Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Gazeteci Cunningham: Batı medyası rejim değişikliği operasyonlarının en hayati aracıdır

Yayınlanma

Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Tarafsızlık Çalışmaları programına konuk olan İrlandalı yazar ve editör Finian Cunningham, Batılı güçlerin rejim değişikliği operasyonlarındaki gizli yöntemlerini ve medyanın bu süreçlerdeki kurumsal rolünü değerlendirdi.

Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın sunduğu Tarafsızlık Çalışmaları programına katılan İrlandalı yazar ve editör Finian Cunningham, uluslararası ilişkilerde Batı hegemonyasının ve rejim değişikliği operasyonlarının perde arkasını ele aldı.

“Demokrasiyi Öldürmek: Batı Emperyalizminin Rejim Değişikliği ve Medya Manipülasyonu Mirası” kitabının yazarlarından biri olan Cunningham, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Batılı güçlerin egemen devletlerin iç işlerine müdahale etmek için geliştirdiği yöntemleri ve medyanın bu süreçteki suç ortaklığını ayrıntılarıyla paylaştı.

Kitabı Daniel Kovalik, Jeremy Kuzmarov, Ron Ridenour ve K.J. Noh gibi alanında saygın gazeteci ve yazarlarla birlikte kaleme aldıklarını belirten Cunningham, çalışmanın çıkış noktasını şu sözlerle aktardı:

“İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Birleşmiş Milletler Şartı, üye ülkelerin egemenlik haklarının ihlal edilmesini ve iç işlerine müdahale edilmesini kesin bir dille yasaklamıştı. Bu anlaşmaya imza atan Batılı güçler, kağıt üzerinde çok asil ilkelere bağlılık taahhüt etmiş olsalar da emperyalist doğalarından vazgeçmediler. Birleşmiş Milletler Şartı’nı açıkça çiğneyemedikleri için, emperyalist hedeflerine ulaşmanın gizli ve örtülü yollarını icat etmek zorunda kaldılar. İşte bu zorunluluk, egemen ülkeleri kontrol altına almayı hedefleyen gizli rejim değişikliği operasyonları çağını başlattı. Bizim bu kitapta esas olarak ortaya koyduğumuz yeni ve hayati unsur, medyanın bu emperyalist girişimlere nasıl dahil edildiğidir. Rejim değişikliği operasyonlarının tarihi daha önce değerli yazarlar tarafından ele alındı ancak biz medyanın bu sistemdeki kurucu rolüne odaklanmak istedik. Çünkü medya olmadan bu operasyonların yürütülmesi ve sürdürülmesi imkansızdır.”

“CIA ilk iş olarak Amerikan ve Avrupa medyasını kontrol altına aldı”

Cunningham, rejim değişikliği operasyonlarının başarısında istihbarat servislerinin medyayı bir silah olarak kullanmasının temel bir yöntem olduğunu belirtti.

1947 yılında kurulan ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın öncelikli örtülü operasyonunun doğrudan medya üzerinde hakimiyet kurmak olduğunu ifade eden İrlandalı yazar, süreci şu şekilde detaylandırdı:

“Merkezi İstihbarat Teşkilatı kurulduktan hemen sonra, teşkilatın üst düzey yöneticilerinden Frank Wisner gibi isimler, sistematik bir medya kontrol mekanizması geliştirmek için kolları sıvadılar. Bu kişilerin büyük bir kısmı İkinci Dünya Savaşı sırasında askeri istihbarat ve Stratejik Hizmetler Ofisi bünyesinde çalışmış, Nazi propaganda tekniklerini yakından incelemiş isimlerdi. Savaştan sonra bu deneyimlerini medya anlatısını ve kamuoyunu kontrol etmek için kullandılar. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en büyük medya yöneticilerini kendi saflarına çekmek için bilinçli ve metodik bir politika izlediler. Üstelik bu yöneticilerin çoğu zaten savaş yıllarından arkadaşlarıydı. Columbia Yayın Sistemi’nin başındaki William Paley ya da Time-Life dergilerinin yöneticisi Charles Douglas Jackson gibi isimler, istihbarat liderleriyle aynı sosyal çevreleri paylaşıyor, Georgetown gibi seçkin semtlerdeki akşam yemeklerinde bir araya geliyorlardı. Dünyaya bakış açıları ideolojik olarak tamamen aynıydı.”

Medya patronlarının ve gazetecilerin istihbarat servisleriyle çalışmayı ahlaki bir ikilem olarak görmediklerini vurgulayan Cunningham, bu kurumsal iş birliğini “Alaycı Kuş Operasyonu” üzerinden örneklendirdi:

“Bu insanlar kendilerini hükümetin suistimallerini denetleyen bağımsız gazeteciler olarak görmüyorlardı. Aksine, devletlerinin kendilerinden talep ettiği şeyleri yapmayı vatansever bir görev olarak kabul ediyorlardı. Teşkilatın basın üzerinde kurduğu bu hakimiyete pek çok araştırmacı Alaycı Kuş Operasyonu adını vermiştir. Teşkilat sadece üst düzey yöneticileri değil, kilit konumdaki muhabirleri, dış yazarları, köşe yazarlarını ve televizyon habercilerini de bünyesine kattı. Bu gazetecilere medya kuruluşlarından aldıkları maaşların yanı sıra istihbarat servisinden de düzenli ödemeler yapılıyordu. New York Times’ın sahibi Arthur Sulzberger gibi isimler, istihbarat direktörleriyle son derece yakın dostluklar sürdürüyordu. Dolayısıyla devlet bir ülkenin liderini güvenilmez, deli ya da tehlikeli olarak göstermek istediğinde, medya bu siparişi büyük bir iştahla ve gönüllü olarak yerine getiriyordu. Bu da müdahalelerin önünü açan toplumsal rızanın imalatını sağlıyordu.”

“Musaddık’ın devrilmesinde kullanılan yalanlar bugün de tedavüldedir”

Cunningham, medyanın rıza üretimindeki rolünü tarihsel örnekler üzerinden açıklarken, 1953 yılında İran’da Başbakan Muhammed Musaddık’ın devrildiği süreci günümüzdeki gelişmelerle kıyasladı.

İran’ın petrol endüstrisini millileştirme kararı almasının İngiltere ve ABD için kabul edilemez olduğunu belirten yazar, o dönemde medyanın nasıl bir gecede yön değiştirdiğini anlattı:

“1953 yılında İran’da demokratik olarak seçilmiş olan Muhammed Musaddık hükümetinin devrilmesi, modern istihbarat tarihinin ilk büyük rejim değişikliği operasyonuydu. Musaddık, ülkesinin petrol kaynaklarını millileştirerek İngiltere’nin sömürge döneminden kalma devasa karlarını ellerinden almıştı. Bu yüzden gitmesi gerekiyordu. Operasyonun arkasında CIA ve İngiliz dış istihbarat servisi MI6 vardı ancak bunu uzun yıllar boyunca kabul etmediler. O dönemde operasyonun zeminini hazırlayan en büyük güç medyaydı. CIA ve İngilizler, darbe öncesinde İran sokaklarını karıştırmak, toplumsal kaos yaratmak ve insanları kışkırtmak için ülkeye milyonlarca dolar akıttı. Medya ise Musaddık’ı kontrolü kaybetmiş bir deli, istikrarsız bir lider ve ülkeyi Sovyetler Birliği’nin kucağına iten bir tehdit olarak resmetti. İlginç olan şudur ki, darbe kararından önce Amerikan basını Musaddık’a karşı oldukça sempatik bir dil kullanıyor, onun meşru taleplerini destekliyordu. Ancak Dwight Eisenhower yönetimi iktidara gelip darbe kararı alındığı an, tüm Amerikan basını bir düğmeye basılmış gibi aniden yön değiştirdi ve Musaddık’ı karalama kampanyası başlattı. New York Times’tan Newsweek’e kadar tüm yayın organlarının bir gecede aynı düşmanca pozisyonu alması, medyadaki kurumsallaşmış kontrolün en açık kanıtıdır.”

