Ortadoğu
Likud, Netanyahu ile Eisenkot arasında “rotasyonlu” başbakanlığı değerlendiriyor

Likud partisi ve Binyamin Netanyahu’nun yakın çevresinde yetkililer, dar bir koalisyonun kurulmasının imkânsız olduğu ve siyasi sistemin bir çıkmaza girdiği senaryoyu analiz ediyorlar.
Jerusalem Post’ta yer alan habere göre böyle bir senaryoda, Likud yetkilileri tarafından tartışılan seçeneklerden biri, Netanyahu ile Yaşar Partisi lideri Gadi Eisenkot arasında görev dönüşümünün yapılacağı geniş bir koalisyon hükümeti.
Bu aşamada analistleri meşgul eden asıl soru, Netanyahu’nun Eisenkot’u kendisiyle birlikte bir dönüşümlü hükümet kurmaya ikna etmek için ne sunabileceği ve Netanyahu-Benny Gantz hükümetindeki emsali takip ederek, bu kez dönüşümlü yönetim anlaşmasına uyulacağına onu nasıl inandırabileceği.
Likud’un kapalı kapılar ardında yapılan görüşmelerinde gündeme getirilen olasılıklar arasında, Netanyahu’yu gelecekte cumhurbaşkanlığına aday göstermek de yer alıyor.
Bu, hem Netanyahu için üzerinde anlaşmaya varılmış bir siyasi çıkış yolu hem de başbakanlığın nihayetinde Eisenkot’a geçeceğine dair siyasi bir garanti yaratacak.
Bu aşamada bunlar, seçimler öncesinde Netanyahu’nun “geniş koalisyon” kampanyasını çevreleyen stratejik değerlendirmeler ve senaryo analizleri.
Likud yetkilileri, Netanyahu’nun 61 sandalyeye ulaşamadan seçimi tamamlayabileceğine inanıyor, fakat aynı zamanda muhalefet bloğunun da hükümet kurmak için yeterli sandalyeye sahip olamayacağı ihtimaline de güveniyorlar.
Her iki taraf da koalisyon kuramazsa, yetkililer, yeni bir seçimin önlenmesi yönündeki baskının bir birlik hükümeti olasılığını yeniden gündeme getirebileceğini tahmin ediyor.
Eisenkot, eğer Netanyahu karşıtı blokta büyük bir güçün başında seçime girerse, böyle bir hamlenin başlıca potansiyel ortaklarından biri olarak görülüyor.
Likud’da tartışılan senaryoya göre, olası senaryolardan biri, Netanyahu’nun rotasyon kapsamında ilk olarak başbakanlık görevini üstlenip, daha sonra bu görevi Eisenkot’a devretmesi.
Ne var ki böyle bir adımın önündeki en bariz engel, 2020 yılında Gantz ile kurulan dönüşümlü hükümetin yol açtığı güven krizi.
Eisenkot’un, o dönemde Gantz’ın bulunduğu durumun aynısına düşmemesini sağlayacak bir mekanizmaya ihtiyacı olacak. Yani, hiçbir zaman hayata geçirilmeyen bir dönüşümlü hükümet anlaşmasının ortağı olmak.
Bu bağlamda, tartışmalarda cumhurbaşkanlığı olasılığı da gündeme geliyor. Bu senaryoya göre, liderlik devri tarihi, Isaac Herzog’un görev süresinin sona ermesinin ardından Netanyahu’nun Cumhurbaşkanı Konutu’na taşınmasıyla bağlantılı olabilir.
Bu olasılığı gündeme getirenler, böyle bir adımın Netanyahu’ya başbakanlık görev süresinin sona ermesinden sonra üzerinde mutabık kalınmış bir siyasi hedef sunabileceğine inanırken, aynı zamanda Eisenkot’a da görev dönüşümünün gerçekleşeceğine dair daha fazla güven vereceğini düşünüyorlar.
Likud içinde bile yetkililer, cumhurbaşkanlığı senaryosunun henüz kesinleşmiş bir plan olmaktan uzak olduğunu vurguluyor ve bazıları bunu uzak bir olasılık olarak nitelendiriyor.
