Amerika
NATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby

Ankara zirvesinin işaret fişeğini ateşleyeceği umulan yeni NATO konseptinin (“NATO 3.0”) mucidi, Pentagon müsteşarı olarak görev yapan Elbridge Colby.
Geçen şubat ayında, NATO savunma bakanları toplantısında Pentagon şefi Pete Hegseth’in yerine önemli bir konuşma yapmıştı. ABD’nin temsilci profilinin düşüklüğü, Trump yönetiminin NATO’ya verdiği önemin azaldığına delalet sayılmıştı; fakat Colby, bir “teorisyen” olarak, üstelik ABD’nin askeri varlığını Avrupa ve Orta Doğu’dan Asya-Pasifik’e kesin olarak kaydırmasının savunucusu olarak, müttefiklerine yeni ev ödevleri vermeye gelmişti.
ABD’nin son Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin gayriresmi yazarı olarak da bilinen Colby, konuşmasında Soğuk Savaş sonrasında içine girilen “tek kutuplu dünya” momentinin ortadan kalktığını kabul ediyor ve güç siyaseti ile geniş çaplı askeri kuvvet kullanımının dünya sahnesine geri döndüğünü ilan ediyordu: Artık gerçekçiliğe ve uyum sağlama yeteneğine ihtiyaç vardı.
Müsteşar, hemen sadede geliyor ve bu yeni durum ışığında, ABD’nin, “Amerikalıların çıkarlarına yönelik en ciddi tehditlere”, özellikle de “ABD ana vatanının savunmasına” ve “Batı Yarımküre”deki çıkarlarına öncelik verdiğini; ayrıca Batı Pasifik’te “engelleme yoluyla caydırıcılık” ilkesini güçlendirdiğini ilan ediyordu (Colby, Hint-Pasifik bölgesinin “artık jeopolitikanın merkezi bir sahnesi olduğu[nu]” da ileri sürüyordu; Colby’nin Asya’ya dair fikirlerine aşağıda tekrar geleceğiz).
Tüm bu önceliklere eşlik eden, daha doğrusu Amerikan “müttefiklerine” bu yeni ABD stratejisinde düşen rol ise şuydu: “Potansiyel rakiplerin koordineli bir şekilde ya da fırsatçı bir yaklaşımla birden fazla cephede eşzamanlı olarak harekete geçme olasılığına karşı” hazırlıklı olmak.
Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliği’ne ve komünizme karşı Avrupa’nın korunması (“NATO 1.0”); Sovyetler Birliği ortadan kalktıktan sonra NATO operasyonlarının Kıta dışına kayması ve Avrupa’nın “savunmasını” ABD’ye tamamen ihale etmesi (“NATO 2.0”); ve şimdi de “çok kutupluluk” anında ABD’nin Çin’in yükselişine karşı Asya-Pasifik’e odaklanabilmesi için “yük paylaşımına” gidilmesi (“NATO 3.0”)… Colby’nin söylediklerinin özeti bu: “Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) ve Ulusal Savunma Stratejisi (NDS) tarafından ortaya konan temel stratejik gerçek şudur,” diyordu müsteşar, “Avrupa, kendi konvansiyonel savunması konusunda birincil sorumluluğu üstlenmeli.”
Bu kapsamda, ABD artık yalnızca Amerikan gücünün belirleyici bir rol oynayabileceği sahnelere ve zorluklara öncelik verecekti. Colby’ye göre bu, Avrupa’dan geri çekilme anlamına gelmiyordu. “Aksine,” diyordu Colby, “Bu, stratejik pragmatizmin bir teyidi ve müttefiklerimizin, hepimizi daha güçlü ve daha güvenli hale getirecek şekilde Avrupa’nın savunmasında öne çıkıp liderlik etme konusundaki yadsınamaz yeteneğinin kabulü.”
Dolayısıyla, ABD’nin Avrupa’nın “başlıca konvansiyonel savunucusu” olarak “süresiz bir şekilde” görev yaparken aynı zamanda dünyanın geri kalan her yerinde de “belirleyici yükü üstlenebileceğini varsayan” bir strateji, “ne sürdürülebilir ne de akıllıca” idi.
