Diplomasi
Ukrayna savaşının bir yılı: Müsvedde anlaşmalar, Midas’ın kulakları ve NATO cesetleri

Ukrayna’nın saha ve kurban olarak belirlendiği gayri resmi NATO-Rusya savaşı, 2025’te önceki senelere göre garip gelişmelere sahne oldu. Donald Trump’ın başa geçmesiyle bir tür “diplomasi” adı verilen, henüz bir sonuca varamamış, nereye gittiği de belli olmayan bir sürece tanıklık ediyoruz. Sene boyu yaşananları kronolojiye göre aktarmak faydalı olabilir.
Washington’daki iktidar değişikliği, savaşın dördüncü yılına girdiği bir konjonktürde, Washington’un “tecrit” politikasından “işlemsel diplomasi” (transactional diplomacy) modeline geçişini beraberinde getirmiş oldu.
Yılın ilk haftaları, Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşüyle birlikte Ukrayna dosyasında yaşanan radikal eksen kaymasına tanıklık etti. Trump yönetiminin savaşı “mümkün olan en kısa sürede” bitirme vaadi, şimdiye dek bir yere varmış görünmüyor. Ocak ve şubat ayları, Rusya ile doğrudan temasların başladığı ve Ukrayna’nın bu süreçteki yerinin sorgulandığı bir dönem oldu.
12 Şubat tarihinde gerçekleşen Trump-Putin telefon görüşmesinde taraflar “müzakere masasına oturma” niyetini beyan etti. Söz konusu gu görüşme, sadece bir protokol araması olmaktan ziyade, “barış süreci” adı verilen şeyin parametrelerinin ilk kez en üst düzeyde tartışıldığı bir platform oldu. Hemen ardından, 18 Şubat’ta Suudi Arabistan’da Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio arasında gerçekleşen gizli zirve, ikili ilişkilerin restorasyonu ve savaşın sona erdirilmesi için ortak bir teknik çalışma grubu kurulması kararıyla sonuçlandı.
Şubat ayının sonunda, 28 Şubat 2025’te, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’in Beyaz Saray ziyareti, iki lider arasındaki kimya uyuşmazlığını tekrar hatırlattı. Görüşmede Trump’ın Ukrayna’yı “Üçüncü Dünya Savaşı üzerine bahis oynamakla” suçlaması ve Zelenskiy’i egemenlik vurgusunun karşılanmaması, toplantının gergin geçmesine neden oıldu. Özellikle, Ukrayna’nın sahip olduğu kritik minerallerin (titanyum, lityum vb.) ortak işletilmesine dair Trump tarafından önerilen anlaşmanın Zelenskiy tarafından egemenlik hakları gerekçesiyle imzalanmaması, müzakerelerin başından itibaren “ekonomik taviz” beklentisinin masada olduğunu gösterdi.
Mart ayı Batı basınında, “teknik evre” olarak anıldı. Trump’ın emlakçı ahbaplarından olan özel elçisi Steve Witkoff’un mekik diplomasisi, 11 Mart’ta Suudi Arabistan’da Ukrayna heyetiyle görüştü ve Kiev, 30 günlük bir insani ateşkes planına onay verdi. Fakat, 13 Mart’ta Moskova’ya giden Witkoff, Putin’in “bazı meselelerin henüz olgunlaşmadığı” şeklindeki net tavrıyla karşılaştı.
Bu tıkanıklığa rağmen, 18 Mart’Ta enerji altyapısına yönelik saldırıların durdurulmasını öngören geçici bir moratoryum üzerinde prensipte uzlaşıldı. 25 Mart’ta Kremlin tarafından onaylanan liste; nükleer santralleri, hidroelektrik barajları, petrol rafinerilerini ve doğalgaz depolama tesislerini saldırı kapsamı dışında bıraktı. Ancak bu moratoryumun ömrü kısa oldu; taraflar birbirini “gizli askeri sevkiyat” ve “sivilleri canlı kalkan yapmakla” suçlayarak nisan ayı başında saldırılara yeniden başladı.
Paskalya ateşkesi ve dondurulan varlıklar saga’sına giriş
Nisan ve mayıs aylarında dini ve milli günler üzerinden yapılan sembolik adımlar da sonuç vermedi. 19 Nisan’da Putin tarafından ilan edilen 30 saatlik “Paskalya Ateşkesi”, Ukrayna tarafından bir “yeniden toparlanma hilesi” olarak nitelendirilerek reddedildi. Benzer şekilde, Rusya’nın 8 Mayıs Zafer Günü için önerdiği 72 saatlik ateşkes, Kiev’in ABD destekli 30 günlük kapsamlı planında ısrar etmesi nedeniyle hayata geçemedi.
15-17 Haziran tarihlerine gelindiğinde Kanada’nın Kananaskis kentinde düzenlenen G7 Zirvesi, Batılı müttefiklerin Trump’ın barış çabalarına “şartlı destek” verdiği bir platforma dönüştü. G7 liderleri, sınırların “güç kullanılarak değiştirilemeyeceği” ilkesini öne sürerek, Rusya’nın dondurulan varlıklarının faizinden elde edilen kârın Ukrayna’nın yeniden inşası için kullanılması (Extraordinary Revenue Acceleration Loans – ERA) mekanizmasını 5 milyar dolarlık yeni bir dilimle güçlendirdiler. Bu kısma yazının devamında tekrar değinilecek.
Hemen ardından 24-25 Haziran’da Lahey’de düzenlenen NATO Zirvesi, üye ülkelerin savunma harcamalarını GSYİH’nın yüzde 5’ine çıkarma hedefi (yüzde 3,5 askeri, yüzde 1,5 altyapı/endüstri) üzerinde anlaşıldı. Bu “Lahey Savunma Yatırım Planı”, Rusya’nın uzun vadeli bir tehdit olarak görülmeye devam ettiğinin ve Ukrayna’ya verilen desteğin sadece silah yardımıyla sınırlı kalmayıp, Ukrayna silah sanayisinin NATO sistemlerine entegrasyonunu da içereceğinin bir ilanı oldu.
İşin müzakere boyutunda ise en somut gelişme, 2 Haziran 2025’te İstanbul’da sağlanan “İnsani Çerçeve Anlaşması” ile yaşandı. Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleşen teknik görüşmelerde, geniş çaplı bir ateşkese dönüşmese de esir takası, naaşların iadesi gibi neticeler alındı.
