Bizi Takip Edin

Amerika

Birtakım Netflix fesatlıkları: Yeni Seymour Hersh belgeseli The Cover-Up üzerine

Yayınlanma

Deliler ülkesi ABD’de, 60 saniyede eskiyen dijital haberlerin kitlelerin şuurunu bulanıklaştırdığı bir ortamda, yeni belgesel Cover-Up (Örtbas) çıkageldi. Oscar ödüllü yönetmen Laura Poitras ve yapımcı Mark Obenhaus tarafından çekilen film, Amerikan güvenlik aygıtının kriminal fıtratına dair başlangıç düzeyinde fikir vermesi açısından iyi. Film, hakikatin mekaniği üzerine derin bir tefekkür sunmasıyla da dikkat talep eden bir iş, hakkını vermekte yarar var.

Fakat dikkatle izlendiğinde -belki de Amerikan kültür endüstrisindeki o meşum kibrin bir tezahürüdür- karelere gizlenmiş münafıklıkları fark etmek zor olmuyor.

“Yaşlı kurt”un kısa öyküsü

Seymour (Sy) Myron Hersh, 1937’de Chicago’da, eski Rus İmparatorluğu topraklarından göçen Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocuğun hayatı önceden çizilmiş gibiydi. Ebeveynleri, Sy ve kardeşinin çocukluktan beri yardım ettiği bir kuru temizleme dükkânı işletiyordu. Aile işini devralmaları bekleniyordu. Ancak işler farklı gelişti.

Chicago Üniversitesi tarih bölümüne girdi ancak kısa süre sonra hayatını nasıl kazanacağını düşünmeye başladı. Eğitimine hukuk bölümünde devam ettiyse de burayı bitiremedi: Hukuk ona fazla kof ve sıkıcı gelmişti.

1959’da Hersh, Chicago gazetelerine ağırlıklı olarak kriminal haberler sağlayan City News Bureau (CNB) ajansında işe başladı. CNB’de edinilen bilginin doğru aktarımı, hız, teslim süresi ve teyitçilik gibi gazetecilik esaslarını öğrendi.

Daha sonra otobiyografisinde şefinin ona öğrettiği şu ilkeyi anlatacaktı: “Annen seni sevdiğini söylese bile bunu teyit et.” “İmanlı” bir Yahudi ailesinin evladı için bu örneğin ne kadar sıra dışı olduğunu tahmin etmek zor değil. CNB’de uzun süre çalışmadı. Gazetecilik kariyerinin başında hiçbir yerde uzun süre kalmıyordu. İlk dört yılda birkaç küçük gazete değiştirdi, Washington’a taşınıp UPI ajansında muhabir olarak çalışmaya fırsat buldu.

Her “büyük devlet”, azametine giden yolda, gücünün zirvesindeyken ve hatta düşüş trendindeyken bile hata, suç ya da “ulusal güvenlik çıkarlarını koruma eylemi” olarak aklanan pek çok fiiliyata imza atar. Bazen bu faaliyetler, bünyesinde hem onu, hem bunu, hem de üçüncüsünü aynı anda barındırabilir.

1963’te Sy, Amerika’nın en büyük haber ajansı Associated Press’te çalışmaya başladı. Burada (yöneticilerin açık hoşnutsuzluğuna rağmen) araştırmacı gazeteciliğe yöneldi. Bu türdeki ilk haberi, Vietnam’daki kimyasal ve bakteriyolojik silah stoklarının artırılması üzerineydi. Yazı işleri haberi kabul etti ama o kadar değiştirdi ki, Sy Hersh istifasını verdi.

Bunun ardından siyasete kısa bir geçiş yaparak ABD başkan adayı Senatör Eugene McCarthy’nin basın sözcüsü oldu. McCarthy başkan olamadı, Sy da gazeteciliğe döndü. Artık serbest çalışıyordu.

Yeni konumundayken Sy, bir tanıdığından tesadüfen William Calley adında bir Amerikan ordusu teğmeninin, Vietnam’da sivillere yönelik birtakım özel gaddarlıklar nedeniyle askeri mahkemeye verildiğini öğrendi. Vietnam Savaşı’yla ciddi şekilde ilgilenen Hersh, bu hikâyenin peşine düşmeye karar verdi. Kimi zaman polis, kimi zaman federal görevli, kimi zaman da hükümet temsilcisi gibi davranarak hem Calley’ye hem de silah arkadaşlarına ulaştı.

Hersh’ün keşfettiği ve yazdığı şeyler, Mart 1968’de My Lai köyünde 500’den fazla insanın öldürüldüğü “My Lai Katliamı” adıyla tarihe geçti. Öncesinde pek çok köylüye işkence edilmiş, kadınlara tecavüz edilmişti. Hersh daha sonra, “Bu gençlerin, bu çocukların aslında böyle bir şeyi nasıl yapabildiklerini anlamaya kararlıydım” diye yazacaktı.

Hersh, My Lai katliamın dair haberini bir ajansa sattı. Hersh bir anda iki prestijli ödülün (George Polk ve Joseph Pulitzer) sahibine dönüştü ve The New York Times’tan iş teklifi aldı.