Bununla birlikte, bu konu, güven sorununu aşabilecek bir mekanizma bulma çabalarının bir parçası olarak şimdiden tartışılmaya başlandı.
Likud içinde dile getirilen bir değerlendirmeye göre, cumhurbaşkanlığı senaryosu gelecekte gündeme gelirse, Netanyahu’nun ceza davasının sonuçlandırılması gerekecek.
Hukuki açıdan bakıldığında, bu tartışmalardaki argüman, yargılanan bir kişinin başkanlığa aday olmasını engelleyen otomatik bir hukuki engel bulunmadığı yönünde.
Asıl karmaşık mesele ise kamuoyu ve siyaset boyutunda olacak.
Bu senaryoyu gündeme getirenler, Netanyahu’nun başbakanlık görevini sona erdirecek ve istikrarlı bir hükümetin kurulmasına imkân tanıyacak daha kapsamlı bir anlaşmanın parçası olarak, böyle bir adımın kamuoyuna sunulmasının da mümkün olacağına inanıyorlar.
Bu tartışma, Netanyahu’nun son haftalarda “geniş bir hükümet” kurulması gerekliliği konusunda savunduğu çizgiyi de açıklıyor.
Likud yetkilileri, Netanyahu’nun 61 sandalyeli sağcı bir hükümetin garantili bir sonuç olmadığını anladığını ve bu nedenle seçimlerden sonra muhalif kamptan isimleri hükümete dahil etme olasılığına yönelik kamuoyu ve siyasi zemini önceden hazırlamanın önemli olduğuna inandığını tahmin ediyor.
Sonuçlar, hiçbir bloğun çoğunluğa sahip olmadığını gösterirse, Netanyahu, seçmenlerin her iki tarafa da kesin bir zafer vermediğini ve bu koşullar altında halkın büyük bir kesimini hükümetin dışında bırakmanın hiçbir gerekçesi olmadığını savunabilir.
Fakat Gantz örneği, gelecekteki tüm tartışmaların merkezinde yer almaya devam edecek. Likud yetkilileri, Netanyahu’nun siyasi vaadinin tek başına yeterli olmayacağını biliyor.
Bu nedenle, cumhurbaşkanlığı fikrinin yanı sıra siyasi tartışmalarda daha pratik mekanizmalar da inceleniyor: bütçe ve güvensizlik oylamalarıyla ilgili taahhütler, anlaşmanın ihlal edilmesini zorlaştıracak yasal mekanizmalar ve hatta Netanyahu’nun taahhütlerini yerine getirmemesi durumunda devreye girecek şekilde bir mütevelliye istifa mektubunun teslim edilmesi olasılığı.
Likud yetkilileri ayrıca, böyle bir senaryo ile Netanyahu-Gantz hükümeti arasındaki temel bir farka da işaret ediyor.
Seçim sonuçları Netanyahu’ya bağımsız bir çoğunluk sağlamaz ve hükümeti ayakta tutmak için Eisenkot’a güvenmek zorunda kalırsa, bu bağımlılık başlı başına garanti sisteminin bir başka unsuru haline gelecek.
Ortaklığın feshedilip alternatif bir koalisyon kurulabileceği bir durumun aksine, bu senaryoda anlaşmanın ihlali tüm hükümetin düşmesine yol açabilir. Likud’un kazanacağı sandalye sayısı da belirleyici olacak.
Likud yetkilileri, mevcut beklentiler ışığında Netanyahu’nun 25-26’dan fazla sandalye kazanmasının, hükümet kurulurken göz ardı edilemeyecek büyük bir siyasi kampın lideri olarak kalabileceğini savunmasına olanak tanıyacak bir başarı olarak sunulacağını tahmin ediyor.
Buna karşılık, önemli ölçüde daha zayıf bir sonuç, rotasyonda ilk sırayı talep etme yeteneğine zarar verecek ve gelecekteki müzakerelerde güç dengesini değiştirecek.
Ortadoğu
İran, Hürmüz Boğazı’ndaki kaçak geçiş yollarını kapatacağını duyurdu

İran Devrim Muhafızları Ordusu, Hürmüz Boğazı’nda kayalıklar patlatılarak açılan kaçak petrol yollarının kapatılacağını ve su yolundaki tam askeri denetimin süreceğini açıkladı. Bölgede her 24 saatte bir çatışma yaşandığını duyuran Tahran yönetimi, geçişlerin yeniden başlaması için Umman ile ortak yönetim ve ABD ablukasının kalkmasını şart koşuyor.