İran’da yakın geçmişte yaşanan toplumsal hareketlilik ile 1953 darbesi arasındaki yöntem benzerliğine dikkat çeken Cunningham, batı medyasının güncel dezenformasyon süreçlerini de şu sözlerle eleştirdi:

“Bugün İran sokaklarında yaşanan olaylar ile 73 yıl önceki darbe sürecinin işleyiş biçimi tamamen aynıdır. Son protestolarda Batı medyası olayları tamamen barışçıl ve demokratik bir halk ayaklanması olarak sundu. Güvenlik güçlerinin 30 ila 40 bin insanı katlettiğini iddia ettiler. Oysa bağımsız araştırmacılar ve sahadaki veriler, gerçek can kaybının yaklaşık 3 bin civarında olduğunu ve bu kayıpların önemli bir kısmının silahlı saldırılarla şehit edilen polis memurlarından oluştuğunu gösteriyor. Göstericiler yüzlerce binayı ateşe verdi, kundaklama eylemleri yaptı. Ancak Batı medyası tüm bu şiddet eylemlerini temizleyerek olayı sadece zalim bir rejimin acımasız baskısı olarak servis etti. CIA ve Mossad’ın bu grupları silahlandırdığı, ülkeye Starlink panelleri sokarak ekonomiyi çökertmeye çalıştığı bizzat batılı yetkililer tarafından itiraf edilmesine rağmen, medya bu gerçeğin üzerini örttü. Tıpkı 1953’te Musaddık’a yaptıkları gibi, bugün de kendi çıkarlarına hizmet etmeyen hükümetleri istikrarsızlaştırmak için aynı propaganda formülünü uyguluyorlar.”

“Kiev rejiminin yolsuzlukları ve savaş suçları sistematik olarak aklanıyor”

Ukrayna’daki mevcut çatışmaları ve Batı medyasının Kiev yönetimine yönelik tutumunu değerlendiren Cunningham, medyanın ikili standartlarını çarpıcı örneklerle gözler önüne serdi.

Volodimir Zelenskiy liderliğindeki yönetimin antidemokratik uygulamalarının ve yolsuzluklarının Batı medyasında sansürlendiğini belirten yazar, şöyle konuştu:

“Bugün Kiev’deki yönetimi bir hükümet değil, tam anlamıyla bir rejim olarak adlandırmak gerekir. Zelenskiy iki yıl önce seçimleri iptal etti ve şu an anayasal meşruiyeti olmadan o koltukta oturuyor. Çevresi ve kendisi boğazına kadar yolsuzluğa batmış durumda. Genelkurmay Başkanı Andriy Yermak’ın adı yüz milyonlarca avroluk devasa yolsuzluk skandallarına karıştı. Ancak Batı medyası Zelenskiy’i demokrasinin ve Avrupa güvenliğinin kahraman koruyucusu olarak göstermeye devam ediyor. Onun bütün suçlarını ve yolsuzluklarını sistematik olarak aklıyorlar. Çünkü Batı kamuoyunun bu rejime milyarlarca dolar ve avro göndermeye devam etmesini sağlamak zorundalar. Öte yandan, Ukrayna güçlerinin Lugansk bölgesinde bir üniversite yurduna düzenlediği ve çoğu genç kızlardan oluşan 21 öğrencinin hayatını kaybettiği drone saldırısı Batı medyasında neredeyse hiç yer bulmadı. Haber yapan birkaç organ ise hemen Ukrayna tarafının iddialarını öne çıkararak buranın aslında askeri bir eğitim merkezi olduğunu savundu. Savaş hattının hemen gerisinde, Ukrayna’nın en kolay vurabileceği menzilde Rusların bir drone pilotu eğitim okulu kuracak kadar aptal olduğunu iddia etmek en hafif tabirle gülünçtür. Ancak Batı medyası bu aptallığı bile gerçek gibi satabiliyor. Kendi müttefiklerinin suçlarını gizlerken, düşman ilan ettikleri tarafların iddia edilen suçlarını büyüterek kamuoyuna sunuyorlar.”

Batılı propaganda aygıtlarının işleyişindeki mükemmelliğin, insanlarda özgür irade ve bağımsız medya illüzyonu yaratmasından kaynaklandığını söyleyen Cunningham, bu durumun Sovyetler Birliği dönemindeki propaganda yöntemlerinden çok daha tehlikeli olduğunu belirtti:

“Batı’nın kamuoyu algısını yönetme ve zihin yıkama sistemi son derece gelişmiş ve sinsidir. En büyük başarıları, insanlara ortada bir propaganda sistemi yokmuş gibi hissettirmeleridir. Sovyetler Birliği döneminde halkın yüzde 80’i veya 90’ı devlet medyasının anlattıklarının parti çizgisi olduğunu ve gerçeğin farklı olduğunu bilirdi. Ancak Batı’da sistem, insanlara özgürce seçim yapabildikleri ve bağımsız kaynaklardan bilgi aldıkları hissini veriyor. İnsanlar maruz kaldıkları yoğun propagandayı doğrudan gerçeklik olarak kabul ediyorlar ve bütünüyle yutuyorlar. Neyse ki son yıllarda bu tekel kırılmaya başladı. Alternatif medyanın yükselişi, geleneksel kurumsal medyanın rızasını ve otoritesini yerle bir ediyor. İnsanlar artık BBC’nin veya New York Times’ın her söylediğini tartışmasız doğru kabul etmiyor. Bu kurumlar ciddi bir izleyici ve okuyucu kaybı yaşıyor, meşruiyet krizine giriyorlar. Bu durum küresel anlatı kontrolü açısından tarihi bir kırılmadır ancak yine de tehlike geçmiş değil. Kurulu düzen, kontrolü kaybetmemek için alternatif kanalları sansürleme ve kapatma baskısını her geçen gün artırıyor.”

“Egemen sistem gerileyen gücünü korumak için açık şiddete başvuruyor”

Emperyalizmin ekonomik temellerine ve bugünkü dönüşümüne değinen Cunningham, Batı dünyasının çok kutuplu yeni gerçeklik karşısında yaşadığı panik ve saldırganlığı şu sözlerle analiz etti:

“Emperyalizm hiçbir zaman sona ermedi, sadece biçim değiştirdi. Chalmers Johnson’ın ifadesiyle örtülü emperyalizm olarak yürütülen süreç, bugün artık hiçbir maskeye ihtiyaç duyulmadan, doğrudan kaba kuvvetle sürdürülüyor. Donald Trump dönemiyle birlikte Batı, emperyalist niyetlerini gizleme gereği bile duymayan açık bir neo-emperyalizm aşamasına geçti. Uluslararası hukuka, kurallara ve anlaşmalara yönelik tam bir kibir ve umursamazlık hakim. Bunun temel sebebi, Batı kapitalist sisteminin Çin’in yükselişi ve çok kutuplu dünyanın kuruluşu karşısında derin bir başarısızlık ve gerileme içine girmiş olmasıdır. Kendi halklarına insani yaşam koşulları sunamayan, borç batağındaki bu sistemler, hegemonyalarını korumak için ellerinde kalan tek güce, yani askeri şiddete sarılıyorlar. Kendi ülkelerindeki işçilerin haklarını gasp edip, onların vergilerini Kiev’deki neo-Nazi rejimine veya İsrail’e aktarıyorlar. Bu durum ülkeler içinde de bir sınıf savaşını körüklüyor. Gelecekte yaşanacak büyük hesaplaşma sadece ifade özgürlüğü mücadelesi olmayacak; işçilerin kendi maddi varlıklarını korumak için bu kapitalist ve emperyalist düzene karşı doğrudan cephe alacağı bir sınıfsal çatışma olacaktır.”

Dünya Basını

Atlantic Council Direktörü Panikoff: Trump, İranlıların henüz tam olarak onaylamadığı bir şeyi zorluyor olabilir

Yayınlanma

ABD’li düşünce kuruluşu Atlantic Council bünyesindeki Scowcroft Orta Doğu Güvenlik Girişimi Direktörü Jonathan Panikoff, ABD ile İran arasında imzalanması muhtemel anlaşmayı değerlendirdi.