The New York Times’ta Hersh pek mutlu değildi. Kendini “sessiz ihtişamın tapınağı” olarak gören gazete, başkalarının kendisini geçmesinden hoşlanmıyor ancak iktidar için fazla nahoş sansasyonlar söz konusu olduğunda ilk sırada yer almaya da hevesli görünmüyordu. Bu yüzden Watergate patlak verdiğinde, olayı aydınlatmak için The Washington Post öne atıldı. Fakat Times’ın geride kaldığı bariz hale gelince skandalı takip etme görevi Hersh’e verildi. Rakiplerini alt etme şansı yoktu ama onların gözden kaçırdığı bir dizi önemli ayrıntıyı yakalamayı başardı.

Örneğin, Nixon’ın yeniden seçilme komitesinin, sanık sandalyesine oturan soygun katılımcılarına para verdiğini ortaya çıkardı. Gerçi bu, Post’un önceki ifşaatlarını doğruluyordu, bu yüzden Washingtonlılar Hersh’ün keşiflerini sakin karşıladı. Hersh ise “Başkanın Bütün Adamları” kitabını yazıp ardından filmi çekilen ve bu sayede yıldızlaşıp milyoner olan rakiplerini hâlâ affetmişe benzemiyor. Biyografi yazarı Robert Miraldi, Hersh’ün şu sözlerini aktarıyor: “Kulağa çok materyalist geliyor ama gerçek şu: Bir kitaptan bir milyon kazanmaya hayır demezdim.”

Watergate, Hersh için mesleki bir fiyasko oldu. Ama uzun sürmedi. Bir sonraki araştırması ona yeni bir şöhret getirdi; CIA ile bugüne kadar gelen husumetinin başladığı yer burasıydı. Gazetecinin 1974 sonunda söylediğine göre, ABD topraklarında faaliyet göstermesi yasak olan teşkilat tam da bunu yapıyor, savaş karşıtı örgütlerin peşlerine adam takıyordu. Ayrıca CIA’in yabancı liderlere suikast, hükümetleri devirme ve benzeri planlarını ayrıntılarıyla anlattı. Eylül 1973’teki Şili darbesinde CIA’in parmağı olduğunu açıktan dile getiren ilk kişinin Hersh olduğu bilinir.

Haberinin yankısı muazzam oldu. Senato, istihbarat faaliyetlerini araştırmak için özel bir komisyon kurdu. Komisyon birkaç yıl boyunca çalışmalarını raporlayarak Hersh’ün bilgilerini doğruladı.

Bu çalışmanın sonucu: CIA direktörünün istifası, yeni istihbarat yasaları ve ilk kez yabancı liderlerin öldürülmesine getirilen özel yasak. Langley’deki kaynakları, Hersh’e birkaç ses getiren ifşaatta daha bulunma imkânı verdi. Panamalı General Manuel Noriega’nın uyuşturucu ticaretine karıştığını ilk o duyurdu. Batan Sovyet denizaltısı K-129’u çıkarma girişimlerini de o anlattı.

Hersh’ün etkisi ve itibarı 1970’lerde zirveye ulaştı. Sonra, belki de en ciddi hatasını yaparak Post’taki ezeli rakiplerinin yolundan gitti. Yazarlığa geçiş yapmaya karar verdi. The New York Times’tan ayrılıp saygın ama çok daha “edebi” olan The New Yorker’a geçti. Yazdıklarını genişletip derinleştirmeye koyuldu. Ulusal Kitap Eleştirmenleri Ödülü’nü kazandığı Henry Kissinger hakkındaki kitabı böyle ortaya çıktı. Bunu ödül almayan başka kitaplar izledi.

Yine de gazetecilik unutulmamıştı. Sy, 1983’te SSCB hava savunması tarafından düşürülen Güney Kore yolcu uçağıyla ilgilendi. Vardığı hüküm şuydu: Sovyetler bariz bir “beceriksizlik” sergilemişti ama işin içinde CIA de vardı. Hint hükümetindeki CIA “köstebeği” olarak adlandırdığı Hindistan Başbakanı Morarji Desai hakkında yazdı. İsrail’in nükleer programını ifşa etmeye hazır fizikçi Mordehay Vanunu’nun kayboluş hikâyesi de Sy’ın dikkatinden kaçmadı. Kaçırılma olayında suçlunun Mossad ve İngiliz medya patronu Robert Maxwell olduğuna dikkat çekti.

1990’larda okurlar, sansasyonel haberleri her zaman çok sayıda kaynakla ve hatta senato soruşturmalarıyla doğrulanan Sy Hersh’ün hata yapmaya başladığını fark etti. John F. Kennedy hakkındaki “Camelot’un Karanlık Yüzü” (1997) kitabında durum böyleydi. Kitabın çok az kısmında inandırıcılıktan eser vardı. Ama en kötüsü, kitapta yalanların olmasıydı. Örneğin Hersh, var olmayan bir fotoğraftan veya gazete haberinden bahsetmişti.