İran Devrim Muhafızları Ordusu Başkomutan Danışmanı Tuğgeneral Muhammed Rıza Nakdi, Hürmüz Boğazı’nda petrol kaçakçılığı amacıyla kayalık geçitler tahrip edilerek açılan güzergahların yakında kapatılacağını duyurdu.
Nakdi, boğazın ulaşıma açıldığı yönündeki iddiaları reddederek su yolunun kapalı kalmayı sürdürdüğünü ve İran silahlı kuvvetlerinin bölgede tam denetim sağladığını vurguladı.
Yasa dışı faaliyet yürüten kişilerin kayalıkları patlatıp tahrip ederek açtığı az sayıdaki geçidin hedefte olduğunu belirten Nakdi, “İran’ın meşru talepleri karşılanana kadar bu durum sürecek. Kaçak yollarla taşınan petrolün miktarı son derece az. Bu faaliyetlere bakarak Hürmüz Boğazı’nın açık olduğu söylenemez. Bu meseleye de müdahale edeceğiz” diye konuştu.
Nakdi ayrıca bazı kişilerin küçük teknelerle taşıdıkları petrolü tankerlere aktardığını ifade etti.
Hürmüz Boğazı, ABD ve İsrail’in şubat ayında İran’a karşı başlattığı savaş sürecinde kapatılmıştı. İran güçleri, donanmanın uyarılarına uymayarak su yolunu kullanmaya çalışan gemileri hedef almayı sürdürüyor.
Devrim Muhafızları Ordusu, 30 Eylül’deki açıklamasında kurallara uymayan gemilere her gün saldırı düzenlendiğini ve boğazda her 24 saatte bir askeri çatışma yaşandığını duyurmuştu.
Bölgesel zirve uzlaşmazlık nedeniyle ertelendi
Tahran yönetimi, haziran ayında imzalanan mutabakat çerçevesinde boğazın ABD müdahalesi olmaksızın, Umman ile işbirliği halinde ve kendi egemenliği altında yönetilmesini istiyor.
Sürece bölge ülkelerinin katılımına açık olduğunu belirten İran, ağustos ayında Umman ile deniz trafiğini yeniden başlatmaya yönelik anlaşmada son aşamaya gelindiğini açıklamıştı.
Buna karşın geçen ay düzenlenmesi öngörülen bölgesel zirve, İran ve Umman’ın açıklamalarına göre uzlaşı sağlanamaması nedeniyle ertelendi.
Tahran ertelemenin Suudi Arabistan’ın talebiyle gerçekleştiğini bildirirken, Umman ile ABD’nin haziran ayında devreye aldığı geçici güzergahı da ihlal olarak nitelendirdi.
Tahran’ın önerisini Trump reddetti
İran’ın geçen ay ABD’ye sunduğu öneride; saldırıların durdurulması ve İran limanlarına uygulanan deniz ablukasının kaldırılması karşılığında Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ile nükleer müzakerelere dönüş teklif edilmişti.
ABD Başkanı Donald Trump ise bu öneriyi kamuoyu önünde geri çevirerek İran’a yönelik bombardımanı yeniden başlatma tehdidinde bulundu.
Tahran’ın nihai bir anlaşma için öne sürdüğü şartlar arasında Lübnan dahil bölge genelinde ateşkes ilan edilmesi, Hürmüz Boğazı’nın İran ve Umman tarafından ortak yönetilmesi, yaptırımların bütünüyle kaldırılması ve ABD askeri unsurlarının bölgeden çekilmesi yer alıyor.
Ortadoğu
İran nükleer müzakere iddialarını reddetti: “Esneklik göstermeyiz”

İran yönetimi, ABD ile nükleer müzakere yürütüldüğü iddialarını reddederek uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını şart koştu. Katar üzerinden dolaylı mesaj trafiğinin sürdüğü belirtilirken Tahran, yedi koşulu karşılanmadan Hürmüz Boğazı’nın açılmayacağını duyurdu.
