Diplomasi
AGİT gözlemcileri Ermenistan seçimlerindeki ihlalleri açıkladı

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı gözlem misyonu, Ermenistan’da yapılan parlamento seçimlerinin ardından yayımladığı ön raporda, Başbakan Nikol Paşinyan’ın seçim kampanyası sürecinde muhalefete yönelik tehditlerde bulunduğunu bildirdi. Raporda ayrıca seçim kampanyası söylemlerinin çatışmacı bir nitelik taşıdığı, kamu yayıncısının iktidar lehine taraflı yayın yaptığı ve seçim sürecine Rusya tarafından baskı uygulandığı belirtildi.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gözlem misyonu, Ermenistan’da gerçekleştirilen parlamento seçimlerinin ardından hazırladığı ön raporda, Başbakan Nikol Paşinyan’ın seçim kampanyası sürecinde muhalefete yönelik tehditlerde bulunduğunu bildirdi.
Teşkilatın internet sitesinde yayımlanan raporda, hem iktidar partisinin hem de muhalefetin açıklamalarının seçim dönemindeki çatışmacı söylemleri körüklediği kaydedildi.
Raporda, seçim kampanyası dönemindeki hitabetin sıklıkla çatışmacı bir karakter sergilediği ifade edildi.
Belgede, bazı durumlarda Başbakanın muhalif adayları kamuoyu önünde soruşturmalar yürütmekle ve şirketlerini kamulaştırmakla açıkça tehdit ettiği, bazı kamulaştırma prosedürlerinin ise seçim kampanyası başlamadan önce fiilen yürürlüğe konduğu aktarıldı.
AGİT raporunda, bazı muhalif figürlerin de iktidardaki Sivil Sözleşme partisinin zafer kazanması durumunda çok sayıda Azerbaycan vatandaşının Ermenistan’a yerleştirileceğine dair asılsız iddialarda bulunduğu vurgulandı.
Gözlemcilerin aktardığı verilere göre, bazı Avrupa Birliği ve ABD liderlerinin Paşinyan’a kamuoyu önünde destek vermesi, muhalefet partilerinin çoğunluğu tarafından iktidar partisi lehine yapılan bir dış müdahale olarak algılandı.
Raporda ayrıca, 5 Haziran tarihinde Paşinyan’ın hitabının ardından muhalefetteki Cumhuriyet partisinin Merkezi Seçim Komisyonuna başvurarak, bir diğer muhalif oluşum olan Güçlü Ermenistan partisinin aday listesinden çıkarılmasını talep ettiği bilgisine yer verildi.
Başvuruda, seçmenlerin satın alındığı, seçim kampanyası harcama sınırlarının aşıldığı, parti lideri ile aday listesi başkanının çift uyruklu olduğu ve tescil için sunulan belgelerde sahtecilik yapıldığı öne sürüldü.
Belgede, Merkezi Seçim Komisyonunun bu şikayeti açık oturumda ele aldığı, her iki partiye de sözlü argümanlarını sunma fırsatı tanıdığı ancak belirtilen gerekçelerin hiçbirinin kanıtlanamaması nedeniyle şikayetin oy birliğiyle reddedildiği belirtildi.
Bununla birlikte AGİT misyonu, seçimler öncesinde medya kuruluşlarının faaliyetlerinde de ihlaller tespit etti. Mülkiyeti Ermenistan hükümetine ait olan Ermenistan Kamu Televizyonunun, haber bültenlerinde iktidar partisi lehine belirgin bir taraflılık sergilediği ve ağırlıklı olarak olumlu bir ton kullandığı kaydedildi.
Buna karşılık Güçlü Ermenistan, Ermenistan İttifakı ve Müreffeh Ermenistan partilerine yönelik yayınların ağırlıklı olarak olumsuz bir tonda sunulduğu ifade edildi. Benzer eğilimlerin FreeNews televizyon kanalı ile Armtimes haber portalında da gözlemlendiği aktarıldı.
Teşkilat gözlemcileri, seçim kampanyası sürecine Rusya tarafından uygulanan baskıların da eşlik ettiğini beyan etti.
Ermenistan’da parlamento seçimleri 7 Haziran tarihinde gerçekleştirilmiş ve Paşinyan’ın liderliğindeki Sivil Sözleşme partisi oyların yüzde 49,81’ini almıştı.