Peki ne olacaktı? Colby, savunma harcamalarının düzeyinin önemini kabul ediyor ve bunun yerini tutacak başka bir şeyin olmadığını söylüyordu. Fakat nihayetinde asıl önemli olan, ona göre, bu kaynakların neyi ortaya çıkardığıydı: Savaşa hazır kuvvetler, kullanıma hazır mühimmat, dayanıklı lojistik ve zorlu koşullarda geniş ölçekte işlev gören entegre komuta yapıları.
Zurnanın zırt dediği yer de burası. Colby, Pentagon’daki “inovatif” dönüşüme benzer şekilde, Avrupalı NATO üyelerinin de askeri olarak dönüşmesini öneriyordu: Bürokratik ve düzenleyici durgunluğa karşı, savaşma etkinliğine öncelik vermek.
Bunun anlamı, “barış zamanı siyaseti”nden ziyade “modern çatışmaların gerçeklerini” yansıtan, “kuvvet yapısı, hazırlık durumu, stoklar ve sanayi kapasitesi konusunda zorlu kararlar almak” idi.
Pentagon içinde ayrışma
Uzun yıllardır Avrupa ve Orta Doğu’yu müttefiklere bırakıp Asya’ya odaklanmayı savunan Colby’nin Pentagon’daki güçlü pozisyonu, Amerikan siyasetinde ayrışmanın taraflarını da belirginleştiriyor.
Geçen yaz meydana gelen 12 günlük İran savaşı bu meseleyi daha da alevlendirmişti. Buna göre ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) bir tarafta, Colby’nin başını çektiği “Asyacılar” ise diğer taraftaydı. CENTCOM Komutanı Michael “Erik” Kurilla, İran’ın misillemelerinin artmasıyla birlikte İsrail’i savunmak için daha fazla kaynak ayrılmasını savunurken, ABD’nin askeri olarak Çin’e ve Hint-Pasifik’e odaklanmasını savunan Colby, askeri varlıkların Asya’dan Orta Doğu’ya aktarılmasına karşı çıkıyordu.
Colby’nin muhalefetinin nedeni, Nisan 2025’te Güney Kore’deki Patriot füze bataryasının Orta Doğu’ya taşınması gibi konuşlandırmaların, ABD’nin Çin veya Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ile gelecekteki çatışmalarda hazırlık durumunu zedeleyebileceği endişesiydi.
Colby, geçen sene temmuz ayında POLITICO‘ya verdiği bir mülakatta, kişisel görüşünün, NATO’nun doğusunu savunmak için, ABD’nin Tayvan’ı savunma kabiliyetini azaltmayacak miktarda kuvvet ayırmak gerektiği yönünde olduğunu vurgulamıştı.
Colby ayrıca uzun menzilli ateş, lojistik, komuta kontrol ve C4ISR olarak bilinen lojistik, mühimmat ve hava savunması gibi “kilit yetenekleri”, ABD’nin Avrupa’ya değil Asya’ya odaklanması gereken alanlar olarak göstermişti.
Avrupa’ya “Çin merceğinden” bakmak
Daha önce de ABD’nin Ukrayna’ya taahhütlerinin fazla olduğunu savunan Colby, ülkesine ve çıkarlarına yönelik en somut meydan okumanın, iktisadi ve askeri olarak Çin’den geldiğinin altını çizmişti.
Ukrayna’ya da “Çin merceğinden” baktığını söyleyen stratejist, Kiev’e bir anda tüm yardımların kesilmesini söylemediğini, Rusya’nın yaptıklarının “şeytani” olduğunu ama ABD’nin yaptığı yardımların Amerikalıların somut çıkarlarıyla uyuşmadığını savunuyordu.
Colby, şu anda ABD Başkanının danışmanı olsa ne yapmasını tavsiye edeceği yönündeki bir soruya şu cevabı veriyordu:
“Şöyle derdim: ‘Şu anda Ukrayna hakkında konuşmak istemiyorum. Önce Tayvan, Çin ve Asya hakkında konuşacağız ve bu sorunu tatmin edici bir şekilde çözdükten sonra Ukrayna için zaman, siyasi sermaye ve kaynak harcayacağız.’”
O dönem Financial Times (FT), Colby’nin İngiliz yetkililere Trump yönetiminin İngiliz ordusunun Avrupa-Atlantik bölgesine odaklanmasını artırması gerektiğini söylediğini aktarmıştı.