Beraberinde aynı ay ve temmuzda sekiz ayrı esir takası yapıldı, 4 Temmuz’da aralarında 2022 Mariupol’de esir alınan Ukraynalı asker ve milislerin bulunduğu geniş bir grup evlerine döndü.
Alaska Zirvesi’nden çıkanlar
15 Ağustos’ta, Alaska’daki Elmendorf-Richardson üssünde gerçekleşen Trump-Putin Zirvesi ile gerçekleştirildi. Zirve, tek başına Moskova’nın uluslararası tecridi resmen kırması açısından önemliydi. Zirve sonrasında Trump’ın yaptığı açıklamalar, müzakerelerin eksenini “toprak bütünlüğünden” “toprak takasına” kaydırdı. Trump, Ukrayna’nın barış karşılığında bazı topraklarından (yani Donetsk, Lugansk, Herson ve Zaporojye oblastlarının Kiev’in kontrolünde olan kısımlarından) feragat etmesi gerektiğini ima ederek “bir miktar toprak takası olacaktır ama buna Ukrayna karar vermeli” dedi. Moskova ise yıllardır dile getirdiği talepleri tekrar dile getirdi ve Kırım’ın Rusya toprağı olarak tanınması, Ukrayna’nın NATO’ya asla alınmaması ve Rusya’ya yönelik tüm yaptırımların kaldırılması taleplerini “müzakere edilemez” şartlar olarak masaya koydu.
Zirve sonrasında sonbahar ayları, “çözüm” sürecinde “ivme kaybına” sahne oldu. Kasım ve aralık ayları, kamuoyuna sızdırılan çeşitli “barış planları” ve bu planlar etrafında döndü. 19 Kasım’da Trump’ın 28 maddelik taslağı basına sızdı. Bu taslakta öngörülen; Kırım, Lugansk ve Donetsk’in tamamının Rusya toprağı olarak tanınması, Ukrayna ordusunun mevcudunun 600 bin personele indirilmesi ve 100 gün içinde seçim yapılması gibi maddeler vardı.
22-23 Kasım tarihlerinde Johannesburg’da düzenlenen G20 Zirvesi’nde, Trump’ın yokluğunda bir araya gelen Avrupa ve G7 liderleri (Kanada, İngiltere, Fransa, Almanya vb.), ABD’nin bu planına karşı ortak bir deklarasyon yayımladılar. “Johannesburg Muhtırası” olarak da bilinen bu metinde, “barışın ancak Ukrayna’nın rızasıyla ve egemenlik hakları korunarak mümkün olabileceği, sınırların güçle değiştirilmesinin kabul edilemez olduğu” savunuldu.
Midas’ın Kulakları
Ayrıca kasım ayının ortalarında ülkede “yüzyılın skandalı” olarak nitelendirilen devasa yolsuzluk operasyonuna start verildi. Yaşananların arka planını ve detayları bu sayfalarda işlemiştik. Kısaca bahsetmekte yarar var.
NABU (Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu) ve SAP (Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı), 15 aylık teknik takibin ardından “Midas Operasyonu” ile Zelenskiy’nin en yakın sırdaşlarına yönelik operasyon başlattı. Zelenskiy’in “kasası” ve Kvartal 95 stüdyosunun ortağı Timur Mindıç, 10 Kasım gecesi saat 02.09’da, dairesine yapılacak baskından hemen önce Mercedes bir araçla ülkeden çıktı. İsrail pasaportuyla Tel Aviv’e kaçtığı tahmin edilen Mindıç’ın yanı sıra suç ortağı Aleksandr Zukerman da yeraltına çekildi.
Soruşturma, Ukrayna’nın enerji tesislerini koruma bahanesiyle kamu ihalelerini iç eden bir suç şebekesini deşifre etti. “Carlson” kod adlı Mindıç’ın liderliğindeki yapı, nükleer enerji santrallerini işleten Energoatom ihalelerinde yüzde 10 ila yüzde 15 oranında “geçiş bariyeri” adı verilen rüşvet tarifesi uyguladı. Ödeme yapmayan yüklenicilerin askere alınmakla tehdit edildiği ses kayıtlarıyla kanıtlandı. Şebekenin, paravan şirketler aracılığıyla yaklaşık 100 milyon dolar akladığı tespit edildi.
Yolsuzluk çarkı sadece enerjiyle sınırlı kalmadı; orduya da sıçramıştı. Mindıç ile bağlantılı FirePoint şirketinin, Savunma Bakanı Rüstem Umerov’a baskı yaparak kalitesiz çelik yelek sattığı ortaya çıktı. Skandal sonrası Türkiye üzerinden Birleşik Arap Emirlikleri’ne geçen Umerov’un ailesinin ABD’de lüks mülklere sahip olduğu belirlendi. Yolsuzluk şebekesi üyelerinin, iz bırakmamak için kendi aralarında Ukraynaca yerine Rusça konuşması ve nakit para trafiğini “çamaşırhaneler” üzerinden yürütmesi dikkat çekti. Gelişmeler üzerine eski Devlet Başkanı Pyotr Poroşenko liderliğindeki Avrupa Dayanışması partisi, hükümete karşı güven oylaması sürecini başlattı. Muhalefet, Mindıç’ın elini kolunu sallayarak ülkeden nasıl çıkabildiğini sorgulayarak “ulusal kurtuluş hükümeti” kurulması çağrısında bulundu.
Buradaki “ABD merceği” kritik; zira NABU ve SAP’ın arkasında FBI ve Avrupa istihbarat kurumlarının olduğu artık bir sır değil. FBI’ın, Amerikan bütçesinden çalınan paraların izini sürdüğü ve Umerov’un Florida’daki villalarına kadar ulaştığı belirtiliyor. Zelenskiy, “cezasızlık sona ermeli” diyerek kendini aklamaya çalışsa da, sızan ses kayıtlarının ucu doğrudan yakın çevresine dokunuyor.
Aralık müzakerelerinde araya giren Epstein fragmanı
Diğer taraftan ABD Adalet Bakanlığı, pedofil fuhuş şebekesi yöneticisi milyarder Jeffrey Epstein davasına ait fotoğrafları, söz verildiği üzere 19 Aralık’ta yayımladı.
