Bizi Takip Edin

Amerika

ABD teknoloji yatırımı kısıtlamaları Çin’i zorlayacak

Yayınlanma

ABD Başkanı Joe Biden, yarı iletkenler de dahil olmak üzere kilit alanlarda Çinli şirketlerdeki ABD risk sermayesi ve özel sermaye hisselerini kısıtlamak için yürütme emri imzaladı. Çin Ticaret Bakanlığı, ABD kısıtlamalarının “ulusal riskleri ortadan kaldırma kisvesi altında tedarik zincirlerini ayrıştırma ve koparma” hamleleri olduğunu söyledi.

Analistler, Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin’e yönelik en son yatırım kısıtlamalarının risk sermayesini boğacağını ve dünyanın en büyük ikinci ekonomisine doğrudan yabancı yatırım girişlerini azaltırken aynı zamanda teknolojik ilerlemesini de vuracağını belirtti.

ABD Başkanı Joe Biden, çarşamba günü uzun zamandır beklenen bir kararname yayınlayarak “ulusal acil durum” ilan etti.

En son kısıtlamalar, yarı iletkenler ve mikro elektronik, kuantum bilgi teknolojileri ve belirli yapay zeka sistemlerini kapsayan Çinli şirketlerdeki ABD risk sermayesi ve özel sermaye yatırımlarını engellemeyi amaçlıyor.

Yeni yürütme emri gelecek yıl yürürlüğe girecek ve şirketlerin Çin’in üç sektöründeki diğer yatırımları hükümete bildirmesini gerektirecek. Emir, ABD ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan’ın “küçük alan, yüksek çit” stratejisi olarak adlandırdığı Çin’in ileri teknolojiye erişimini sınırlamak için tasarlanmış bir dizi eylemin sonuncusu.

Eylem, büyük ölçüde özel sermaye ve risk sermayesi şirketlerinin yanı sıra Çinli gruplarla ortak girişimlerde bulunan ABD’li yatırımcıları da etkileyecek.

Pekin: Tedarik zincirini ayrıştırma girişimi

Çin Ticaret Bakanlığı perşembe günü yanıt vererek, ABD kısıtlamalarının “ulusal riskleri ortadan kaldırma kisvesi altında tedarik zincirlerini ayırma ve koparma” hamleleri olduğunu söyledi.

Bakanlık, “ABD, piyasa ekonomisini adil rekabet ilkesiyle sürdürme savunuculuğuna meydan okuyor, şirketlerin olağan ticari kararlarını etkiliyor, uluslararası ticaret emirlerini yok ediyor ve küresel tedarik zincirlerinin güvenliğini ciddi şekilde bozuyor” dedi ve durumla ilgili önlem alma hakkını saklı tuttuklarını vurguladı.

Washington, devam eden teknoloji rekabetinin bir parçası olarak, Çin’in yarı iletkenler de dahil olmak üzere ABD kontrolündeki temel teknolojilere erişimini çoktan engelledi ve Çin’de “gelişmiş çipler” üreten ABD yüksek teknoloji şirketlerinin verdiği hibeleri durdurdu.

ABD Hazine Bakanlığı’nın seçilen bölgelerdeki herhangi bir sermaye akışı hakkında bilgilendirilmesini gerektiren yeni yatırım tarama mekanizması, ABD’nin Çin’deki ileri teknoloji endüstrilerine yaptığı mali yatırımı ilk frenleyecek mekanizma olacak.

‘Çiti aşılmaz hale getirme niyetindeler’

Konferans Kurulu’nun Çin Ekonomi ve Ticaret Merkezi başkanı Alfredo Montufar-Helu, ABD’nin Çin’in hassas teknolojiye erişimine karşı tam bir ayrıştırma yerine yüksek çıtalar koyma hamlelerini yoğunlaştırdığını söyledi.

Ancak “çitin ne kadar yüksek olacağı”nın kritikliğine işaret eden Alfredo Montufar-Helu, “her şey ABD makamlarının bu ‘çiti’ aşılmaz hale getirme niyetinde olduğunu gösteriyor” dedi.

Montufar-Helu, şu anda belirli teknolojilerin kısıtlanmasının, muhtemelen belirli ticari ürünlerin önümüzdeki on yıldaki yenilik potansiyeline zarar vereceğini de sözlerine ekledi.

Uzmanlara göre, kısıtlamalar otonom sürüş, sentetik biyoloji ve iklim bilimi gibi teorik olarak hassas olmayan alanlara da yayılabilir.

Rhodium Group’a göre, ABD’nin Çin’deki doğrudan yabancı yatırımının değeri geçen yıl 8 milyar dolardı. Bu, 2005’ten bu yana en düşük seviye.