İran, ABD ile nükleer program konusunda herhangi bir müzakere yürütüldüğü yönündeki açıklamaları yalanladı.
Reuters haber ajansına 7 Ekim’de konuşan İranlı bir yetkili, nükleer görüşmelerin başlayabilmesi için öncelikle Washington yönetiminin Tahran’ın şartlarını yerine getirmesi gerektiğini vurguladı.
Yetkili, uranyum zenginleştirme hakkının ABD tarafından tanınmasını Tahran’ın “kırmızı çizgisi” olarak nitelendirerek, “İran, zenginleştirme konusunda hiçbir şekilde esneklik göstermeyecek” dedi.
Barışçıl nükleer program çerçevesinde bu haktan geri adım atılmayacağını hatırlatan yetkili, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in kapasite düşürme çağrısının yalnızca Washington’ın taleplerini yansıttığını ve bu fikirlerin İran’ın talepleriyle uyuşmadığını söyledi.
Vance, 5 Ekim’deki mülakatında Tahran’ın nükleer silah üretmeme kararlılığını kanıtlamak için zenginleştirme kapasitesinde anlamlı adımlar atması gerektiğini savunmuştu.
İran tarafı, Beyaz Saray’dan gelen yönetim yapısına ilişkin açıklamalara da karşı çıktı. Vance, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile temas kurduklarını belirtmiş ancak bu aktörlerin yetki sınırlarının belirsiz olduğunu öne sürmüştü.
ABD Başkanı Donald Trump’ın da İran’da idarenin kimde olduğunun bilinmediğini iddia etmesi üzerine İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi yanıt verdi.
Bekayi, esas meselenin ABD’li yetkililerin çelişkili tutumları ve tutarsız mesajları olduğunu kaydetti. Trump ayrıca nükleer programın tamamen yok edildiğini savunurken bu iddia ABD istihbarat raporlarınca doğrulanmadı.
Katar arabuluculuğunda dolaylı mesaj trafiği sürüyor
Müzakere yalanlamasına karşın taraflar arasındaki dolaylı temaslar kesilmiş değil. Katar Dışişleri Bakanlığı yetkilisi İbrahim el-Haşimi, taraflar arasındaki mesaj alışverişinin Katar ve bölgesel ortaklar üzerinden devam ettiğini teyit etti.
Geçen ay Tahran yönetiminin, ABD saldırılarının durdurulması ve limanlara uygulanan deniz ablukasının kaldırılması karşılığında Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmayı ve müzakerelere dönmeyi önerdiği bildirilmişti.
Trump ise bu teklifi kamuoyu önünde geri çevirerek bombardımanı yeniden başlatma tehdidinde bulundu.
Tahran müzakere masası için yedi şart koşuyor
İran’ın müzakerelere dönüş için belirlediği kapsamlı çerçeve geçerliliğini koruyor.
Tahran yönetimi eylül ayındaki Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda çatışmaların tüm cephelerde sona ermesini, ABD saldırıları ile deniz ablukasının kaldırılmasını, ekonomik savaşa son verilmesini ve dondurulan varlıkların serbest bırakılmasını talep etmişti.
Nihai anlaşma hedefleri arasında Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenliğin tanınması ile ABD güçlerinin bölgeden çekilmesi yer alıyor.
İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf da İslamabad mutabakatına dayanan yedi şart karşılanmadan Hürmüz Boğazı’nın açılmayacağını açıkladı.
Ortadoğu
BAE ve Ürdün, 2,5 milyar dolarlık demiryolu projesinin temelini attı

Abu Dabi Veliaht Prensi Şeyh Halid bin Muhammed ile Ürdün Kralı II. Abdullah, Akabe-El Şidiya-Maan Demiryolu Projesi’nin temel atma törenine katıldı.
Proje, Akabe Limanı’nı Ürdün’deki El Şidiya ve Gor el-Safi’deki önemli madencilik merkezlerine bağlayan 403 kilometrelik 2,5 milyar dolarlık bir ulaşım ağının inşasını öngörüyor.
Bu yatırımın, madenler ile limanlar arasında doğrudan bir bağlantı sağlayarak, nakliye maliyetlerini düşürmesi ve tedarik verimliliğini artırmasıyla madencilik sektörüne ivme kazandırması bekleniyor.
