Bizi Takip Edin

Amerika

ABD’de kritik dava: Büyük Teknoloji şirketleri, devlet müdahalesine karşı

Yayınlanma

Geçen pazartesi günü, ABD Yüce Mahkemesi, son elli yıldır Amerikan iktisadi düzenine rehberlik eden bazı temel fikirlere meydan okuyan önemli bir davayı dinledi.

Davanın bilinen adı ‘NetChoice v. Paxton’ (NetChoice, Paxton’a karşı) ve cevabı aranan soru, Anayasa’nın Birinci Maddesinin ‘ifade özgürlüğü’ kisvesi altında Google, Meta, Amazon ve TikTok gibi teknoloji platformlarının ekonomik regülasyonunu yasaklayıp yasaklamadığı idi.

NetChoice, çevrimiçi işletmelerin ticaret birliği olarak işlev görüyor. NetChoice’ın üyeleri arasında Amazon, Google, Lyft, Meta, Nextdoor, PayPal, Snap, TikTok, Verisign, Waymo ve X bulunuyor.

NetChoice ve mali kaynakları

NetChoice, Google, Facebook, Amazon ve TikTok tarafından finanse edilen bir lobi grubu ve öncelikle bu tür firmaları kısıtlamak için tasarlanmış kamu kurallarına karşı dava açıyor.

Bütçesi ise bir hayli büyük: Federal hükümetin tüm Tekel Karşıtı departmanının yaklaşık %15’ine eşit.

NetChoice, Florida’daki benzer bir yasanın yanı sıra, yasayı engellemek için derhal dava açtı. Büyük teknoloji firmaları ilk başta bu davayı ‘partizan bir mücadele’ olarak göstermeye çalıştı, çünkü Teksas büyük teknoloji firmalarına karşı siyasi muhafazakârları savunmaya çalışıyordu.

Fakat bu girişim başarısız oldu, çünkü Demokratların yönetimindeki California’nın ‘California Yaşa Uygun Tasarım Kodu Yasası’ gibi, NetChoice’un engellemek için dava açtığı bir dizi başka yasa da var.

Davaların özeti

2021’de Florida ve Teksas eyaletleri, 50 milyondan fazla Amerikalı kullanıcısı olan sosyal medya platformlarının kullanıcılara karşı bakış açısına göre ayrımcılık yapamayacağını zorunlu kılan bir yasa çıkardı. Yasalar açıkça Donald Trump’ın Twitter ve Facebook’tan atılmasına karşı bir tepki olarak gündeme gelmişti.

İki teknoloji grubu, 2021’de federal mahkemede Florida yasasına itiraz etti. Bölge mahkemesi, tedbirin uygulanmasını engelledi ve bunun muhtemelen Birinci Maddeyi ihlal ettiğini belirledi. Florida, ABD 11. Daire Temyiz Mahkemesi ticaret gruplarının yanında yer almadan önce karara itiraz etti. 

Davanın sonucu, trilyonlarca dolarlık piyasayı ekonomik olarak doğrudan etkileyecek. Ama daha önemlisi, ABD’deki siyasi ve toplumsal sonuçları gibi görünüyor. Büyük Teknoloji firmalarına karşı tekel karşıtı, mahremiyet hakları, medeni haklar ve ifade özgürlüğü konularında iddialar var ve Kongre ve eyalet yasama organları, bu şirketlerin ‘gözetleme reklamcılığını’ ve çocukları nasıl istismar ettiğini ele almak için hareket ediyor.

Bu dava, bu karşı siyasi hamlelerin bir kısmını veya tamamını bozma tehdidinde bulunuyor, çünkü Büyük Teknoloji şirketlerinin avukatlarının yola çıktığı temel öncül, Amerikan Anayasasının, demokratik olarak seçilmiş yetkililerin, kararları önemli toplumsal sonuçlara yol açsa bile, özel teknoloji platformlarına müdahalesine izin vermediği iddiası.