Epstein, 2019 yılında cezaevinde şaibeli şekilde ölmüştü. Sayısız tanık ifadesine göre, bu etkinliklerde reşit olmayan kızlar “cinsel hizmetler” sunuyordu. Epstein her şeyi fotoğraflar ve videolarla titizlikle belgelemiş.
Fotoğraflarda Michael Jackson, Mick Jagger, Bill Gates, Woody Allen ve Kevin Spacey gibi isimler de var. Epstein davası şimdiden York Dükü İngiliz Prens Andrew’un başını yaktı. Prens’in tüm kraliyet unvanları ve onur nişanları elinden alındı.
Demokratlar, Donald Trump aleyhine suçlayıcı malzeme bulma umuduyla yıllardır Epstein dosyalarının açıklanmasını talep ediyor. O da Epstein’in konukları arasındaydı. Fakat şu ana kadar kamuoyuna eski ABD Başkanı Bill Clinton’ın fotoğrafları gösterildi.
Tüm bunlar, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında hız kesmeden süren iktidar mücadelesinin bir parçası olsa da bu bağlamda bahsedilmeye değer. 19 Aralık’ta Miami’de Ukrayna heyetiyle görüşmeler yapıldı ve 20 Aralık’ta Kirill Dmitriyev başkanlığındaki Rus heyetiyle de ayrı görüşmeler yapıldı.
New York Post şöyle yazdı: “Trump yönetimi çatışmanın taraflarını doğrudan görüşmeye ikna edemese de, üst düzey ABD yetkilileri cumartesi günü Miami’de Ukrayna barış görüşmelerinin bir sonraki turu için Rus heyetiyle bir araya geldi. Moskova’nın Özel Temsilcisi Kirill Dmitriyev, Başkan Trump’ın damadı Jared Kushner ve Özel Temsilci Steve Witkoff ile görüşmek üzere Florida’ya uçtu ancak Ukraynalı mevkidaşıyla görüşmeyi reddetti. ABD daha önce bu hafta sonu için ABD, Rusya ve Ukrayna arasında üçlü görüşme fikrini ortaya atmıştı. Teklif, Ukraynalı yetkililer tarafından temkinli bir onayla karşılandı.”
Bu, Avrupalılar tarafından planlanmış bir hamle gibi görünüyor; zira Trump’ın Berlin’de revize edilen planını kabul ettirmek için Ukrayna Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı ve eski Savunma Bakanı Umerov ve beraberindekiler apar topar Florida’ya gitti. Witkoff ve Kushner’in Ukrayna heyetiyle yaptığı görüşmelere İngiltere, Almanya ve Fransa temsilcileri de katıldı. Trump’a karşı açık bir muhalefetten korktukları için Kiev’den gelenlerin kulağına isteklerini fısıldamaya devam ediyorlar.
The Wall Street Journal da şu haberi geçti: “ABD sonbaharda Ukrayna için 28 maddelik barış planını sunduğunda, Kiev’deki yetkililer bunu Kremlin’in tuzağı olarak gördü. Rusya’nın katılımıyla geliştirilen belge, toprak tavizlerinden derhal seçimlere gidilmesine ve NATO’ya katılmama yönünde anayasal bir taahhüde kadar, Kiev’in ek güvenlik garantileri olmadan asla kabul etmeyeceği maddeler içeriyordu.”
Yeni bir şey yok. Avrupa, zaman kazanmaya çalışarak Kiev’e sunulan her yeni teklifin bir öncekinden daha kötü olmasını sağlıyor. Bu şimdiye kadar sadece Kremlin’in diplomatik fikirleri için geçerliydi ancak bunlar görünüşe göre artık Beyaz Saray için de geçerli ve Zelenskiy’in elinde hâlâ hiçbir koz yok.
Gazeteciler Trump’a sordu: “Ukrayna’nın toprak vermesinin ne anlamı var?” Trump, “Dürüst olmak gerekirse, toprakları zaten kaybettiler. Güvenlik garantileri kapsamında Avrupa ile birlikte çalışıyoruz. Avrupa burada önemli bir rol oynayacak ve savaşın yeniden başlamasını önlemek için güvenlik garantileri geliştiriyoruz” yanıtını verdi.
Trump burada, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında parti sınırlarını aşarak varlığını sürdüren “savaş partisi”nden ayrılıyor. Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham şunları söyledi: “Ukrayna topraklarında hiçbir Avrupa askeri gücünün bulunmaması benim için kabul edilemez. Putin veya onun gibi biri yeniden saldırırsa, karşısında derhal bu güçleri bulacaktır. Donbass’ı yasal olarak asla Rusya’nın bir parçası olarak tanımam. Bu, saldırı eylemlerinin meşruiyetini tanımak anlamına gelir ve biz bunu asla yapmadık.”
Tedirginler çünkü Trump onları güç bir seçime zorluyor. Bazı medya organlarının NATO Şartı’nın 5. Maddesine benzettiği, Kiev’e sunulacak güvenlik garantisi teklifi Washington’da “altın” değerinde görülebilir ancak mutlak bir güvenlik garantisine de benzemiyor.
Ayrıca The Telegraph şunu yazdı: “Fakat bu garantilerin sonsuza dek sürmeyeceği uyarısında da bulundular ki bu, Vladimir Zelenskiy’e şartları kabul etmesi için verilmiş açık bir ültimatomdur.”
Yani Zelenskiy ve ekibi zaman baskısı altında. Florida’dan Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Anna Paulina Luna’nın açıkladığı üzere, çatışmanın mevcut haliyle sona ermesi ABD savaş lobisi için felaket anlamına geliyor: “Önce dış politikadan konuşalım. Bu tartışmaları görüyoruz. Rusya yanlısı mısınız? Ukrayna yanlısı mısınız? Yurt dışındaki savaşlar için çalışmak yerine Amerikan yanlısı olmak daha iyi olmaz mıydı? Temsilciler Meclisi’nin veya Senato’nun görevdeki bir üyesinin, kişisel yatırımı varken barış lehine oy kullanmasını mı bekliyorsunuz? Onlar askeri-endüstriyel kompleks tarafından destekleniyor ve fiilen kontrol altındalar. İşte bu yüzden bu gerçekleşmeyecek. Nancy Pelosi yeniden aday olmayacağını açıkladığında, Warren Buffett’ı çoktan geçmişti. Biz ona Wall Street’in gerçek kurdu diyoruz. Hisse senedi yatırımlarından şu anda yüzde 17 binin üzerinde kâr elde etti.”