BAE, Temmuz ayında Başkan Yardımcısı Şeyh Mansur bin Zayed’in de katılımıyla projeyi imzalamıştı.
Pazartesi günü gerçekleştirilen temel atma töreni, Ürdün-BAE Demiryolları Şirketi tarafından geliştirilen bölgesel ulaşım altyapısı alanında atılmış bir adım.
Şeyh Halid, birkaç üst düzey yetkiliyle birlikte Akabe’deki Kral Hüseyin Uluslararası Havalimanı’nda Kral Abdullah tarafından karşılandı
Veliaht Prens ayrıca projeye dahil olan yetkililerle de bir araya geldi. Projenin, iki ülkenin kilit sektörlerde ikili ortaklıklarını daha da güçlendirme konusundaki kararlılığını yansıttığını belirtti.
Ürdün-BAE Demiryolları Şirketi Başkanı Dr. Muhammed Sneybat, temel atma töreninin Ürdün-BAE ortaklığında yeni bir sayfanın açıldığını ifade etti.
Demiryolu hatlarının yanı sıra, yaklaşık 55 köprü, altı tünel ve ilgili mühendislik yapıları inşa edilecek.
Yılda yaklaşık 16 milyon ton fosfat ve potas taşımak üzere tasarlanan hat, nakliye maliyetlerini önemli ölçüde azaltmayı ve Ürdün’ün madencilik merkezlerinden Akabe’deki nakliye terminallerine doğrudan yapılan ihracat lojistiğini kolaylaştırmayı hedefliyor.
Yeni demiryolu hattı, Ürdün Vadisi’ndeki Gor el Safi’den Akabe’ye uzanan ve şu anda potasın kamyonlarla taşındığı tıkanık karayolunun yanı sıra, güneydeki El Şidiye’den limana fosfat ihracat yükünü taşıyan eski demiryolu hattının yerini alacak.
Projenin iktisadi etkisi, hizmet verdiği çeşitli sektörlere ve bölgelere yayılacak. Projenin, Ürdün’ün güneyinde yaklaşık 5.000 istihdam yaratması ve maden nakliye maliyetlerini yıllık yaklaşık 40 milyon dolar azaltarak Ürdün madencilik sektörünün rekabet gücünü artırması bekleniyor.
Petra haber ajansının bildirdiğine göre, BAE-Ürdün Demiryolu Şirketi tarafından geliştirilen ve işletilen bu inşaat projesi, BAE devlet yatırım şirketi L’imad Holding ile Ürdün Fosfat Madencilik Şirketi, Arab Potash Şirketi, yatırım yönetim şirketi Musahamat ve Sosyal Güvenlik Fonu’ndan oluşan bir konsorsiyum arasında %50-50 oranında bir ortak girişim. İnşaatın beş yıl sürmesi bekleniyor.
BAE, ağır yük ve yolcu taşımacılığı hizmetleri için yedi emirliği de kapsayan 1.200 km uzunluğundaki demiryolu ağı olan Etihad Rail ağı da dahil olmak üzere, çeşitli ulusal ve sınır ötesi demiryolu girişimlerinde yer alıyor.
BAE ayrıca, Abu Dabi’yi Sohar Limanı’na bağlayan Hafeet Rail (Umman-BAE Demiryolu) bağlantısını ortaklaşa geliştiriyor.
BAE, Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru’nun da kilit imzacılarından biri.
Bu çok uluslu ulaşım çerçevesi, BAE, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail’i geçen birleşik gemi-demiryolu transit ağı aracılığıyla Hindistan’ı Avrupa’ya bağlamak üzere tasarlandı.
Dünya Basını2 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Görüş7 gün önceEast-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog
Diplomasi2 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Asya1 hafta önceKuzey Kore’den Batı hava savunmasını zorlayacak yeni taktik
Diplomasi2 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Dünya Basını2 hafta önceProf. Sachs: Trump’ın Genel Kurul konuşması diplomasi standartlarını sarstı
Rusya2 hafta önceRusya’dan notlar: Siperler, kuryeler ve 9. Duma seçimleri