ABD’li düşünce kuruluşu Atlantic Council bünyesindeki Scowcroft Orta Doğu Güvenlik Girişimi Direktörü ve eski istihbarat yetkilisi Jonathan Panikoff, Bloomberg televizyonuna verdiği mülakatta, ABD ile İran arasında imzalanması gündemde olan olası bir anlaşmayı, bölgedeki milis güçlerin konumunu, askeri caydırıcılık adımlarını ve Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini detaylı bir şekilde değerlendirdi.

ABD ile İran arasında yakın zamanda bir anlaşma imzalanması ihtimaline yönelik ilk soruya yanıt veren Panikoff, son dönemde yaşanan hızlı gelişmelere atıfta bulunarak, “Harika bir birliktelik. Bakın, kesinlikle öyle olmasını umuyorum. Açıkçası hepimiz burada biraz baş dönmesi yaşadık. Gerçek şu ki, daha önce de buna benzer açıklamalar görmüştük” dedi.

ABD Başkanı’nın yaptığı sosyal medya paylaşımlarının yapısına dikkat çeken Panikoff, bu kez geçmişe kıyasla daha somut unsurların bulunduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Ancak bu paylaşımın çerçevelenme biçiminin, geçmişte çoğumuzun sahip olduğundan biraz daha fazla iyimserlik için bir neden sunduğunu düşünüyorum. Ülkenin adını doğrudan telaffuz etmesi ve bunun çok yakında gerçekleşeceğini söylemesi önemli. Burada daha önce görmediğimiz bazı ayrıntılar ve somut detaylar var. Dolayısıyla, bunun mümkün olduğunu düşünüyor muyum? Kesinlikle düşünüyorum.”

“Başkan, İranlıların henüz tam olarak onaylamadığı bir şeyi zorluyor olabilir”

Olası bir anlaşmanın önündeki siyasi risklere değinen Jonathan Panikoff, ABD yönetiminin müzakerelerde uyguladığı taktiksel baskıya dikkat çekti.

Sürecin henüz tamamen sonuçlanmadığını belirten Panikoff, doğrudan alıntıyla şu değerlendirmeyi yaptı:

“Aynı zamanda, Başkan’ın belki de İranlıların henüz tam olarak onaylamadığı bir şeyi zorluyor olması ya da onları veya daha da kötüsü kendisini köşeye sıkıştırmaya çalışarak sonunda buna razı olacaklarını umması yönünde göz ardı edilemeyecek bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden henüz her şeyin tamamen bittiğini söylemeye hazır değilim ancak bu durum kesinlikle iyimser olmak için bir neden sunuyor.”

Bölgedeki aktörlerin konumunu değerlendiren Panikoff, Yemen’deki Husilerin ve Lübnan’daki Hizbullah’ın bu süreçteki olası tavırlarını analiz etti.

Husilerin kendi siyasi öncelikleri olduğunu ifade eden Panikoff, “Hizbullah ve Husilerin bunu kabul etmesi ne kadar önemli olacak? Tabii ki müzakere masasında olmayacaklar” sorusu üzerine şunları söyledi:

“Bu oldukça doğru. Husi tarafına bakıldığında, bu savaş boyunca en büyük sorulardan biri, Husilerin neden daha fazla müdahil olmadığı yönündeydi. Yemen’de gerçekten kendi siyasi gündemlerine sahip oldukları gerçeği hakkında önemli görüşmeler yapıldı. Bu durum, Suudiler ile Husiler arasında perde arkasında bazı anlaşmalar olabileceği gerçeğini bir şekilde zayıflatabilirdi. Açıkçası, en azından yakın vadede Husilerin bu süreçte biraz daha kolay ikna edileceğini düşünüyorum.”

“İsrail, sınırındaki saldırılar söz konusu olduğunda her zaman dinlemeye niyetli olmadığını gösterdi”

Lübnan sınırındaki askeri hareketliliğe ve İsrail’in pozisyonuna değinen Panikoff, asıl zorlu başlığın Hizbullah ve dolayısıyla İsrail olacağını kaydetti.

İsrail’in mevcut anlaşma taslağının genel çerçevesinden duyduğu rahatsızlığı anımsatan Panikoff, şu ifadeleri kullandı:

“Hizbullah gerçekten büyük bir soru işareti. Açıkçası, bu açıdan bakıldığında İsrail de öyle. İsraillilerin bu anlaşmanın ana hatlarından memnun olmadığını biliyoruz; çünkü anlaşmanın her zaman bir ateşkes ve boğazın açılmasıyla ilgili olması, ardından da belki 60 günlük bir zaman diliminde nükleer programla ilgilenilmesi öngörülüyordu ki bu neredeyse uzun bir gün anlamına gelecektir. Ancak balistik füzeler meselesi ele alınmazsa ve İsrail, Hizbullah’ın balistik füzelerinden kaynaklanan tehdit nedeniyle kendisini hala tehlike altında hissederse ya da Hizbullah’ın faaliyetleri sebebiyle tehdit sürerse ne olacak? Özellikle de İran gelecekte Hizbullah’ı yeniden ikmal etmeye başlarsa?”

Hizbullah’ın İsrail sınırındaki kesintisiz saldırılarını ve ABD’nin telkinlerine rağmen İsrail’in kendi askeri planlarını uygulamadaki kararlılığını vurgulayan Panikoff, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Hizbullah’ın İsrail sınırına yönelik sürekli saldırıları var. İsrail’in, sınırındaki saldırılar söz konusu olduğunda, Başkan Trump’ın kendilerini durdurma çabalarına rağmen her zaman dinlemeye niyetli olmadığını zaten gördük. İsrail geçen hafta bir saldırı gerçekleştirdi ve bunun açıkça yansımaları oldu. Vekil güçlerin tüm bu süreçte nerede konumlanacağı sorusunun ucu açık bir mesele olacağını düşünüyorum.”

“İran’ın acı eşiği, geleneksel olarak ABD’de sahip olduğumuzdan önemli ölçüde daha yüksek”

Mülakatın devamında, ABD’nin bölgedeki askeri caydırıcılık adımlarının ve özellikle bir helikopterin düşmesi sonrası gerçekleştirdiği misilleme saldırılarının İran’ı masaya getirmede etkili olup olmadığı yönündeki soruya yanıt veren Panikoff, Washington’ın blöf yapmadığını gösterdiğini belirtti.

Ancak İran’ın bu baskılara karşı direnç kapasitesinin farklı olduğunu ifade eden Panikoff, şu analizi paylaştı:

“Bunun ABD’nin blöf yapmadığını kesinlikle gösterdiğini düşünüyorum. Bu kısmın doğru olduğuna inanıyorum. Yine de İran’ın bunu gerçekten o kadar önemseyip önemsemediği konusunda oldukça ucu açık bir soru var. Bildiğimiz tek bir şey var: İran ekonomisinden, halkından çok büyük fedakarlıklar yapmaya hazır ve acıya karşı toleransı ile acı eşiği, geleneksel olarak ABD’de sahip olduğumuzdan önemli ölçüde daha yüksek. ABD’nin şu aşamada desteklemeye istekli olduğu şey de bu; örneğin Başkan Trump’a ve bu savaşa verilen desteğe yönelik anketlerin nerede olduğuna bakarsanız bunu görebilirsiniz.”

ABD’nin askeri adımlarının sınırlı ve stratejik bir hedef gözettiğini savunan Panikoff, tırmandırma politikasının müzakerelere etkisini şu sözlerle açıkladı:

“Aynı zamanda, bugün yapılan tehditlerin bile zorlayıcı askeri saldırılar düzenlemekle ilgili olduğu açık. Bu saldırılar, gerçekleşmiş olsalardı, bizi tam ölçekli bir savaşa veya mart ayı boyunca gördüğümüz duruma geri götürmeyi amaçlamıyordu; aksine, çıtayı sürekli yükseltmeye çalışmak için stratejik adımlardı. Bunların kesinlikle bir miktar etkisi olduğunu düşünüyorum. İran’ın şu an müzakerelere katılma kararının tek nedeninin bu askeri adımlar olmadığını net bir şekilde belirtmek isterim. Perde arkasında müzakerelerin oldukça uzun süredir devam ettiğini biliyoruz ve açıkçası bunun her iki unsurun bir kombinasyonu olduğunu düşünüyorum.”