Pekin merkezli Anbound Consulting’de Çin teknolojisi ve ekonomisine odaklanan kıdemli bir araştırmacı olan He Jun, “ayrıntılar doğrudan Çinli şirketleri hedef alacak şekilde tasarlandığından” yatırım kısıtlamalarının Çin’in ileri teknoloji endüstrisini vuracağını söyledi.

He Jun, “Şu anda, Çin risk sermayesi piyasası küçülüyor, yabancı yatırım küçüldü ve geriye kalan büyük ölçüde devlet destekli fon” dedi ve ekledi: “Gittikçe daha kapalı döngü bir pazar haline geliyor. Bu, Çin’in risk sermayesi endüstrisi ve yüksek teknoloji endüstrilerinin gelişimi için kötü.”

Uzmanlara göre, kısıtlamalar Çinli şirketlerin büyümesini ve başarılı olmasını sınırlamak için konuldu.

Şirketler kısıtlamaları aşma yollarını arayacaktır

Koronavirüs kapanması ve daha geniş jeopolitik gerilimler nedeniyle Çin’de 2022’de ABD özel sermayesi ve risk sermayesi yatırımlarında önemli bir geri çekilme yaşadı.

Şubat ayında yayınlanan S&P Global Market Intelligence verilerine göre, yatırımlar bir yıl önceki 28,92 milyar ABD dolarından yıllık yaklaşık yüzde 76 düşüşle 2022’de 7,02 milyar ABD dolarına geriledi.

Çin Ticaret Bakanlığı’na bağlı bir düşünce kuruluşunun eski başkanı Huo Jianguo, ABD’li yatırımcıların çarşamba günkü kararnameye yanıt olarak daha fazla geri çekilmeleri halinde, “diğer ülkelerden gelen yatırımların boşluğu zorlukla doldurabileceğini” söyledi.

Bu durumun, ülkedeki yumuşayan talep ve Çin’in doğrudan yabancı yatırım seviyeleri üzerindeki olumsuz etkisini daha da artıracağı ifade ediliyor.

Biden yönetimi, şirketlerin yarı iletkenler de dahil olmak üzere temel bileşenler için Çin’e ve diğer pazarlara bağımlılığını azaltmaları için yaklaşık 52 milyar ABD doları tutarında teşvik sağlamayı amaçlayan Çip ve Bilim Yasasını geçen yıl Ağustos ayında uygulamaya koymuştu.

Konferans Kurulu’ndan Montufar-Helu, yatırım kısıtlamalarının “hedeflenen sektörler ve alanlarda Çin’e yapılan doğrudan yabancı yatırımlar üzerinde kesinlikle olumsuz bir etkisi olacağını” belirtti ve “kısıtlamaların bölge dışı doğası nedeniyle sadece ABD’den değil, diğer ekonomilerden de yatırımları etkileyeceğini” söyledi.

Hinrich Vakfı’ndan kıdemli uzman Stephen Olson ise, uzun vadede şirketlerin “ABD kısıtlamalarına takılmadan Çin pazarına hizmet etmelerini sağlayacak çözümler arayacaklarını ve muhtemelen bulacaklarını” ifade etti.

Üçüncü ülkelerden gelen şirketlerin, kazançlı Çin pazarını kaybetmekten memnun olmadığını belirten Olsun, herhangi bir kısıtlama rejiminin kaçınılmaz olarak zaman içinde ‘sızıntı’ ve ‘atlatma’ ile karşı karşıya kalacağını vurguladı.

Avrupa daha temkinli

ABD’li yetkililer, Washington öncülük ettikten sonra bazı ülkelerin harekete geçeceğini umduklarını açıkça ifade ettiler. Ancak diğer yandan müttefikleri bu konuda ABD kadar net değil. Örneğin Japon yetkililer, Tokyo’nun Çin’e giden yatırımları yöneten mevzuatı gözden geçirme niyetinde olmadığını açıkladılar.

Ayrıca Avrupa Birliği de, Çin’in ileri teknoloji sektörüne yatırımları doğrudan yasaklama konusunda ABD’yi hemen takip etmeyeceğinin sinyalini verdi ve bunun yerine yıl sonuna kadar kendi önerisini yapacağını söyledi.

Avrupa Komisyonu, Beyaz Saray ile “yakın temas” içinde olduğunu ancak hemen aynı şeyi yapmayacağını açıkladı.

Financial Times’a göre, bir AB diplomatı, birçok üye devletin “çekinceleri olduğunu ve böyle bir aracı uygulamaya koymadan önce uygun bir değerlendirme yapılması gerektiğine inandığını, çünkü bunun ticaret üzerinde olası büyük bir etkisi olabileceğini” söyledi.

Ayrıca, Avrupa’da daha az risk sermayesi gibi ABD ve AB ekonomileri arasındaki farklılıklara işaret ettiler ve bu da farklı bir yaklaşım benimseme ihtiyacını doğurdu.

