Avrupa
AB, Rusya’ya yardımla suçlanan 1600 firmayı yaptırım listesine alabilir

Avrupa Birliği, Rusya’nın Ukrayna’daki askeri faaliyetlerine destek sağladığı belirlenen 1600’den fazla şirketi kapsayan yeni yaptırım paketini değerlendiriyor. Yıllık toplam ciroları 20 milyar doları aşan firmaları hedef alan taslak kabul edilirse, yaptırım listesindeki kuruluş sayısı yaklaşık yüzde 50 oranında artacak. Düzenlemenin ekim ayında yapılacak dışişleri bakanları toplantısında kabul edilmesi hedefleniyor.
Avrupa Birliği (AB), Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşta Moskova’ya yardım sağladığını tespit ettiği 1600’den fazla şirkete yaptırım uygulamayı planlıyor.
Bloomberg’ün konuya vakıf kaynaklara dayandırdığı haberine göre bu adım, tek bir yaptırım paketi kapsamında kara listeye alınan en yüksek şirket sayısını temsil edecek.
Yaptırım listesine eklenmesi gündemde olan firmaların yıllık toplam cirosunun 20 milyar doları aştığı, bünyelerindeki toplam çalışan sayısının ise 265 bin olduğu kaydedildi. Hazırlanan paketin onaylanması halinde, AB’nin yaptırım uyguladığı kuruluş sayısı yaklaşık yüzde 50 oranında genişleyecek.
Yaptırım teklifi, AB’nin dış politika organı olan Avrupa Dış Eylem Servisi (EEAS) tarafından hazırlanıyor. Brüksel yönetimi Rus askeri-endüstriyel kompleksine sağlanan tüm destek hatlarını kesmeyi hedeflerken, belge üzerindeki çalışmaların birkaç aydır sürdüğü aktarıldı.
Öte yandan kaynaklar, yeni paketin Rus petrol sektörünü ve bankacılık sistemini doğrudan hedef alan önceki yaptırımlara kıyasla daha sınırlı bir etki doğurabileceğini bildirdi.
Üye ülkelerin itirazları önceki pakette esnemeye yol açtı
AB üyesi ülkelerin 21’inci yaptırım paketinin müzakereleri sırasında birtakım düzenlemeleri gevşettiği hatırlatıldı. Bu süreçte Yunanistan Rus sıvılaştırılmış doğalgazı (LNG) sevkiyatına yönelik kısıtlamada değişiklik elde ederken, Fransa ve İtalya eski Rus askerlerinin ülkeye girişini engellemeyi öngören teklifin yumuşatılmasını sağladı.
Bazı üye ülkeler ise belirli balık ürünlerinin ithalatına getirilecek olası yasakları engelledi.
Müzakerelerde yaşanan bu kilitlenmeleri dikkate alan yetkililer, üye ülke başkentlerine inceleme için yeterli süre tanımak amacıyla yeni teklifi önümüzdeki haftalarda dağıtmayı hedefliyor.
Kısıtlamaların, ekim ayında düzenlenecek dışişleri bakanları toplantısında kabul edilmesi planlanıyor. AB yönetimi bununla birlikte, Ukraynalı çocukların zorla deporte edilmesine ilişkin ayrı kısıtlayıcı tedbirler de hazırlıyor.
Bloomberg haberinde, yeni paketin AB tarafından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e baskı kurmak ve Moskova’yı müzakere masasına çekmek amacıyla atılan yeni bir adım olduğu vurgulandı.
Avrupalı liderler, Ukrayna’nın sahadaki konumunun güçlenmesi ve Rus ekonomisinin zayıflamasının barış görüşmelerinin yeniden başlaması için zemin oluşturduğunu değerlendiriyor.
Ancak habere göre Putin, ateşkes çağrısının Kiev’in yeniden silahlanmasına imkan tanıyacağını savunarak müzakere taleplerini reddetmeyi sürdürüyor ve Ukrayna birliklerinin Donbass’tan çekilmesini şart koşuyor.
Avrupa
Almanya’nın Mélenchon rahatsızlığı

Fransa’da önümüzdeki sene yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iddialı olan Jean-Luc Mélenchon, Berlin’de rahatsızlık yaratıyor.
Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) lideri Jean-Luc Mélenchon, Fransa cumhurbaşkanı olması halinde, on yıllardır Avrupa entegrasyonunun temelini oluşturan ama kendisinin esas olarak Berlin’in çıkarlarına hizmet ettiğine inandığı Alman-Fransız ortaklığını altüst etmeye çalışacağını belirtiyor.