“Hazırlık çalışmaları yapılmamış olsaydı, bu mesajlar muhtemelen karşılık bulmazdı”

Gelişmelerin zamanlamasına ve ABD Başkanı’nın açıklamalarının arkasındaki diplomatik trafiğe değinen Panikoff, sürecin birkaç saatlik bir zaman diliminde değil, haftalar süren bir hazırlık aşamasının ardından bu noktaya geldiğini söyledi.

Üçüncü ülkelerin arabuluculuk çabalarına işaret eden uzman, süreci şöyle özetledi:

“Tahminimce buna beş saatlik bir zaman dilimi olarak bakmamak gerekir. Haftalar süren hazırlık döneminin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bu durum, ABD saldırıları devam ederken ve hatta İran geçen hafta misillemede bulunurken bile müzakerelerin sürdüğünün bir yansımasıdır. Doğrudan ya da dolaylı olsun, bir şekilde temas kurulduğundan ve mesaj alışverişi yapıldığından hiçbir şüphem yok. Diğer ülkelerin de ek roller oynadığını biliyoruz; örneğin Pakistanlılar halen çaba gösteriyor. Karşılıklı olarak yoğun bir mesaj trafiğinin yaşandığına şüphe yok. Ancak geçen hafta ya da iki hafta boyunca gerekli hazırlık çalışmaları yapılmamış olsaydı, bu mesajların muhtemelen karşılık bulmayacağını da düşünüyorum. Bugün buraya nasıl ulaştığımızı gerçekten anlamak için bu iki unsuru birleştirmek gerekiyor.”

İran tarafındaki karar alma mekanizmalarının ve müzakereyi yürüten kadroların kimliğinin önemine dikkat çeken Panikoff, Tahran’daki yönetim yapısının karmaşıklığına değindi.

İran’daki güç odaklarının onay sürecindeki rolünü yorumlayan Panikoff, şu bilgileri verdi:

“Bu durum, İran liderliğinin kararlarını nasıl aldığına dair bir miktar boşluk ve belirsizlik olduğu gerçeğinin bir yansımasıdır. Temel olarak şu anda Tahran’da en üst düzey, Mojtaba ve dini lideri de kapsıyor gibi görünüyor. Ancak duyduğum her şeyden ve konuştuğum kişilerden edindiğim izlenime göre, şu anda Tahran’da gerçekten liderlik eden, karar almak için bir araya gelen ve koordinasyon sağlayan 6 ila 8 kişilik bir gruptan bahsediyoruz. Bu grupta Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutanı General Salami gibi isimler yer alıyor. Meclis Başkanı Kalibaf ve yeni ulusal güvenlik danışmanları gibi birkaç kişi daha bu grupta bulunuyor. Dolayısıyla hepsinin bir araya gelip anlaşmaya vardığını umarsınız. Problem de burada başlıyor; eğer sadece bir ya da ikisi bu karara katıldıysa, ki ABD ve Pakistanlılar ile yapılan görüşmelerde ana müzakereci ve muhatap Ali Laricani oldu, o zaman bu bir zorluk haline gelecektir. Başkan’ın paylaşımındaki ifadelere bakılırsa, bunun çoğunluğu kapsadığı varsayılabilir. Bu da diğerlerinin de bunu onaylamak için bir araya geldiği anlamına gelir. Zaman gösterecek ancak bunun gerçek olup olmadığına dair oldukça hızlı bir şekilde fikir edineceğiz.”

“ABD uçak gemisi grubunu bir süre daha Körfez’de tutmak zorunda kalacaksınız”

Anlaşmanın imzalanması durumunda, bunun sürdürülebilirliği ve özellikle Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması gibi stratejik konuların nasıl güvenceye alınacağı sorusunu yanıtlayan Panikoff, kısa ve uzun vadeli askeri çözümlere değindi.

Avrupa ülkelerinin deniz gücü oluşturma çabalarını aktaran Panikoff, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Temel sorun şu: Eğer bu gerçekten sadece boğazı açmak ve ablukayı sona erdirmek için yapılan bir mutabakat zaptı ise, ki ima edilen de bu gibi görünüyor, o zaman diğer tüm kilit konularda katetmeniz gereken çok yol var demektir. Boğazın kapatılması veya bu yöndeki tehditler çatışmadan önce var olan bir sorun değildi. Önümüzde iki ihtimal veya fırsat bulunuyor. Birincisi, Avrupalılar, Fransızlar ve İngilizler, boğaz boyunca bir tür güç bulundurmak amacıyla benzer düşünen ülkelerden oluşan bir grup bir araya getirmek için denizcilik faaliyetlerine öncülük ediyorlar. İranlıların bunu kabul edip etmeyeceği konusunda sorular var ancak bu yöntemlerden biri olabilir. Paris’te bulunmuş ve Fransız yetkililerle konuşmuş biri olarak biliyorum ki en acil vadede, bir kez ateşkes sağlandığında bu güç neredeyse hemen konuşlandırılabilir.”

Bölgedeki ABD askeri varlığının devam etmesi gerekeceğini savunan Panikoff, Washington’ın caydırıcı güç olarak kalmasının önemini şu sözlerle vurguladı:

“Sürecin ikinci kısmı ise şu: Muhtemelen bir ABD uçak gemisi grubunu bir süre daha Körfez’de tutmak zorunda kalacaksınız. Bu, uzun vadeli bir tehdit projeksiyonuyla ilgili olacaktır; yani İran boğazı tekrar kapatmakla tehdit ederse ya da gemilere saldırmak ve boğazı kapatmak için örneğin insansız hava araçları kullanmaya kalkışırsa, ABD bu geniş koalisyon gücünden bağımsız olarak harekete geçebilecek konumda olacaktır. Dolayısıyla bu tür bir askeri varlığı sürdürmeniz gerekecek ki bu, açıkçası Başkan Trump’ın görev süresinin başındaki söylemlerine bakılırsa pek de yapmak istemediği bir şeydir.”

“Avrupalı müttefiklerin yalnız kalmamasını sağlamak için bu kozu elinizde tutmak istersiniz”

Mülakatın sonunda, Hürmüz Boğazı’ndan enerji akışına bağımlı olan müttefiklerin sorumluluk alması yönündeki çağrılara ve ABD’nin bölgedeki rolüne değinen Panikoff, Washington’ın tamamen geri çekilmesinin riskli olacağını söyledi.

Müzakerelerde eldeki kozların korunması gerektiğini belirten Panikoff, sözlerini şöyle tamamladı:

“Gönüllüler koalisyonunun kesinlikle devreye girebileceğini ve bunun oldukça hızlı bir şekilde gerçekleşebileceğini düşünüyorum, bundan eminim. Ancak ABD’nin bu noktada bölgeden tamamen çekileceğini söylemesi son derece zor olacaktır. Bu hassas bir süreç ve burada zorlayıcı bir nitelik de bulunuyor. Nükleer program henüz çözülmemiş durumda, balistik füzelerle ilgili konular hala çözülmedi, İran ve vekil güç ağlarıyla ilgili sorular hala askıda duruyor. Başka bir deyişle, eğer müzakerelere devam edeceksek, bence bu gücü korumak ve Avrupalı müttefiklerin yalnız kalmamasını sağlamak için bu kozu elinizde tutmak istersiniz.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

FP: Xi, Kuzey Kore’yi yeniden Çin’in yörüngesine çekmeye çalışıyor

Yayınlanma

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, salı günü Kuzey Kore’ye yaptığı iki günlük ziyareti tamamladı.

Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, Xi’yi görkemli törenlerle karşıladı. Bu, Xi’nin 2019’dan bu yana ülkeye yaptığı ilk ziyaretti.

Foreign Policy analizine göre, Xi’nin bu ziyaretteki temel önceliği Kuzey Kore’nin Rusya’nın yörüngesine fazla yaklaşmasını engellemekti. Şu ana kadar ziyarete ilişkin açıklamalar, artan işbirliği ve süregelen dostluk hakkında duyurularla sınırlı kaldı.

1961’den bu yana Kuzey Kore (resmi adıyla Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti), Çin’in tek resmî antlaşmalı müttefiki konumunda. İki ülke, Kore Savaşı’nın ardından imzalanan karşılıklı savunma paktıyla birbirine bağlı. Söz konusu savaşta Çin’in müdahalesi, Kim rejiminin ayakta kalmasına yardımcı olmuştu. Ancak Çin-Kuzey Kore ilişkileri onlarca yıl boyunca gergin seyretti.

Kuzey Kore, Çin’in 1980’lerde sosyalizmden uzaklaştığını düşündüğü yöneliminden, 1992’de Güney Kore’yi diplomatik olarak tanımasından ve 1990’lardaki yıkıcı kıtlık sırasında Pyongyang’a göre yetersiz kalan Çin yardımından rahatsızlık duydu.

Çin ise Kuzey Kore’nin nükleer silah arayışından rahatsız. Ayrıca Koreli mültecilerin sık sık Çin’in kuzeydoğusuna geçmesinden de hoşlanmıyor.

Buna rağmen Xi, 2018’den bu yana – her ne kadar COVID-19 salgını seyahatleri sekteye uğratmış olsa da – Kuzey Kore ile ilişkileri onarmak için çok adım attı.

Pekin, Kore Yarımadası’nın nükleerden arındırılmasına ilişkin açık vurguları geri plana itti ve ticaret ile ekonomik bağları genişletti.

Kuzey Kore’de son dönemde yapılan ekonomik reformlar da, Çinli yetkililerin hoşuna gitti.

Ancak yine de iki ülke arasındaki ekonomik uçurum büyük: Çin’in Kuzey Kore ile ticareti 2024’te 2,2 milyar dolar olurken, Güney Kore ile ticareti 328 milyar dolara ulaştı. Bu tablo, Seul’ü hâlâ başlıca düşmanı olarak gören Pyongyang açısından rahatsız edici.

Foreign Policy analizine göre, iki ülkeyi birbirinden uzaklaştıran yapısal dinamiklerin başında Pyongyang’ın Rusya ile derinleşen ilişkileri geliyor. Kuzey Kore, 2024’te Rusya ile karşılıklı savunma paktı imzaladı. Binlerce Kuzey Koreli Ukrayna’da Rus güçleriyle birlikte savaştı.

Önümüzdeki yıllarda Xi ile Kim arasında muhtemelen çok daha fazla görüşme gerçekleşecek. Çin, Kuzey Kore’nin ekonomisini açmasını gerçekten istiyor; hem rejimi istikrara kavuşturmak hem de Çin’in zorlanan kuzeydoğu eyaletlerini canlandırmak için.

Ancak Batılı uzmanlara göre, Pyongyang Moskova’yla yakınlaşmayı sürdürürse, Pekin’le işbirliği zora girebilir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Analist Weichert: İran’ın hedefi artık hayatta kalmak değil, bölgede hakimiyet kurmak

Yayınlanma

ABD’li jeopolitik ve ulusal güvenlik analisti Brandon Weichert, İran ile ABD arasında bir anlaşmaya varılacağına inanmadığını söyledi. İran’ın hedefinin rejimin varlığını korumaktan bölgesel düzeni değiştirmeye yöneldiğini belirten Weichert, karşılıklı saldırıların yanlış hesaplama nedeniyle denetimsiz bir çatışmaya dönüşebileceği uyarısında bulundu.

ABD’li jeopolitik ve ulusal güvenlik analisti, yazar ve eski Kongre çalışanı Brandon J. Weichert, girişimci, yayıncı, siyasi yorumcu ve çevrim içi program sunucusu Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, ABD ile İran arasında yürütüldüğü belirtilen diplomatik temasların bir anlaşmayla sonuçlanacağına inanmadığını söyledi.

The Weichert Report adlı yayın platformunu yöneten ve ulusal güvenlik alanındaki çalışmalarıyla tanınan Weichert, İran’ın artık yalnızca yönetimin varlığını sürdürmesini sağlamaya çalışmadığını, Ortadoğu’daki siyasi ve askeri düzeni kendi lehine değiştirmeyi hedeflediğini ifade etti.

X platformundaki geniş katılımlı yayınlarıyla tanınan Lübnan doğumlu Avustralyalı girişimci Nawfal ise mülakat boyunca sahadan ve çeşitli medya kuruluşlarından gelen haberleri aktararak Weichert’e İran’ın bir ABD Apache helikopterini düşürdüğüne ilişkin açıklamaları, ABD’nin İran’a düzenlediği saldırıları, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini ve olası misilleme senaryolarını sordu.

Mülakatta, İranlı yetkililerin Apache helikopterinin düşürülmesine ilişkin sözleri de ele alındı. Nawfal, İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai’ye atfedilen açıklamada, deniz ablukasının bir savaş faaliyeti olarak tanımlandığını ve İran’ın buna karşılık verdiğinin söylendiğini aktardı.

Rızai’nin, helikopteri düşüren kişiyi övdüğünü ve olası saldırganın adını Nadir Mehdevi olarak verdiğini belirten Nawfal, bu sözlerin İran’ın olayın sorumluluğunu fiilen üstlendiği anlamına geldiğini ifade etti.

Weichert de aktarılan sözlerin İran’ın sorumluluğunu kabul etmeye yaklaştığını düşündürdüğünü söyledi. Ancak olayın bütün ayrıntılarının hiçbir zaman kesin biçimde öğrenilemeyebileceğini belirten Weichert, helikopterin gerçekten İran tarafından düşürülmüş olması halinde bunun Tahran yönetiminin bir anlaşmaya ulaşma konusunda ciddi olmadığına işaret edeceğini savundu.

“İranlılar artık sürücü koltuğunda”

Weichert, “İranlılar bu Apache helikopterini gerçekten düşürdüyse, ki bunu bilmiyoruz ve olayın arkasındaki gerçeği muhtemelen hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz, bir anlaşma konusunda onların da hiçbir zaman gerçekten ciddi olmadığını düşünürüm. Neden ciddi olsunlar? Şu anda sürücü koltuğunda olan taraf onlar. Bu süreci yöneten İranlılar. Amerikalılar kesinlikle yönetmiyor. İsrailliler hayatta kalmaya çalışır gibi çırpınıyor. Buna karşılık İranlılar, bütün süreç boyunca dikkate değer ölçüde denetim sahibi olduklarını gösterdiler” ifadelerini kullandı.

Nawfal, İran’ın Kuveyt ve Bahreyn’deki hava üslerine çok sayıda füze gönderdiğini ve bir helikopteri düşürmesinin artık ölçülü bir karşılık sayılamayacağını söyledi. İran’ın karşılıklarını bire birin üzerinde bir oranla vereceğini açıkladığını belirten Nawfal, bu tutumun anlaşma ihtimalini tehlikeye attığını ve Tahran’ın daha saldırgan bir çizgiye geçtiğini düşündüğünü ifade etti.

Weichert ise İran, İsrail ve ABD’nin hiçbirinin anlaşmaya ulaşmak konusunda yeterince ciddi olmadığı görüşünü dile getirdi. Trump yönetiminin diplomasi konusunda tutarlı davranmadığını savunan Weichert, ABD’nin büyük bir güç olarak istikrarlı ve öngörülebilir davranması gerektiğini, ancak Beyaz Saray’ın birbirini izleyen günlerde farklı mesajlar verdiğini söyledi.

Weichert, “İranlıların bir ölçüde ABD ile uğraşmaktan bıktığını düşünüyorum. Bazı yönlerden onları suçlayamıyorum çünkü bu yönetim diplomasiye yaklaşımında son derece dengesiz davrandı. Biz büyük gücüz; bu nedenle her zaman çılgınca hareket etmemize gerek yok. İstikrarlı, akılcı ve tutarlı bir ses olabiliriz. ABD’nin geleneksel olarak oynadığı rol de buydu. Fakat Trump yönetimi, bir günden diğerine tutarlı bir çizgiyi bile koruyamayan bir yönetim görüntüsü veriyor. Bu, öngörülemezlik üzerinden caydırıcılık kurma yaklaşımı değil; Beyaz Saray’ın sorumsuz liderliğidir” dedi.