2024 yılında verdiği bir mülakatta Cumhuriyetçilerin oy tabanının işçi sınıfı ve orta sınıf Amerikalılardan oluştuğunu savunan Colby, Washington’ın dış siyasetinin bu oy tabanına hizmet etmediğini söylüyordu.
Maksimalist bir dış siyasetin “felaket” getirdiğini kaydeden müsteşar, Amerikalıların “sonsuz savaşlardan” bıktığını belirtiyordu.
Çin takıntısı
Yakın çevresindeki bazı isimler, Colby’nin “takıntı derecesinde” Çin ile ilgili olduğunu söylüyor.
Geçen sene Semafor’da çıkan bir habere göre, Colby Asya’ya o kadar odaklanmış durumda ki, “Trump’ın sadık destekçileri de dahil olmak üzere dış politikada başka bir şey yapan herkesle ters düşüyor.”
Colby’ye göre, ABD’nin askeri ve iktisadi kaynaklarını yönlendirmesi gereken esas nokta Tayvan. Çin’in “Yeni Sovyetler Birliği” olduğunu öne süren Colby, NATO’nun şu anda her şeyi ABD’nin yaptığı bir “Soğuk Savaş sonrası” zihniyeti ile çalıştığını, ihtiyaç duydukları şeyin ise yükün bölüşüldüğü “Soğuk Savaş zihniyeti” olduğunu belirtiyor.
Çin’in Tayvan’a askeri müdahalede bulunması durumunda ABD’nin kararlılıkla karşı koyması gerektiğini belirten Colby, bu müdahaleye Çin anakarasındaki seçilmiş hedeflere yönelik saldırıların da dahil olduğunu kaydediyor.
“Savaş başladığında konvansiyonel bir muharebenin marjinal ucuna doğru kaymamalıyız,” diyen Colby, mümkün olan her şekilde konvansiyonel bir savaşa hazırlanmak gerektiğini vurguluyor.
Colby’ye göre, ABD’nin Tayvan Boğazındaki askeri varlığını azaltması nedeniyle Tayvan’da bir savaş artık daha yakın. Ona göre ABD, 1930’ların sonundaki Britanya’nın darboğazdaki durumuna bir hayli benziyor: Zayıf görünüp savaştan kaçınabilirsiniz ama tüm hayati çıkarlarınız zedelenir; güçlü görünüp silahlanırsanız, rakibinizin size askeri olarak yanıt verme ihtimali artar.
Asya stratejisi: Çin’in kazanamamasını temin etmek
Öte yandan Colby’nin Çin karşıtı pozisyonunun çatısının da ihtiyatlarla çatıldığına işaret etmek gerekiyor.
Geçen ocak ayında Güney Kore’deki Sejong Enstitüsü’nde bir konuşma yapan Colby, hükümetinin Asya’daki politikalarının köşe taşlarını özetledi.
Yukarıda da değindiğimiz gibi, Hint-Pasifik bölgesini artık “küresel büyümenin ana merkezlerinden biri, Güney Kore de dahil olmak üzere küresel üretimin merkezi ve 21. yüzyılın jeopolitik ekseni” olarak tanımlayan Colby, “Sonuç olarak, bu belgelerin de açıkça belirttiği gibi, Amerikalıların uzun vadeli güvenliği, refahı ve özgürlükleri, bu bölgedeki gelişmeler tarafından belirleyici bir şekilde şekillenecek,” diyordu.
Fakat Asya’da “tatmin edici bir istikrar”ın “afili retorik, varsayılan normlar veya görünüşte iyi niyetlerle” elde edilip korunamayacağını kabul eden Colby, bu istikrarın ancak “bölgenin tek bir devlet tarafından hakimiyet altına alınmasını önleyen, kalıcı ve elverişli bir güç dengesi ile” korunabileceğini savunuyordu:
“Bu bağlamda, Amerika’nın Asya’daki savunma politikasının hedefi herkes için açık ve makul olmalı. Bu hedef, Çin veya başka herhangi bir ülkeyle çatışma değil. Amaç, Amerikalılar, müttefiklerimiz ve aslında tüm bölge için uygun olan makul bir denge sağlamak. Bu, formalist ve katı bir bölgesel düzen değil, uyarlanabilir ve gelişen bir düzen. Hegemonyadan ziyade, egemenliğin saygı gördüğü ve barışın sürdürüldüğü, rahatlatıcı hayallerle değil, netlik, güç ve kararlılıkla tanımlanan uygun bir denge ile tanımlanan bir düzen.”