Fransa’daki kritik cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ dokuz ay var fakat anket sonuçları, Mélenchon’un kampanyaya güçlü bir başlangıç yapması ve solun geri kalanı arasındaki iç çekişmeler nedeniyle, ikinci turda Le Pen’e rakip olabilecek en güçlü adaylardan biri konumuna geldiğini gösteriyor.
POLITICO’ya göre bu durum Berlin’de pek de cesaret verici bir ihtimal olarak görülmüyor.
Mélenchon, 2015 yılında Alman modeline duyduğu küçümsemeyi bir kitapta ele almıştı. Bu ay ise, AB’nin temelini oluşturan geleneksel Paris-Berlin ittifakından kesin bir kopuş göstererek, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Almanya Şansölyesi Friedrich Merz arasında nükleer caydırıcılıktan sanayi politikasına kadar uzanan konularda yakın zamanda imzalanan bir dizi anlaşmaya bağlı kalmayacağını açıkladı.
Şu anda Ren Nehri’nin öteki yakasındaki iktidar çevrelerinde Mélenchon’un zaferi olası görülmüyor ve son anketler, ikisi de ikinci tura kalırsa Le Pen’in onu rahatlıkla yeneceğini gösteriyor.
Fakat Alman milletvekilleri, bu “antikapitalistin” yaratabileceği tahrip edici potansiyelin farkında.
Örneğin, Fransız-Alman ilişkileri konusundaki çalışmalarıyla tanınan, CDU’lu milletvekili Roland Theis, “Mélenchon’un Avrupa politikasının kilit konularındaki siyasi duruşu, Almanya’ya karşı düşmanca tavrı… onu Fransız-Alman işbirliği için büyük bir sorun haline getirecek,” dedi.
Berlin, Le Pen’in zaferi ihtimaline çok daha fazla odaklanmış durumda; zira bu durum da kendine özgü bir dizi sorunu beraberinde getirecek.
Le Pen’in babası Jean-Marie Le Pen, partisini Nazi işbirlikçileriyle birlikte kurmuş ve Holokost’u önemsiz göstermesiyle kötü şöhret kazanmıştı.
Genç Le Pen, partisi Ulusal Birlik’i (RN) geçmişinden uzaklaştırmaya çalışmış, hatta babasını partiden kovmuş olsa da, hâlâ Avrupa Birliği’ne yapılan Fransız katkı paylarını kesintiye uğratmaya yemin etmiş sert bir “Avrupa karşıtı.”
Bu kritik seçim öncesinde Almanya ve Fransa, ortak AB hedefleri üzerindeki çalışmaları ortaklaşa hızlandırdı.
Fakat bu aciliyetin, Le Pen’in başkanlığından önce “işleri halletmekten” ziyade iktisadi zorunluluktan kaynaklandığını belirtiyorlar.
Fakat Mélenchon da mevcut Alman hükümeti için bir tehdit oluşturuyor. Yeşiller milletvekili ve Bundestag’ın Avrupa İşleri Komisyonu Başkanı Anton Hofreiter, “Mélenchon’un cumhurbaşkanlığı, en üst düzeydeki ikili ve Avrupa işbirliğini önemli ölçüde zorlaştıracaktır,” dedi.
Hofreiter, savunma kapasitelerini örnek göstererek, bunun Fransız katılımı olmadan Avrupa projelerinin hayata geçirilmesine yol açabileceği konusunda uyarıda bulundu.
Mélenchon’un Brüksel ve Berlin’e karşı duyduğu antipati, Le Pen’in Avrupa şüpheciliğini besleyen milliyetçi duygudan çok, özellikle Almanya’ya yönelik ideolojik muhalefetten kaynaklanıyor.
LFI milletvekili ve Fransa Ulusal Meclisi Dışişleri Komisyonu üyesi Aurélien Taché, “Almanlar, Avrupa’ya ordoliberalizmi [devlet denetimi altında, Alman esintili bir serbest piyasa ekonomisi vizyonu] dayatıyor. Biz Avrupa karşıtı değiliz; ordoliberalizme karşıyız,” dedi.
LFI, AB’nin merkezinde bir “Fransız-Alman motorunun” var olmadığını, bunun yerine Almanların kendi gündemlerini AB’ye dayatmaya çalıştığını savunuyor.
Mélenchon ise, Fransa’nın Çin’in yanı sıra Afrika’daki Fransızca konuşulan ülkeler ve Güney Amerika ülkeleriyle bağlarını güçlendirmesini istiyor.