Weichert’e göre İran yönetimi, diplomatik anlaşma elde edemeyeceği sonucuna varmış olabilir. İran’ın aynı zamanda çatışmanın gidişatında üstün konumda olduğunu düşündüğünü belirten analist, Tahran’ın daha yüksek bir çatışma düzeyinin kendisine yarar sağlayıp sağlamayacağını sınamaya yöneldiğini ifade etti.

“Anlaşma elde edemeyeceklerini düşünüyorlar”

Weichert, “İranlıların şu sonuca vardığını düşünüyorum: Birincisi, anlaşma elde edemeyecekler çünkü kendilerine hiçbir zaman anlaşma sunulmayacak. Tahran’da bunu fark ettiklerini düşünüyorum. İkincisi, zaten süreci yöneten taraf olduklarını görüyorlar. Bu nedenle, ‘Tırmanma basamaklarında yukarı çıkarsak ne olur, bundan yarar mı görürüz yoksa zarar mı görürüz?’ diye sınama yapıyor olabilirler. ABD’nin İran’da gerçekleştirdiği son saldırılar ilgi çekici olabilir, ancak bunların İran’ın direncini kıracak ölçekte olduğunu düşünmüyorum” ifadelerini kullandı.

Mülakat sırasında Nawfal, İran’daki bir gazeteciye dayandırılan haberde, ABD saldırılarının Bamani bölgesindeki iki su deposunu vurduğu ve bölgenin içme suyu kaynağının kesildiğinin belirtildiğini söyledi. Bu bilgi bağımsız biçimde doğrulanmazken Weichert, doğru olması durumunda İran’ın yeni bir misillemeye yönelme ihtimalinin artacağını belirtti.

Weichert, İran yönetiminin altyapı tesislerinin hedef alınmasını daha önce kırmızı çizgi olarak tanımladığını hatırlattı. İsrail’in petrokimya tesislerinden birini vurduğuna ilişkin daha önceki görüşmelerini anımsatan Weichert, su altyapısına yönelik bir saldırının Tahran’da çatışmayı kendi iradesiyle daha yüksek bir düzeye çıkarma düşüncesini güçlendirebileceğini söyledi.

Weichert, “İran’ın tırmanma mantığı şöyle olabilir: Amerikalılar ve İsrailliler karşısında hiçbir ilerleme sağlayamıyoruz, şu anda bizi ciddiye almıyorlar. Çatışmayı kendi irademizle daha yüksek bir düzeye çıkarır, riskleri büyütür ve bu düzeyde büyük zarar verebildiğimizi gösterirsek belki oradan bir gerilimi azaltma sürecine ulaşabiliriz. Ancak bunun da işe yarayacağını düşünmüyorum” dedi.

Tarafların aynı gelişmeleri aynı biçimde değerlendirmediğini belirten Weichert, çatışmayı artırarak karşı tarafı gerilimi azaltmaya zorlamaya dayanan yaklaşımın son derece tehlikeli olduğunu söyledi. Böyle bir yöntemin işleyebilmesi için bütün tarafların birbirinin mantığını anlaması gerektiğini kaydeden Weichert, İran, İsrail ve ABD’nin aynı değerlendirme çerçevesine sahip olmadığını ifade etti.

“Yalnızca el yükselteceğiz, sonunda nereye varacağımız bilinmiyor”

Weichert, “Çatışmayı artırarak gerilimi azaltma mantığı çok tehlikelidir çünkü karşı tarafın hangi mantıkla hareket ettiğinizi belirli ölçüde anlamasını gerektirir. İran, İsrail ve ABD’nin aynı sayfada olduğunu düşünmüyorum. Kendilerine ulaşan bilgileri de aynı şekilde değerlendirmiyorlar. Bu nedenle böyle bir yöntemin mümkün olduğuna inanmıyorum. Yapacağımız tek şey çatışma düzeyini tekrar tekrar yükseltmek olur. Bunun sonunda nereye varacağımızı kimse bilmiyor. Daha önce konuştuğumuz en kötü senaryoya kadar ilerleyebiliriz” ifadelerini kullandı.

Nawfal, Ukrayna’da insansız hava aracı ekiplerini yönettiğini, desteklediğini ve eğittiğini söylediği Malcolm Nance’in, hareket halindeki bir helikopterin belirli bir bölümünü hassas biçimde hedeflemenin kolay olmadığını anlattığını aktardı. Nance’in değerlendirmesine göre Apache helikopterine yönelik saldırı, pilotları öldürme ihtimalini göze alan bir saldırıydı.

Weichert, bu değerlendirmeye katıldığını ve saldırının gerilimi artırıcı nitelikte olduğunu söyledi. İranlı karar vericilerin artık bir anlaşmanın mümkün olduğuna inanmadıklarını düşündüğünü belirten analist, bu aşamadan sonra tarafların daha ağır sonuçlar doğurabilecek eylemlere yönelebileceğini kaydetti.

Weichert, Apache helikopterinin önceden belirlenmiş bir hedef olmayabileceğini, İran güçlerinin bölgede karşılarına çıkan bir fırsatı değerlendirmiş olabileceğini söyledi. Helikopterin İran’a ait bir insansız hava aracının yakınında bulunmuş olabileceğini belirten Weichert, saldırının Tahran’ın daha yüksek çatışma düzeylerinin sonuçlarını sınama girişiminin parçası olabileceğini ifade etti.

Weichert, “Bence Apache helikopterini önceden belirlenmiş bir hedef olarak seçmediler. Helikopteri kendi insansız hava araçlarının yakınında gördüler ve ‘Bunu düşürüp düşüremeyeceğimizi deneyelim’ diye düşündüler. Bunu yaptılar ve şans eseri pilotlar kurtuldu. Bana göre bu, karşılarına çıkan bir fırsat hedefiydi. İranlılar artık anlaşmanın mümkün olduğuna inanmadıkları için, daha yüksek bir çatışma düzeyinin nasıl sonuç vereceğini sınamaya başladılar” dedi.

“Hedef artık hayatta kalmak değil, bölgeye hakim olmak”

İran’ın siyasi ve askeri hedeflerinin değiştiğini savunan Weichert, çatışmanın ilk aşamalarında temel amacın yönetimin varlığını korumak olduğunu, ancak bunun başarıldığına inanan Tahran’ın şimdi bölgesel düzeni değiştirmeye çalıştığını söyledi.

Weichert, “İran’ın hedefi artık çok açık. Başlangıçta İran açısından zafer, yönetimin hayatta kalması demekti ve bunu zaten başardılar. Şimdi bölgedeki yolun kurallarını yeniden yazmaya çalışıyorlar. Ortadoğu’daki düzeni, ABD sonrasına ait bir düzene çevirmek istiyorlar. En azından İran’ın da önemli güç merkezlerinden biri olduğu, birden fazla güç merkezine dayanan bir sistem kurmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla hedef artık yalnızca hayatta kalmak değil, hakimiyet. Bölgeye askeri, siyasi ve ekonomik bakımdan hakim olmak istiyorlar” ifadelerini kullandı.

Nawfal, aynı gün görüştüğü başka bir uzmanın da İran’ın hayatta kalma aşamasından hakimiyet kurma aşamasına geçtiğini söylediğini aktarınca Weichert, bu değerlendirmeye bütünüyle katıldığını belirtti. Weichert ayrıca İran doğumlu ABD’li akademisyen Arta Moeini ile yaptığı görüşmede de benzer bir değerlendirme duyduğunu söyledi.

Moeini’nin İran’ın kendisini büyük güçlerden biri olarak göstermek ve ABD’yi bölgeden çıkarmak istediğini anlattığını aktaran Weichert, bunun şimdiden uygulanmaya başlanan bir hedef olduğunu ifade etti. İran’ın Apache helikopterine saldırmasının da ABD’nin askeri itibarını hedefleyen sembolik bir eylem olarak değerlendirilmesi gerektiğini savundu.