Paşinyan, Merkezi Seçim Komisyonu henüz oyların yüzde 20’sini işlemeden önce partisinin zaferini ilan etmiş ve tek başına hükümet kurma niyetinde olduklarını duyurmuştu.
Güçlü Ermenistan partisinin lideri, iş insanı Samvel Karapetyan ise oy verme işleminin tamamlanmasının ardından yaptığı açıklamada, parti destekçilerinden 100’den fazla kişinin gözaltına alındığını belirtmişti.
Moskova yönetimi ise Ermenistan’daki seçimlerde demokratik usullerin ihlal edildiğini bildirdi.
Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Mevcut Ermeni yönetiminin tipik tarzını yansıtacak şekilde, kovuşturmaların yalnızca cumhuriyet için hayati önem taşıyan Rusya ile ittifakın güçlendirilmesini savunan siyasi güçlere yönelmiş olması da göstergedir” ifadelerini kullandı.
Diplomasi
ABD ve müttefikleri, çok cepheli tatbikatlarla Çin’in etrafında güç gösterisi yapıyor

Analistler, Çin’in çevresinde yapılan neredeyse eş zamanlı tatbikatların, müttefiklerin bölgesel güvenlikte daha büyük rol oynamasını sağlayan ABD stratejisindeki bir değişimi yansıttığını söylüyor.
Japonya bu ayın başlarında Filipinler’in en kuzeydeki eyaletinde paraşüt tatbikatları için seçkin hava indirme tugayının mensuplarını sessizce konuşlandırdığında, tatbikat iki taraftaki yetkililer tarafından da güçlü biçimde kamuoyuna duyurulmadı.
Batanes eyaletindeki Batan Adası’nda yapılan tatbikatlar, Filipin ve ABD deniz piyadelerinin ortak ev sahipliğinde çarşamba gününe kadar süren ülke çapındaki Kamandag görevinin bir parçasını oluşturdu. Yaklaşık 2 bin askerin katıldığı tatbikat, hazırlık düzeyini, birlikte çalışabilirliği ve istihbarat paylaşımını geliştirmeyi amaçlıyordu.
Ancak analistlere göre, söz konusu sessiz Batanes atlayışı, Asya genelinde neredeyse eş zamanlı biçimde yürütülen ve çoğu Amerikan öncülüğündeki dört diğer askeri tatbikatla birlikte ele alındığında, ABD’nin caydırıcılık stratejisinde ve “birinci ada zinciri” savunma politikasında yeni bir aşamaya işaret eden daha yüksek sesli bir eğilimin habercisi olabilir.
Tokyo ve Washington ayrıca salı gününe kadar Kyushu ve Okinawa’da Resolute Dragon 2026 tatbikatını yürütüyor. Tatbikata, Japonya’nın güneybatı adalarının savunmasına odaklanan 9 bin asker katılıyor.
Daha doğuda, Guam, Kuzey Mariana Adaları ve çevre sularda çarşamba gününe kadar sürecek Valiant Shield 2026’ya yaklaşık 10 bin personel katılıyor. Bu tatbikat, ABD ordusunun Typhon orta menzilli füze sisteminin ilk tatbikat konuşlandırmasına sahne oluyor.
Hawaii’de ise 31 ülkeden 25 binden fazla personel, 31 Temmuz’a kadar sürecek iki yılda bir düzenlenen Rim of the Pacific tatbikatına katılıyor. Tatbikat, denizcilik işbirliğini güçlendirmeyi ve “özgür ve açık Hint-Pasifik”i korumayı amaçlıyor.
Tayvan ise bu hafta Taoyuan’da, 100 bin askerin hızlı seferberliği test ettiği kendi iç Immediate Combat Readiness Exercise tatbikatını düzenliyordu.
ABD stratejisi
Gözlemciler, neredeyse eş zamanlı tatbikatların koordineli bir girişimi yansıtıp yansıtmadığı konusunda bölünmüş durumda. Ancak Lowy Enstitüsü’nde Güneydoğu Asya Programı Direktörü ve Asya Güç Endeksi’nin lideri Hunter Marston, son operasyonlar dizisinin Washington’ın birinci ada zinciri politikasına verdiği önceliğe işaret ettiğini düşünüyor.