Biden’ın yürütme emrine yanıt veren Almanya Ekonomi Bakanlığı perşembe günü yaptığı açıklamada, kıtanın benimsemesi gereken yaklaşımla ilgili AB tartışmasına “aktif olarak katılacağını” söyledi.

Avrupa Komisyonu’na göre, AB’den Çin’e doğrudan yabancı yatırım son 20 yılda 140 milyar avroyu aştı.

Amerika

ABD’li iktisatçı Eichengreen: Dolarsızlaşma tartışması bu kez farklı

Yayınlanma

ABD’li iktisatçı ve eski IMF danışmanı Barry Eichengreen, uzun yıllardır zaman zaman gündeme gelen dolarsızlaşma tartışmalarının bu sefer gerçek olabileceğini düşünüyor.

South China Morning Post’a (SCMP) bir mülakat veren Kaliforniya Üniversitesi profesörü, ABD dolarıyla ilgili uzun süredir devam eden bazı endişeler –örneğin, ABD’deki yüksek kamu borcu seviyesi ve bu borcun artışının sürdürülebilir olup olmadığına dair endişeler– karşısında “nihayet gerçek bir yapısal dönüşümün başladığını” savunuyor.

ABD’nin kronik borç sorunları ve bunların doların istikrarı ve yabancı merkez bankalarının elindeki ABD Hazine tahvillerinin değeri üzerinde olumsuz etkiler yaratıp yaratmayacağına ilişkin görüşlerin yıllardır var olduğunu hatırlatan Eichengreen, bugünkü tartışmanın iki nedenle farklı olduğuna işaret ediyor.

Birincisi, ABD’nin siyasi kurumlarının gücü. İktisatçıya göre doların istikrarı ve dolara duyulan güven, temelde “hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı, merkez bankasının bağımsızlığı ve yolsuzluğun kontrol altına alınmasına” dayanıyor.

Ona göre insanlar, bu kurumsal düzenlemelerin daha önce varsayıldığından daha kırılgan olup olmadığını sorgulamaya başladı. Bu durum, yabancı merkez bankaları, hükümetler ve dolar ağırlıklı finansal portföyleri bulunan diğer yatırımcılar arasında güvenlik hissini sarsmaya başladı.

İkincisi, ABD’nin jeopolitik ittifakları hakkında yeni soruların gündeme gelmesi. ABD’li profesör şöyle diyor:

“Tarihten biliyoruz ki, merkez bankaları, hükümetler ve diğer kurumlar ittifak ortaklarının para birimlerini elinde bulundurmayı ve kullanmayı tercih ederler; zira bu ortaklar, rezerv varlıklarının güvenilir bekçileri olarak görülürler. Üstelik, bir ülke ABD ile ittifak içindeyse, ABD dolarını elinde bulundurmak ve kullanmak, o ülkeye duyulan güvenin bir göstergesidir.”

Eichengreen’e göre, ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin NATO’ya ve diğer güvenlik düzenlemelerine olan bağlılığının devam edip etmeyeceği konusunda şüpheler uyandırdı. Bu durum, Avrupalıları ve diğerlerini şu soruyu sormaya itti: “Jeopolitik açıdan belirsiz bu dünyada gerçekten ABD’ye ve dolara bu kadar bağımlı olmak istiyor muyuz, yoksa kendi para birimimize –Avrupa örneğinde olduğu gibi avroya– daha fazla güvenmek de dahil olmak üzere alternatiflere yönelmeli miyiz?”

Bundan dolayı iktisatçı, hem ABD’nin ittifakları hem de ABD kurumlarının gücüyle ilgili soruların “yeni ve farklı nitelikte” olduğunu savunurken, bunların “doların gelecekteki görünümünün de farklı olabileceğini ima ettiğini” ileri sürüyor.

Bununla birlikte, “ABD kendi ayağına kurşun sıkmazsa”, Çin’in ABD ve dolar ile arasındaki farkı kapatmasının “yıllar, hatta belki de on yıllar süreceğini” de kabul ediyor.

Bretton Woods sonrasında ortaya çıkan ABD doları merkezli parasal düzenin sonuna yaklaşıyor olabileceğimiz ve yerini daha “çok kutuplu” bir sisteme bırakabileceğini uzun yıllardır savunduğunun altını çizen Eichengreen, 2011 yılında yazdığı bir kitapta, dolara daha az odaklanan, daha çok kutuplu bir para ve finans sistemine kademeli olarak doğru ilerleneceğini; “daha çok kutuplu küresel ekonomimize daha iyi uyan, daha çok kutuplu bir para sistemi”ne geçileceğini öngürdüğüne işaret ediyor.

ABD’li iktisatçı, “Tahmin edildiği gibi bu yönde ilerledik ama beklediğimden daha yavaş bir şekilde,” diyor:

“Doların hakimiyetinin istikrarı çok güçlü; çünkü çok sayıda banka, şirket ve hükümet dolar kullanıyor ve bu da dolar kullanımını sabitleyen ağ etkileri yaratıyor.