Bu stratejinin, “güvenilir caydırıcılık ve stratejik dengeye dayanan bir istikrar yoluyla Amerika ve müttefiklerinin çıkarlarının korunması” ile ilgili olduğunun altını çizen müsteşar, ABD’nin Çin’i egemenliği altına almaya, onu boğmaya veya küçük düşürmeye çalışmadığını savunuyordu:
“Aradığımız şey –ve Başkanın sürekli olarak ifade ettiği gibi– Amerikalılar ve müttefiklerimiz için uygun olan, hiçbir devletin hegemonyasını dayatamayacağı, gerçekten istikrarlı bir denge: elverişli bir güç dengesi.”
Pekin’de rejim değişikliği peşinde olmadıklarını, Çin’i domine etmeye çalışmadıklarını söyleyen Colby, “Çin’in gururlu tarihini kabul ediyor ve saygı duyuyoruz,” diyordu. Amerikalı stratejistin önerdiği şey, Hint-Pasifik’te “ilk ada zinciri boyunca reddetme yoluyla caydırıcılık” idi.
Colby’ye göre ABD Batı Pasifik’te, ilk ada zinciri boyunca “saldırganlığın imkansız, tırmanmanın cazip olmayan ve savaşın gerçekten mantıksız” olmasını sağlayan bir askeri duruş oluşturmaya odaklanıyordu.
Bu da Japonya, Filipinler, Kore Yarımadası ve bölgenin diğer yerlerinde “dayanıklı, yayılmış ve modernize edilmiş bir kuvvet postürü”, askeri güçle “hızlı veya belirleyici kazanımları engellemek” için optimize edilmiş, “kırılgan değil dayanıklı” ve ABD’yi “barış ve istikrar arayışında bir araya getiren bir postürü” içeriyordu.
Colby şöyle devam ediyordu:
“Bu tür bir istikrarlı barış, caydırıcılıkla desteklenmeli ve bu nedenle sert güç kapasitesi, yeteneği ve iradesi ile güvence altına alınmalı; elbette bizimki, ama aynı zamanda müttefiklerimizin de.”
Dolayısıyla, ABD ve Colby’nin Avrupalı “müttefikleri” için uygun gördükleri rolün bir benzerini Asyalılar için de düşündüğü kendiliğinden ortaya çıkıyor olmalı. “NATO 3.0” konseptinin ilan edileceği Ankara zirvesine Asyalı ortakların çağrılması bir yana, zaten Colby de bu konuşmasında, Avrupalıların temel askeri işlevler için GSYİH’nin %3,5’ini ayırmayı taahhüt etmesine atıf yaparak, “Fakat bu ilkelerin Avrupa’da olduğu kadar Asya’da da geçerli olduğunu vurgulamalıyım,” diyordu.
“Yük paylaşımı” mı, “yük değişimi” mi?
Yakın zamanda CFR’a verdiği mülakatta Colby, NATO 3.0 hakkında çok açık konuşuyor: ABD daha fazla savaşa gireceği için, ittifak içinde “rekalibrasyon” gerekiyor.
ABD’de ordu için ayrılan bütçenin büyüklüğüne de işaret eden Colby, net bir şekilde “ulusal bir seferberlik”ten bahsediyor; savunma sanayii tabanının genişlemesini istiyor; büyük ölçekli üretim istiyor.
Avrupalılar ve Asyalılara düşen rol, Amerikan silahları satın almak ve Amerikan askeri standartlarına uyum sağlamak; Colby bu konuda da açık konuşuyor. Sanayi üretiminde senkronizasyon bu işin temeli ve görünen o ki, Ankara zirvesi önceside Mark Rutte ve Ursula von der Leyen gibi isimlerin yazdıkları, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın NATO Parlamenter Asamblesinde yaptığı konuşmadaki “Teksas’tan Kaliforniya’ya” vurgusu, mesajın alındığını ve bazı yolların kat edildiğini gösteriyor.
Bu, Çin konusunda farklı çıkarlara sahip Avrupalı NATO ülkelerinin sanayisine “yem” konusunda önemli bir eşiğin aşılabileceğini gösteriyor.