Dava ilerledikçe ve tartışmalar ortaya çıktıkça, bir dizi ilginç ve tuhaf soru gündeme geldi. Örneğin, Facebook’un hizmetlerini ırksal veya dini olarak ayrımcılığa göre verme veya çocukları bağımlı hale getiren hizmetler oluşturma konusunda Birinci Maddeden kaynaklı bir hakkı var mı? Şirketin avukatı Paul Clement’e göre cevap “Evet.”

Bir başka örnek: Google, siyasi anlaşmazlık nedeniyle Tucker Carlson veya Rachel Maddow’un Gmail hesabını silebilir mi? Şirket avukatına göre cevap yine “Evet.” 

Bir başka örnekte, Yargıç Neil Gorsuch, Gmail gibi teknoloji şirketlerinin, şirketlerin kabul etmediği ırk, siyaset ve din gibi konulardaki e-postaları ve özel doğrudan mesajları silip silemeyeceğini sordu. Clement, bunun ‘eşit koruma’ maddesinin nasıl uygulandığına bağlı olarak karara bağlanması gerektiğini, fakat ‘bu meselenin [de] özünde editoryal kararları içerdiğini’ söyledi.

ACLU, mahremiyet çalışan hukuk profesörleri, Etsy gibi firmalar, tarihçiler, sivil haklar grupları, ABD Ticaret Odası ve General Stanley McChrystal gibi ulusal güvenlik uzmanları gibi çeşitli üçüncü taraflar da Büyük Teknoloji şirketlerine destek çıktı.

Argümanlar ve karşı argümanlar: Kamusal alan masaya yatırıldı

Florida Başsavcısı Henry Whitaker, sosyal medya platformlarının sansür politikalarını ‘tutarsız bir şekilde’ uygulama ve belirli kullanıcıları platformdan çıkarma veya sansürleme konusunda Birinci Madde hakkına sahip olmadığını savunarak davasını ortaya koydu. 

Whitaker, sosyal medya platformlarının ‘kendilerini ifade özgürlüğü için tarafsız forumlar olarak pazarlayarak’ başarıya ulaşmasına rağmen, artık ‘çok farklı bir tondan konuştuklarını’ savundu.

Whitaker, “Sitelerinde barındırdıkları her şeyi sansürlemek için geniş bir Birinci Madde hakkına sahip olduklarını iddia ediyorlar, bunu yaparken tüketicilere kendi temsilleriyle çelişse bile. Fakat Birinci Maddenin tasarımı, konuşmanın bastırılmasını önlemektir, onu etkinleştirmek değil,” dedi.

Baş Yargıç John Roberts ise endişe duymaları gereken ilk şeyin ‘modern kamusal alanı’ eyaletin düzenlemesi gerektiği olup olmadığını sorguladı. Whitaker ise cevap olarak, büyük işletmelerin konuşmacıları susturma gücüne sahip olması nedeniyle, eyaletlerin fikirlerin özgürce yayılmasını sağlamakta çıkarları olduğunu savundu.

Teksas Başsavcısı Aaron Nielson da ‘milyarlarca insanın konuşmasına pasif bir şekilde ev sahipliği yapan platformların kendileri konuşmacılarsa ve ayrımcılık yapabiliyorsa, konuşulacak bir kamusal alan olmayacağını’ savundu.

Yargıçların kafası karışık

Davaya bakan Yüce Mahkeme yargıçlarının ise ‘ifade özgürlüğü’ meselesiyle nasıl başa çıkacağı hâlâ muamma.

Örneğin Yargıç Gorsuch, ‘gençleri bağımlılığa veya intihara, depresyona ve bu tür şeylere çekmek için özel olarak tasarlanmış algoritmaların’ ifade özgürlüğü kapsamında olup olmadığını ve bu nedenle devlet tarafından düzenlenip düzenlenemeyeceğini sordu.

Avukat Clement’in cevabı, bunları devletin düzenleyemeyeceği yönündeydi.

Yargıç Barrett, büyük teknoloji firmalarının dine dayalı olarak kullanıcıları yasaklayıp yasaklayamayacağını sordu. Yine, cevap evetti: Eğer Google, platformunda yalnızca Katoliklerin bulunmasına izin vermek istiyorsa, ‘Protestanların Katolik partisine girmesine izin vermemek’ için bir Birinci Maddeye dayalı hakkı vardı.