ABD’yi “emperyalist bir tehlike” olarak görürken, Alman hükümeti transatlantik ilişkileri dış politikasının en önemli unsuru olarak görüyor.
Mélenchon, Almanya’nın serbest piyasa ekonomi modeline olan derin bağlılığına karşı çıkıyor ve bunun yerine planlı ekonomiyi savunuyor.
Mélenchon ayrıca Almanya’nın yeniden silahlanmasına ve topraklarında ABD nükleer silahlarının devam eden varlığına da eleştirel yaklaşıyor ve bu durumun “komşu ülkeler için ciddi güvenlik endişeleri yarattığını” belirtiyor.
Berlin, Ukrayna savaşı ve ABD’nin Avrupa’dan geri çekilmesinin ardından Avrupa’nın baskın askeri gücü olmayı hedefliyor.
Mélenchon’un 2015 yılında yayımlanan ve alt başlığı “Alman Zehri” olan “Bismarck’ın Ringa Balığı” adlı kitabı, o dönemde Fransa’da düşük işsizlik oranı ve güçlü büyüme oranları nedeniyle Almanya’yı bir politika modeli olarak gören birçok politikacıya yanıt niteliğindeydi.
Mélenchon, o dönemde Fransa’dakinden birkaç puan daha yüksek olan Almanya’daki yoksulluk oranını ve düşük doğum oranlarını, bu modelin başarısızlıklarına örnek olarak göstermişti.
Kitabın tanıtım yazısında şöyle deniyordu:
“Amacım, Almanya’ya hayran olan pek çok yorumcuyu çevreleyen mutluluk perdesini yırtıp atmak. Gözlerimizin önünde bir canavar doğdu: düzenlemelerden arındırılmış finansın ve kendini buna adamış, nüfusunun hızla yaşlanmasından dolayı harap olmuş bir ülkenin çocuğu.”
Fransız medyasının bir kısmı, hatta sol eğilimli Libération gazetesi bile, kitabı aşırı derecede “Almanofobik” bulmuştu.
Mélenchon kitapta kışkırtıcı bir üslup benimsiyor ve “Alman hükümetleriyle siyasi çatışma, halkların kurtuluşu için şartlardan biridir,” diyor.
Mélenchon ayrıca, bu ayın başlarında yayınlanan yaklaşık 20 sayfalık bir dış politika analizinin ortak yazarı.
Bu analizde, Washington’un ittifaka karşı “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan çekilme de dahil olmak üzere, bazı temel uluslararası önceliklerini özetliyor.
Öte yandan Le Pen’in partisi RN, yalnızca NATO’nun entegre komutasından ayrılmayı öneriyor.
Belgede ayrıca, bir üye ülkeye saldırı olması durumunda diğer üye ülkelerden yardım ve destek sağlanmasını garanti eden AB’nin 42. maddesini Fransa’nın taahhüt etmesi gerektiği belirtildi.
Hatta bu maddenin Grönland gibi AB ülkeleriyle “bağlantılı” topraklara da genişletilmesinin “mutlak bir öncelik” olduğu ifade edildi.
Fakat Mélenchon ve ortak yazarları, Fransa’nın “aşırı Atlantikçilikle karakterize edilen” AB içinde hiçbir şekilde “coğrafi bir bloğa zincirlenmemesi” gerektiği konusunda ısrar ettiler.
Mélenchon, Fransa’nın bir başka komşusu olan İspanya ile ilişkileri güçlendirmeye çok daha fazla ilgi duyuyor. İspanya’nın merkez sol Başbakanı Pedro Sánchez’i, Trump ve İsrail’e karşı sergilediği eleştirel yaklaşımı nedeniyle kendisine daha uygun bir müttefik olarak görüyor.
Öte yandan Berlin, Paris ile anlaşmazlıkların artmasıyla birlikte yeni müttefikler (özellikle de Roma) aramaya başladı.
Almanya’nın desteklediği, Fransa’nın ise karşı çıktığı AB’nin Güney Amerika ile imzaladığı tarihi Mercosur ticaret anlaşması ve yeni nesil savaş uçağı üretimi için ortak projenin iptal edilmesi kararı, Fransız-Alman ilişkilerini sarstı.
LFI milletvekili Taché, “Son altı yıldaki önemli kararlar , örneğin Mercosur ile ilgili olanlar ya da Donald Trump ile imzalanan serbest ticaret anlaşmaları gibi, her zaman Fransızların değil, Almanların lehine olmuştur,” dedi.