Amerika
Kanada’nın mayıs ticaret fazlası son dört yılın zirvesine çıktı

Kanada’nın mal ticareti fazlası mayısta üst üste dördüncü ay büyüyerek 4,24 milyar Kanada dolarına yükseldi ve son dört yılın en yüksek seviyesini gördü. İhracattaki artışın başlıca nedeni ABD’ye sevkiyatların yükselmesi olurken, ABD dışındaki ülkelerle ticaret açığı genişlemeyi sürdürdü. Reuters anketine katılan ekonomistler mayıs ayında 2,85 milyar Kanada doları ticaret fazlası bekliyordu.
Kanada’nın mal ticareti fazlası mayısta üst üste dördüncü ay artarak son dört yılın en yüksek düzeyine çıktı. Statistics Canada’nın salı günü yayımladığı verilere göre ticaret fazlası, nisan ayındaki revize edilmiş 3,41 milyar Kanada dolarından yüzde 0,9 artışla 4,24 milyar Kanada dolarına yükseldi.
Bu, Kanada’nın üst üste üçüncü ay ticaret fazlası verdiği dönem oldu. Artışın başlıca nedeni, ülkenin en büyük ticaret ortağı olan ABD’ye ihracatın yüzde 1,5 yükselmesi oldu.
Reuters’ın anketine katılan ekonomistler mayıs ayında ticaret fazlasının 2,85 milyar Kanada doları olacağını öngörüyordu.
ABD Başkanı Donald Trump’ın uyguladığı gümrük tarifeleri Kanada’nın bazı kritik sektörlerini olumsuz etkilerken, şirketler geleneksel olarak toplam ihracatın yaklaşık dörtte üçünü satın alan ABD pazarına bağımlılığı azaltmak için ihracatı çeşitlendirmeye çalışıyor.
Buna karşın ticaret uzmanları, çeşitlenmenin önem taşıdığını ancak dünyanın en büyük pazarına dayalı onlarca yıllık tedarik zincirlerinin kısa sürede yeniden yapılandırılmasının kolay olmadığını belirtiyor.
ABD’ye ihracat mayısta yüzde 1,5 artarak 53,72 milyar Kanada dolarına ulaştı. Böylece artış üst üste dördüncü aya taşınırken, ABD’nin Kanada ihracatındaki payı mayısta yeniden yaklaşık yüzde 70’e çıktı. Aynı dönemde ABD’den yapılan ithalat ise yüzde 1,4 geriledi.
Bu gelişmeyle Kanada’nın ABD ile ticaret fazlası nisandaki 10,3 milyar Kanada dolarından mayısta 11,6 milyar Kanada dolarına yükseldi. Statistics Canada, bunun Ocak 2025’te kaydedilen rekor seviyeden bu yana görülen en yüksek ikili ticaret fazlası olduğunu açıkladı.
Kanada ile Türkiye serbest ticaret anlaşması müzakerelerini başlatma kararı aldı
İstatistik kurumu, bu artışın temel nedeninin enerji ihracat fiyatlarındaki yükseliş olabileceğini belirtti.
ABD dışındaki ülkelere yapılan ihracat gerilemeyi sürdürdü ancak düşüş hızı nisana göre yavaşladı. Buna karşılık ABD dışındaki ülkelerden ithalat arttı. Sonuç olarak Kanada’nın ABD dışındaki ülkelerle ticaret açığı mayısta 7,4 milyar Kanada dolarına yükseldi.
Metal cevherleri ile metalik olmayan mineraller ihracatı mayıs ayında yüzde 16,1 artarak toplam ihracattaki aylık yükselişin en büyük kaynağı oldu.
Verilere göre bu artış büyük ölçüde kükürt ihracatından kaynaklandı. Ortadoğu’daki savaşın başlamasının ardından Hürmüz Boğazı’ndan geçen sevkiyatların yavaşlaması kükürt ihracatını destekledi.
Ortadoğu’daki savaş ham petrol ve gübre sevkiyatlarını da aksatırken, başka bölgelerden yapılan ürün sevkiyatlarına yönelik talep ve fiyatlar yükseldi.
Haziran ayından bu yana Ortadoğu’da ateşkes uygulanıyor. Haberlere göre sevkiyatlarda da normalleşme işaretleri görülüyor.