Regülasyon karşıtlığında Jim Crow esintileri

Teknoloji şirketlerinin ‘devlet müdahale edemez’ argümanının izi, ABD’deki Sivil Haklar hareketi ve buna yönelik muhfazakâr tepkiye kadar götürülebilir.

1964 Sivil Haklar Yasası ve buna karşı çıkan Yale Üniversitesi’nin ‘efsanevi’ hukuk profesörü Robert Bork’un adı bu nedenle yeni dava ile birlikte tekrar gündeme geldi. Bork, sivil haklar hareketinin ırksal ayrımcılığa karşı mücadelesi ile ilgili olarak, ırksal ayrımcılığın ‘özelleştiği’ müddetçe savunulabileceği yargısında bulunmuştu.

Bork’un ırksal ayrımcılığı savunan The New Republic makalesi o kadar tartışma yaratmıştı ki, Güneyli köle sahiplerinin torunları memnuniyetlerini gizleme gereği duymamıştı; hatta, Güney Carolina’lı bir banker, Bork’a bir mektup yazarak, ‘Yale’de bir Goldwater adamına sahip olmanın kendileri için çok cesaret verici’ olduğunu söylemişti. Barry Goldwater, Arizona’nın efsanevi muhafazakâr senatörünün adıydı.

The New Republic editörleri ise, Bork’un yasal görüşlerine karşı sağlam bir argüman sunuyorlardı: Tüm aksi iddialara rağmen, çağlardan beri, özel mülkiyet sahipleri bazı kamusal dayatmalar çerçevesinde işlerini görebilirdi. Örneğin İngiliz örfi hukukunda, bir hancı, ayık ve düzenli olmak kaydıyla, tüm müşterileri kabul etmekle mükellefti. ABD’deki Güneyli işletmeler ve Bork ise, özel mülkiyet hukukunu kötüye kullanıyor ve kamusal zorunluluklardan tam muafiyet talep ediyorlardı.

Bork, makalesinde ırkçılığı görünşte savunmuyordu; onun kişisel fikrine göre ırkçılık ‘iğrenç’ti. Ama püf noktası burası değildi: Ona göre, devletin, iş adamlarının özel mülklerini kullanma şartlarını dikte etmede hiçbir rolü yoktu. 

Güneyli mülkiyet hakkı neoliberal finansallaşma ile birleşirse…

Yale profesörü aslında, Amerikan İç Savaşı esnasında, Atlantik’in iki yakasındaki kölelik savunucularının argümanlarını tekrar ediyordu. Güneyli köle sahipleri ve destekçileri, kölelerinin kendi özel mülkleri olduğunu söyleyerek, özel mülkiyete yönelik devlet müdahalesinin liberalizmin temel ilkesine aykırı olduğunu savunuyorlardı.

Amerikan İç Savaşı’nı kölelik karşıtı Kuzeyli cumhuriyetçiler kazansa da, savaştan hemen sonra Güney ile uzlaşmaya gidildi ve buradaki beyaz toprak sahiplerine ırksal ayrımcılık uygulama hakkı verildi. ‘Jim Crow yasaları’ olarak bilinen bu yasalar, Güneyde ırksal ayrımcılığı pekiştirirken, siyahiler örneğin otobüslere veya otellere beyazlarla birlikte giremez hale gelmişti.

‘Jim Crow’ ifadesinin kökeni, ilk kez 1828’de, beyaz aktör Thomas D. Rice tarafından siyah suratlı bir şarkı ve dans karakteri olan ‘Jump Jim Crow’a atfediliyor. Rice’ın şöhretinin bir sonucu olarak, Jim Crow 1838’de ‘Zenci’ anlamına gelen aşağılayıcı bir ifade haline gelmişti. Güney yasama organları, 19. yüzyılın sonunda Afrikalı Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığı yasalarını kabul ettiğinde, bu yasalar ‘Jim Crow yasaları’ olarak tanındı.