Helikopterin kuyruk pervanesinin zarar görmüş olabileceğini söyleyen Weichert, görüntülere göre düşüşün görece denetimli gerçekleştiğini ve helikopterin tamamen imha edilmesi halinde içindekilerin muhtemelen kurtulamayacağını belirtti.

“Anlaşma fikri gerçek değil”

Weichert, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in Fox News’e yaptığı açıklamada İran’dan çok maddeli bir plan alındığını, Başkan Donald Trump’ın planın büyük bölümüne olumlu yaklaştığını ve yakında anlaşma sağlanabileceğini söylediğini hatırlattı. Ancak Vance’in açıklamasından yaklaşık bir buçuk saat sonra Apache olayının yaşandığını belirten Weichert, Trump’ın ardından yeniden askeri karşılık mesajı verdiğine dikkati çekti.

Trump’ın olası haleflerden rahatsız olduğunu ve Vance’in 2028’de başkanlığa aday olmasını istemeyebileceğini savunan Weichert, Başkan’ın yardımcısını siyasi bakımdan zor durumda bırakmış olabileceğini söyledi. Bununla birlikte Vance’in açıklamasının daha geniş bir yanıltma girişiminin parçası olma ihtimalini de dışlamadı.

Weichert, “Anlaşma fikri gerçek değil. Burada ortak bir tutum yok. İsrail’in bir anlaşma istediğini zaten düşünmüyorum. ABD ile İran’ın da uzlaşmaya ulaşabileceğine inanmıyorum. Başkan Yardımcısı Vance’in televizyonda anlaşmaya çok yaklaşıldığı izlenimi vermesi ve kısa süre sonra yeni saldırıların başlaması, bu sürecin ne kadar tutarsız olduğunu gösteriyor” dedi.

Nawfal, Beyaz Saray’ın anlaşmanın yakın olduğunu açıkladığını, Trump’ın da helikopter olayını başlangıçta küçümsediğini söyledi. ABD Başkanı’nın saldırıya “zorunlu olarak” karşılık verilmesi gerektiği yönündeki ifadesinin, geniş çaplı savaş istemediğinin işareti olabileceğini belirten Nawfal, petrol fiyatlarının da 90 doların altında kaldığını kaydetti.

Weichert ise piyasaların durumu doğru değerlendirdiğinden emin olmadığını söyledi. Büyük yatırımcıların da 2008 mali krizi öncesinde konut piyasası konusunda yanıldığını hatırlatan analist, piyasa uzmanlarının olağan durumun süreceği beklentisine ve aşırı iyimserliğe kapılabileceğini ifade etti.

Weichert, “Bu kişilerin yönettiği para miktarı, yanılmayacakları anlamına gelmez. Onlar da insandır. Aşırı iyimserliğe ve normal düzenin süreceği varsayımına kapılabilirler. İçinde bulunduğumuz dönem gerçek bir düzen değişikliği anıysa, uzmanların büyük bölümü bile bunu göremeyebilir. Çünkü yaşananların alışıldık biçimde sona ereceğini umuyorlar” dedi.

“Hürmüz Boğazı’nın yakında açılacağını düşünmüyorum”

Hürmüz Boğazı’ndaki durumu değerlendiren Weichert, ABD’nin uyguladığı faaliyetin doğrudan bir abluka değil, İran’ın daha önce başlattığı ablukaya karşı kurulmuş bir karşı abluka olduğunu söyledi. ABD’nin bu faaliyete önceden hazırlanmadığını savunan Weichert, Washington’ın diğer askeri seçeneklerle sonuç alamayınca hızlı biçimde karşılık vermek zorunda kaldığını belirtti.

Weichert’e göre ABD istihbaratı ile üst düzey askerler, savaş başlamadan önce Beyaz Saray’a, İran yönetiminin varlığının tehdit altında olduğunu düşünmesi halinde Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceği uyarısında bulundu. Ancak Trump’ın bu uyarıyı dikkate almadığını savunan Weichert, ABD ordusunun daha sonra yeterli plan ve kuvvet bulunmadan karşı abluka kurmaya çalıştığını söyledi.

Weichert, ABD Donanması’nın gerekli denetimi sağlayacak sayıda gemiye sahip olmadığını, ülkenin ciddi bir tersane ve gemi üretim krizi yaşadığını belirtti. Amerikan deniz gücünün son 80 veya 90 yılın en düşük düzeylerinden birinde olduğunu söyleyen analist, aynı kuvvetlerin dünyanın çok sayıda bölgesindeki görevlere yetişmeye çalıştığını ifade etti.

“Bu karşı abluka sızıntılıdır. Yeterli gemimiz yoktu, hala da yok. Donanma, 20. yüzyılın iki büyük savaşı arasındaki dönemden bu yana en küçük düzeylerinden birinde. ABD tarihinin en ağır tersane krizlerinden birini yaşıyor. Bütün yapmak istediklerimizi yerine getirecek kadar gemimiz bulunmuyor. Gemilerin bir bölümünün geçebilmesinin nedeni, karşı ablukayı sürdürecek yeterli savaş gemisine fiziksel olarak sahip olmamamızdır” diyen Weichert, Çin gemilerinin de büyük olasılıkla durdurulmadığını söyledi.

Nawfal, bazı gemilerin konum bildiricilerini kapatarak geçtiğini, ABD Enerji Bakanı’nın boğazdaki trafiğin “anlamlı ölçüde” arttığını söylediğini ve Washington’ın enerji fiyatlarını yükseltmemek için geçişlere göz yumuyor olabileceğini belirtti.

Weichert, Trump’ın enerji fiyatlarının yükselmesini istememesinin geçişlere izin verilmesinde etkili olabileceğini kabul etti. Ancak temel nedenlerden birinin de ABD’nin uygulamak istediği karşı ablukaya askeri bakımdan hazırlıksız olması olduğunu söyledi.

Weichert, “Hürmüz Boğazı’nın yakında açılacağını düşünmüyorum. Bu gidişle Noel’e kadar bile açılmayabilir. İran’ın boğazı yeniden açmak için acele etmesini gerektiren bir durum yok. Amerikalıların ekonomik baskıyı kendilerinden önce hissedeceğini düşünüyorlar ve bu konuda haklı olabilirler” ifadelerini kullandı.

“ABD’nin seferi savaş modeli çöküyor”

ABD’nin İran karşısındaki askeri seçeneklerinin önemli ölçüde tükendiğini savunan Weichert, Washington’ın kullandığı kuvvetin siyasi hedefleri değiştirmeye yetmediğini söyledi. İran yönetiminin ABD ordusundan eskisi kadar çekinmediğini belirten analist, Tahran’ın Washington’ın rejim değişikliği, nükleer silahsızlandırma ve füze kapasitesini ortadan kaldırma hedeflerine ulaşamadığını gördüğünü ifade etti.

Weichert, “İranlılar, getirdiğimiz bütün askeri donanıma rağmen hedeflerimize ulaşamadığımızı görüyor. Trump’ın çıkış yolu aradığını düşünüyorlar. Aynı zamanda ABD ordusunun kendilerine karşı kullanılabilecek geleneksel seçenekleri büyük ölçüde tükettiğine inanıyorlar. Bu nedenle artık bizden eskisi kadar korkmuyor ve bize eskisi kadar saygı duymuyorlar. Süreci kendilerinin yönettiğini düşünüyorlar” dedi.

ABD’nin siyasi hedefleri arasında İran’da yönetim değişikliği, nükleer kapasitenin ortadan kaldırılması, balistik füze ve insansız hava aracı tehdidinin sona erdirilmesi, İran Deniz ve Hava Kuvvetlerinin etkisizleştirilmesi bulunduğunu söyleyen Weichert, bu amaçların hiçbirine ulaşılamadığını savundu.