Bu nedenle, son 15 yılda çok kutuplu bir sisteme daha hızlı bir şekilde ilerlememiş olmamız beni şaşırtıyor. Fakat bu hareket artık hızlanabilir.

Bence Çin’in para birimi zamanla küresel ölçekte daha önemli bir rol üstlenecek. Fakat vurgulanması gereken önemli nokta, yuanın doların çok, çok gerisinde başladığı.”

İktisatçı, İran savaşının Çin’e küresel petrol ve doğalgaz ticaretinde kendi para birimini daha fazla kullanma ve Orta Doğu’daki enerji ihracatçılarıyla kendi para birimiyle daha fazla ödeme işlemi gerçekleştirme imkânı sunduğu vurguluyor.

Enerji ihracatçılarının ödeme olarak yuan almaktan şu anda memnun göründüğünü savunan Eichengreen, elde ettikleri yuanları, Çinli inşaat şirketlerinin hizmetlerini ve Çin’den ithal edilen güneş panelleri, bataryalar, elektronik ürünler ve diğer ileri teknolojileri satın almak için kullanabileceklerini söylüyor ve şöyle devam ediyor:

“Bence [Basra] Körfezi’ndeki savaş, diğer merkez bankaları ve hükümetlerin dolara alternatif arayışını hızlandırdı ve bu şekilde Çin için bir fırsat penceresi yarattı.

15 yıl önce sıfırdan başlayan Çin, etkileyici bir ilerleme kaydetti. Fakat bunu, dünya genelindeki merkez bankalarının döviz rezervlerinin hâlâ yaklaşık yüzde 60’ını doların, yüzde 2’sini ise yuanın oluşturduğu bağlamda değerlendirmek gerekir.”

Aynı durumun küresel döviz piyasalarındaki işlem hacmi gibi diğer boyutlarda da gözlemlendiğine işaret eden iktisatçı, örnek olarak, Çin’in Sınır Ötesi Bankalararası Ödeme Sistemi (CIPS) üzerinden gerçekleştirilen işlemlerdeki ilerlemenin yavaşlamasını gösteriyor.

Büyümenin 2025’te keskin bir şekilde yavaşladığını hatırlatan Eichengreen, “Bu yavaşlama, yuanın uluslararasılaşmasının önünde hâlâ önemli engeller olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla şunu söyleyebilirim: ilerleme etkileyici, fakat yine de dolar, Çin’in para biriminden çok farklı bir ligde yer alıyor,” diyor.

ABD’li profesör, Çin’in gerekli finansal ve teknolojik altyapıyı geliştirdiğini, “bir bakıma” dijital finans devrimi açısından ABD’nin önünde olduğuna inanıyor.

Fakat ona göre yuanın işlem görebileceği piyasaların ve platformların, ödemeler yapmak için güvenli, emniyetli ve güvenilir bir yol oluşturduğuna dair bankacılar arasında güven yaratması gerekiyor. 

Eichengreen, “ABD’deki muhabir bankacılık sistemi, CIPS’ten çok daha fazla günlük işlem gerçekleştiriyor. Ve daha önce de söylediğim gibi, bu farkın kapanması muhtemelen onlarca yıl sürecek,” diyor.

Yuanın uluslararasılaşması konusundaki fikirlerini de dile getiren iktisatçı, “Çin, finansal piyasalarının likiditesini artırmaya devam etmeli. İnsanlar yuan kullanarak ödeme yapacaklarsa, bu ödemeleri gerçekleştirebilmek için bu para biriminde bakiye bulundurmak zorunda kalacaklar,” ifadelerini kullanıyor.

Yabancıların Çin’de elinde bulundurabileceği menkul kıymet türlerinin, “düzenlemeler ve sermaye kontrolleri” ile sınırlandırıldığını hatırlatan Eichengreen, döviz kuru dalgalanmalarının riskini önlemek için kullanılan finansal türev araçların kullanılabilirliğinin Çin’de sınırlı olduğuna dikkat çekiyor.

ABD’li iktisatçı, finansal piyasaların serbestleşmesi gerektiğine işaret ediyor:

“Dolayısıyla Çin, bu finansal piyasalara erişimi serbestleştirmek, piyasalarının likiditesini artırmak ve –türev piyasalar örneğinde olduğu gibi– piyasaların neredeyse hiç mevcut olmadığı alanlarda bu piyasaları geliştirmek için yavaş ama emin adımlarla ilerlemeli.”

Öte yandan Eichengreen, Çin’in bu yönde “hızlı ve ani” değil, “yavaş ama emin adımlarla ilerlemesi” gerektiğini savunuyor; çünkü ona göre bu tür adımlar finansal risklere yol açabilir.

