunda Almanya, etkisini ortaya koymak istiyor. Bu, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi için gayet uygun bir tutum,” dedi.
Buna karşılık Avusturyalı diplomatlar, nispeten küçük olmalarını bir erdem olarak sunuyorlar.
Bir Avusturyalı diplomat, “Bağlantısız ve askeri açıdan tarafsız küçük bir ülke olarak çok özel bir rol oynayabiliriz: Çünkü mesele siyasi ağır topların hakları değil, tüm devletler arasındaki hak dengesi,” dedi.
Öte yandan Alman ve Avusturyalı liderler, birbirlerini alt etmek için ne kadar çaba harcadıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davrandılar.
Merz salı günü Berlin’de, Almanya’nın adaylığını destekleyeceğini belirten Macaristan Başbakanı Péter Magyar’ın yanında yaptığı açıklamada, “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan geçici üye koltuğu için onay alabilmek amacıyla elimizden gelen her şeyi yaptık: federal dışişleri bakanı ve şahsım dahil olmak üzere kabinedeki birçok meslektaşımız da bu çabaya katıldı,” dedi.
Avusturyalı bir diplomata göre, Avusturya başbakanı ve dışişleri bakanı da yarışmayı kazanmak için “elinden geleni yaptı.”
Avusturya’nın BM Büyükelçisi Gregor Kössler, Avusturya haber kuruluşu Die Presse’ye verdiği röportajda, “perde arkasında sert müzakereler yapıldığını” söyledi:
“İnsanlar oyları kendi lehlerine çevirmeye ve destekçileri kendi saflarına çekmeye çalışıyor. Özellikle geride kaldığınızda, mevcut anlaşmaları bozmak için biraz daha fazla baskı yapmaya çalışabilirsiniz.”
Avusturyalı diplomatlar, tarafsızlıkları ve NATO üyeliği olmamalarının Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerinde kendilerine avantaj sağladığını söylüyor.
Avusturya tarafının bir başka açık avantajı da, Almanya’dan birkaç yıl önce 2027-2028 koltuğu için yarışa girmiş olması ve kısmen bu nedenle, oylamada Almanya’yı yenme şanslarının gerçekçi olduğuna inanıyorlar.
Böyle bir sonuç Merz için bir “aşağılanma” olur. Berlin, on yıllardır her sekiz yılda bir Güvenlik Konseyi üyeliğini kazanmayı başardı.
Avusturya’ya karşı alınacak bir yenilgi, sadece acı verici bir diplomatik gerileme anlamına gelmekle kalmayacak, aynı zamanda Avrupa içinde Almanya’nın liderlik rolünü yeniden tesis etme vaadiyle seçimlere katılan Merz’e yönelik iç eleştirilerin daha da artmasına yol açacak.
Bu durum, Wadephul’un New York’ta neden yoğun bir kampanya yürüttüğünü açıklamaya yardımcı oluyor.
Wadephul’un çabalarına aşina olan temsilcilere göre, bakan cuma gününden bu yana BM’de yaklaşık 80 bakan veya büyükelçi ile yüz yüze görüştü. Hangi teşvikleri sunduğu ise belirsiz.
Bu tür durumlarda diplomatlar genellikle oy takası yaparlar; şimdiki desteği karşılığında gelecekte destek vaat ederler.
Geniş bir uluslararası etki alanına sahip önde gelen bir BM bağışçısı olan Almanya’nın, Avusturya’dan daha fazla etki gücü olabilir.
Wadephul ayrıca yumuşak güç yoluyla ikna etmeye çalıştı. Pazartesi gecesi, Alman dışişleri bakanı BM Meydanı’nda bir caz grubu, Alman sosisleri ve bir dondurma standının yer aldığı büyük bir resepsiyon düzenledi.
191 BM üye ülkesi arasında yapılacak oylama, iki ülke Güvenlik Konseyi üyeliği için gerekli olan üçte iki çoğunluğu elde edene kadar turlar halinde gerçekleştirilecek.
Oylama gizli şekilde yapılacak; bu durum, hem Berlin hem de Viyana’dan gelen diplomatların, kimsenin itibarını zedelemeden son dakikaya kadar ülkeleri ikna etme şansı gördükleri için rekabeti kızıştırıyor gibi görünüyor.
Oylamada belirleyici olabilecek faktörlerden biri, İran’daki savaşın başlangıcında Merz’in uluslararası hukuka yönelik aşağılayıcı sözleri.
Bir diğeri ise, birçok üye ülkenin, Almanya’nın, İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki askeri operasyonları sırasında sivil kayıpları kınamakta isteksiz olduğunu düşünmesi.
Fakat Avusturya da geleneksel olarak İsrail’in Avrupa’daki en güçlü destekçilerinden biri.
Fakat Wadephul, son günlerde Lübnan’daki İsrail operasyonunu daha sert bir dille eleştirdi ve pazar günü yaptığı bir açıklamada, İsrail ordusunun ülkenin güneyine ilerlemesinden duyduğu “ciddi endişeyi” dile getirerek, İsrail liderlerine “sivilleri ve sivil altyapıyı korumaları” çağrısında bulundu.