Birinci ada zinciri, Doğu ve Güney Çin denizlerinin doğu kenarını belirleyen ada yayını ifade ediyor. Bu yay, Japon takımadaları ve Ryukyu Adaları’ndan güneye, Tayvan ve Filipinler üzerinden Büyük Sunda Adaları’na uzanıyor. Pekin’in, iddialı bir deniz stratejisi yoluyla bu sularda hâkimiyet kurmaya çalıştığı yaygın biçimde düşünülüyor.
Marston, This Week in Asia’ya yaptığı açıklamada, “Amerika Birleşik Devletleri Pasifik Komutanlığı açısından, ABD’nin birinci ada zinciri boyunca müttefiklerinin güvenliğine bağlılığı kutsaldır,” dedi.
Marston, kritik deniz koridorları boyunca rakiplerin deniz ve hava kontrolünü engellemenin Asya’da uzun süredir Amerikan güvenliğinin temel hedeflerinden biri olduğunu söyledi. 2026 Ulusal Savunma Stratejisi’nin de Pasifik’te Washington’ın birincil hedefi olarak engellemeyi tanımladığını belirtti.
“ABD, Japonya’nın daha fazla birlikte çalışabilirlik geliştirmesini ve daha aktif bir güvenlik rolü üstlenmesini teşvik etti. Dolayısıyla bu, Trump yönetiminin yük paylaşımına yaptığı vurguyla uyumlu,” dedi.
Araştırmaları uluslararası ilişkiler ve Doğu Asya jeopolitiğine odaklanan Britanya’daki University of Central Lancashire’dan siyaset analisti Sylwia Monika Gorska, erişimi önlemeden dağınık noktalarda sürdürülebilir operasyonel kontrole doğru bir kayma tespit etti. Ona göre bu değişim, mevcut ABD ve müttefik kuvvet geliştirme süreçlerine de yansıyor.
“Sürekli deniz ya da hava kontrolüne yoğunlaşmak yerine, son tatbikatlar kuvvetleri tespit etme, hedefleme, takviye etme ve sürdürebilme kabiliyetini korumaya odaklanıyor,” dedi.
Gorska, tatbikatların gelecekteki çatışmaların sürekli kesinti altında yaşanacağı varsayımını yansıttığını savundu. Bu durumda deniz kontrolü ve hava üstünlüğü, tüm bir harekât sahasında sürekli olmaktan ziyade geçici, yerel ve çekişmeli olacaktır.
Tayvan’ın en zorlu ihtimal olmaya devam ettiğini söyledi. Ancak Gorska’ya göre son ABD stratejisi bunu tek planlama senaryosu olarak ele almıyor; bunun yerine odak, müttefiklerin bölgesel güvenlikte daha büyük bir pay üstlenmesini sağlarken birinci ada zinciri boyunca engelleme yoluyla caydırıcılığa kayıyor.
Gorska, “Daha önemli değişim, planlama varsayımında… ABD planlaması giderek, tırmanmanın yeri, ölçeği ve yönünün önceden öngörülemeyeceğini varsayıyor,” dedi. “Dolayısıyla amaç, ittifakı tek bir senaryo için optimize etmekten ziyade farklı ihtimallerde uygulanabilir kalacak askeri kabiliyetler geliştirmek.”
Singapur’daki S. Rajaratnam School of International Studies’te araştırma görevlisi olan Muhammad Faizal Bin Abdul Rahman, ABD’nin Hint-Pasifik’teki müttefiklerini askeri hazırlıklarını ve tatbikatlarını güçlendirmeye ittiğini söyledi.
“Ancak bu, ABD’nin bu tatbikatları koordine ettiği anlamına gelmez,” dedi ve ekledi: “Aksine, müttefikler de Çin’le süregelen gerilimler ve daha geniş jeopolitik belirsizlikler ortamında kendi ulusal çıkarlarıyla hareket ediyor.”
Uzmanlara göre Washington kendi üslerini ve kuvvetlerini hâlâ vazgeçilmez görüyor; ancak kabiliyet, erişim, personel ve siyasi kararlılık bakımından müttefiklerin daha fazla katkı sunmasını giderek daha fazla istiyor.