2015 yılında Çin’in, sermaye kontrollerini gevşetmek için hızlı adımlar atmaya başladığını hatırlatan iktisatçı, bunun ardından paranın ülke dışına aktığını, borsanın çöktüğünü ve yetkililerin rotayı tersine çevirdiğini vurguluyor.

Ona göre bu olay, “yavaş ama istikrarlı ilerlemenin başarıya ulaştırdığını ve ani hamlelerin iyi bir fikir olmadığını” bir kez daha hatırlatmıştı.

Pekin’in bu süreci nasıl öngördüğü meselesinde ise cevabın tamamen Pekin’in kontrolünde olmadığını belirten iktisatçı, doların önde gelen uluslararası para birimi olarak kalıp kalmayacağının ve ne kadar süreyle kalacağının her şeyden önce Washington’a bağlı olduğunun altını çiziyor.

Eichengreen’e göre Pekin, bundan sonra ne olacağına dair bir plan hazırlamak yerine, senaryo planlaması yapmalı.

Avro ve yuan da dahil olmak üzere hiçbir alternatifin doların yerini almaya hazır olmadığını savunan iktisatçı, “Yapabilecekleri tek şey, marjinal olarak doları desteklemek. Fakat uluslararası para birimleri olarak gerekli ölçeğe sahip değiller ve bazı eksiklikleri var,” diyor.

Eski IMF danışmanına göre Çin’in durumunda sorun, yurt içi finansal piyasalara erişimin olmaması ve bu piyasaların likiditesinin sınırlı olması.

Avrupa’nın durumunda ise sorun, uluslararası yatırımcıların elinde bulundurup kullanabileceği güvenli ve likit varlıkların bulunmaması.

Eichengreen, “Sonuç olarak, ne avro ne de yuan yakın bir gelecekte doların yerini alabilir veya ikame edebilir,” diyor.

Avro ve yuanın yanı sıra Güney Kore wonu, Avustralya doları, Kanada doları, Danimarka kronu ve Norveç kronu gibi para birimlerine de işaret eden Eichengreen, bu birimleri “satın almanın, satmanın, elinde bulundurmanın ve takas etmenin daha kolay olduğu dijital bir dünyada yaşadığımıza” işaret ediyor ve bunların esasen “tamamlayıcı” işleve sahip olduklarını vurguluyor:

“Bu geleneksel olmayan rezerv para birimleri, küçük, açık, iyi yönetilen ve enflasyon hedeflemesi uygulayan ülkelerin para birimleri. Uluslararası kullanımda giderek daha cazip hale geliyorlar. Onlar da doların yerini alacak ölçeğe sahip değiller fakat marjinal olarak onu tamamlamaya yardımcı olabilirler.”

Hong Kong’a da değinen iktisatçı, bu bölgenin bir sonraki aşamada da önceki aşamada üstlendiği rolü sürdüreceğini düşünüyor: Yani yuan kullanımına yönelik bir tür deneme alanı ya da pilot proje olarak, Çinli yetkililerin farklı finansal yenilikleri denediği ve bunların etkilerini gözlemlediği bir ortam.

Hong Kong’un artık bir stabilcoin yönetmeliğine sahip olduğunu ve birkaç büyük bankaya iki stabilcoin lisansı verdiğini vurgulayan iktisatçı, “Stabilcoinlerin gelecekte önemli hale gelip gelmeyeceğini bilmiyoruz. Şahsen ben bunun olacağından şüpheliyim. Fakat Hong Kong, bankaların ve diğer kuruluşların stabilcoinlerin sunduğu ödeme teknolojisini deneme fırsatı bulabileceği bir yer olabilir,” diyor.

Altının gelecekte büyük bir rol oynayacağını sanmadığını kaydeden Eichengreen, “Geçmişte dolar ağırlıklı rezerv portföylerini devralan merkez bankaları, portföylerini çeşitlendirmek istiyor. Çeşitlendirme için izleyebilecekleri yollardan biri, dolarlarının bir kısmını altın satın almak için kullanmaktır. Bunun marjinal düzeyde bir örneğini gördük,” diyor.

İktisatçıya göre pratikte “çok kutuplu bir sistem”, birkaç para biriminin uluslararası alanda önemli roller üstlendiği; bu para birimlerinin sınır ötesi ödemelerde kullanıldığı ve uluslararası yatırımcılar tarafından istikrarlı değer saklama aracı olarak görüldüğü bir sistem olacak. Birden fazla merkez bankası, uluslararası kredi veren ve son çare likidite sağlayıcısı olarak görev alacak.