Öte yandan Almanya, bir süredir RN ile temas halinde ve önümüzdeki nisan ayında yapılacak Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması durumunda işbirliği fırsatlarını yoklamaya başladı.
RN Başkanı Jordan Bardella şubat ayında Almanya’nın Fransa büyükelçisiyle bir araya geldi. Bu, RN’den bir politikacının ilk kez böyle bir görüşme gerçekleştirmesi anlamına geliyor.
Bardella yakın zamanda önde gelen bir Alman gazetesine verdiği röportajda, seçim zaferinin ardından mümkün olan her alanda, örneğin mülteci kontrolü konusunda, Alman hükümetiyle yakın işbirliği içinde olmayı planladığını açıkladı ve Almanya’nın sınır kontrollerini övdü.
Avrupa
ECB: İran savaşının olumsuz iktisadi etkilerini Çin zayıflattı

Avrupa Merkez Bankası (ECB) iktisatçıları, Çin’in devasa petrol rezervlerinin ve çeşitlendirilmiş enerji karışımının, İran savaşının küresel ekonomi üzerindeki etkisini hafifletmeye yardımcı olduğunu belirtti.
Pazartesi günü yayınlanan bir blog yazısında ECB analistleri, Pekin’in ham petrol konusunda yaptığı “önemli stoklama”, elektrikli araçlara geçiş ve petrokimya tüketimindeki azalmanın, ABD ve İsrail’in İran’a düzenlediği saldırıdan bu yana petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki “nispeten sınırlı” artışa katkıda bulunduğunu söyledi.
Raporda, dünyanın en büyük ikinci ekonomisinin ham petrol stoklarının 2023’te 92 günlük ithalat seviyesinden bu yılın başlarında 115 güne yükseldiği belirtildi.
Bu durum, 2022’de başlayan Ukrayna savaşının ardından enerji üretimindeki daralmayı çok aşan “arz kayıplarının etkisini hafifletmeye yardımcı oldu.”
Raporda, İran savaşının dünya petrol arzından günde yaklaşık 14 milyon varil (küresel üretimin %14’ü) eksilttiği belirtilirken, buna karşılık Ukrayna savaşının ardından bu rakamın günde sadece 1 milyon varil, yani küresel arzın %1’i olduğu ifade edildi.
Bu farka rağmen, her iki çatışma da enerji fiyatlarında benzer artışlara yol açtı. Haziran başında petrol fiyatları, savaş öncesi seviyelere kıyasla %29 artarken, Rusya’nın müdahalesinin ardından ise %30’luk bir zirveye ulaşmıştı.
ABD’deki kaya petrolü üretiminin artması, Batı’nın stratejik petrol rezervlerinden yapılan serbest bırakmalar ve yatırımcıların çatışmanın “hızlı bir şekilde çözüleceği” yönündeki beklentileri de enerji fiyatlarının kontrol altında tutulmasına yardımcı oldu.
Çok sayıda başka analist tarafından da doğrulanmış olan rapor, bu ayın başlarında ateşkesin bozulmasının ardından her iki tarafın da misilleme saldırılarını askıya alması sonucu ABD ile İran arasındaki gerginliğin azalmasıyla birlikte yayınlandı.
Brent ham petrolü, geçen hafta varil başına 100 doların üzerine çıktıktan sonra pazartesi öğleden sonra varil başına 90 dolar civarında işlem görüyordu.
Avro bölgesi referansı olan Alman 10 yıllık Bund getirileri de, geçen hafta %3,21 ile 15 yılın en yüksek seviyesine ulaştıktan sonra %3,13’e geriledi.
Savaş, Orta Doğu’nun enerji altyapısının bazı kısımlarını tahrip etti ve Tahran’ı, savaş öncesinde küresel enerji arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği kritik bir su yolu olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya itti.
ECB analistleri, “Boğaz’ın kalıcı olarak yeniden açılmasının enerji fiyatları üzerinde önemli bir aşağı yönlü baskı oluşturabileceğini” belirtirken, “Hürmüz Boğazı’ndaki koşulların –ve dolayısıyla küresel enerji piyasalarının– son derece dalgalı olmaya devam ettiğini” uyardı.
Raporda, “Uzun süreli bir kapatma, mevcut tamponları ve küresel stokları kademeli olarak tüketirken, piyasaları hızlı bir çözüm beklentisinden vazgeçmeye zorlayarak, fiyatların yeniden yukarı yönlü baskı altında kalma riskini artıracaktır,” denildi.