Statistics Canada, tüketim malları, sanayi kimyasalları ile tarım ve balıkçılık ürünleri ihracatında da mayıs ayında yaygın artışlar kaydedildiğini açıkladı.
Önceki aylarda Kanada’nın mal ihracatındaki artışı destekleyen ham petrol ve altın ihracatı ise mayısta geriledi. Enerji ihracatı, ham petrol ihracat hacmindeki düşüş nedeniyle yüzde 2 azaldı. Şubat ile nisan arasında ham petrol ihracatı yüzde 43,1 artmıştı.
Toplam ithalat ise mayısta yüzde 0,2 geriledi. Bu düşüşte metal ve metalik olmayan mineral ürünleri ithalatındaki yüzde 18,2’lik azalma belirleyici oldu.
Amerika
Ankete göre Amerikalıların yüzde 65’i yapay zekadan kaygılı

ABD’de yapılan yeni bir kamuoyu araştırması, Amerikalıların yapay zekanın toplumdaki etkilerine ilişkin kaygılarının heyecanlarının yaklaşık üç katına ulaştığını gösterdi. Katılımcıların büyük bölümü yapay zekanın yaşamlarına kendi tercihleri dışında girdiğini ve gerçek ile yapay içerikleri ayırt etmekte zorlandığını ifade etti.
ABD’de yapılan yeni bir kamuoyu araştırması, Amerikalıların yapay zekanın toplumdaki etkilerine ilişkin kaygılarının, teknolojiye yönelik heyecanlarından yaklaşık üç kat fazla olduğunu ortaya koydu.
Kâr amacı gütmeyen Athena Insights’ın ilk kez The Hill ile paylaştığı iki haftada bir yapılacak “Americans on AI” araştırmasına göre, Amerikalıların büyük bölümü yapay zekayla ne kadar temas kurduklarından bağımsız olarak teknoloji hakkında belirgin görüşlere sahip.
Araştırmada katılımcılara yapay zekanın toplumdaki giderek artan rolü karşısında ne hissettikleri soruldu. Buna göre, bin 814 katılımcının yüzde 28’i “çok kaygılı”, yüzde 37’si ise “biraz kaygılı” olduğunu söyledi. Buna karşılık yüzde 6’sı “çok heyecanlı”, yüzde 18’i ise “biraz heyecanlı” yanıtını verdi. Katılımcıların yüzde 1’i soruya yanıt vermezken, yüzde 9’u sunulan seçeneklerin duygularını yansıtmadığını belirtti.
Araştırma, Washington’da Demokrat ve Cumhuriyetçi karar mercileri yapay zekaya ilişkin sorunlara farklı yaklaşımlar benimsemesine rağmen, kaygı ve heyecan düzeylerinin siyasi partiler arasında büyük ölçüde benzer kaldığını gösterdi.
Önümüzdeki bir yıl boyunca iki haftada bir yinelenecek araştırmanın temel amacı, yapay zekaya ilişkin kamuoyu görüşünün zaman içinde nasıl değiştiğini izlemek.
Athena Insights araştırma lideri Colin Hyatt Bortner, yaptığı açıklamada, çalışmanın tek seferlik bir kamuoyu yoklamasından çok uzun dönemli eğilimleri ölçmeyi hedeflediğini söyledi.
Bortner, “Yapay zekanın insanlar üzerinde etkisi varsa ve bu etki olumsuzsa bunun verilerde ortaya çıkacağı, bunun da politika tepkisini yönlendireceği düşüncesiyle mümkün olduğunca tarafsız bir ölçüm aracı geliştirmeye çalıştık” dedi.
Bortner, “Eğer olumlu etkileri varsa onları da soruyoruz. Yapay zekanın tıbbi ve bilimsel ilerlemelere katkı sağlayıp sağlamayacağını ya da sağlık hizmetlerini iyileştirip iyileştirmeyeceğini de ölçüyoruz. Bunların verilerde görünmeye başlaması da önemli bir gösterge” ifadelerini kullandı.
Bortner, bu yıl benzer araştırmalar yayımlanmış olsa da bunların önemli bölümünün güvenlik odaklı ya da sektörle bağlantılı gruplarca hazırlandığını, bu kuruluşların günlük kamuoyu eğilimini ya da daha geniş bir anlatıyı destekleme motivasyonuna sahip olabileceğini dile getirdi.