1964’te federal düzeyde ırksal ayrımcılık uygulamasına son verilse de bu argümanların güçlü bir siyasi etkisi olmaya devam etti. Güney, kamu hizmeti kurallarını ve tekelcilik karşıtı kuralları her zaman desteklemişti, çünkü Güneyliler bu yasal araçları Kuzey sermayesinin ezici gücü üzerindeki kontroller olarak gördüler.

Bork, 1960’lı yıllarda iktisadi olarak da, büyük şirketler karşısında küçükleri koruyan tekel karşıtı yasalara karşı çıkarak bunların ‘verimsiz’ ve tüketicilere zararlı olduğunu savunmuştu. Fortune dergisindeki yazısının ardından Bork, büyük şirketler tarafından el üstünde tutulmaya başlanmış ve cezbedici ücretlerle ‘araştırma’ fonlarına erişim sağlamıştı.

Neoliberal dönemle birlikte hız kazanan deregülasyon eğilimi, hem tekel karşıtı küçük şirketleri hem de Güneyli beyaz mülk sahiplerini ‘devlet [müdahalesi] karşıtı’ bir düzlemde siyasallaştıracak ve bunlar, dönemin aşırı finansallaşmasının kuralsızlaşma isteği ile ortaklaşacaktı.

Ama işin garibi, Bork’un tezleri liberal solu da etkileyecekti. Sermayenin yoğunlaşması ve tekelleşme eğiliminde bir sorun görmeyen Bork, iktisadi uzmanlığı severken, popülizmi ve küçük işletmeciliği sevmiyordu. Bork için bu, tüketici hakları meselesiydi ve tam da bu nedenle tekellerin fiyat kontrollerine gitmesini de onların mülkiyetten doğan hakları olarak gördüğünü yazıyordu.

Dolayısıyla, fiyat kontrollerinin her türlüsü artık yasaldı, cinsiyet ve ırk ayrımına dayalı olanları hariç. Bunun önünde bir engel olup olmadığı, Yüce Mahkeme’deki dava ile birlikte açıklığa kavuşabilir. Ama Büyük Teknoloji’nin savunmasında, Bork’un Sivil Haklar karşıtı ve tekel yanlısı akıl yürütmesinin izi rahatça sürülebilir.

Amerika

Michigan Senato yarışında El-Sayed ve Rogers son kez karşılaştı

Yayınlanma

Michigan’daki kritik Senato koltuğu için yarışan Demokrat Abdul El-Sayed ile Cumhuriyetçi Mike Rogers son münazarada karşı karşıya geldi. Kamuoyu yoklamalarında El-Sayed az farkla önde seyrederken tahmin modelleri Demokrat adaya yüzde 67 kazanma şansı veriyor.

ABD Senatosu’ndaki çoğunluğu belirleme potansiyeli taşıyan Michigan eyaletinde, Demokrat aday Abdul El-Sayed ile Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers ikinci ve son televizyon münazarasında karşı karşıya geldi.

Emekliye ayrılan Demokrat Senatör Gary Peters’ın boşalttığı koltuk için yarışan eski Wayne County sağlık yetkilisi El-Sayed ile eski Temsilciler Meclisi üyesi Rogers, ay başında yapılan ilk karşılaşmaya kıyasla daha sakin geçen oturumda siyasi geçmişleri ve bağlılıkları üzerinden keskin hatlar çizdi.

Kamuoyu yoklamaları El-Sayed’in az farkla önde olduğunu gösterirken, Decision Desk HQ tahminleri Demokrat adayın seçimi kazanma ihtimalini yüzde 67 olarak hesaplıyor.

Adaylar Müslüman Kardeşler suçlamaları üzerinden tartıştı

Münazarada Cumhuriyetçi Rogers, rakibi El-Sayed’i yeniden Müslüman Kardeşler teşkilatıyla ilişkilendirmeye çalıştı.

El-Sayed’in kampanyasına Hamas ve Hizbullah’ı destekleyen isimlerden bağış geldiğini öne süren Rogers, “Müslüman Kardeşler tarafından satın alınmak sorun değil mi? Birleşik Devletler Senatosu’na gidecekseniz bilmemiz gerekiyor: Amerika’nın yanında mısınız yoksa denizaşırı ülkelerdeki bu terör gruplarının mı?” diye sordu.

El-Sayed ise Cumhuriyetçi rakibinin anayasaya bağlılığını sorgulamasını sert sözlerle eleştirdi.

Hiçbir zaman parçası olmadığı bir örgütle sürekli ilişkilendirilmeye çalışıldığını belirten El-Sayed, “Bunun hiçbir mantığı yok ve Mike, anayasaya olan sadakatimi sorgulaman senin seviyenin gerçekten çok altında kalıyor” dedi.

Seçim sürecinde Rogers cephesi, Müslüman Kardeşler bağlantılı kişilerden El-Sayed’e yapılan bağışlara işaret ederek Demokrat adayın örgüte destek sözü verdiğini iddia etti.

The New York Times haberine göre El-Sayed, teşkilat mensubu olan Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin seçilmesinin ardından 2012 yılında “medya ve polisin tasfiyesini” destekleyen bir açık mektuba imza attı. Demokrat aday, eski Başkan Donald Trump’ın geçen yıl terör örgütü listesine aldığı Müslüman Kardeşler ile bağını reddediyor.

Amerika’yla ve Amerikalı olmakla gurur duyduğunu vurgulayan El-Sayed, “Hepimize dilediğimiz gibi ibadet etme hakkı tanıyan anayasamızla gurur duyuyorum. Bunu sorman bence gerçekten utanç verici” ifadesini kullandı.

Rogers ile Trump arasındaki mesafe tartışma yarattı

Rogers, düşük kamuoyu onay oranlarına sahip Trump ile arasına mesafe koyma çizgisini münazarada da sürdürdü. Daha önce İran savaşına ve Trump’ın Kanada ile girdiği ticaret savaşına derhal son verilmesi çağrısında bulunan Rogers, Kanada gümrük vergilerinin “iyi düşünülmediğini” dile getirdi.

El-Sayed ise Trump’ın Rogers’a verdiği desteği kampanyanın merkezine yerleştirmeye çalıştı.

Trump’ın pazar günü Michigan’a yapacağı ziyareti hatırlatan El-Sayed, “Donald Trump buraya gelip senin için miting yapmadan bu yarışı kazanamazsın. Gelmesi için ona bu yüzden yalvardın” diye konuştu.

El-Sayed, izleyicilere “MAGA tombalası” oynamalarını önererek Trump destekçilerinin dikkat dağıtmak amacıyla sürekli hazır sloganlar kullandığını öne sürdü.

Rogers bu suçlamaya tepki göstererek rakibinin yalnızca Trump’a odaklandığını savundu.

Rogers, “Tombala oyunu, son 30 dakikada verdiği her yanıta kaç kez Trump kelimesini sıkıştırdığı üzerinden oynanmalı; bu gülünç” diyerek yarışın Michigan için en doğru yolu seçmekle ilgili olduğunu kaydetti.

Rogers ılımlı Demokrat seçmene seslendi

Rogers kapanış konuşmasında, Demokrat Parti ön seçiminde ılımlı çizgideki Temsilciler Meclisi üyesi Haley Stevens’ı destekleyen seçmenlere yöneldi.

Stevens’ı tercih eden ve El-Sayed’i “fazla aşırı” bulan seçmenlere seslenen Rogers, “Bizim yanımızda size de yer var” çağrısında bulundu.

El-Sayed, ABD’nin İsrail politikasının belirleyici olduğu çekişmeli ağustos ön seçiminde Stevens’ı yalnızca bir puan farkla mağlup etmişti.

Sahada “Mike Rogers İçin Demokratlar” adıyla bir koalisyon kuran Cumhuriyetçi aday, rakibini Amerika Demokratik Sosyalistleri grubuyla ilişkilendirmeye çalıştı. El-Sayed bu grubun üyesi olmasa da Herkes İçin Sağlık Sigortası (Medicare for All) gibi kuruluşun desteklediği politikaları savunuyor.