Salı günü ise Almanya’nın “uluslararası hukukun savunucusu” olacağını söyledi.
Fakat nihayetinde çarşamba günkü yarışın sonucu, yarış öncesinde süren kıyasıya diplomasi mücadelesinde hangi tarafın daha iyi performans göstereceğine bağlı olarak belirlenebilir.
Salı günü New York’ta Wadephul, Avusturya’nın öfkesini kesin olarak uyandıracak bir argüman ortaya attı: “BMGk’da iki küçük AB ülkesinin (Portekiz ve Avusturya) yer almasını istemiyorsanız, bunun yerine bizi seçin.”
BM genel merkezinin önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Birçok ülke için, Güvenlik Konseyi’nde daha küçük bir Avrupa ülkesinin ve Almanya’nın yer alması gibi karma bir yaklaşım doğru çözüm olabilir,” dedi.
Diplomasi
ABD, Somaliland’in bağımsızlığını tanımayacak

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Kongre’ye sunulan raporda, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu vurgulandı. Kongre kaynakları, Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.
Washington yönetimi, Somali’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne destek verdiğini ilan etti. Bu hamle, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland ile geçen yıl bu bölgeyi resmi olarak tanıyan ilk devlet olan İsrail’e yönelik büyük bir darbe olarak değerlendiriliyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve “Somaliland ile Geliştirilmiş ABD İlişkileri İçin Potansiyel Alanlar” başlığını taşıyan rapor, 1 Haziran’da Kongre’ye sunuldu ve 2 Haziran’da basına sızdı.
Bakanlık raporda, Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğunu vurguladı.
Raporda ilişkilerin çerçevesine dair şu ifadelere yer verildi:
“Bu yasal çerçeve dahilinde ABD, Somaliland ile olumlu ve yapıcı ilişkilerini sürdürmekte ve Somaliland makamlarıyla işbirliği için ek fırsatları araştırmaya devam etmektedir. Ancak bölgedeki güvenlik kaygıları ve Somaliland’in statüsüne ilişkin anlaşmazlıklar ile yerel yönetimin ulusal makamlarla işbirliği yapmayı reddetmesi; yatırım, bankacılık ve ticaret alanlarında ciddi zorluklar teşkil etmektedir.”
Trump yönetimi tanımaya sıcak bakmıyor
ABD Kongresi’nden bir kaynak, salı günü Middle East Eye (MEE) haber sitesine yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.
Söz konusu kaynak, “Eski Trump dönemi yetkilileri Tibor Nagy ve Peter Pham’ın da aralarında bulunduğu bazı lobiciler, Somaliland tarafında ABD’nin kendilerini tanıyacağına dair umutları artırmış olsa da Başkan Trump’ın bu yönde bir adım atacağına dair hiçbir zaman somut bir işaret yoktu” dedi.
Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan ve ismini açıklamak istemeyen bir Somali politika danışmanı ise, Kongre’ye sunulan bu yeni raporun Washington tarafından tanınma beklentilerine ağır bir darbe indirdiğini söyledi.
Danışman, bu gelişmeyi “Somaliland’in ABD tarafından tanınmasına yönelik süregelen tüm umutları tamamen boşa çıkarabilecek, son derece kritik ve bağlayıcı bir ilan” olarak nitelendirdi.
İsrail ile Somaliland arasındaki güvenlik ortaklığı
Somaliland, 1991 yılında tek taraflı bağımsızlık ilan etmesinden bu yana, hiçbir Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devlet tarafından tanınmasına ve Somali hükümetinin sürekli muhalefetine rağmen, kendi yönetim kurumları ve güvenlik yapılarıyla de facto (fiili) bir devlet olarak faaliyet ediyordu.
Ancak geçen yılın sonlarında İsrail, Somaliland’i bağımsız bir devlet olarak resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. Somali hükümetinin yanı sıra Türkiye dahil bölgedeki birçok ülke İsrail’in bu hamlesini kınadı.
Nisan ayında Somali, İsrail’in Somaliland’e bir büyükelçi atamasını da kınayarak karşılık verdi. Aynı ay içinde Mogadişu yönetimi, İsrail bandıralı veya İsrail bağlantılı gemilerin Babülmendep Boğazı’ndan geçişini yasakladığını duyurdu.
Yemen’deki Ensarullah hareketi liderliğindeki silahlı kuvvetler de Somali’deki her türlü İsrail varlığını hedef alma sözü verdi.
İsrail’in Kanal 12 televizyonu, haftalar önce yayımladığı bir haberde, Somaliland’in Yemen’den gelen bu tehditlere karşı Tel Aviv ile bir güvenlik ortaklığı arayışında olduğunu aktardı. Bu çerçevede, İsrailli yetkililerin son aylarda Somaliland’e ziyaretler gerçekleştirdiği bildiriliyor.