Asia Pacific Foundation of Canada’da araştırma ve stratejiden sorumlu başkan yardımcısı Vina Nadjibulla, “Dolayısıyla ortaya çıkan model, Japonya, Filipinler, Avustralya ve diğer ortakların tamamlayıcı kabiliyetler getirdiği ve daha geniş bir coğrafi alanda erişim sağladığı daha dağınık bir koalisyondur,” dedi.
Caydırıcılık ve yük paylaşımı
Pekin’ de ABD ve müttefiklerinin tatbikatlarına karşı kendi askeri faaliyetlerini artırdı. Liaoning uçak gemisi grubu, Filipinler ve Tayvan’ın doğusundaki sular dahil olmak üzere batı Pasifik’te gerçek atışlı tatbikatlar yürütüyor.
Faizal’a göre, ABD öncülüğündeki tatbikatlar, “Çin’le askeri bir çatışma durumunda muharebeye sahne olabilecek” yerlerde “caydırıcılık ve karşılık için operasyonel hazırlıkları” yansıtıyor.
Gorska ise çakışmanın tesadüfi olma ihtimalinin düşük olduğunu söyledi ve tatbikatların son yıllarda hız kazanan aynı ittifak geliştirme modelini izlediğine dikkat çekti.
Marston daha ölçülüydü: “Bunların stratejide herhangi bir değişimi yansıttığından emin değilim. Ancak kesinlikle derinleşen ağ temelli güvenlik işbirliğinin ve Japonya gibi ABD müttefiklerinin yük paylaşımına daha fazla vurgu yapmasının bir resmini ortaya koyuyor.”
Nadjibulla’ya göre kolektif mesaj açık: Caydırıcılık, tek ve büyük bir ABD varlığına daha az; bölge genelinde bir rakibin planlamasını karmaşıklaştırmak üzere tasarlanmış dağınık, dirençli ve birlikte çalışabilir bir koalisyona daha fazla bağlı olacak.
“Bunlar, ABD’nin esasen merkez-çevre tipi bir ittifak sistemini daha ağ temelli bir güvenlik mimarisiyle değiştirmeye çalıştığını gösteriyor,” dedi.
Diplomasi
‘Hürmüz’deki petrol şoku 1973 ambargosunu hatırlatıyor’

Hürmüz Boğazı’nda petrol ve doğalgaz akışı yeniden başlamış olsa da bu kritik su yolunun 100 günden fazla süreyle kapalı kalması küresel enerji piyasalarında tarihi bir dönüm noktasına işaret ediyor.
Reuters haber ajansının köşe yazarı Ron Bousso, kaleme aldığı analizde, mevcut durumun yaratacağı uzun vadeli etkileri, benzer bir tedarik şoku olan 1973 yılındaki Arap petrol ambargosunun sonuçlarıyla karşılaştırarak değerlendirdi.
Bousso, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan son krize atıfta bulunarak, “Hürmüz Boğazı’nda petrol ve doğalgaz akışı yeniden başlarken, hayati önemdeki su yolunun 100 günden fazla süreyle kapalı kalması küresel enerji piyasalarında bir dönüm noktası olduğunu kanıtlayabilir” ifadesini kullandı.
Yazara göre, 28 Şubat’ta başlayan ABD-İsrail ve İran arasındaki savaş sürecinde modern enerji sistemi dayanıklılık testinden geçti. Dünyadaki petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği boğazın kapanması, daha önce bir “felaket senaryosu” olarak görülüyordu.
Ancak esnek piyasa mekanizmaları, tanker rotalarının değiştirilmesi ve stokların kullanılmasıyla bu süreç başlangıçta yönetilebildi.
Yine de bu sürecin özellikle Asya pazarında ciddi sancılara yol açtığı görülüyor. Petrol ve doğalgaz ithalatının yüzde 60’ını Orta Doğu’dan karşılayan Asya ülkeleri, kriz döneminde mesai günlerini dörde indirmek, zorunlu evden çalışma sistemine geçmek ve hava ile kara yolu seyahatlerini kısıtlamak gibi acil durum önlemleri almak zorunda kaldı.
Bousso, küresel enerji piyasalarının bir nevi “zaman satın aldığını” belirterek, “Küresel envanterler tehlikeli derecede düşük seviyelere yaklaşırken, eğer boğaz açılmamış olsaydı piyasalar bir kırılma noktasına ulaşabilirdi” tespitinde bulundu.