Eyalet genelinde El-Sayed’in politikalarını aşırı bulan çok sayıda yetkili olduğunu savunan Rogers, “Lafı gediğine koymakta çok başarılı ama mesele siyasete ve politikalara gelince o kadar iyi değil” dedi.

Okumaya Devam Et

Amerika

Peter Thiel’dan Trump’a İran tepkisi: “Bu savaşı başlatmamalıydık”

Yayınlanma

Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelen bağışçılarından ve Palantir’in kurularından olan Peter Thiel, basına sızan konuşmasında ABD’nin İran’a yönelik askeri müdahalesini eleştirerek bu savaşa hiç girilmemesi gerektiğini söyledi. Trump’a desteğini sürdürdüğünü belirten Thiel, Uluslararası Ceza Mahkemesi tehdidinin yönetim üzerinde baskı kurduğunu savundu.

Milyarder teknoloji yatırımcısı Peter Thiel, ABD’nin İran ile yürüttüğü savaşa şüpheyle yaklaştığını ve bu askeri hamlenin hiç başlatılmaması gerektiğini söyledi.

Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelen bağışçıları arasında yer alan Thiel’ın bu çıkışı, onu Başkan Donald Trump ile dış politikanın en kritik kararlarından birinde karşı karşıya getirdi.

Thiel’ın 12 Ekim’de basına kapalı bir etkinlikte yaptığı konuşmanın ses kaydına Politico bünyesindeki Decoded ulaştı.

Kongre’deki çoğunluğunu korumaya çalışan Cumhuriyetçi Parti için ara seçimlere iki haftadan az bir süre kala kaydedilen bu sözler, ünlü yatırımcının İran savaşına dair kamuoyuna yansıyan en açık değerlendirmesi niteliğini taşıyor.

İran’a yönelik savaşa kuşkuyla baktığını belirten Thiel, “Bunu yapmamalıydık, yapılan çok fazla hata oldu” dedi.

Thiel konuşmasında, “Belki de yeterli sert gücümüz yok, belki de yumuşak güç savaşını kaybedeceğiz” ifadesini kullandı.

Konuşmanın tamamında neo-con’lara ve Ortadoğu’daki savaşlara kesin biçimde karşı olduğunu dile getiren Thiel, İran savaşına yönelik eleştirilerine rağmen Trump’a desteğini sürdürdüğünü vurguladı ve başkanı korumak istediğini ima etti.

Buna rağmen dile getirdiği itirazlar, bugüne kadar Trump’ın en sıkı müttefiklerinden birinin söz konusu çatışmaya dair derin endişelerini açığa vuran en somut örneklerden biri oldu.

ABD ve İsrail, ara seçimlerin ardından İran’ı vurmayı planlıyor

Uluslararası Ceza Mahkemesi uyarısı

Söz konusu ifadeler, Thiel’ın sonbahar başından bu yana Nashville’de sürdürdüğü ve Decoded tarafından takip edilen konferans dizisinde dile getirildi.

Son oturumda Uluslararası Ceza Mahkemesinin denetimsiz gücüne dair kapsamlı uyarılarda bulunan Thiel, George W. Bush döneminin kilit isimleri Donald Rumsfeld ve Dick Cheney’nin geçmişteki açıklamalarına atıfta bulundu.

Cheney ailesinin sergilediği Trump karşıtlığını Uluslararası Ceza Mahkemesine şirin görünme ve yargılanmaktan kaçınma çabası olarak okuduğunu belirten Thiel, bu hamle için muhtemelen çok geç kalındığını söyledi.

Thiel, mahkemenin tutuklama emri tehdidinin, İran’daki savaşı sürdürmeye çalışan Trump yönetiminin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallandığından şüphelenmeye başladığını kaydetti.

Thiel, 7 Ekim Aksa Tufanı’nın ardından 2024 başında İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile yaptığı görüşmeye de değindi. Görüşmede Gazze’deki planlarını sorduğu Netanyahu’nun kendisine, “Orayı öylece Dresden’e çeviremem” yanıtını verdiğini aktardı.