Diplomasi
AB, Trump’ın yeni tarife tehditlerine tepki gösterdi

Avrupa Komisyonu, Trump yönetiminin, Brüksel’in zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatını yasaklamadığını tespit etmesinin ardından, AB’ye yüzde 10’luk yeni bir gümrük vergisi uygulama planlarını eleştirdi.
Komisyonun Baş Sözcüsü Yardımcısı Olof Gill yaptığı açıklamada, “Komisyon, soruşturmanın ön bulgularını dikkatle inceleyecek ve ABD yönetimi ile diyaloğunu sürdürecektir. Bununla birlikte, AB bu gerekçelerle uygulanan gümrük vergilerini haksız bulmaktadır,” dedi.
ABD Ticaret Temsilciliği Ofisi, salı günü geç saatlerde yayınlanan bir raporda, Avrupa Birliği, Kanada ve Meksika dahil olmak üzere başlıca ticaret ortaklarına yüzde 10’luk gümrük vergisini yeniden uygulamak istediğini belirtti.
Ofis, bu ülkelerin zorla çalıştırma yoluyla üretilen malları yasaklayan yasaları uygulamadıklarını tespit etmişti.
Bu, ABD Başkanı Donald Trump’ın şubat ayında ABD Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilen küresel gümrük vergilerini yeniden yürürlüğe koymak amacıyla, yönetimin bu bahar 1974 Ticaret Yasası’nın 301. maddesi kapsamında başlattığı iki geniş kapsamlı ticaret soruşturmasından biri.
Şu anda yürürlükte olan yüzde 10’luk geçici gümrük vergisi temmuz ayında uygulanacak ve ardından 301. maddeye dayalı gümrük vergisi devreye girecek.
Avrupa Parlamentosu Ticaret Komitesi Başkanı Bernd Lange, Yüksek Mahkemedeki yenilginin ardından Washington’un “gümrük vergisi politikasını sürdürmek için yeni yasal dayanaklar arayışında olduğunu” savundu.
Lange, X’te yayınladığı bir yazıda şunları söyledi:
“AB’yi zorla çalıştırmaya karşı yeterince önlem almamakla suçlamak saçma. AB, zorla çalıştırılarak üretilen ürünlere karşı dünyanın en katı kurallarını benimsemiştir. Bu, daha önce karara bağlanmış olan gümrük vergileri için gerçekleri yasal bir gerekçeye uydurmaya çalışmak gibi görünüyor.”
Gill, AB’nin 2024 yılında zorla çalıştırma ile üretilen ürünleri yasaklayan bir yönetmelik kabul ettiğini ve “tedarik zincirlerinde zorla çalıştırmanın ortadan kaldırılması” şeklindeki bu ortak hedefin, Turnberry anlaşmasını detaylandıran geçen ağustos tarihli AB-ABD ortak bildirisinde de yer aldığını vurguladı.
Fakat AB’nin zorla çalıştırma yönetmeliği, ancak Aralık 2027’den itibaren geçerli olacak. ABD Ticaret Temsilciliği, bloktan gelen mallara yüzde 10 gümrük vergisi uygulamak için bu gerekçeyi öne sürüyor.
Raporda, “Avrupa Birliği zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklamış olsa da, bu yasak 14 Aralık 2027’ye kadar yürürlüğe girmeyecek. Yukarıdakiler ışığında, USTR, Avrupa Birliği’nin zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklayan düzenlemesini etkili bir şekilde uygulamadığını tespit etmiştir,” deniyor.
Geçen temmuz ayında İskoçya’da varılan anlaşma uyarınca, AB, ABD’den gelen sanayi ürünlerine yönelik ithalatı kaldırmayı kabul ederken, çoğu Avrupa ürününe yüzde 15’lik bir gümrük vergisi tavanı uygulanacaktı.
Avrupa Parlamentosu, 16 Haziran’da Turnberry anlaşmasını yürürlüğe koyacak yasa tasarısı üzerinde nihai oylamayı gerçekleştirecek ve Trump’ın son gümrük vergisi hamlesi, Avrupa Parlamentosu üyelerinin anlaşmaya karşı muhalefetini sertleştirebilir.
Washington’dan gelen son açıklama, AB Ticaret Bakanı Maroš Šefčovič’in Paris’teki OECD bakanlar toplantısı sırasında ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer ile görüşmesinden birkaç saat önce geldi.
Dünya Basını2 hafta önceProf. Mearsheimer: Trump, İran savaşını sonlandırmak için Çin’den yardım istedi
Dünya Basını2 hafta önceİktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı
Asya2 hafta önceRusya ve Çin liderleri Pekin’de stratejik ortaklığı görüştü
Diplomasi2 hafta önceXi ve Putin ‘çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler’ çağrısı yaptı
Amerika2 hafta önceBolivyalı işçi ve köylüler başkent La Paz’ı kuşattı
Asya2 hafta önceLai, Tayvan’ın “özgürlüğünden vazgeçmeyeceğini” söyledi, yeni İHA bütçeleri sözü verdi
Asya2 hafta önceRusya ve Çin arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı
Asya2 hafta önceİran’daki savaş yuan için küresel ticarette fırsat penceresi açtı