Eichengreen bu konuda hakkında şunları söylüyor:

“Çeşitlilik içeren bir ekosistemin Dünya gezegeni için iyi olması gibi, çok kutuplu bir para sistemi de küresel ekonomi için iyi olacak. Eğer bir likidite sıkıntısı yaşanırsa ve bir merkez bankası görevini yerine getiremezse –örneğin, Federal Rezerv’in yönetiminde izolasyonist eğilimli yöneticiler hakim olursa– o zaman Çin ve Avrupa’daki merkez bankaları devreye girebilir. Yabancı merkez bankaları likiditeye ihtiyaç duyduğunda, New York ve Washington’un yanı sıra Pekin ve Frankfurt’a da başvurabilirler.

Ne var ki şu anda koordinasyonun sağlanmasının zor olduğu bir dünyada yaşıyoruz; bunun nedeni kısmen, mevcut ABD yönetiminin diğer hükümetlerle sorunsuz bir şekilde koordinasyon kurmayı –ya da başka bir deyişle işbirliği yapmayı– zorlaştırması.”

İktisatçıya göre “elimizden gelen en iyi şey”, bu farklı para birimlerinden sorumlu merkez bankaları ve hükümetlerin sağlam ve istikrarlı politikalar izlemesini ummak; böylece para birimleri arasındaki döviz kurları nispeten istikrarlı kalır.

Okumaya Devam Et

Amerika

Mamdani’den Kushner ile görüşen Demokrat lider Jeffries’e destek

Yayınlanma

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner ile görüşmesi nedeniyle eleştirilen Temsilciler Meclisi Azınlık Lideri Hakeem Jeffries’e desteğini sürdürdüğünü bildirdi. İkilinin New York’ta konut, göç ve hayat pahalılığı gibi başlıklarda olası işbirliği zeminini ele aldığı aktarıldı.

New York Belediye Başkanı Demokrat Zohran Mamdani, pazartesi günü yaptığı açıklamada, Başkan Donald Trump’ın damadı Jared Kushner ile bir araya gelmesi nedeniyle tepki toplayan Temsilciler Meclisi Azınlık Lideri Demokrat Hakeem Jeffries’e destek verdiğini bildirdi.

Bir muhabirin, sonbahardaki ara seçimlerin ardından Demokratların Temsilciler Meclisinde çoğunluğu yeniden kazanması halinde Jeffries’in Meclis Başkanı olmasını destekleyip desteklemeyeceğini sorması üzerine Mamdani, “Kongre üyesi Jeffries’i ve lider olma hedefini desteklemeyi sürdürüyorum” yanıtını verdi.

Brooklyn’in bazı bölgelerini temsil eden Jeffries, geçen yıl yapılan New York belediye başkanlığı yarışında Mamdani ile ön seçimde Demokrat, genel seçimde ise bağımsız aday olarak yarışan eski New York Valisi Andrew Cuomo arasındaki rekabete ilk etapta müdahil olmamıştı. Jeffries, kentte erken oylamanın başlamasına saatler ve seçimlere haftalar kala Mamdani’ye desteğini açıklamıştı.

The New York Times’ın pazar günkü haberine göre Kushner ve Jeffries, Trump yönetimi ile Demokratların çoğunlukta olacağı bir Temsilciler Meclisi arasında potansiyel işbirliği alanları olarak konut, göç ve yaşam maliyeti gibi ortak paydaları ele almak üzere kısa süre önce New York’ta bir araya geldi.

Trump’ın kızı Ivanka Trump ile evli olan Kushner, Beyaz Saray adına özel temsilci olarak görev yaptı. Kushner bu süreçte Ukrayna ve Gazze’deki çatışmaların yanı sıra İranlı yetkililerle yürütülen ve sonuçsuz kalan barış müzakerelerine odaklandı.

Görüşmeye vakıf iki kaynağın The New York Times’a aktardığına göre Kushner, Jeffries’e Beyaz Saray Genel Sekreteri Susie Wiles ile görüşmesi gerektiğini söyledi.

Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Beth Van Duyne, NewsNation kanalında yayımlanan “The Hill Sunday” programında sunucu Chris Stirewalt’a yaptığı açıklamada, Kushner ve Jeffries’in “uzlaşma zemini bulmaya çalıştıklarını” ifade etti.

Van Duyne, “Bu çabalarından ötürü onları tebrik etmek gerekir. Ne yapsalar yaranamıyorlar gibi görünüyor. Demokratlarla konuştuklarında eleştiriliyorlar, konuşmadıklarında da eleştiriliyorlar” diye konuştu.

Jeffries, Cumhuriyetçilerin desteklediği kapsamlı yasa tasarısının yol açtığı Medicaid kesintilerini “yıkıcı”, İran krizini “Göz Yaşartıcı Fiyasko Harekatı” ve bu hafta 40 trilyon doları aşan ulusal borcu artıran Cumhuriyetçileri “sahtekarlar” olarak nitelendirerek Beyaz Saray ve Başkan Trump ile uzun süredir karşı karşıya geliyordu.

Bazı Demokrat Kongre üyeleri ise temasın kurulmasına destek verdi.

Demokrat Senatör Chris Van Hollen, pazar günü NBC News kanalındaki “Meet the Press” programında, “Fikirleri tartışmak üzere insanların diledikleri kişilerle görüşmesini destekliyorum. Ancak görüşme yapmak ayrı bir konudur, bu görüşmeden somut bir netice çıktığını görmek ayrı bir konudur” değerlendirmesinde bulundu.

Eski Başkan Barack Obama’nın eski danışmanlarından ve “Pod Save America” podcast’inin sunucularından Tommy Vietor, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda Kushner’ın “resmi bir hükümet görevi bulunmadığını” yazdı.

Vietor, Kushner’ın “yalnızca aile bağlarını kullanarak Körfez otokratlarından para topladığını ve yolsuzluk anlaşmalarını finanse ettiğini” öne sürerek “Kongre üyesi Jeffries’in onunla çalışmasının tek yolu, belge ve ifade celbi taleplerinde bulunmak olmalıdır” ifadesini kullandı.

Temsilciler Meclisi Başkanı Cumhuriyetçi Mike Johnson ise Fox News kanalındaki “The Sunday Briefing” programında sunucu Peter Doocy’ye yaptığı açıklamada konudan haberdar olmadığını kaydetti.

Johnson, “Jared’ın yürütülen pek çok farklı konuya ilgi duyduğunu biliyorum. Ancak en azından Beyaz Saray’ın günlük işleyişi bakımından yönetimde doğrudan yer almıyor” dedi.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD yönetimi H-1B vizelerine 103 bin dolarlık yeni harç önerdi

Yayınlanma

ABD İç Güvenlik Bakanlığı, H-1B çalışma vizeleri için 103 bin 265 dolarlık yeni bir başvuru harcı kuralı önerdi. Öte yandan Trump yönetiminin, sığınma başvurusunda bulunan yaklaşık 200 bin yabancının ticari ve turistik vizelerini iptal etmeye hazırlandığı bildirildi.

ABD İç Güvenlik Bakanlığı (DHS), ABD’de istihdam edilmek isteyen ve yıllık yasal kontenjana tabi olan tüm yabancı çalışanlar için H-1B vizesi başvurularına 103 bin 265 dolar harç getirilmesini öngören yeni bir kural önerisi yayımladı.

Pazartesi günü yayımlanan kural bildiriminde, toplanacak harcın yasal göçmenlik sisteminin yürütülmesinde federal hükümetin üstlendiği maliyetlerin karşılanması amacıyla kullanılacağı belirtildi. Bu harcamaların DHS ile Adalet, Dışişleri ve Çalışma bakanlıklarının yürüttüğü faaliyetleri kapsadığı kaydedildi.

ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Hizmetleri (USCIS) Sözcüsü Zach Kahler konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Önerilen H-1B harcı, aksi takdirde vergi mükelleflerince finanse edilmesi gereken yasal göçmenlik programlarının karara bağlanması, güvenlik soruşturmalarının yapılması ve desteklenmesi için federal hükümet genelinde oluşan maliyetlerin geri kazanılmasını amaçlamaktadır” dedi.

Söz konusu adım, federal bir yargıcın Trump yönetiminin H-1B başvuruları için daha önce önerdiği 100 bin dolarlık harcı haziran ayında iptal etmesinin ardından geldi.

ABD Bölge Yargıcı Leo Sorokin, göçmenlik politikasını ve vergileri belirleme yetkisine sahip tek yasama organının Kongre olduğunu vurgulayarak vize başvurularına vergi getirilmesinin hukuka aykırı olduğuna hükmetmişti.

İlk öneri üniversiteleri, hastaneleri ve araştırmaya dayalı kuruluşları kapsıyordu. Ancak DHS’nin yeni önerdiği kural kapsamında bu işverenler yeni harç uygulamasından etkilenmeyecek.

Cato Enstitüsünden David Bier, The Hill’e yaptığı değerlendirmede kararı eleştirerek şu ifadeleri kullandı:

“İlk harç başvurularda yaklaşık yüzde 90’lık bir düşüşe ve 28 milyon dolarlık gelir kaybına yol açmasına rağmen yönetim yeni harcın bir ‘maliyet karşılama mekanizması’ olacağını iddia ediyor. Hükümetin kendisi mahkemeye 100 bin dolarlık harcın ‘muhtemelen engelleyici’ olduğunu ve ‘gelir getirmediğini’ söylemişti. Gelir getirse bile bu durum harcı yasal kılmaz; zira göçmenlik harçları yalnızca başvuru değerlendirme ve vatandaşlık hizmetlerinin maliyetlerini karşılamak için getirilebilir. Üstelik bu bir başvuru harcı olduğundan, işverenler USCIS’in başvuruyu onaylayacağına dair hiçbir garanti olmadan bu tutarı ödemek zorunda kalacak. Onay garantisi yokken neredeyse hiç kimse 100 bin dolardan fazla parayı riske atmaz.”

Yeni H-1B vizeleri için standart yıllık yasal sınır 85 bin olarak uygulanıyor. Bu kota, 65 bin genel vize ile ABD’deki bir yükseköğretim kurumundan yüksek lisans veya doktora derecesine sahip başvuru sahiplerine ayrılan 20 bin vizeden oluşuyor. 65 binlik genel kontenjanın 6 bin 800’ü ise münhasıran Şili ve Singapur vatandaşlarına tahsis ediliyor.

ABD’li şirketlerin uzmanlık gerektiren yüksek nitelikli mesleklerde yabancı çalışan istihdam etmesine olanak tanıyan H-1B vizeleri, özellikle teknoloji sektöründeki tartışmaların merkezinde yer alıyor.

Partiler Üstü Politika Merkezi verilerine göre, onaylanan H-1B başvurularının yaklaşık üçte ikisini yazılım mühendisliği, veri bilimi ve bilişim desteği gibi bilgisayarla ilişkili pozisyonlar oluşturuyor.

Yetkililer, önerilen kuralın salı günü Federal Register’da yayımlanacağını ve şirketler ile teknoloji çalışanlarının kural hakkında görüş bildirmek için 30 günlük süreye sahip olacağını bildirdi.

ABD tarihinin en büyük vize iptali hazırlığı

Öte yandan Donald Trump yönetiminin, ABD tarihinin en büyük kitlesel vize iptali işlemine hazırlandığı bildirildi. Associated Press’in (AP) ABD Dışişleri Bakanlığı belgelerine ve Amerikalı yetkililere dayandırdığı habere göre bu adım, ülkede sığınma başvurusunda bulunan 200 bine yakın yabancıyı etkileyebilir.

Dışişleri Bakanlığının, 2016 ile 2026 yılları arasında verilmiş B1 ticari vizeleri ile B2 turist vizelerini, daha önce sığınma talebinde bulunan ya da halen talepte bulunan yabancılardan önümüzdeki haftalarda geri çekmesi bekleniyor. Tedbir, İç Güvenlik Bakanlığı ile koordinasyon halinde yürütülecek.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tommy Pigott, bakanlıkların ABD’ye kısa süreli ziyaretçi olarak giren ancak daha sonra ülkede kalıcı olmak amacıyla sığınma başvurusunda bulunan yabancıları tespit etmek için ortak çalışma yürüttüğünü açıkladı.

Pigott, iptal edilecek vize sayısına ilişkin kesin bir rakam vermezken sürecin devam edeceğini ve nihai karar sayısının değişebileceğini ifade etti.

AP’nin aktardığına göre vize iptalleri doğrudan ve derhal sınır dışı edilme sonucunu doğurmayacak. Sığınma başvurusu inceleme aşamasında olan yabancıların büyük çoğunluğu başka bir yasal kategoriye aktarılacak ancak ticari veya turistik ziyaretçi statülerini kaybedecek.

Mevcut başvuru sahiplerinin ise ABD’de sığınma talebinde bulunma niyetlerinin olmadığını kanıtlamaları ve ülkelerine geri dönme kararlılıklarını belgelemeleri gerekecek.

Geçerli B1 ve B2 vizesi sahiplerine yönelik incelemenin, Dışişleri Bakanlığının ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Hizmetlerinden sığınma başvurularına dair verileri almasının ardından başladığı belirtildi. Haberde, vize iptali kararının henüz kesinleşmediği ve konunun yargıya taşınabileceği aktarıldı.

ABD Dışişleri Bakanlığı son 18 ayda suçtan hüküm giyen, suç isnat edilen veya ABD politikalarını kamuoyu önünde eleştiren kişilere ait yaklaşık 175 bin vizeyi iptal etti. Bakanlık, vize iptal mekanizmasını bir göç kontrol aracı olarak kullanmaya ve tehdit oluşturabilecek yabancıları tespit etmeye devam edeceğini duyurdu.

Trump yönetimi daha önce aralarında Rusya’nın da bulunduğu 75 ülkenin vatandaşlarına yönelik göçmen vizesi işlemlerini süresiz olarak durdurmuştu.

Trump, seçim kampanyası sürecinde Beyaz Saray’a döndüğü anda ABD tarihinin en büyük yasa dışı göçmen sınır dışı etme operasyonunu başlatacağını vadetmişti.

The Washington Post’un haberine göre Trump yönetimi, yeni başkanlık döneminin ilk yılında 1 milyona yakın göçmeni sınır dışı etmeyi hedefliyordu.

ABD Dışişleri Bakanlığı 2025 yılı içinde yabancılara ait 100 binden fazla vizeyi iptal etmiş, bunlar arasında yaklaşık 8 bin öğrenci vizesi de yer almıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English