Elbette başarılar da vardı. Ebu Gureyb hapishanesindeki işkenceleri ilk anlatan Hersh oldu ve kariyerinin sonuncuları olacak birkaç ciddi gazetecilik ödülü kazandı. Ancak Hersh’e yönelik ilk tepkiler, Usame bin Ladin’in ölümüyle ilgili genel kabul görmüş anlatıyı yalanladığı The Guardian röportajıyla başladı. Daha sonra fikirleri, London Review of Books dergisinin yayımlamaya cesaret ettiği bir başka araştırmanın temelini oluşturdu.

Hersh’ün iddiasına göre, bin Ladin’in öldürülme hikâyesi baştan sona Amerikan halkına “yutturulan” bir kurguydu. Yıllarca sürmüş bir takip olmadı, Abbuttabad’da anlatıldığı gibi bir operasyon yapılmamıştı. Gerçekte bin Ladin, öldürüldüğü sırada uzun süredir Pakistanlıların elinde esirdi ve Amerikalılarla pazarlıklarda koz olarak kullanılıyordu. Hersh bu iddiayı tek bir kaynağa dayandırarak doğruluyordu. Hersh’ün eski dostu ve Politico yazarı Jack Shafer, haberi “Hem okurlara hem de gerçekleri kontrol etmek isteyen gazetecilere çok az şey sunan özensiz bir omlet” diye yorumladı. Bir başka tanıdığı ve meslektaşı Max Fisher ise haberin “doğrulamaya dayanmadığını ve ne yazık ki Hersh’ün kendisini meşhur eden araştırmacı gazetecilikten kanıtlanmamış komplo teorilerine dönüşüyle örtüştüğünü” belirtti.

Bundan sonra London Review of Books da, daha önce The New Yorker ve The New York Times’ın yaptığı gibi, onun yazılarını reddetmeye başladı.

1969’dan 1981’e kadar Seymour Hersh, dört George Polk ödülü ve bir Joseph Pulitzer ödülü kazandı. Daha küçük çaplı birkaç ödül sayılmıyor bile. Bir sonraki gazetecilik ödülü ise ancak 2004’te Ebu Gureyb hapishanesindeki işkenceleri araştırdığı için geldi.

Hersh’ün aldığı son ödül, “dürüstlük” dalında Sam Adams ödülü oldu. Bu ödül, bir grup emekli ve ödül alanlar listesine bakılırsa eski işlerinden pek memnun olmayan CIA çalışanı tarafından kurulmuştu. Ödül daha önce Chelsea Manning, Julian Assange ve Edward Snowden’a verilmişti. Hersh, Ebu Gureyb hikâyesi ve Suriye hükümetinin Guta (2013) ve Han Şeyhun’daki (2017) kimyasal saldırıların arkasında olmadığına dair haberleri için Adams ödülüne layık görüldü.

Guta provokasyonu

Burada bir virgül koymak lazım, zira yeni belgeselin hikayeyi çarpıttığı kısım da burası.

Hersh, London Review of Books için kaleme aldığı makalede, Ağustos 2013’te Doğu Guta’da gerçekleşen ve Suriye ordusunun suçlandığı “sarin gazlı” saldırının, aslında cihatçı grupların eylemi olduğuna dair istihbarat belgelerini yayımlamıştı. Hersh’e göre bu eylemin amacı, Suriye ordusu birliklerinin Başkan Obama tarafından belirlenen çatışmaya müdahil olmama sınırlarını aştığı izlenimini yaratarak ABD’yi Beşar Esad’a karşı bir savaşa sürüklemekti.

Üstelik Guta’daki gaz saldırısı, BM kimyasal silah müfettişlerinin denetim amacıyla ülkede bulunduğu bir döneme denk gelmişti.

Yoruma göre Hersh, Esad’ı yanlış değerlendirdiğini “itiraf etmiş”. Guta’da Suriye hükümetinin kimyasal silah kullandığına dair iddiaları yalanladığı 2013-2014 tarihli London Review of Books makalelerinde “hata yaptığını” da söylemiş.

Konuya dair Batılı gazeteciler arasında en detaylı araştırmayı yürüten Aaron Mate, şunları söylüyor:

“Buradaki bazı iddiaların aksine, Seymour Hersh Suriye’deki kimyasal silahlarla ilgili haberlerinin tek bir kelimesini bile geri çekmedi. Yazdıklarının tamamının arkasında duruyor. Bunu, hem kendisiyle hem de yeni Hersh belgeseli Cover-Up’ın yönetmeni Laura Poitras ile konuşmuş biri olarak söylüyorum.

Sy’ın Cover-Up’ta söylediği şey, şu an Esad’ın karakterini yanlış değerlendirdiğini düşünüyor olmasıdır. Bu ifade, Esad hükümeti tarafından uygulanan işkencelere atıfla söylenmiştir.

Bu bölümün kurgulanış biçimi -bana göre yanıltıcı bir şekilde- bazılarının bunu neden bir geri adım olarak algıladığını açıklıyor. Ama öyle değil. Hersh, ABD destekli muhaliflerin sahte bayrak operasyonlarına dair iç kanıtların ABD tarafından gizlendiğini ortaya koyan gazeteciliğinin arkasındadır. Hersh’ün haberlerini, hem kendi elde ettiği hem de o günden bu yana ortaya çıkan kapsamlı kanıtlar destekliyor.