Netanyahu’nun bu ifadesiyle, İkinci Dünya Savaşı sırasında Müttefik güçlerin yaklaşık 25 bin kişinin ölümüne yol açan Alman kenti Dresden bombardımanına gönderme yaptığı belirtildi.

Büyük teknoloji yatırımcıları arasında 2016’da Trump’ı ilk destekleyen ve aynı yıl Cumhuriyetçi Parti Ulusal Kongresi’nde konuşma yapan Thiel, 2022’deki Senato yarışında şimdiki Başkan Yardımcısı JD Vance’i destekleyen siyasi eylem komitelerinin de en büyük mali destekçisiydi.

Okumaya Devam Et

Amerika

Casuslukla suçlanan Suudi OpenAI mühendisine mahkemeden tahliye engeli

Yayınlanma

OpenAI ofisine dinleme cihazı yerleştirmekle suçlanan Suudi mühendis Abdulrahman Alfozan’ın kefalet talebi, savcılığın sunduğu kaçma riski gerekçesiyle reddedildi. Mahkeme, Suudi Arabistan Konsolosluğunun sunduğu sınırsız kefalet teklifini geri çevirirken yıllık 385 bin dolar maaşlı mühendisin kraliyetle mesajlaştığı tespit edildi.

Yapay zeka devi OpenAI ofislerine dinleme cihazı yerleştirmekle suçlanan Suudi Arabistan vatandaşı çalışan Abdulrahman Alfozan, savcılığın kaçma şüphesi ve Suudi kraliyet ailesiyle üst düzey temaslarına dair sunduğu kanıtların ardından cezaevinde kalacak.

Financial Times gazetesinin haberine göre ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki federal mahkeme, Suudi Arabistan konsolosluğunun kefalet için sunduğu ve yargıcın “açık çek” olarak tanımladığı teklife rağmen 35 yaşındaki Alfozan’ın tahliye talebini reddetti.

ChatGPT’nin geliştiricisi OpenAI, San Francisco’daki merkez ofisinde yer alan bir yönetici toplantı odasında tuvalet kağıdına sarılmış bir ses kayıt cihazı tespit etti. Bu gelişmenin ardından Suudi Arabistan vatandaşı mühendis, ekim ayında FBI tarafından gözaltına alındı.

Vaka, küresel yapay zeka yarışında avantaj yakalamak isteyen yabancı hükümetlerin öncü teknoloji şirketlerini sanayi casusluğu hedefi haline getirdiğine dair Silikon Vadisi’ndeki kaygıları yeniden alevlendirdi.

Savcılık makamı, “Sanık OpenAI toplantılarını ister kişisel kazanç sağlamak, ister yabancı bir devlete yardım etmek, isterse her iki amaçla kaydetmek istemiş olsun; eylemi suç teşkil ediyor. Bu da Silikon Vadisi’ndeki yenilikçilik ortamı için bir tehlike, ulusal güvenlik için ise bir endişe kaynağıdır” değerlendirmesinde bulundu.

Duruşma öncesinde Alfozan’ın Suudi Arabistan ile kurduğu kişisel ve ticari bağlara dikkat çeken hükümet avukatları, sanığın “yabancı bir hükümetten kayda değer destek” gördüğünü savundu.

Dava dosyasına yansıyan ayrıntılara göre Alfozan, en azından geçen yıldan bu yana Suudi kraliyet ailesinin ismi açıklanmayan bir üyesiyle WhatsApp üzerinden sık sık mesajlaştı.

Söz konusu yazışmalarda, kraliyet mensubunun Alfozan’ı krallıkta başlatılan yeni bir yapay zeka girişimine dahil etme girişimleri yer aldı.

Kraliyet ailesi üyesi, mayıs ayında bilgisayar mühendisine “Suudi Arabistan’ın sana ABD’den daha çok ihtiyacı var” mesajını gönderdi. Alfozan ise bu mesaja onay anlamına gelen “100” yanıtını iletti.

Dava dosyasında Alfozan’ın, şirketteki hisse hak ediş süresi dolana kadar OpenAI’dan ayrılmayacağını belirttiği kaydedildi.

İkili arasındaki en son WhatsApp yazışmasının ise Alfozan’ın gözaltına alınmasından dört gün önce, 5 Ekim’de gerçekleştiği aktarıldı.

Savcılık sanığın kaçma ihtimali üzerinde duruyor

Mahkeme kayıtları, mühendisin gözaltına alınmasından bir gün sonra eşi ve oğlunun Katar’a uçtuğunu gösteriyor.

Belgelere göre bu uçuş, Suudi bir askeri yetkilinin ayırtıp ödediği tek yön business class biletle gerçekleşti.

Alfozan’ın avukatları ise uçak biletinin parasını eşinin bacanağının kendi kaynaklarıyla ödediğini savundu.

Savcılık bu iddiaya karşı çıkarak, Suudi konsolosluğunun da Alfozan’ın ailesi için başka bir uçuş ayarladığını ancak bu rezervasyonun sonradan iptal edildiğini bildirdi.

Suudi Arabistan Konsolosluğu ayrıca kefalet bedeli için herhangi bir üst sınır belirtmeksizin tüm tutarı karşılama teklifinde bulundu.

Sulh Ceza Hakimi Alex G Tse, duruşmada bu teklifi defalarca “açık çek” olarak niteledi.

Sanığın ABD dışına çıkması durumunda davanın fiilen düşeceğini vurgulayan Yargıç Tse, “Suudi Arabistan’ın suçluları iade etmeme konusundaki tutumu son derece net. ABD hükümetinin çıkarlarını koruyacaklarına dair bana nasıl bir güven verebilirler?” dedi.

Yargıç Tse, Alfozan’ın Suudi Arabistan’a dönmesi halinde bağlılığı nedeniyle “büyük ödüllerle karşılanabileceğini” dile getirdi. Suudi hükümetinin, ABD’de gözaltına alınan vatandaşlarının kefalet ve hukuki masraflarını karşıladığı biliniyor.

Savunma makamı casusluk suçlamalarını reddetti

Alfozan’ın avukatları, konsolosluğun teklifi yerine sanığın Charles Schwab bünyesindeki 1 milyon dolarlık kişisel yatırım hesabının kefalet teminatı olarak kabul edilmesini önerdi.

Savcılık verilerine göre Alfozan’ın OpenAI’daki yıllık maaşı 385 bin dolardı ve kendisine 2,2 milyon dolarlık hisse paketi tanımlanmıştı.

San Francisco’daki mahkeme salonuna turuncu cezaevi kıyafeti, beyaz spor ayakkabılar ve yargıcın karşısına geçtiğinde çıkardığı bir maskeyle gelen Alfozan hakkındaki suçlamaları avukatı reddetti.

Savunma avukatı William Pernick duruşmada, “Bu beyefendi bir turist değil. Hükümetin kurgusu, onu Amerikan teknolojisini çalmak için buraya yerleştirilmiş yabancı bir sızma unsuru gibi göstermekten ibaret” diye konuştu.

Müvekkilinin göçmenlerin bu ülkedeki hayali olan ABD vatandaşlığını almaya yalnızca birkaç hafta uzaklıkta olduğunu söyleyen Pernick, evinde bulunan kayıt cihazlarının internetten temin edilebildiğini kaydetti.

Pernick, OpenAI’ın çalışanları kod yazımı için bu cihazları kullanmaya teşvik ettiğini öne sürdü.

Avukat ayrıca evdeki kayıt cihazlarından birinin kedinin kum kabını izlemek amacıyla kullanıldığını savundu.

Pernick, OpenAI’ın Alfozan’ın Suudi Arabistan ile olan bağlantılarını desteklediğini ve bunlardan fayda sağladığını da sözlerine ekledi.

Sözlü iletişimi hukuka aykırı şekilde dinlemek veya dinlemeye teşebbüs etmekle suçlanan Alfozan, suçlu bulunması halinde yasa gereği beş yıla kadar hapis cezasıyla karşı karşıya kalabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English