Araştırma, Chicago Üniversitesi bünyesindeki NORC tarafından, Londra merkezli pazar araştırma şirketi Early Studies işbirliğiyle yürütüldü. Aynı beş sorudan oluşacak bir sonraki araştırmanın sonuçlarının 15 Temmuz’da açıklanması planlanıyor.
Katılımcılara yapay zekanın farklı sektörlerde sağlayabileceği yararlar ve doğurabileceği olumsuzlukların yanı sıra hükümetin teknolojiye yönelik düzenlemeleri nasıl ele aldığı da soruldu.
Araştırmaya göre Amerikalıların büyük bölümü yapay zekanın yaşamlarındaki yaygınlığı üzerinde söz sahibi olmadığını düşünüyor. Katılımcıların yaklaşık yüzde 70’i, “Yapay zeka istesem de istemesem de hayatıma giriyor” görüşünü benimsedi.
Yüzde 15’i ise “Benim gibi insanlar yapay zekanın yaşamlarımızdaki yerini şekillendirebilir” yanıtını verdi. Yaklaşık yüzde 14’ü iki seçeneğin de görüşlerini yansıtmadığını söylerken, yüzde 2’si soruya yanıt vermedi.
Araştırma ayrıca katılımcıların yaklaşık yüzde 70’inin yapay zekanın etkisi nedeniyle gerçek içerikle yapay içerik arasındaki farkı ayırt etmekte zorlandığını ortaya koydu.
Ankete göre Amerikalılar, hükümetin yapay zekanın çocuklar ve gençler, çevre ile çalışanlar ve istihdam üzerindeki etkilerine karşı yeterince adım atmadığını düşünenlerin oranı, yeterli adım atıldığını düşünenlerden yaklaşık 20 puan daha yüksek.
Cumhuriyetçiler ile Demokratlar, yapay zekanın iş güvencesini olumsuz etkilediği konusunda büyük ölçüde benzer görüş bildirdi. Buna karşılık Demokratlar, hükümetin çalışanları korumak için yeterince çaba göstermediğini söyleme konusunda Cumhuriyetçilerden 21 puan, çevre konusunda ise 19 puan daha yüksek orana ulaştı.
Araştırmacılar, yanıtlardaki farklılıkların büyük bölümünün siyasi parti ya da ırktan çok yaş ve cinsiyet gruplarında görüldüğünü kaydetti. Buna göre 50 yaş üzerindeki Amerikalılar en kaygılı, en kabullenmiş ve hükümet müdahalesini en fazla destekleyen grup olurken, kadınlar genel olarak erkeklerden daha yüksek kaygı düzeyi bildirdi.
Araştırmacılar, zaman içinde toplanacak verilerin karar mercileri, gazeteciler ve kamuoyu için Amerikalıların yapay zekaya bakışını daha iyi anlamaya yardımcı olmasını bekliyor.
Bortner, “Büyük bir kamu politikası tartışması yürütüyorsanız, sonunda kamuoyunun desteğini almak çok daha yararlı oluyor. Bu da nasıl bir pozisyon alacağınızı ve argümanlarınızı nasıl kuracağınızı belirlemenize yardımcı oluyor” dedi.
Washington’da karar mercileri yapay zekanın iş gücü, çevre ve ulusal güvenlik üzerindeki olası etkilerine ilişkin onlarca yasa teklifi sundu. Ancak siyasi anlaşmazlıklar ve yasama sürecindeki usul engelleri nedeniyle bu düzenlemelerin büyük bölümü yasalaşmadı.
Araştırmanın ilk turu, 24 ile 29 Haziran arasında bin 814 kişiyle gerçekleştirildi. Araştırmanın hata payı artı veya eksi 3,4 puan olarak açıklandı.
Amerika
ABD’de enflasyon hesaplama yöntemi değiştirildi

Federal Rezerv’in (Fed) başlıca enflasyon göstergesi olarak kullandığı metodolojide yapılan değişiklikler, bu yılın ilerleyen dönemlerinde rakamların birkaç birim daha iyi görünmesini sağlayacak gibi görünüyor.
Bu değişiklikler teknik açıdan tamamen meşru gibi görünüyor ve Kişisel Tüketim Harcamaları (PCE) Fiyat Endeksi’nin zaman içinde genel fiyat dinamiklerini daha iyi yansıtmasını sağlaması hedefleniyor.