Avrupa
Merz, AB bütçesinde büyük kesinti istiyor

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Avrupa Komisyonu’nun yaklaşık 2 trilyon avroluk ilk AB bütçe taslağının yüz milyarlarca avro oranında kesintiye uğratılması gerektiğini söyledi.
İrlanda Başbakanı Micheál Martin ile düzenlediği basın toplantısında konuşan Merz, Komisyon’un planını “kabul edilemez” ve “dengesiz” olarak nitelendirdi.
Merz, “İşte bu nedenle, her alanda kesintiler içeren ve toplamda birkaç yüz milyar avro tutarında bir bütçe taslağına ihtiyacımız var. Bu kesintiler hayati önem taşıyor,” diye ekledi.
POLITICO’nun, önerilen bu kesintinin geçen ayın sonunda bir Alman belgesinde önerilen 400 milyar avroluk bütçe kesintisiyle aynı olup olmadığına ilişkin sorusuna Merz, devam eden müzakerelere atıfta bulunarak ayrıntılara girmekten kaçındı.
Merz ayrıca, Komisyon’un AB personel sayısını artırma planına da sert tepki gösterdi.
Brüksel, bu hamlenin mevcut jeopolitik krizlerin yol açtığı artan iş yüküyle başa çıkmak için gerekli olduğunu savunuyor.
“Avrupa kurumları için şimdi 2.500 yeni pozisyon açılması kabul edilemez. Bunu kabul etmeyeceğiz,” diyen Şansölye, Almanya’nın 2029 yılına kadar devlet personelini yüzde 8 oranında azaltacağını belirtti.
Avrupa Birliği Konseyi Dönem Başkanlığı kapsamında İrlanda, ekim ayında yapılacak AB liderleri zirvesi öncesinde yeni bir bütçe teklifi sunmak zorunda kalacak.
Martin, Merz’in kesinti taleplerini, İtalya, İspanya ve Polonya gibi daha büyük bir bütçeyi destekleyen ülkelerden gelen çelişkili baskılarla uzlaştırmak gibi devasa bir görevle karşı karşıya kalacak.
Haziran ayında Kıbrıs’ın Konsey Dönem Başkanlığı’nın Komisyon’un teklifinden yaptığı yüzde 2’lik kesinti, Almanya ve Kuzey Avrupalı müttefikleri tarafından yetersiz görüldü.
Basın toplantısında İrlandalı lider, Alman taleplerine yanıt verirken çekingen davrandı ve yalnızca “Şansölye’nin kendisi ve Almanya için neyin önemli olduğunu dikkatle dinleyeceğini” söyledi.
Martin şunları ekledi:
“Hepimiz bu göreve doğru bir ruhla yaklaşırsak, yıl sonuna kadar bir anlaşmaya varılabileceğine inanıyorum.”
Ne var ki İrlanda için hassas bir konu, bütçeyi finanse etmek üzere “kendi kaynaklar” olarak bilinen yeni blok çapında vergilerin belirlenmesi; bu konuda AB ülkeleri arasında oybirliği gerekli.
Komisyon, geçen yıl ulusal hükümetlerin daha yüksek katkı paylarına tamamen bağımlı kalmadan, hızla artan savunma ve rekabetçilik harcamalarını karşılamak üzere yeni gelir elde etmek amacıyla beş yeni özkaynak önerisinde bulunmuştu.
Almanya, işletme vergisine şiddetle karşı çıktı ve Komisyon’un bir anlaşmaya varmak için küçük ve orta ölçekli işletmeleri muaf tutabileceği yönündeki önerileri reddetti.
Basın toplantısı sırasında Martin, Avrupa Parlamentosu ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından desteklenen dijital vergiye yönelik İrlanda’nın muhalefetini yineledi.
İrlandalı, bu verginin, geçen yıl ABD ile imzalanan “Turnberry ticaret anlaşmasını” zayıflatacağı uyarısında bulundu.
Görüş2 hafta önceNATO 2.9: Atlantik cephesinin çok kutuplu paradoksu
Avrupa2 hafta önceİngiltere çelik üreticisi British Steel’i kamulaştırdı
Dünya Basını2 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Asya2 hafta önceDeepSeek, önümüzdeki yıl halka arz planlıyor
Avrupa2 hafta önceCebelitarık ve İspanya arasındaki fiziki sınır kalkıyor
Avrupa1 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Asya2 hafta önceTokyo’dan Hürmüz Boğazı’nı baypas edecek hatlara destek
Görüş2 hafta önceEndüstriyel futbolun kıskacında bir dev: 2026 Dünya Kupası ve küresel ticaretin gölgesi