“Enerji güvenliği maliyet dahil her şeyin önüne geçiyor”
Yaşanan bu büyük kriz, ithalatçı ülkeleri enerji stratejilerini kökten revize etmeye zorluyor. Bousso, günümüzün koşullarını 1970’li yıllarla karşılaştırarak, “Bugünün krizini Arap petrol ambargosuyla karşılaştırmak, önümüzdeki yolun daha karmaşık olacağını gösteriyor ancak kriz nihayetinde petrol çağının sonunun başlangıcı olabilir” değerlendirmesini yaptı.
1973 yılındaki krizde batılı ülkeler daha küçük araçlara yönelmiş, nükleer ve yerli kaynaklara yatırımı artırmıştı ancak fosil yakıtlardan tamamen vazgeçmemişti. Bugün ise fosil yakıtların karşısında çok daha rekabetçi ve hazır alternatifler bulunuyor.
Asya pazarında enerji güvenliği algısının tamamen değiştiğini vurgulayan Bousso, “Hürmüz’ün dersi, enerji güvenliğinin maliyet dahil her şeyin önüne geçtiğidir” dedi.
Bu kapsamda Hindistan ve Pakistan gibi ülkelerin Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) üyeleri ve Çin’i takip ederek yerli petrol rezervlerine yatırım yapmaya başlayacağını aktardı. Güney Kore’de ise nisan ayında Devlet Başkanı Lee Jae Myung’un alternatif tedarik zincirleri aranması, orta ve uzun vadeli endüstriyel yeniden yapılanmaya gidilmesi ve “plastiksiz ekonomi” hedefine geçilmesi çağrısında bulunduğunu hatırlattı.
“Sermaye zaten küresel düzeyde bu yeni enerji önceliklerini takip ediyor”
Orta Doğu’daki çatışmaların istikrarsızlaştırıcı etkisine rağmen, küresel enerji yatırımlarının bu yıl yüzde 5 artışla 3,4 trilyon dolara ulaşması bekleniyor.
Yatırımların çok büyük bir bölümü alternatif enerji kaynaklarına ve sistem dayanıklılığına gidiyor.
Bousso, bu dönüşümü rakamlarla ortaya koyarak, “Sermaye zaten küresel düzeyde bu yeni enerji önceliklerini takip ediyor” ifadesini kullandı.
IEA verilerine göre, 2026’nın ilk çeyreğinde elektrikli araç satışları Avrupa’da yüzde 30, Latin Amerika’da yüzde 75 ve Asya-Pasifik bölgesinde yüzde 80 artış gösterdi. Çin’in güneş paneli ihracatı ise Afrika’ya yüzde 120, Güneydoğu Asya’ya yüzde 150 oranında yükseldi.
Afrika’da 15 ülke sadece ilk çeyrekte, 2025 yılının tamamındaki toplam ithalatı geride bırakarak 400 milyon doların üzerinde güneş paneli ithal etti.
Petrol ve doğalgazın ulaştırma, tarım ve inşaat gibi sektörlerdeki ağırlığı nedeniyle kısa sürede tamamen devreden çıkması beklenmiyor.
Sanayi genişlemesi ve yapay zeka veri merkezlerinin artan elektrik ihtiyacı da gaz talebini destekliyor.
Ancak Bousso, geçen yüzyıl boyunca fosil yakıt kullanım yönünün her zaman yukarı doğru olduğunu hatırlatarak, Hürmüz krizinin bu yükseliş trendini kalıcı olarak tersine çevirebileceğini vurguladı.
Diplomasi
İtalya ve Fransa Rus askerlere vize yasağına karşı çıktı

Avrupa Birliği’nin hazırladığı 21’inci yaptırım paketi kapsamında Ukrayna’daki savaşa katılan eski Rus askerlerinin birliğe girişinin yasaklanması teklifi, İtalya ve Fransa’nın çekinceleriyle karşılaştı. Roma ve Paris, mevcut taslak metindeki ifadelerin tüm Rus vatandaşlarına yönelik genel bir seyahat yasağının önünü açabileceğinden endişe ediyor.
Avrupa Birliği (AB) üyesi iki ülke İtalya ve Fransa, Ukrayna’ya devam eden savaşta yer almış eski Rus askeri personelinin birliğe girişinin yasaklanmasına yönelik yaptırım teklifine karşı mesafeli bir tutum sergiledi.
Bloomberg’in diplomatik kaynaklara dayandırdığı haberine göre Roma ve Paris, AB’nin hazırladığı 21’inci yaptırım paketi kapsamında gündeme gelen bu öneriye şüpheyle yaklaşıyor. Kaynaklar, her iki ülkenin de işgale katılan kişilerin engellenmesi fikrine esasen karşı çıkmadığını, ancak mevcut taslakta yer alan ifadelerin tüm Rus vatandaşlarına yönelik genel bir giriş yasağının yolunu açabileceğinden endişe duyduğunu aktardı.
Hem İtalya hem de Fransa, bu tür hedefli kısıtlamaların yaptırım mekanizmaları yerine doğrudan vize politikaları aracılığıyla düzenlenmesi gerektiğini savunuyor. Bununla birlikte Avrupalı diplomatlar uygulamadaki zorluklara da işaret ediyor. Mevcut taslağa göre, üye devletlerin seyahat etmek isteyen kişilerden hangilerinin savaşa katıldığını, hangilerinin ise katılmadığını kendi imkanlarıyla tespit etmek zorunda kalacağı belirtiliyor.
Yaptırım paketinde uzlaşı arayışı sürüyor
Avrupa Komisyonu tarafından 9 Haziran’da sunulan ve AB ülkelerinin 26 Haziran’da ele alması beklenen 21’inci yaptırım paketi kapsamlı önlemler içeriyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in açıklamalarına göre paket, seyahat yasaklarının yanı sıra enerji, finans, kripto para birimleri, ticaret ve balıkçılık sektörlerine yönelik yeni kısıtlamaları da barındırıyor.
Our sanctions are working.
They are weakening the economic foundations of Russia’s war effort.
Today we double down.
With a 21st package.
Covering energy, banks & crypto, trade including fisheries and visa for Russian soldiers ↓ https://t.co/fTIkATOSfN
— Ursula von der Leyen (@vonderleyen) June 9, 2026
Ancak Bloomberg’in aktardığı bilgilere göre, vize konusunun haricinde de paket içinde tartışmalı başlıklar bulunuyor. Petrol fiyat tavanının dondurulması, Rus balık ürünlerinin ithalatına getirilecek kısıtlamalar ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) taşıyan gemilere yönelik yaptırımların kapsamının genişletilmesi gibi konular tartışılmaya devam ederken, bazı üye ülkeler bu düzenlemeler için geçiş süreçleri talep ediyor.
Savaşa katılan Rus askerlerine yönelik giriş yasağı girişimi AB gündemine ilk kez gelmiyor. Geçtiğimiz mart ayında Almanya, Baltık ülkeleri, Finlandiya, Polonya, Romanya ve İsveç liderleri; Avrupa Konseyi Başkanı António Costa ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e ortak bir mektup göndermişti. Liderler mektupta, güvenlik tehditlerini gerekçe göstererek Ukrayna’nın işgaline katılan kişilerin Schengen bölgesine girişinin yasaklanmasını talep etmişti.
Öte yandan, Rus vatandaşlarına yönelik genel vize politikası konusunda AB içindeki görüş ayrılıkları varlığını koruyor. Haziran ayında, Almanya’da muhalefette bulunan Hristiyan Demokrat Birlik (CDU/CSU) partisine mensup Avrupa Parlamentosu milletvekilleri, Rus vatandaşlarına yönelik turist vizelerinin tamamen askıya alınması çağrısında bulundu. Alman parlamenterler, geçen yıl 500 binden fazla Rus vatandaşının tatilini Avrupa’da geçirmiş olmasına tepki gösterdi.
Amerika2 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Avrupa4 gün önceKuzey Akım sabotajında ‘porno filmi kılıfı’ iddiası
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Asya2 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Ortadoğu2 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz iktisatçı Pettifor: Yapay zeka çöküşü kaçınılmaz bir krize yol açacak
Görüş1 hafta önceHeidegger’in kulübesindeki Avrupa solu
Dünya Basını2 hafta önceForeign Policy: İran, Vietnam’dan Daha Ağır Bir Yenilgi