Tek bir ilaç var: Zorunlu perhiz. Pentagon bütçesinde Ukrayna’ya askeri yardım için 400 milyon dolar ayrılmış durumda. Biden döneminde 350 milyar dolar harcandı. Milletvekili Luna’nın bahsettiği perhiz epey endişe verici.
New Hampshire Demokrat Senatörü Jeanne Shaheen’e bir röportajda şu soru soruldu: “Gelecekte daha fazla toprak ve egemenlik kaybetmemek adına, topraklarının bir kısmını Rusya’ya bırakmak anlamına gelse bile Ukrayna’nın şimdi bir anlaşmaya varması daha mı iyi?”
Shaheen şöyle yanıt verdi: “Hayır, hayır, hayır. Bence Trump yönetiminin bu yaklaşımının ardındaki gerçek motivasyonun ne olduğunu gerçekten sorgulamak gerekir. Bariz biçimde Moskova’da hazırlanan bir planı destekliyorlar. Bunun Ukrayna’nın, Avrupa’nın veya ABD’nin çıkarına olduğuna inanmıyorum. Zira Putin ve Rusya’yı egemen topraklara yönelik işgallerinden dolayı sorumlu tutmazsak, yanlarına kâr kalmasına izin verirsek, NATO ülkelerini ve Doğu Bloku’nu tehdit etmeye devam etmelerine müsaade edersek, bunun ABD için ağır sonuçları olacaktır.”
AB liderler zirvesi
AB’nin ya da daha geniş anlamda Batı kampının yekpare halde olmadığı bilinen bir şey olsa da 18 ve 19 Aralık perşembe ve cuma günleri düzenlenen AB liderler zirvesi bir miktar daha yakından bakılmayı hak ediyor.
Zirvede, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Şansölye Friedrich Merz, Belçika’da el konulan 200 milyar avroluk Rus varlığını cebe indirmeyi ve Ukrayna’ya vermeyi planlıyordu. İşe yaramadı. Yedi ülke buna karşı çıktı. Bunlar Macaristan, Slovakya, Çekya, İtalya, Malta, Bulgaristan ve Belçika’ydı.
Soygun girişimi nihayetinde başarısız olunca, Ukrayna’ya daha küçük de olsa bir kredi verilmesine karar verildi; iki yıl için sadece 90 milyar. Faizsiz, AB bütçesinin teminat gösterildiği bir kredi.
Ancak bu, sorunun sadece yarısı. Rusya’yı soymak isteyen tüm taraflar, tüm Avrupa’nın mevcut finans sistemini de tehlikeye atıyor. Burada kurulu düzen akademiyasının papağan gibi tekrarladığı “kurumların üstünlüğü”, “hukuk” ve “güven” meselesi söz konusu. Sonuçta AB kurumları, diğer ülkelerin on trilyonlarca dolarlık kamu ve özel varlıklarını muhafaza ediyor. Belçika’daki Euroclear yaklaşık 42 trilyon doları, Lüksemburglu Clearstream ise 20 trilyon doları yönetiyor. Siyasi nedenlerle müşterilerinin kamu paralarını müsadere etmeye başlarlarsa, hesap sahipleri bunları daha güvenli yerlere transfer etmek isteyecektir.
Bu arada Euroclear da bunu gayet iyi anlıyor. Başkanları Valérie Urban, Le Monde’a verdiği röportajda durumu şöyle tarif etti: “Size şunu söyleyebilirim ki Rusya’nın [dondurulan] varlıklarına el konulması meselesi birçoklarını ciddi şekilde endişelendiriyor. Çinli ve Arap ortaklarımız bunu açıkça dile getiriyor. Gelişmeleri çok yakından takip ediyorlar. Bugüne kadar bu güveni sarsmamak için elimizden geleni yaptık ve onlar da bunu takdir ediyor. Küresel yatırımcılar Avro Bölgesi’ne daha az yatırım yapacak. Bu da Avrupa’nın tüm finansman ihtiyaçlarını -savunma, enerji dönüşümü ve dijitalleşme alanlarında- etkileyecek.”
Rusya’nın varlıklarına el konulması, yedi AB ülkesinin çabaları sayesinde şimdilik engellenebildi. Belirleyici an, o meşum AB zirvesiydi. AB Komisyonu bir B planı varmış gibi davrandı ancak üst düzey yetkililerinden birinin aslında sadece A planı olduğunu, yani savaşın Rusya’nın hesabına devam etmesi gerektiğini açıkça belirtmediği tek bir gün bile geçmedi. Ve sonra, çoğu zaman olduğu gibi, AB Komisyonu Başkanı farkına bile varmadan bir dip noktaya daha ulaştı. Hem de buna en uygun yerde: Avrupa Parlamentosu’nda.
AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB Parlamentosu’nda şunları söyledi: “Başkalarının dünya görüşlerinin bizi belirlemesine izin veremeyiz. Hiçbirimiz başkalarının Avrupa hakkında söyledikleri karşısında şoke olmamalıyız. İzninizle şunu söyleyeyim: Avrupa hakkındaki fikirlerin miadını doldurduğunun ortaya çıkması ilk kez olmuyor.”
Başkaları Avrupa hakkında ne derse desin, Avrupa’nın zaten öteden beri olmayan “ahlak ve etik” anlayışı miadını doldurmuş durumda. Von der Leyen, tıpkı 22 Haziran 1941’de bir Alman şansölyesinin yaptığı gibi, Avrupalıları “vicdan kuruntusundan” kurtardı. Ve şunun anlaşılması gerekir ki, sonrasında yaşananların uyanan bir vicdanla hiçbir ilgisi yok.
Perşembe sabahı, Rus varlıklarına el konulmasına karşı çıkanların başını çeken Belçika Başbakanı De Wever, konutunun balkonundan Macar mevkidaşı Orban’ın gelişini izledi; amacı zirve başlamadan önce onu yakalamaktı zira aniden değişen koşullar karşısında yeni bir stratejinin konuşulması gerekiyordu.
Orban o akşam şunları açıkladı: “Sanırım kazandık, çünkü AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Komisyon’un geri adım atacağını ve Rus varlıkları meselesinin erteleneceğini duyurdu. Rus varlıklarının yarın müzakere masasında olmayacağını söyledi.”
Dondurulan varlıkların teminat gösterildiği “tazminat kredisi” meselesi kapalı kapılar ardında tartışıldı. Orada Merz, von der Leyen ve ülkesi şu anda Avrupa Konseyi dönem başkanlığını yürüten Danimarka Başbakanı Frederiksen, gece geç saatlere kadar rakiplerini ikna etmeye çalıştılar ancak nafile. Politico’nun haberine göre, Trump’ın ve ortaklarının Rus parasının kullanılmasına karşı olduğunu gayet iyi bilen İtalya Başbakanı Meloni, Fransa Cumhurbaşkanı’nı ikna etmeyi başardı. Bu durum, diğer muhaliflerin, özellikle de Rus varlıklarının büyük kısmının bulunduğu Belçika’nın inatçılığıyla birleşince, Merz ve von der Leyen’in planının çökmesinde belirleyici oldu.
Belçika Başbakanı Bart de Wever daha sonra düzenlediği basın toplantısında şöyle dedi: “Şimdi St. Petersburg’daki daçama gitmem lazım, orada Depardieu komşum ve Esad karşıda oturuyor. Ama sanırım orada belediye başkanı olabilirim… Bunu yazın.”
Komik ama gerçek: Bu Flaman milliyetçisi, Belçika’yı AB’nin suçlarının günah keçisi yapılmaktan kurtarıp iç politikada artı puan toplamakla kalmadı, aynı zamanda AB içinde kendine güçlü düşmanlar da edindi. Von der Leyen’in resmi, Merz’in ise Avrupa’daki gayriresmi liderliğini pekiştirmesi beklenen zirve, onların kontrol ve liderlik imkanlarının bir illüzyondan ibaret olduğunu gösterdi.
Der Spiegel şöyle yazdı: “Şansölye Merz ve AB Komisyonu Başkanı von der Leyen, AB’yi jeopolitik bir aktör haline getirmek istiyor. Ancak Brüksel’deki zirve akşamı, önemli üye devletlerin onları izlemeye hazır olmadığını gösterdi.”
Von der Leyen için durum açık ama Merz üst üste üç darbe aldı: Rus varlıkları skandalı en ağırıydı; ayrıca AB zirvesi, Avrupalı çiftçilerin son günlerde Brüksel’de şiddetle protesto ettiği Güney Amerika Mercosur topluluğu ile ticaret anlaşması tartışmasını erteledi.
Üstüne üstlük Alman Şansölyesi, kendi partisinde kilit bir pozisyon olan Konrad Adenauer Vakfı başkanlığına kendi adayını kabul ettirmekte başarısız oldu. Tüm bunlar özellikle acı verici, zira Merz hafta başında kendini alkışlanan bir yıldız gibi hissediyordu; çünkü ilgi odağıydı ve ona sadık olan -yani neredeyse tamamı- Alman basını övgüler düzüyordu: “Alman Şansölyesi’nin Avrupa’yı oyuna dahil etmesini ne kadar da uzun zamandır bekliyorduk.”
Berlin temasları ve “NATO cesetleri”
Sırayı bozuyorum ama AB liderler zirvesinin hemen öncesinde, pazartesi günü ABD temsilcileri Witkoff ve Kushner, barış planına dair görüşme için Berlin’de Zelenskiy ile bir araya geldi. Trump, Noel’e kadar bir anlaşmaya varılmasını bekliyor: Görüşmelerin yapıldığı Şansölyelikten sızan bilgilere göre ABD, ordusunun Donbass’ın kalan kısmından çekilmesi şartıyla Ukrayna’ya NATO Şartı’nın 5. Maddesi’ndeki gibi güvenlik garantileri vermeye hazır. Amerikan tarafı teklifi “altın” değil “platin” olarak nitelendiriyor ancak raf ömrünün kısa olduğunu vurguluyor.
Ve sonra, kapanış basın toplantısında Zelenskiy’in tercümanı, Batılı birliklerin Ukrayna’da olası konuşlandırılmasına ilişkin bir soruyu çevirirken dil sürçmesi yaşadı: İngilizcedeki “troops” (birlikler) kelimesi “trupy” (“kadavralar/cesetler”) olarak çevrildi. Böylece şaşkın Ukraynalılar, Merz ve Zelenskiy’in iradesiyle ateşkesi “NATO birlikleri” yerine “NATO cesetlerinin” sağlayacağını öğrenmiş oldu.
Alman Şansölyesi’ne de “Güvenlik garantileri kapsamında Ukrayna’ya Alman askerleri göndermek istiyor musunuz?” diye soruldu. Merz, “Benim sözüm geçtiği sürece, Ukrayna’nın güvenlik garantileri olmadan kendini Rus menzilinde bulduğu 2014 hatasını tekrarlamayacağız” yanıtını verdi.
Başka bir deyişle Merz ve diğerleri barış sürecini mümkün olduğunca sabote etmek istiyor. Asgari hedefleri, yeni ABD parlamentosunun Başkan’ın hareket özgürlüğünü kısıtlayacağı umuduyla savaşı 2026 sonbaharındaki Kongre seçimlerine kadar uzatmak.
Berliner Zeitung şöyle yazdı: “Avrupa kamuoyu önünde barış ve diplomasiye bağlılığını ifade ediyor ancak gerçekte, kalıcı ama rahatsız edici bir uzlaşmaya yol açabilecek süreci baltalıyor. Öncelikle asker gönderilmesini hedefleyen Avrupa önerileri Washington’da destek bulmuyor ve Moskova’da kabul görmüyor.”
Avrupa’nın stratejisi ancak Ukrayna ordusu ABD’de değişiklikler olana kadar savaşma kabiliyetini korursa işe yarayacak. Almanya bunun için herkesten fazla yatırım yapıyor: Gelecek yıl federal bütçeden 11,5 milyar avro. Hava savunma sistemlerinin teslimatının yanı sıra Ukrayna’da insansız hava aracı ve kundağı motorlu obüs üretiminin finanse edilmesi planlanıyor.
Yazıyı eski NATO-Rusya Konseyi Başkanı, emekli Tümgeneral Harald Kujat (Kızıl Ordu’ya karşı savaşırken öldürülen bir Nazinin oğlu), İsviçre merkezli Zeitgeschehen im Fokus dergisine verdiği son mülakattan bir alıntıyla bitirelim:
“Ukrayna Savaşı da dahil olmak üzere her savaş siyasi nedenlerle yürütülür ve savaş sonucunda yeni bir siyasi konstellasyon ortaya çıkar. Ancak bu durumun kalıcı olabilmesi, savaşın nedenlerini ortadan kaldırma hedefiyle, tarafların çıkarlarını gözeterek müzakere edilmesine bağlıdır. Bu nedenle siyaset askıya alınmamalı, aksine savaşın yürütülmesine göre öncelikli olmalıdır. Oysa yıllarca bunun tam tersi yapıldı ve Rusya tecrit edildi.
Siyasetçilerimiz, somut barış anlaşması önerileriyle Ukrayna’yı acı ve yıkımdan koruma iradesini veya gücünü gösteremediler. Tam tersine, Ukrayna’nın askeri bir zafer kazanabileceği yanılsamasıyla, ortada bir barış stratejisi olmaksızın savaş beslendi ve uzatıldı.
Ukrayna’nın trajedisi, savaş boyunca barış yoluna girebileceği bir yol ayrımına gelmesi ancak bu fırsatı değerlendirememesidir. Batı’nın devasa desteği, stratejik durumu kendi lehine çevirebileceği umuduna kapılmasına neden oldu. Ancak Rusya’nın askeri gücünün iktisadi nedenlerle yakında çökeceğine dair inanç, savaşı savaş meydanında kazanma umudu kadar büyük bir hayaldi.
[…]
Savaşın başlamasından hemen sonra Zelenskiy kamuoyuna NATO’nun Ukrayna’yı kabul etmeye hazır olmadığını açıkladı. Ardından tarafsızlık konusunda görüşmeye hazır olduğunu belirtti ve bu durum İstanbul görüşmelerindeki taslak anlaşmada da kodifiye edildi. Fakat Eylül 2022’de Zelenskiy yeniden agresif bir şekilde NATO üyeliği talep etti ve hızlandırılmış NATO katılımı için resmi başvuruda bulundu.
ABD memorandumuna göre Ukrayna, ‘anayasasında NATO’ya katılmayacağını taahhüt etmeli’ ve NATO, ‘tüzüğüne Ukrayna’yı gelecekte hiçbir zaman üye yapmayacağına dair bir hüküm eklemeyi’ kabul etmeliydi.
Ukrayna, NATO üyeliği için gerekli şartları taşımadığı gibi, üye ülkeler arasında onu davet etme konusunda bir konsensüs de yok. Yine de daha sonraki bir NATO üyeliği seçeneğini açık tutmak amacıyla, orijinal metin Avrupalıların isteği üzerine ‘şu anda bir konsensüs bulunmamaktadır’ şeklinde değiştirildi.
İttifak’ın Ukrayna’nın NATO üyeliğini gelecekte hariç tutmaya hazır olup olmadığına ancak üye devletler karar verebilir. Washington Antlaşması’nın 10. Maddesi İttifak’a katılım için genel geçer koşulları içerir ve bu nedenle münferit bir düzenleme için uygun değildir. Ukrayna için uygun ve bağlayıcı, aynı zamanda Rusya için kabul edilebilir bir düzenleme, muhtemelen 9 Temmuz 1997 tarihli NATO ile Ukrayna Arasında Ayırt Edici Ortaklık Şartı’nda [NATO-Ukraine Charter on a Distinctive Partnership] yapılacak bir değişiklikle mümkün olabilir.
Avrupalı liderler ve Amerikalı müzakerecilerle 15 Aralık’ta yapılan son istişarelerin başlamasından kısa süre önce Zelenskiy, ABD ve bazı Avrupa devletlerinin NATO üyeliği girişimini geri çevirmesi nedeniyle, Batı’nın ülkesine İttifak üyelerine sağlananlara benzer kapsamlı güvenlik garantileri sunmasını beklediğini yineledi.
Kaldı ki bir NATO üyeliği, Ukrayna parlamentosu tarafından 1996’da kabul edilen anayasayla da bağdaşmaz. Zira 16 Temmuz 1990 tarihli Ukrayna’nın Devlet Egemenliği Bildirgesi’nde ‘askeri ittifaklara katılmayan ve üç nükleer silahsızlanma ilkesine [nükleer silah kabul etmeme, üretmeme ve edinmeme] bağlı kalan daimi tarafsız bir devlet olma niyeti törenle [ilan edilir].’ Gelecekteki Ukrayna devletinin bu temelleri, 24 Ağustos 1991 tarihli Bağımsızlık Bildirgesi üzerinden Anayasa’nın başlangıç bölümüne [dibace] girmiştir.”
Diplomasi
Ermenistan’da balık üreticileri ihracat krizi nedeniyle ayakta

Ermenistan’daki balık üreticileri, Rusya pazarının kapanması ve AB pazarına ihracatın henüz fiilen mümkün olmaması nedeniyle hükümet binası önünde protesto düzenledi. Ellerinde kalan 15 bin ton canlı balık ve Rusya sınırından dönen ürünler için vize başvurusunda bulunan üreticiler, acil destek talep ediyor.
Ermenistan’da faaliyet gösteren balık üreticileri, Rusya pazarının tamamen kapanması ve yeni açıldığı duyurulan Avrupa Birliği (AB) pazarına fiilen ihracat yapılamaması gerekçesiyle başkent Erivan’daki hükümet binası önünde protesto gösterisi başlattı.
Taleplerini iletmek üzere başbakan yardımcılarından biriyle görüşmek isteyen üreticiler, sektörün büyük bir çıkmaza girdiğini belirtiyor.
Ermenistan Balıkçılık Birliği Başkanı Gor Grigoryan, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, AB pazarının kendileri için şu aşamada ulaşılamaz olduğunu kaydetti.
Grigoryan, “Elimizde şu anda 15 bin ton canlı balık stoğu var ve bu hacmin Avrupa pazarında eritilmesi gerçekçi değil. Ayrıca Rusya sınırından geri çevrilen ve soğuk hava depolarında bekletilen ürünlerimiz bulunuyor” dedi.
Yeni pazarlara açılma adımlarını olumlu bulduklarını ancak bu pazarlarda kalıcı olana kadar ayakta kalabilmek için devlet desteğine ihtiyaç duyduklarını belirten Grigoryan, Avrupa’daki tüketicilerin Ermenistan balığını hazırda beklemediğini ve bunun için titiz bir çalışma yürütülmesi gerektiğini vurguladı.
Grigoryan, bazı balıkçılık işletmelerinin 2025 yılında AB pazarına ihracat yapabilmek amacıyla başvuru gerçekleştirdiğini, fakat şu ana kadar herhangi bir tescil veya onay işleminin yapılmadığını aktardı.
Ermeni ihracatçıların uzun yıllar boyunca yaptıkları pazar analizleri sonucunda Rusya yönüne odaklandıklarını belirten birlik başkanı, bu ana rotanın artık tamamen kapalı olduğunu hatırlattı.
Rusya Federal Veterinerlik ve Bitki Sağlığı Gözetim Servisi (Rosselhoznadzor), haziran ayı başında Ermenistan’dan yapılan balık ve balık ürünleri ithalatına yönelik sertifikasyon işlemlerini geçici olarak askıya almış, 26 Haziran itibarıyla da kısıtlamaları sektörün tamamını kapsayacak şekilde genişletmişti.
Rusya Tüm Balıkçılık İşletmeleri, Girişimcileri ve İhracatçıları Birliği Başkanı German Zverev, Ermenistan’ın Rusya için önemli bir alabalık tedarikçisi olduğunu ancak bu kısıtlamaların Rusya içinde bir arz sıkıntısı yaratmayacağını belirtmişti. Zverev, Erivan için ise Rusya pazarının hayati önem taşıdığına dikkat çekmişti.
Buna karşın Ermenistan Ekonomi Bakanı Gevorg Papoyan, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, AB pazarının Ermeni balıklarına açıldığını ve Ermeni şirketlerin tarihte ilk kez AB ülkelerine balık ile balık ürünleri gönderme hakkı elde ettiğini duyurmuştu.
Ermenistan, son yıllarda AB ile yakınlaşma politikasını sürdürüyor. Ülke parlamentosu 2025 yılında Avrupa entegrasyon sürecini başlatan yasayı kabul etmiş olsa da hükümet yetkilileri, üyeliğin ülke ekonomisi için taşıdığı önem nedeniyle Avrasya Ekonomik Birliği’nden (AEB) şu aşamada çıkmayı planlamadıklarını defalarca yineledi. Başbakan Nikol Paşinyan ise AB üyeliğini stratejik bir hedef olarak tanımlamaya devam ediyor.
Ermenistan’ın Batı ile entegrasyon adımlarının hız kazanması, Moskova ile ilişkilerde soru işaretlerini beraberinde getirdi.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ermenistan tarafının AB ile AEB arasında bir an önce net bir seçim yapması gerektiğini belirterek, bu durumda “yumuşak ve medeni bir ayrılığın” mümkün olabileceğini ifade etmişti.
Mayıs ayında ise AEB üyesi Rusya, Belarus, Kazakistan ve Kırgızistan liderleri, Ermenistan’a AB ile birlik arasında seçim yapacağı bir referandumu gecikmeden düzenlemesi çağrısında bulunmuştu.
Rusya, son aylarda balık ürünlerinin yanı sıra Ermenistan’dan ithal edilen taze sebze, meyve, çiçek ve alkollü içecekler gibi diğer ürün gruplarına da çeşitli kısıtlamalar getirdi.
Rosselhoznadzor Başkanı Sergey Dankvert, bu kararların arkasında siyasi nedenler bulunmadığını, sorunun Ermenistan’daki üretim süreçlerindeki yapısal aksaklıklardan kaynaklandığını savundu.
Dankvert, ülkede çok sayıda küçük üretici bulunmasına rağmen etkin bir kooperatifleşme ve iç denetim mekanizmasının bulunmadığını işaret etti.
Avrupa Komisyonu ise Rusya’nın attığı bu adımları “ekonomik baskı” olarak nitelendirerek, Ermenistan için bir destek paketi hazırladıklarını ve Ermeni ürünlerinin Avrupa pazarına erişimini kolaylaştıracak önlemler üzerinde çalıştıklarını açıkladı.
Reuters’ın aktardığı resmi istatistiklere göre, 2025 yılında Ermenistan’ın dış ticaretinin yaklaşık yüzde 35’i Rusya ile gerçekleştirilirken, Avrupa Birliği’nin payı yüzde 11 civarında kaldı.
Diplomasi
Panama ile Çin denizcilik anlaşmasını yeniliyor

Panama, Çin limanlarında kendi bandırasını taşıyan gemilere gümrük tarifelerinde öncelik ve bürokratik kolaylık sağlayan deniz taşımacılığı anlaşmasını yenilemek üzere Pekin yönetimiyle uzlaştı. Panama Dışişleri Bakanlığının resmi açıklamasıyla duyurulan gelişme, Panama Kanalı’ndaki iki limanın işletme hakkına sahip Hong Kong merkezli bir şirketin imtiyaz sözleşmesinin iptal edilmesinin ardından yaşanan gerilimi takip ediyor.
Panama hükümeti, Çin limanlarında Panama bandıralı gemilere çeşitli avantajlar sunan deniz taşımacılığı anlaşmasının yenilenmesi konusunda Çin yönetimiyle mutabakata varıldığını açıkladı.
Söz konusu uzlaşı, Panama Kanalı bünyesindeki iki limanın işletme imtiyazına sahip olan Hong Kong merkezli bir şirketin sözleşmesinin iptal edilmesini takiben, Panama bandıralı gemilerin Çin limanlarında daha sıkı denetimlerle karşı karşıya kaldığı yönündeki şikayetlerin ardından geldi.
Panama Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan yazılı açıklamada, geçen hafta Pekin’de gerçekleştirilen müzakerelerin ardından iki ülkenin “uzlaşıya vardığı” ve anlaşmanın “yenilenme prosedürlerinin başlatılacağı” ifade edildi.
Bu yıl süresi dolacak olan mevcut anlaşma, Çin limanlarında Panama bayrağı taşıyan gemilere yönelik gümrük tarifelerinde tercihli kolaylıklar ve daha sade bürokratik kurallar sunuyor.
Yerel basında çıkan haberlere göre, 2026 yılında yaklaşık 500 Panama gemisi Çin limanlarında denetlenmek üzere alıkonulmuştu.
Ancak Dışişleri Bakan Vekili Carlos Hoyos pazartesi günü yaptığı açıklamada, bu denetim sayılarının artık “tarihi seviyelere” geri döndüğünü belirtti.
Çin’in Panama gemilerine yönelik denetimleri sıkılaştırması, Orta Amerika ülkesindeki bir mahkemenin, kanal bünyesindeki iki terminali işleten Hong Kong merkezli CK Hutchison şirketinin iştiraki Panama Ports Company’nin sözleşmesini iptal etme kararının ardından yoğunlaşmıştı.
Öte yandan, ABD Başkanı Donald Trump, Panama Kanalı’nın Çin tarafından yönetildiği argümanıyla bu kritik su yolu üzerinde kontrol sağlama girişimlerinde bulunmuştu.
Buna karşın Panama Kanalı, Panama hükümetinden özerk olan bağımsız bir devlet kurumu tarafından idare ediliyor.
Diplomasi
Ukrayna askeri komutasında idari kriz

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, eski Savunma Bakanı Mihaylo Fedorov’un hükümete dönmeyi reddetmesi üzerine askeri komuta kademesinde derinleşen bir krizle karşı karşıya kaldı. Financial Times’ın batılı yetkililere dayandırdığı habere göre, Kiev’e destek veren ülkeler orduda acilen istikrar sağlanmasını ve güvenilir isimlerin göreve getirilmesini talep ediyor.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, eski Savunma Bakanı Mihaylo Fedorov’un hükümete geri dönmeyi kabul etmemesiyle birlikte askeri komuta kademesinde derinleşen bir krizle karşı karşıya.
Financial Times (FT) gazetesinin konuya vakıf kaynaklara dayandırdığı haberine göre, bu durum Zelenskiy’nin Genelkurmay Başkanı Oleksandr Sırskiy’nin geleceğine yönelik karar alma sürecini daha da zorlaştırıyor.
Ukrayna’ya destek veren batılı ortaklar, Zelenskiy yönetimine silahlı kuvvetlerle ilgili sorunları bir an önce çözüme kavuşturma çağrısı yaptı. Gazeteye konuşan batılı bir yetkili, “Biz sizin ana finansörünüzüz ve bize istikrar gerekiyor. Tanıdığımız, güvendiğimiz ve birlikte çalışabileceğimiz insanlara ihtiyacımız var” ifadesini kullandı.
Protestolar 16 şehre yayıldı
Fedorov’a destek amacıyla 16 Temmuz Perşembe günü Kiev’de başlayan protestolar en az 16 şehre yayıldı. Yaşanan bu süreç, Zelenskiy’nin Genelkurmay Başkanı Sırskiy ile ilgili kararsızlığını derinleştirdi.
FT, bu düzeyde bir askeri yöneticinin görevden alınmasının devletin savunma kabiliyetine zarar verme riski taşıdığını, ancak değişim taleplerinin yanıtsız bırakılmasının da Zelenskiy’nin halk desteğini daha fazla düşürebileceğini belirtiyor.
Ayrıca, Rusya ile yaşanan silahlı çatışma döneminde kariyer basamaklarını tırmanan genç subayların üst kademelerde görev alma talebi her geçen gün artıyor.
Gazeteye konuşan kaynaklar, bu yeni nesil komutanların muharebe sahasının değişen gerçeklerini ve yeni teknolojileri daha iyi kavradığını aktarıyor.
Zelenskiy’nin Fedorov’a geniş yetkiler sunmak istediği, ancak eski bakanın sadece Savunma Bakanlığı görevine dönmeye sıcak baktığı ifade ediliyor.
Ukrayna lideri, Fedorov’a doğrudan devlet başkanına bağlı çalışabileceği, savunmada inovasyon ve askeri reform süreçlerini denetleyebileceği Ulusal Güvenlik ve Savunma Konseyi (SNHB) bünyesinde bir pozisyon önerdi.
Bu formüle göre Fedorov, Savunma Bakanlığı ve ordunun idari yapısı dışında kalarak savunma teknolojileri programlarını yönetebilecek, uzun menzilli silah üretimini artırma çabalarını koordine edebilecek ve askeri sanayiye yabancı yatırım çekme görevini üstlenebilecekti.
Kaynaklar, Zelenskiy’nin Fedorov ile hafta sonu görüştüğünü ve istifasından bu yana kendisiyle neredeyse her gün temas halinde olduğunu belirtiyor. Devlet başkanının sunduğu diğer alternatif görevlerin tamamı da Fedorov tarafından geri çevrildi.
Sırskiy ve Fedorov arasındaki doktrin ayrılığı
Eski Savunma Bakanı Fedorov geçen hafta görevinden ayrılmış, yerine bu yılın başından beri Ukrayna Güvenlik Servisini (SBU) yöneten Yevgeniy Hmara atanmıştı.
İstifasının ardından Fedorov, Genelkurmay Başkanı Sırskiy’i yolsuzluk ve “stratejik öngörüsüzlükle” suçlayarak görevden alınması çağrısı yapmıştı. Fedorov ayrıca, genelkurmay başkanının Zelenskiy’e bir “ültimatom” vererek kendisinin görevden alınmasını talep ettiğini öne sürmüştü.
FT’nin analizine göre iki isim arasında ciddi bir askeri doktrin ayrılığı bulunuyor. Sırskiy ordunun “mümkün olduğunca uzun süre mevzilerini koruması ve daha fazla insanı seferber etmesi” gerektiği yönündeki yaklaşıma dayanırken, Fedorov askeri yapıda teknolojik inovasyonların uygulanmasını, robotik sistemlerin ve insansız hava araçlarının kullanımına öncelik verilmesini ve ordunun genel bir reform sürecinden geçirilmesini savunuyordu.
Ukrayna merkezli Insider.ua internet sitesi ve gazeteci Vitaliy Glagola, 20 Temmuz’da devlet başkanlığı ofisi ile savunma bakanlığındaki kaynaklarına dayanarak Sırskiy’nin o gün görevden alınacağını iddia etmişti.
Ukrayna Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı ise daha sonra yaptığı açıklamada generalin görevden alındığı yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını ve Sırskiy’nin görevine devam ettiğini duyurmuştu.
Ukrayna’da kabine revizyonu: Savunma Bakanı Fedorov görevden alındı
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?
Görüş2 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?