Weichert, savaşın siyasi hedeflere ulaşmanın aracı olduğunu belirterek, “Daha büyük bir silah kullanmak, siyasi sonucu değiştirmiyorsa sizi daha güçlü göstermez. Tam tersine, daha büyük kuvvet kullanıp yine sonuç alamadığınızda dünyanın geri kalanı askeri gücünüzün siyasi sonuç üretemediğini görür. Bu nedenle, sonucu kendi lehinize değiştireceğinize ilişkin güçlü bir ihtimal yoksa çatışmayı yükseltmemelisiniz” ifadelerini kullandı.

İran ve İsrail’in çatışmayı varoluşsal gördüğünü, ancak ABD açısından aynı durumun geçerli olmadığını belirten Weichert, “İran için bu ölüm kalım meselesi. İsrail de en azından kendi değerlendirmesine göre aynı biçimde görüyor. ABD içinse bu bir varoluş mücadelesi değil. ABD Ortadoğu’daki konumunun tamamını kaybetse bile Batı Yarımküre’de ve Hint-Pasifik bölgesinde gücünü sürdürür. Sonuçta daha fazla önem veren taraf kazanır” dedi.

Weichert, İran’daki hava savunma sistemleri ve radarların hedef alındığına ilişkin haberlerin, daha geniş bir hava harekatı öncesindeki hazırlık faaliyetlerine benzediğini de söyledi. Keşm Adası’nın savaşın ilk haftalarında deniz denetimi amacıyla asker çıkarılması düşünülen bölgelerden biri olduğunu belirten Weichert, böyle bir harekatın Çanakkale Savaşı’ndaki çıkarmalara benzer ağır sonuçlar doğurabileceği yönünde askeri değerlendirmeler duyduğunu aktardı.

“Bu, çok daha geniş bir hava harekatı öncesinde alanı hazırlamaya yönelik faaliyetlere benziyor. Kesin olarak kara veya denizden çıkarma yapılacağını söylemiyorum. Fakat Keşm Adası’nın yeniden hedef alınması, daha büyük bir harekat ihtimalini düşünmeyi gerektiriyor” diyen Weichert, Trump’ın süreci bütünüyle denetlemediğini ve çatışma basamaklarında yukarı doğru çekildiğini savundu.

Weichert, İran’daki savaşın Çin ile Tayvan konusunda yaşanabilecek olası bir çatışmanın küçük ölçekli bir örneği olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Burada gördüğünüz her şey, Çin ile Tayvan nedeniyle çıkabilecek bir savaşın nasıl görüneceğinin küçük ölçekli bir görüntüsüdür. ABD ordusunun seferi savaş modelinin çöküşünü izliyoruz. Askeri gücümüzle stratejik hedeflerimizi gerçekleştiremiyoruz. Zayıf görünmemizin nedeni, karşı karşıya olduğumuz yıpratma savaşını hedef ülkenin yakın çevresinde sürdürebilecek yapıya sahip olmamamızdır.”

“Yanlış anlama denetimsiz tırmanmaya yol açabilir”

Mülakatın ilerleyen bölümünde Nawfal, İran’ın batısındaki Nihavend ve Hemedan çevresinde, ayrıca Keşm Adası ile Bender Abbas yakınlarında yeni patlama haberleri geldiğini aktardı. Saldırıların ikinci dalgasının başladığını belirten Nawfal, İran’ın Körfez ülkelerine daha ağır bir karşılık verebileceğini söyledi.

Weichert, saldırıların kapsamının henüz bilinmediğini, ancak İran’ın daha geniş çaplı bir misilleme yapmasını beklediğini ifade etti. Arap ülkelerindeki askeri tesislerin veya İsrail’in hedef alınabileceğini belirten Weichert, yeni bir insansız hava aracı ve füze dalgası ihtimalini öne çıkardı.

Su tesislerinin vurulduğuna ilişkin haberin doğru olması halinde, İran’ın Körfez ülkeleri veya İsrail’deki deniz suyunu arıtma tesislerini hedef alabileceği uyarısında bulunan Weichert, böyle bir saldırının savaşın en yoğun döneminde bile büyük ölçüde kaçınılan bir eşiğin aşılması anlamına geleceğini söyledi.

Weichert, “Şimdi çok daha büyük ve geniş kapsamlı bir saldırı dizisi bekliyorum. İran Arap ülkelerini hedef alabilir veya İsrail’i daha ağır vurmayı seçebilir. Her durumda karşılık vermek zorunda olduklarını düşünüyorlar. Her misillemede, taraflardan biri bunun önceden belirlenmiş ve ölçülü bir karşılık olduğunu düşünse bile hata ve yanlış yorumlama ihtimali büyür. Gerçek tehlike, yanlış anlamadan doğan denetimsiz askeri tırmanmadır” ifadelerini kullandı.

Saldırıların önceden kararlaştırılmış, tarafların birbirine sınırlı karşılıklar verip çatışmayı sonlandırdığı bir düzen içinde gerçekleşmediğini savunan Weichert, sürecin büyük ölçüde denetimden çıktığını söyledi.

“Bu süreci artık kimsenin denetlediğini düşünmüyorum”

Weichert, “Bunun, ‘Ben burayı vurayım, sen de şurayı vur, sonra günü kapatalım’ biçiminde önceden düzenlenmiş bir karşılık alışverişi olduğunu düşünmüyorum. Bana göre bütün süreç rayından çıktı. Belki İranlılar dışında artık kimsenin bunu denetlediğini düşünmüyorum. İranlılar ise çatışma düzeyini yükseltmek istiyor olabilir çünkü Amerikalılarla İsraillileri yenebileceklerine inanıyorlar” dedi.

Diplomatik görüşmeler sürerken askeri baskının artırılmasının savaşlarda olağan olduğunu kabul eden Weichert, Trump yönetiminin görüşmeleri yalnızca baskı kurma aracı olarak değil, daha geniş askeri saldırıları gizleyen bir yanıltma yöntemi olarak kullandığını savundu. Şubat ayında İran ile müzakere edildiği söylenirken yönetimin üst kademesini hedef alan saldırılar düzenlendiğini belirten Weichert, bunun başka ülkelerin de ABD’nin diplomatik tekliflerine güvenmesini zorlaştıracağını söyledi.

Weichert, “Geçen yıl boyunca Trump yönetimi, diplomatik görüşmeleri daha geniş askeri faaliyetler için yanıltma aracı olarak kullanma eğilimi gösterdi. Şubat ayında Tahran yönetimiyle görüşmemiz gerekiyordu; ardından bombalar düştü ve yönetimin başını hedef alan bir saldırı yapıldı. Böyle davranabilirsiniz, savaşta kirli yöntemler kullanılır. Fakat bunun dünya çapında diplomasi üzerinde caydırıcı bir etkisi olur. Diğer ülkeler, ‘Amerikalılar gerçekten görüşmek mi istiyor, yoksa bizi daha kolay öldürebilecekleri bir konuma mı getirmeye çalışıyor?’ diye düşünür” ifadelerini kullandı.

Rusya’nın da bu gelişmeleri izleyerek Trump yönetiminden gelecek gelecekteki müzakere çağrılarına daha az güvenebileceğini savunan Weichert, büyük bir gücün sürekli bu yöntemle hareket etmesine gerek olmadığını söyledi.

Mülakatın sonunda Nawfal, İran’ın ikinci saldırı dalgasına nasıl karşılık vereceğini yeniden sordu. Weichert, önündeki 24 ila 48 saatin belirleyici olacağını, hedeflerin ve saldırıların gerçek boyutunun bu sürede daha iyi anlaşılabileceğini ifade etti.

Weichert, “İran’ın çok büyük bir karşılık vereceğini düşünüyorum. Yeni bir füze ve insansız hava aracı dalgası görebiliriz. Arap ülkelerindeki hedefleri veya İsrail’i vurabilirler. Su tesislerinin gerçekten hedef alındığı ortaya çıkarsa, deniz suyunu arıtma tesisleri için ciddi biçimde kaygılanırım. En büyük risk, taraflardan birinin verdiği mesajın diğer tarafça farklı anlaşılması ve hiç kimsenin durduramayacağı bir tırmanma sürecinin başlamasıdır” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English