Sy’ın kariyerini öven ancak Suriye haberlerini karalamak için yarışanlar, onun uzun süredir meydan okuduğu propaganda kısıtlamalarından gerçekten özgür olup olmadıklarını sorgulamalıdır.”

Kuzey Akım ark’ı

Konuya güncelden devam edelim. Sy Hersh, Şubat 2023’te Kuzey Akım patlamalarının sorumluluğunun ABD ve Norveç’te olduğunu öne sürdü. Beyaz Saray suçlamaları elbette derhal inkar etti. Hersh, 8 Şubat’ta Substack platformunda yayımlanan “Amerika Kuzey Akım Boru Hattını Nasıl İmha Etti” (How America Took Out The Nord Stream Pipeline) başlıklı yazısında, “operasyonel planlamayı doğrudan bilen” bir kaynağa atıfta bulunarak, ABD’nin boru hattını Norveç makamlarının yardımıyla nasıl havaya uçurduğunu, iddiaya göre planlayıp gerçekleştirdiğini ayrıntılarıyla anlatıyor.

Hersh’ün verilerine göre, boru hattını havaya uçurma operasyonunun hazırlıkları, Joe Biden’ın talimatıyla, Rusya’nın Ukrayna’daki askeri müdahalesinin başladığı 24 Şubat 2022 tarihinden bile önce başladı. Sabotajın planlanmasını ABD Başkanı’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan yönetti. Amerika’da sıkça görüldüğü üzere, tasarlanan sabotaj hakkında kongre üyelerine bilgi verilmedi. Sullivan, Aralık 2021’de Genelkurmay Başkanlığı, CIA, Dışişleri Bakanlığı ve Hazine Bakanlığı temsilcileriyle bir toplantı düzenledi. Toplantı, “Beyaz Saray’a bitişik Eski İdari Bina’nın en üst katında, Başkanın Dış İstihbarat Danışma Kurulunun (PFIAB) da bulunduğu korunaklı bir odada” son derece gizli bir ortamda gerçekleşti. Kurumlar arası bir dizi istişare döneminin ardından eylem, 2022’nin başında tamamen hazır hale getirildi. Norveç makamları, Baltık Denizi’nin sığ sularında, Danimarka’nın Bornholm adası yakınlarında patlatmaya uygun bir yer bulunmasına yardımcı oldu; Amerikalı dalgıçlar ise haziran ayındaki Baltops 22 tatbikatı sırasında ve bu tatbikatın koruması altında boru hattına C4 patlayıcı yerleştirdi.

26 Eylül’de Norveç Donanmasına ait bir Orion P8 uçağından atılan radyo-akustik şamandıra zamanlayıcıyı etkinleştirdi ve birkaç saat sonra patlayıcı düzenekler harekete geçirildi.

Bu satırların yazarı için Hersh’ün makalesindeki tek yenilik unsuru, boru hatlarının patlatılmasındaki organizatör ve uygulayıcılar olarak, daha önce tahmin edildiği gibi İngilizlere değil, Amerikalılara işaret edilmesi. Ancak resmi düzeyde hiç kimse bu tür “faaliyetlere” karıştığını asla kabul etmez. Elbette istisnalara rastlanır, fakat bu da yalnızca söz konusu eylemin planlanması ve icrasına eşlik eden belgeler gün yüzüne çıktığında gerçekleşir.

Kuşkusuz, geçmiş, şimdiki ve gelecekteki tüm yayınlarıyla ilgili olarak Seymour Hersh’e içeriden bilgi aktarıldı ve aktarılmaya devam ediyor. Kaynaklar ise istihbarat kurumları, Dışişleri Bakanlığının üst kademeleri ve mevcut yönetimin siyasi rakiplerinin çevresinde yer alıyor.

Bu vakada Hersh’ü büyük ihtimalle Cumhuriyetçilere sempati duyan CIA veya DIA (Savunma İstihbarat Teşkilatı) içindeki köstebekler bilgilendirdi. Hersh’ün Kuzey Akım sabotajına dair anlatısını destekleyecek tek bir belge bile yayımlamamış olması, operasyonun derin bir gizlilik atmosferinde yürütüldüğünü ya da muhbirlerinin, ilgili belgelerin yayımlanması halinde kimliklerinin açığa çıkmasından endişe ettiklerini gösteriyor.

Bununla birlikte, Hersh’ün anlatısını sonraki haberlerinde daha somut kanıtlarla güçlendireceğine dair bir beklenti vardıysa da bu gerçekleşmedi. Twitter’ın eski sahiplerinin itibarını zedeleyen şaibeli belgeleri periyodik olarak internete sızdıran Elon Musk da tam olarak böyle yapıyor.

Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki ABD, hedef ülkeye yönelik sabotaj niteliğindeki baskı önlemlerini, çoğu zaman kendi düşman kampından olmayanlara karşı da kullanır.

Nitekim 27 Ağustos 1979’da BBC televizyonunun yayını, Kraliçe II. Elizabeth’in eşi Prens Philip’in dayısı, İngiliz Hindistanının son sömürge valisi Amiral Lord Louis Mountbatten’ın İrlanda’da Shadow V adlı yatının havaya uçurulması sonucu öldüğüne dair son dakika haberiyle kesildi. Tekne iskeleden birkaç yüz metre açıldıktan sonra, bordasına yerleştirilen bomba infilak etmişti. Eylemin sorumluluğunu “İrlanda Cumhuriyet Ordusu” üstlendi. Ancak Sovyet istihbaratının emektar analistleri, Lord Mountbatten’ın yatındaki patlamanın arkasında, Bretton Woods sisteminin çökertilmesindeki rolünü ve okyanus ötesindeki ABD’nin katılımı olmaksızın İngiltere liderliğinde küresel bir offshore finans sistemi kurma girişimini affetmeyen CIA’in siluetinin belirdiği yönünde bir teori ortaya attı.

Elbette bu sadece bir teori; tıpkı Seymour Hersh’ün yazdıkları gibi. Ne var ki bu tür haberler kamuoyunu şekillendirir; görevleri de budur. Bunlardan öylece sıyrılmak veya anlaşılmaz mırıltılarla geçiştirip sessiz kalmak mümkün değil.

Acaba Hersh, Elon Musk’a yakın gazetecilerin Twitter’daki sansürü ve hukuksuzluğu ifşa etmeleriyle birlikte, güçlü bir propaganda bileşenine sahip Amerikan imparatorluğu için gün batımının başlangıcı olacak mı? Ya  da can çekişen dünya kapitalizminin bu kriz döneminde, Amerikan toplumunun yalandan, yolsuzluktan ve kokuşmuşluktan arınmasına yardım edecek mi? Belki de tarih tekerrür ediyordur; sendelese de imparatorluğun yaşayacakları henüz bitmemiştir.

Amerika

Trump’ın SAVE America baskısı senatoyu kapanma riskiyle karşı karşıya getirdi

Yayınlanma

ABD Senatosundaki muhafazakar Cumhuriyetçiler, Donald Trump’ın öncelikli yasa tasarısı olan SAVE America Act’i 30 Eylül sonrası bütçe tasarısına eklemeyi planlarken, partideki diğer senatörler bu adımın hükümetin kapanmasına yol açacağından endişe ediyor. Donald Trump ise ulusa sesleniş konuşmasında federal seçimlerde 278 bin yabancının usulsüz seçmen kaydı bulunduğunu ileri sürerek kongre üyelerine tasarıyı geçirmeleri yönündeki baskısını artırdı.

ABD Senatosunda eski Başkan Donald Trump ittifakı muhafazakarlar, hükümetin 30 Eylül sonrasında da fonlanmasını öngören geçici bütçe tasarısına Trump’ın en önemli yasama önceliği olan Güvenli Amerikan Seçmen Uygunluğu (SAVE America) Act’i eklemeyi değerlendiriyor.

Bu girişim, bütçe krizinin hükümeti kapanma noktasına getireceğinden endişe eden diğer Cumhuriyetçi senatörlerin sert direnciyle karşılaşıyor.

Trump, ulusa seslendiği bir televizyon konuşmasında federal seçimlerde oy kullanmak üzere 278 bin yabancının seçmen kaydı yaptırdığını öne sürdü.

Senato ve Temsilciler Meclisi Cumhuriyetçilerine seslenen Trump, bu seçim mevzuatının geçirilmesi için son bir çaba gösterilmesi yönündeki baskısını artırdı.

Senato Bütçe Komisyonunun gelecek dönem başkanı olacak Wisconsin Senatörü Ron Johnson, SAVE America Act’i kısa vadeli hükümet finansman tasarısına ekleme fikrine açık olan Trump müttefikleri arasında yer alıyor.

Johnson, tasarıyı geçirebilmek için her yöntemi destekleyeceğini belirterek sürecin nasıl şekilleneceğini göreceklerini ifade etti.

Tasarının geçici bütçe yasasına eklenmesi durumunda Demokratların buna karşı oy kullanacağını kabul eden Johnson, bu nedenle senatodaki engelleme (filibuster) usulünün kaldırılmasından yana olduğunu belirtti.

ABD’nin seçim raporlarında Türkiye ve Almanya detayı

Cumhuriyetçiler, filibuster engelini aşmak için SAVE America Act’i bütçe uzlaştırma yöntemiyle yasalaştırmayı da tartışıyor. İsminin açıklanmasını istemeyen bir Cumhuriyetçi senatör, hükümetin kapanması riskine rağmen geçici bütçe tasarısının bir araç olarak daha ciddi şekilde masaya yatırıldığını aktardı.

Kongrenin kapanmayı önlemek için eylül sonuna kadar bir bütçe tasarısını yasalaştırması gerekiyor.

Eski Senato Danışmanı ve Cumhuriyetçi Stratejist Brian Darling, geçici bütçe tasarısının bu mevzuatı taşımak için kesinlikle bir seçenek olabileceğini belirtti.

Darling, Temsilciler Meclisinin bu hükmü bütçeye ekleyerek Senatoya gönderebileceğini ve Demokratları, SAVE America Act hükümlerini engellemek uğruna hükümeti kapatma riskiyle karşı karşıya bırakabileceğini savundu.

Darling ayrıca, anketlerin bu reformlara yönelik geniş bir halk desteği gösterdiğini, Amerikan halkının seçim güvenliğini ve bu alana daha fazla kaynak aktarılmasını istediğini ekledi.

Cumhuriyetçi senatörler üzerinde filibuster usulünün kaldırılması yönünde baskı artarken, Senato Çoğunluk Lideri John Thune bu usulü kaldırmak için yeterli oy olmadığını defalarca yineledi.

Trump müttefikleri, bu yılın başlarında yasa tasarısını 12 Haziran’da süresi dolan Yabancı İstihbarat Gözetim Yasası (FISA) yetkilerini uzatan başka bir zorunlu mevzuata eklemeyi de gündeme getirmişti.

Buna karşın, bazı Cumhuriyetçi senatörler bütçe tasarısı üzerinden kapanma riskine girilmesine karşı çıkıyor. Kuzey Karolina Senatörü Thom Tillis, 3 Kasım seçimlerinden önce yasanın uygulanması için yeterli zaman olmadığını vurgulayarak bu girişimi zaman kaybı olarak nitelendirdi.

Tillis, yasa geçse bile ülkedeki 10 bin farklı yerel idari birimin bunu bu kadar kısa sürede hayata geçirmesinin imkansız olduğunu, bunun seçim öncesinde çok büyük bir kaosa yol açacağını savundu.

Tillis ayrıca, seçim reformlarını finanse etmek amacıyla üçüncü bütçe uzlaştırma paketine 10 milyar dolar eklenmesini öngören Temsilciler Meclisi teklifini de eleştirdi.

Kansas Senatörü Jerry Moran ise bazı meslektaşlarının bütçe tasarısını koz olarak kullanmak istediğini, kendisinin ise normal ödenek yasalarını geçirmeye ve ardından hükümetin işlerliğini koruyacak temiz bir geçici bütçeyle kapanmayı önlemeye odaklanmayı tercih ettiğini belirtti.

Diğer taraftan bazı Cumhuriyetçiler, Georgia Senatörü Jon Ossoff gibi kritik seçim bölgelerindeki Demokratları zor durumda bırakmak istiyor. Bu kapsamda, seçmen kaydı sırasında vatandaşlık belgesi sunulması ve oy kullanırken fotoğraflı kimlik gösterilmesi gibi geniş destek gören reformlar için Demokratların Senatoda yeniden oy kullanmaya zorlanması hedefleniyor.

Mart ayında yapılan Harvard CAPS/Harris anketi, bağımsızların yüzde 79’u ve Demokratların yüzde 70’i dahil olmak üzere Amerikalıların yüzde 81’inin seçmen kimliği zorunluluğunu desteklediğini gösterdi.

Aynı anket, SAVE America Act’e yönelik desteğin ise bağımsızların yüzde 69’u dahil olmak üzere genel olarak yüzde 71 seviyesinde olduğunu ortaya koydu.

Trump, kendi onay oranının yüzde 40 civarında seyrettiği ve CNBC tarafından cuma günü yayımlanan ekonomik ankete göre yetişkinlerin yüzde 61’inin ekonomi konusunda karamsar olduğu bir dönemde, seçim reformuna yönelik bu toplumsal destekten yararlanmak istiyor.

Trump, ulusa seslenişinde tüm Amerikalılara kongre üyelerini arayarak tasarının gecikmeksizin geçirilmesini talep etmeleri çağrısında bulundu.

Senato Azınlık Lideri Chuck Schumer ise tasarının bütçeye eklenmesinin hükümetin kapanmasına yol açacağı uyarısında bulundu.

Schumer, Trump’ın filibuster usulünün kaldırılmasını ya da bütçenin durdurulmasını talep ettiğini belirterek, bu yasanın ne Senatodan, ne Demokratlardan ne de mahkemelerden geçmeyeceğini ifade etti.

Schumer, Trump’ın kendi istediğini elde etmek için hükümeti kapatmayı göze aldığını açıkça ortaya koyduğunu da sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Amerika

AI patlaması, ABD’nin borcunu beklendiği gibi azaltmayacak

Yayınlanma

ABD, önümüzdeki yıllarda yapay zeka (AI) kaynaklı bir verimlilik patlaması yaşarsa, bu daha güçlü bir büyüme anlamına gelse de mali görünüm üzerindeki faydaları sınırlı olacak.

ABD’nin kamu borcunun yüksek ve hızla artmakta olduğu, ayrıca geleneksel yöntemlerle (harcama kesintileri ve vergi artışları) açıkları azaltmaya yönelik siyasi iradenin ortada olmadığı bir ortamda, ABD’nin büyüme yoluyla mali sıkıntılarından kurtulabilmesi için AI patlamasına gözler çevrilmiş durumda.

Fakat Axios’un aktardığı Yale Üniversitesi Bütçe Laboratuvarı’nın yeni modellemesi, yapay zeka kaynaklı bir verimlilik patlamasında mali durumun iyileşeceğini, ne var ki bunun beklendiği kadar büyük bir sıçrama şeklinde olmayacağını ortaya koyuyor.

Bunun nedeni, ulusal gelirin büyük bir kısmının, ABD’nin nispeten yüksek oranlarda vergilendirdiği işçilerden (emek) uzaklaşarak, daha az vergilendirilen makinelere ve yazılımlara (sermaye) kayması olasılığının yüksek olması.

Emek gelirleri üzerindeki en yüksek federal gelir vergisi oranı %37. Buna karşılık, kurumlar vergisi oranı %21, uzun vadeli sermaye kazancı vergisinin en yüksek oranı ise %23,8.

Ayrıca sermaye sahipliğinin büyük bir kısmı, emeklilik hesapları ve hayır amaçlı vakıflar gibi vergiden muaf araçlar aracılığıyla gerçekleşiyor.

Dolayısıyla, yapay zeka sayesinde şirketler daha fazla kâr elde etse de bunu başarmak için insan işgücüne daha az ödeme yaparsa, bu kârlar, federal hükümet için ulusal gelirdeki işgücü payının daha istikrarlı olduğu geçmişteki büyüme dalgalarında görülen türden gelir artışlarına dönüşmeyecek.

Yapay zekanın GSYİH büyümesine yalnızca yavaş bir ivme kazandırdığı bir senaryoda, Yale ekibinin modeli 2030 yılında federal gelirlerde çok az bir değişiklik olacağını gösteriyor.

Yapay zekanın tetiklediği hızlı bir büyüme senaryosunda, önümüzdeki yıllarda yıllık GSYİH büyümesinin %3,3 olması ve gelir içindeki işgücü payının düşmesi durumunda, federal gelirler 2030 yılında 216 milyar dolar artacaktır.

Kongre Bütçe Ofisi’nin temel tahminine göre, o yıl ABD bütçe açığı 2,2 trilyon dolar olacak.

Bu rakam, Yale ekibinin en iyimser yapay zeka büyüme senaryosuna göre tahmin ettiği gelir artışının yaklaşık 10 katıdır.

Yale ekibinden John Iselin ve Ryan Nunn, “Bir yandan, diğer tüm koşullar sabit kaldığında, daha hızlı bir verimlilik artışı daha fazla vergi geliri sağlayacaktır. Öte yandan, mevcut vergi sistemimiz, yapay zekanın yarattığı iktisadi faaliyetten verimli bir şekilde gelir elde edecek şekilde yapılandırılmamış olabilir,” diye yazıyor.

Iselin, Axios’a verdiği demeçte, “Yapay zekanın büyümesinin vergi gelirlerini artıracağını öngörsek de, ABD’nin sermaye gelirlerini vergilendirme yönteminde önemli değişiklikler yapılmazsa, federal hükümet önemli miktarda gelirden mahrum kalacak,” dedi.

Bunlar, kesin olarak kabul edilebilecek türden tahminler değil. Yapay zeka patlamasının nasıl gelişeceği ve mali tabloyu nasıl etkileyeceği konusunda olasılıkların yelpazesi sonsuz.

Örneğin Axios şu soruları sıralıyor:

  • Gelirdeki işgücü payı ne kadar düşecek? Bu durum, ücretliler arasındaki eşitsizliği nasıl etkileyecek?
  • Harcama tarafında ise, mevcut sosyal güvenlik ağı işini kaybeden işçilere yardım etmek için büyük yükümlülüklerle karşı karşıya kalacak mı, yoksa iş kayıpları o kadar yaygın hale gelecek ki Kongre, mevcut yasaların öngördüğünden daha kapsamlı yardımlar sunmak zorunda kalacak mı?
  • Vergi politikası “taşa kazınmış” değil. Yapay zekanın insanların işlerini elinden aldığı ve ABD’nin mali bir ikilemle karşı karşıya olduğu bir dünyada, Kongre vergi yükünün daha büyük bir kısmını sermayeye kaydırmayı düşünebilir.

Axios’ göre buradaki amaç, Yale Bütçe Laboratuvarı’nın verilerini “mutlak gerçek” olarak kabul etmek değil; aksine, “yapay zeka kaynaklı büyüme patlaması ile federal hükümetin vergi gelirleri arasındaki etkileşimlerin, çözülmesi zor bir bütçe açığı sorunuyla karşı karşıya kalındığında umulabileceği kadar doğrusal ve olumlu olmadığını” göstermek.

Okumaya Devam Et

Amerika

Mahkemeden Paramount ve Warner Bros. birleşmesine engel

Yayınlanma

Kaliforniya Federal Mahkemesi Yargıcı Araceli Martínez-Olguín, eyalet başsavcılarının açtığı antitröst davasını değerlendirirken Paramount ile Warner Bros. Discovery birleşmesini iki hafta süreyle durdurdu. Kaliforniya Başsavcısı Rob Bonta ve 11 eyaletin başsavcısı, milyarlarca dolarlık anlaşmanın küresel medya ve eğlence sektöründe rekabete zarar vereceğini belirterek işlemin tamamen iptalini talep ediyor.

Kaliforniya’daki bir federal mahkeme yargıcı, geçen hafta şirket aleyhine açılan ve milyarlarca dolarlık işlemi hedef alan geniş kapsamlı antitröst davasını değerlendirirken Paramount’un Warner Bros. Discovery’yi devralma planını geçici olarak durdurdu.

Yargıç Araceli Martínez-Olguín, Kaliforniya Başsavcısı Rob Bonta’nın, kendisi ve diğer 11 eyaletin başsavcısı tarafından açılan davayı incelemek üzere birleşmenin iki hafta boyunca durdurulması yönündeki talebini kabul etti. Başsavcılar, antitröst gerekçeleriyle bu birleşme işleminin tamamen iptal edilmesini istiyor.

Başsavcı Bonta yaptığı yazılı açıklamada, “Bu, bu dev birleşmenin asla gerçekleşmemesini sağlamak için açtığımız davada kritik bir ilk kazanımdır” dedi.

Variety’nin aktardığına göre Bonta, tarihin, Amerikalıların yaşamının merkezinde yer alan pazarlar üzerinde birkaç kişinin büyük bir güç elde ettiğinde nelerin yaşandığını gösterdiğini belirterek bunun daha az fırsat, daha kötü ürün ve hizmetlerle sonuçlandığını ifade etti.

Eyalet başsavcıları, dava dilekçesinde Paramount ile Warner Bros. Discovery arasındaki anlaşmanın medya ve eğlence sektöründe rekabete zarar vereceğini, dünya genelinde haber ve eğlence üzerinde benzeri görülmemiş bir güç ve nüfuza sahip devasa bir şirket yaratacağını savundu.

Paramount, CBS News bünyesinde editoryal yön dahil olmak üzere kapsamlı değişiklikler gerçekleştiren, Donald Trump’ın müttefikleri olan milyarder baba-oğul Larry ve David Ellison’a ait.

Portföyünde Turner Sports ve CNN gibi büyük markaları barındıran Warner Bros. Discovery ise dünyanın en büyük eğlence ve haber şirketleri arasında yer alıyor.

Warner Bros. alımında Paramount’a Körfez ülkelerinden dev fon

Kongre’deki bazı Demokratların da aralarında yer aldığı anlaşma karşıtları, birleşmeye izin verilmesinin Ellison ailesine medya sektöründe çok fazla kontrol gücü sağlayacağını ve CNN’in editoryal çizgisine etki edebileceğini ileri sürüyor.

Kablolu haber kanalıyla uzun yıllardır karşı karşıya gelen Trump ise Ellison ailesini kamuoyu önünde övmüş ve CNN’in yeni bir yönetim altında faaliyet göstermesini görmek istediğini dile getirmişti.

Paramount, geçen haftanın sonlarında bir basın özgürlüğü grubunun, şirketin hissedarlarından biri adına açtığı başka bir davayla daha karşı karşıya kaldı.

Bu dava, Trump yönetiminden imtiyaz elde etmek amacıyla editoryal bağımsızlığın feda edilerek Paramount içindeki bazı isimlerin görev sorumluluklarını ihlal etmesini ve bu yolla kazanç sağlamasını engellemeyi amaçlıyor.

Ellison yönetimindeki şirket ise geçen hafta The Hill’e yaptığı açıklamada bu iddialara karşı çıktı. Şirket sözcüsü, anlaşmanın kendi içinde bir değeri olduğunu savunarak iki kütüphane ve platformun birleştirilmesinin tüketicilere daha az değil, daha fazla seçenek sunacağını, özgün programlara daha fazla yatırım yapılmasını sağlayacağını, yayıncılık pazarındaki rakiplere karşı daha güçlü bir rekabet ve gazetecilik ile hikaye anlatıcılığı için daha dayanıklı bir zemin oluşturacağını ileri sürdü.

Pazartesi günü açıklama yapan Paramount, yargıcın kararından memnuniyet duyduğunu bildirerek bu kararın, mahkeme sunulan antitröst konularını değerlendirirken mevcut durumu koruduğunu kaydetti.

Şirket sözcüsü yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Eyalet başsavcılarının ileri sürdüğü pazarların ve rekabete aykırı etki iddialarının modern pazar gerçeklerinde hiçbir temeli olmadığını, dolayısıyla antitröst iddialarının yersiz olduğunu kanıtların ortaya koyacağından eminiz. Bu birleşme hukuka uygundur, rekabeti teşvik edicidir; tüketicilere, içerik üreticilerine, çalışanlara ve eğlence sektörüne fayda sağlayacaktır. İşlemi güçlü bir şekilde savunmaya devam edeceğiz ve eyalet başsavcılarının davasının esasına ilişkin duruşmaları sabırsızlıkla bekliyoruz.”

Paramount, Netflix’i Warner Bros birleşmesini bozmakla suçladı

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English