Fakat Axios’a göre istatistik kurumlarının bağımsızlığının saldırı altında olduğu ve Fed’in beş yıldır enflasyon hedefini aşmış olduğu bu gergin dönemde, bu durum pek de iyi bir izlenim bırakmıyor.
PCE enflasyon göstergesini hesaplayan Ekonomik Analiz Bürosu, geçen ayın sonlarında üç alt kategoride fiyat değişikliklerinin hesaplanma yöntemine ilişkin değişiklikleri duyurdu.
Portföy yönetimi ve yatırım danışmanlığı hizmetleri, bilgisayar yazılımı ve aksesuarları ile hukuk hizmetleri için fiyat hesaplamalarında değişiklik yapılacak.
Bu değişiklikler, 30 Eylül’de yayınlanacak veri revizyonlarına dahil edilecek.
Analistler, bu değişikliklerin enflasyon rakamlarını nasıl etkileyeceğini modellemeye devam ediyorlar.
Genel kanı, bu değişikliklerin çekirdek PCE enflasyonunu yaklaşık 0,2 puan düşüreceği yönünde.
Çekirdek PCE enflasyonu, mayıs ayında sona eren 12 aylık dönemde %3,4 olarak gerçekleşti ve Mart 2021’den bu yana her ay Fed’in %2’lik hedefinin üzerinde seyrediyor.
Axios’a göre bu değişikliklerin arkasında bazı sağlam teknik nedenler yatıyor. Örneğin, mevcut portföy yönetimi ücret ölçütü, temel fiyatlar ve enflasyon eğilimlerini yansıtmaktan ziyade, genellikle sadece borsanın son dönemdeki performansını yansıtma eğiliminde.
Örneğin, bir kişi sabit %1 portföy yönetimi ücreti ödüyorsa ve portföyü %20 değer kazanırsa, bu durum varlık yönetimi hizmetlerinde %20’lik bir fiyat artışı olarak kaydediliyor.
Eski Fed guvernörü Stephen Miran, aralık ayında yaptığı bir konuşmada, “Tüketilen hizmet miktarındaki artış olarak kaydedilmesi gereken şey, bunun yerine fiyat artışı olarak kaydediliyor,” demişti.
Miran, Fed’in iktisatçıları Alessandro Barbarino ve Anthony M. Diercks ile birlikte, mayıs ayında yayınlanan bir makalede bilgisayar yazılımı ve aksesuarlarının ölçümündeki eksiklikleri ortaya koydu.
Söz konusu sorunlar arasında taşınabilir bellek cihazlarının, video oyunlarının ve diğer teknoloji ürünlerinin nasıl sayıldığı yer alıyor.
Öte yandan son teknik değişiklikleri, bunların ortaya çıktığı genel bağlamdan ayırmak zor.
Bir yıldan daha kısa bir süre önce, Başkan Donald Trump, zayıf bir istihdam raporunun ardından Çalışma İstatistikleri Bürosu başkanını görevden almıştı ve onun yerine atadığı ilk aday, yeterince nitelikli olmadığı gerekçesiyle geniş çapta eleştirilmişti.
Senato’da adaylığı halen değerlendirilmekte olan Brett Matsumoto ise daha geniş bir destek topladı.
Trump’ın Fed’den faiz indirimi talepleri göz önüne alındığında, enflasyon verilerini daha iyi gösterecek değişikliklerin zamanlaması, teknik gerekçeler mantıklı olsa bile komplo teorisyenlerine malzeme sunuyor.
Avrupa2 hafta önceKuzey Akım sabotajında ‘porno filmi kılıfı’ iddiası
Söyleşi1 hafta önce“Kapitalizmin özgürlükçü bir toplumsal düzene ihtiyacı yoktur”
Rusya1 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Dünya Basını2 hafta önceCSIS: Ankara Zirvesi ‘NATO 3.0’ın Sahadaki Yansıması
Dünya Basını2 hafta önceFT: Müttefikleri ABD’den bağımsızlaşmaya çalışıyor
Avrupa2 hafta önceRomanya parlamentosunda Moldova ile birleşme adımı
Dünya Basını1 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını1 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor









