Bizi Takip Edin

Avrupa

Alman ordusu 300 bin mektup gönderdi, 530 gönüllü bulabildi

Yayınlanma

Almanya Savunma Bakanlığı, yeni askerlik sistemi kapsamında gençlere gönderilen yaklaşık 300 bin anketin ardından bu yıl orduya sadece 530 gönüllünün katıldığını açıkladı. Ankete katılan erkeklerin yaklaşık yüzde 20’si askerlik yapmaya hazır olduğunu belirtirken, yanıt vermeyen yüzde 4’lük kesim hakkında yasal işlem başlatılması gündemde.

Almanya Savunma Bakanlığı, yeni askerlik programının ilk ön sonuçlarını kamuoyuyla paylaştı. Süddeutsche Zeitung gazetesinin aktardığı verilere göre, bakanlık askerlik çağındaki gençlere yaklaşık 300 bin anket formu gönderdi, ancak bu yıl ordu bünyesine katılan gönüllü sayısı yalnızca 530 civarında kaldı.

Açıklanan verilere göre, 18 Haziran tarihi itibarıyla toplam 298,2 bin mektup gönderildi. Bu mektupların yaklaşık 153 bini erkeklere, yaklaşık 145 bini ise kadınlara hitaben yazıldı. Gönderilen anketlerde gençlere askeri görev yapmaya hazır olup olmadıkları soruldu.

Erkeklerin yüzde 96’sı kendilerine ulaşan anketleri doldurarak geri gönderdi. Ankete katılan her beş erkekten biri Almanya Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) bünyesine katılmaya ilgi duyduğunu beyan etti.

Bundeswehr verilerine göre, bu kişiler arasından yaklaşık 1,5 bin adaya tıbbi muayene ve seçim prosedürleri uygulandı. Yapılan elemeler sonucunda, yaklaşık 530 kişi 2026 yılı için resmi olarak askeri hizmete kabul edildi.

Ankete yanıt vermeyen yüzde 4 oranındaki erkek nüfusa yönelik olarak ise yetkililerin idari dava açma seçeneğini değerlendirdiği bildirildi.

Yeni askerlik sisteminin hedefleri

Almanya’da yeni askeri hizmet sistemine ilişkin yasa 1 Ocak’ta yürürlüğe girdi. Federal yetkililer, bu reformla birlikte aktif ordunun mevcudunu 80 bin kişi artırarak 260 bine ulaştırmayı hedefliyor.

Bunun yanı sıra, hem kadınlardan hem de erkeklerden oluşacak 200 bin kişilik bir yedek kuvvet oluşturulması planlanıyor.

Şu aşamada Bundeswehr bünyesine katılım gönüllülük esasına göre yürütülüyor. Ancak askerlik çağındaki Alman vatandaşlarının yurt dışına çıkmadan önce Bundeswehr Kariyer Merkezi’nden onay alması gerekiyor. Gönüllü olarak silah altına alınanlar, yedi ay ile 23 ay arasında değişen sürelerde görev yapabiliyor.

Nisan ayında Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, federal cumhuriyetin tarihindeki ilk askeri stratejiyi sundu. Söz konusu strateji, olası bir çatışma durumuna yönelik NATO tavsiyeleri doğrultusunda, ülkenin silahlı kuvvetlerindeki askeri personel sayısının 2035 yılına kadar 460 bine çıkarılmasını öngörüyor.

Alman ordusundaki bu reform süreci, ABD’nin Avrupa güvenliğindeki gelecekteki rolüne ilişkin tartışmaların sürdüğü bir dönemde gerçekleşiyor.

Nisan ayında The Wall Street Journal gazetesinin kaynaklara dayandırdığı haberde, Avrupalı müttefiklerin, Almanya’nın girişimiyle ABD’nin ittifaktan ayrılması ihtimaline karşı bir acil durum planı hazırlamaya başladıkları iddia edilmişti.

Mayıs ayı başında CBS News ve Reuters, ABD’nin Almanya topraklarından yaklaşık 5 bin askerini çekeceğini duyurdu.

Pentagon yetkilileri, bu adımı, dönemin ABD Başkanı Donald Trump’ın müttefiklerin İran ile savaş konusundaki yardım seviyesinden duyduğu memnuniyetsizliğin bir sinyali olarak nitelendirdi.

Bu gelişmeden kısa süre önce Trump, ABD’nin NATO’dan çıkmasını ciddi şekilde değerlendirdiğini açıklamıştı.

Bununla birlikte Financial Times’ın kaynaklara dayandırdığı haberde, Pentagon’un Tomahawk füzeleriyle donatılmış bir taburu Almanya’ya konuşlandırma planından vazgeçmesinin ardından Berlin’in bu füzeleri doğrudan satın alma girişimlerinde bulunduğu belirtildi.

Haftalar sonra Politico, Avrupalı ve Amerikalı yetkililere dayandırdığı haberinde, Trump yönetiminin “Rusya’nın bu adımı bir gerilim artışı olarak değerlendirebileceği” endişesiyle Almanya’ya Tomahawk tedarik etme planından vazgeçebileceğini yazdı.

Avrupa

Starmer ile Burnham arasında “savunma bankası” gerilimi

Yayınlanma

Keir Starmer’ın, önümüzdeki ay yapılacak NATO zirvesinde Kanada Başbakanı Mark Carney’in öncülük ettiği çok taraflı bir savunma bankasına Birleşik Krallık’ın katılmasına yönelik çağrıları  görmezden gelmesi bekleniyor.

Herhangi bir sürpriz olmazsa temmuz ortasında yeni İngiltere başbakanı olacak Andy Burnham’ın iki müttefiki, kendisinin ve danışmanlarının Savunma, Güvenlik ve Dayanıklılık Bankası (DSRB) fikrini desteklediklerini ve Ankara toplantısını bu anlaşmanın imzalanması için en iyi fırsat olarak gördüklerini söyledi.

Birleşik Krallık hükümeti, silahlı kuvvetleri güçlendirmek için umutsuzca kaynak arayışında bulunurken, Starmer ise görevinden ayrılmadan önce uzun süredir ertelenen Savunma Yatırım Planı’nı tamamlamak için hâlâ çaba gösteriyor.

Burnham, Downing Street’e (Başbakanlık) taşınırsa benzer harcama zorluklarıyla karşı karşıya kalacak ve açıkları kapatmak için diğer bakanlıkların bütçelerinde kesinti yapılması gerektiğini şimdiden kabul etti.

İngiltere’nin muhtemel başbakanı Andy Burnham kimdir?

Aynı iki müttefike göre, o ve ekibi DSRB’yi yeniden silahlanmaya daha fazla para aktarılmasına yardımcı olacak değerli bir yol olarak görüyor.

Fakat Starmer ve Maliye Bakanı Rachel Reeves, bu fikre uzun süredir soğuk bakıyor ve banka NATO toplantısında kurulduğunda Ottawa’nın katılım tekliflerine şimdiye kadar direndi.

Starmer’ın küresel finans elçisi olarak görevlendirdiği eski başbakan Gordon Brown, Carney ile görüşmeler yürütüyordu.

Fakat Hazine Bakanlığı şu anda DSRB’yi Finlandiya ve Hollanda ile Birleşik Krallık’ın Çok Taraflı Savunma Mekanizması ile birleştirmeye odaklanmış görünüyor.

Reeves bu hafta Avam Kamarası’nda şunları söyledi:

“Ülkemizde ve Avrupa genelinde savunmaya daha iyi finansman sağlamamıza yardımcı olacak tek bir modele sahip olabilmek için MDM ile DSRB’yi nasıl bir araya getirebileceğimiz konusunda Kanada ile yakın bir şekilde çalışıyoruz.”

Bankanın destekçileri, böyle bir birleşmenin bankanın kurulmasını Ankara zirvesinden sonraya erteleyeceğini söylüyor.

Görüşmelere aşina bir milletvekili, “Bu konular tamamen farklı zaman çizelgelerine göre ilerliyor” dedi ve DSRB’nin “uygulamaya hazır” olduğunu, buna karşılık “MDM hakkında hiçbir ayrıntı bulunmadığını, dolayısıyla DSRB’yi geciktirmeden birleşme hakkında konuşmanın imkansız olduğunu” ekledi.

MDM’de Birleşik Krallık’ın ortak ülkelerinden birinin yetkilisi, sürecin “hâlâ çok erken aşamalarda” olduğunu belirtti.

Bu arada, bir savunma sanayii temsilcisi, Başbakanlığın DIP’yi hayata geçirmeye “tamamen odaklandığını” ve yeni savunma finansmanı girişimlerini Burnham’a bırakma eğiliminde olduğunu belirtti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

İngiltere’nin muhtemel başbakanı Andy Burnham kimdir?

Yayınlanma

İngiltere’de Başbakan Keir Starmer’ın görevinin yanı sıra İşçi Partisi liderliğinden de istifa etmesinin ardından Ada’nın liderlik koltuğuna oturması en muhtemel isim Andy Burnham.

Eski Greater Manchester Belediye Başkanı Burnham, iki hafta önce Makerfield’de yapılan ara seçimlerde büyük bir oy farkıyla kazanmış ve Avam Kamarasına seçilmişti.

İşçi Partisi içerisinde uzun süredir Starmer’a karşı ismi öne çıkan figürlerden biri olan Burnham’ın, parti liderliği için yapılacak yarışta karşısına şu ana kadar herhangi biri çıkmış değil.

2003 yılındaki Irak işgali oylamasında “evet” oyu verdiği için 20 yıl sonra pişman olduğunu açıklayan Burnham, siyasi kariyerini Tony Blair’in İşçi Partisi’nin orta düzeyde bir hükümet mensubu olarak inşa etmişti.

Burnham, siyasi hayatındaki “dönüm noktası” olarak, Blair’in halefi Gordon Brown hükümetinde kültür ve spor bakanlığı yaptığı sırada, Liverpool’un ünlü stadyumu Anfield’deki bir maçta yuhalanmasını gösteriyor.

1989 yılında 97 Liverpool taraftarının hayatını kaybettiği Hillsborough felaketinin 20. yıldönümünde Burnham, Anfield’da Brown yönetimini temsil ediyordu. Fakat sahadaki mikrofona taziye sözlerini söylemeye başladığı sırada, o zamanlar 39 yaşında olan bakanın konuşması, hayatını kaybedenler için adalet talep eden tribünlerden gelen yüksek sesli ve öfkeli haykırışlarla kesintiye uğradı.

O zamana kadar bir dizi İngiliz hükümeti, felaketle ilgili kamu soruşturması açılması taleplerini reddetmişti. Burnham, o andan sonra siyaseti “Londra’nın dışında” sürdürme, “sesini duyuramayanların da sesi olma” kararı aldığını söylüyor.

The Guardian’daki portresine göre Burnham’ın eleştirmenleri, on yıllar boyunca siyasi görüşlerinin değiştiği izlenimi verdiği gerekçesiyle onu “Kaptan Çarkçı” olarak nitelendirirken, diğerleri ise onu “dinleyen bir kişi” olarak görüyor.

Üniversiteden mezun olduktan sonra Londra’ya taşınan ve burada Tank World ve Passenger World Management gibi sektör dergilerinde kısa bir süre çalışan Burnham, daha sonra İşçi Partisi milletvekili Tessa Jowell’in parlamento ofisinde araştırmacı olarak göreve başladı.

Dönemin kültür bakanı Chris Smith’in danışmanlığını da yapan Burnham, 2001 yılında memleketi Greater Manchester’daki Leigh’den milletvekili seçildi.

İlk olarak Blair hükümetinde yardımcı bakan olarak görev yaptı fakat Brown hükümetinde Hazine Baş Sekreteri olarak kabineye katıldı; daha sonra kültür bakanı ve ardından sağlık bakanı olarak görev yaptı.

Burnham, 2010 yılında “tutkulu sosyalizm” vaadiyle İşçi Partisi liderliği için aday oldu fakat beş aday arasında dördüncü sırada kaldı ve partiyi biraz daha sola kaydırmayı vaat eden Ed Miliband’a yenildi.

Miliband 2015 genel seçimlerinde yenilgiye uğradığında ise Burnham, iş dünyasına yakın duruşunu vurgulamak amacıyla daha ılımlı ve “merkezci” bir söylemle yeniden aday oldu.

Burnham o dönemki kampanyasını, muhasebe ve profesyonel hizmetler şirketi Ernst & Young’ın genel merkezinde başlatmış ve girişimcilerin, “[en az] hemşireler kadar kahramanlarımız” olarak görülmesi gerektiğini savunmuştu. Burnham o seçimleri Jeremy Corbyn’e karşı kaybetti.

Burnham, Corbyn’in ekibinde bir gölge kabine görevini kabul ederek içişleri sözcüsü pozisyonunu üstlendi. Ayrıca, 2016 yılında İşçi Partisi liderinin AB’de kalma konusunda yeterince aktif destek vermemesinin, bazı kesimler tarafından Brexit kampanyasının zaferine yol açtığı öne sürüldüğünde, Corbyn’in ekibinden istifa etmeyen az sayıdaki kişiden biriydi.

Burnham, 2017 yılında Greater Manchester’ın ilk belediye başkanı olmak üzere aday olmak için Corbyn’in yanından ayrıldı.

Seçimi oyların %60’ından fazlasını alarak kazandı ve 2021’de daha da büyük bir farkla yeniden seçildi.

Manchester’da görev yaptığı süre boyunca, otobüs hizmetlerini kamu kontrolü altına alarak bölgenin ulaşım sisteminde gerçekleştirdiği dönüşümle övgü topladı. 

İktisadi açıdan ülkenin geri kalanının büyük bir kısmını geride bırakan bu bölgeyi savunması, ona “kuzeyin kralı” lakabını kazandırdı.

Manchester belediye başkanlığına gelirken “sokakta uyuyanlar” (rough-sleepers) sorununu çözme vaadinde bulunmuştu. İlk senelerde işler gerçekten de iyi gitti: COVID-19 krizi patladığı sırada sokakta uyuyanların sayısı 2016’ya göre neredeyse yarıya inmişti. Ama Burnham, bu başarısını devam ettiremedi: Kasım 2025’e gelindiğinde sokakta uyuyanların sayısı 2016 seviyelerine tekrar yükselmişti.

Başbakan olursa Burnham’ın en büyük meselesi Birleşik Krallık’ın iktisadi gerileyişi olacak. Kimi iddialara göre müstakbel başbakan, Ada’nın son 40 yılına damgasını vuran özelleştirmeleri tersine çevirecek ve yeniden millileştirmelere başvuracak.

“Manchesterizm” adı verilen bu yeni bir taslağa göre, Andy Burnham’ın hükümeti, iflasın eşiğinde olan kamu hizmetlerini devralmak, hisse senedi karşılığı tahvil ihraç etmek ve devletin rekabetçi kurumlarını inşa etmek üzere uzun vadeli bir planla 40 yıllık özelleştirme sürecini tersine çevirebilir.

“Üretken Devlet” başlıklı bu politika belgesi, Burnham’ın Makerfield milletvekili olarak yemin etmek üzere Londra’ya varmasıyla birlikte yayınlandı.

Burnham’a yakın olan ve kamu hizmetlerinin devlet kontrolü altında olması konusundaki düşünceleri üzerinde onunla birlikte çalışan belgenin yazarı Mathew Lawrence, bu belgeyi Burnham’ın liderlik hedeflerinin aracı olan İşçi Partisi grubu Mainstream ile birlikte yayınladı.

Burnham’a politika konusunda danışmanlık yapan ve müstakbel başbakanın iktisadi politikalarının arkasında isim olduğu iddia edilen eski bakan Miatta Fahnbulleh, bu makaleyi “bu sorunu nasıl çözeceğimiz, halkın haykırarak talep ettiği değişimi nasıl gerçekleştireceğimiz ve çökmüş ekonomimizi nasıl yeniden inşa etmeye başlayacağımız konusundaki tartışmaya önemli bir katkı” olarak nitelendirdi.

Lawrence, makalenin “yaşamı karşılanabilir hale getirmek için mülkiyet sahibi olan, yatırım yapan ve hizmet sunan bir devleti; temiz su, ucuz enerji, sıcak evler, güvenilir ulaşım gibi insanca bir yaşamın temellerinin kontrolünü geri alan ve kamu hesap verebilir kurumlar tarafından inşa edilip yönetilen bir siyaseti” öngördüğünü söyledi.

“Manchesterizm İçin Bir Çerçeve” alt başlığını taşıyan makale, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine yönelik uzun süredir devam eden eğilimi eleştiriyor ve yaşamı daha pahalı hale getiren temel hizmetler üzerindeki kontrolün yitirilmesi nedeniyle, bu eğilimin Birleşik Krallık’ın büyüme ve verimlilik sorunlarının temelinde yattığını ileri sürüyor.

İlgili makale ve Burnham’ın kendisi kapsamlı bir millileştirme programını savunmasa da, halkı hızla yükselen maliyetlerden ve iflas eden özel şirketlerin masraflarını üstlenmek zorunda kalmaktan korumak için daha fazla devlet müdahalesine yönelik bir çerçeve kurulmasını savunuyor.

The Guardian daha önce, Burnham’ın müttefiklerinin, İngiltere’nin su ve enerji sektörlerinin büyük bir kısmını devlet kontrolü altına almak için 10 yıllık bir projeyi yönetmekten bahsettiklerini bildirmişti.

Bu sürecin, zor durumda olan kamu hizmeti kuruluşu Thames Water ile başlaması muhtemel. 

Nihayetinde Burnham’ın müttefikleri, muhtemelen elektrik şebekesi operatörü National Grid’i de içeren enerji iletim ve tedarik şirketlerini kamu kontrolü altına almak istiyorlar.

Makalede, kamu kontrolünün uzun vadede çeşitli yollarla sağlanabileceği belirtiliyor. Örneğin, Thames Water gibi bir şirketin mali sıkıntıya düşmesi durumunda, hükümet “özel idare rejimi” uygulayarak devreye girebilir.

Burnham ise örnek olarak, özel işletmecilerin imtiyaz esasına göre hizmet sunmak üzere ihaleye katıldığı, fakat ücretler, sefer saatleri ve güzergâhların yerel yönetimler tarafından kontrol edildiği Büyük Manchester otobüs ağını gösteriyor.

Makalede mali durumu iyi olan kamu hizmetleri şirketleri için ise, yasanın genellikle hükümetin bu şirketleri devralmak üzere adil piyasa değerini ödemesini gerektirdiğine dikkat çekiliyor.

Makale, bunu büyük bir peşin nakit harcaması yapmadan başarmak için devletin “tahvil-hisse takası” yöntemini kullanabileceğini savunuyor ama bu adımın yasal düzenleme gerektireceği ve muhtemelen önemli hukuki itirazlara yol açacağı belirtiliyor.

Ayrıca devlet, kendi ticari kamu şirketlerini kurarak da kademeli olarak kontrolü ele alabilir ama bu süreç potansiyel olarak büyük çaplı borçlanmayı gerektirecektir.

Burnham, sektördeki “aşırı kâr hırsını” önlemek istediğini belirtmiş olsa da, su ve enerji şirketleri için benzer bir modelin pratikte ne anlama geleceğini henüz ayrıntılı olarak açıklamadı.

Starmer hükümeti, halihazırda bu sonbaharda yeni bir yasa yoluyla su sektörüne yönelik daha sıkı bir denetim planlıyordu.

Makale, Fahnbulleh ve Ed Miliband’ın ekonomi danışmanı olan İşçi Partisi üyesi Stewart Wood dahil olmak üzere birçok İşçi Partisi ismi tarafından övgüyle karşılandı.

Wood, makalenin “ülke genelinde refah yaratmaya ve yaşam kalitesini iyileştirmeye yardımcı olan daha aktif bir devlet için sosyal demokratik argümanları yeniden düşünmeye yönelik değerli bir katkı” olduğunu söyledi.

Makerfield seçim kampanyasında verdiği önemli taahhütlerden biri, geçen seçimlerde İşçi Partisi’nin gelir vergisi, KDV ve Ulusal Sigorta primlerinin ana oranlarını artırmama sözüne sadık kalacağı.

Kampanyası sırasında, gelir vergisi için 12.570 sterlinlik başlangıç eşiğinin yükseltilmesi olasılığını da “iyice incelemek” istediğini belirtti.

Burnham, konut politikasının ard arda gelen hükümetlerin öncelik sıralamasında çok gerilere düştüğünü savunuyor. Ama “brownfield” (dönüşüm sahası) arazilerinde imara öncelik verilmesi ve Satın Alma Hakkı’nın kısıtlanması gibi birçok imza politikası, mevcut hükümet tarafından çoktan uygulamaya konuldu.

BBC’ye göre Burnham’ın savunduğu yaklaşımdaki en büyük değişikliklerden biri, 10 yıllık 39 milyar sterlinlik uygun fiyatlı konut bütçesinin tamamını, kamu tarafından finanse edilen konutlar arasında en ucuz ve en fazla sübvanse edilen tür olan sosyal kiralık konutlara ayırmak.

Muhafazakâr Sunak hükümeti gibi, İşçi Partisi de vize şartlarını sıkılaştırarak göç seviyelerini düşürdü.

Burnham, Makerfield’daki seçim kampanyası sırasında, belirli bir hedef belirlememiş olsa da, net göçün “daha da azalması gerektiğini” söyledi.

Dış politikada ise Burnham, Birleşik Krallık’ın kendi yaşam süresi içinde AB’ye yeniden katılmasını istediğini belirtmiş ama “2016 referandumunu şu anda yeniden yapmak” istemediğini de eklemişti.

AB ile ilişkiler konusundaki tutumu yakında sınanacak. Özellikle gençlik vizeleri, gıda düzenlemeleri ve Birleşik Krallık’ı AB’nin karbon fiyatlandırma sistemine yeniden bağlama planları konusunda devam eden bir dizi müzakere Starmer’dan kendisine kalacak “miraslar” arasında.

Haziran ayı başlarında Starmer’ın savunma bakanı John Healey’in istifasına yol açan savunma harcamaları da bir başka mesele olacak. Burnham, savunma harcamaları için Starmer’dan daha fazla “nakit bulacağını” söylese de bunu nasıl yapacağı henüz belli değil.

Bir diğer önemli zorluk ise Burnham’ın ABD Başkanı Donald Trump’la nasıl başa çıkmaya çalışacağı olacak.

Donald Trump: Andy Burnham aşırı liberalmiş

Burnham, Birleşik Krallık’ın ABD ile “iyi bir ilişki” kurmaya çalışması gerektiğini belirtse de “onlarla anlaşamayabiliriz” demekten de çekinmediğini ifade etmişti.

Şu anda ise özellikle yeni Maliye Bakanı’nın kim olacağı önem kazanmış görünüyor. Öne çıkan iki isim Wes Streeting ve Ed Miliband.

Streeting ve Burnham, gelir vergisi yerine servet vergisinin artırılmasından yana. Bununla birlikte, Burnham’ın üst düzey müttefikleri, liderlik hedeflerinden vazgeçen Streeting’in, dışişleri bakanı olabileceğine dair söylentiler arasında başka bir üst düzey göreve getirilmesini bekliyorlar.

The Economist, yüksek sağlık ve sosyal yardım maliyetlerinin üstesinden gelmeye, net sıfır hedefine ilişkin pragmatik bir yaklaşım benimsemeye ve bürokrasiye azaltmaya vurgu yaptıktan sonra tercihini ilan ediyor: Wes Streeting.

Streeting’in atanmasının “büyümeyi benimseme isteğinin bir işareti” olacağını savunan dergi pek de umutlu değil:

“Sorun şu ki, bu politikalar Bay Burnham’ın içgüdülerine ters düşüyor; onun içgüdüleri, daha devletçi görüşlere sahip olan ve maliye bakanlığı için bir başka aday olan Ed Miliband’ınkilerle daha uyumlu. Yapay zekadan yararlanmak için yaratıcı yıkım gerekecek; verimsiz firmaların iflas etmesine izin verilmeli ve işçilerin yapay zekaya daha uygun işlere geçebilmesi sağlanmalıdır. Burnham, bunu başarmak için gerekli olan düzenlemelerin gevşetilmesine içgüdüsel olarak karşı çıkıyor gibi görünüyor. Müttefikleri ise Sir Keir’in getirdiklerinden bile daha güçlü işçi hakları korumaları talep ediyorlar.”

“Bu tür yanlış düşünceler”in başka yerlerde de görülebileceğini savunan The Economist, Burnham’ın “pahalı bir devlet konut inşaatı programını” tercih ettiğini, ekonomiyi yeniden sanayileştirmek istediğini savunuyor ve  bunun, “İngiltere’nin karşılaştırmalı üstünlüğünün hizmet sektöründe yattığı gerçeğini göz ardı eden romantik bir fikir” olduğunu yazıyor.

Öte yandan Burnham, Maliye Bakanlığı konusunda henüz bir karara varmadı. İçişleri Bakanı Shabana Mahmood da adaylar arasında yer alıyor.

Burnham’ın ekibindeki üst düzey üyeler, Miliband’a bu görevin verilip verilmemesi konusunda ikiye bölünmüş durumda.

The Times’a göre Enerji Bakanı Miliband’ın müttefikleri, Britanya’nın durgun ekonomisini dönüştürmek için gereken hem deneyime hem de radikal yaklaşıma sahip tek adayın o olduğunu söylüyor.

Fakat aralarında bazı bakanların da bulunduğu eleştirmenleri, onun iş dünyasına yeterince destek vermediğini ve piyasa güvenini sarsma riski taşıdığını savunuyor.

Ayrıca, Burnham’ın açık olduğunu belirttiği Kuzey Denizi’nde yeni petrol ve doğalgaz sondaj ruhsatlarına karşı çıktığı gerçeğine de dikkat çekiyorlar.

Öte yandan eski Tony Blair hükümetinin “emektarlarından” James Purnell’i başdanışmanı olarak ataması, The Economist ve Financial Times için umut verici bir gösterge.

Purnell’in başında bulunduğu danışmanlık firması Flint Global’in müşterileri arasında BP, Amazon, Jaguar Land Rover ve Uber yer alıyor.

Yine Burnham’ın, eski Goldman Sachs bankacısı ve Hazine Bakanı olan Lord O’Neill ile İngiltere Merkez Bankası’nın eski baş ekonomisti Andy Haldane’e, yönetiminde üst düzey ekonomi görevleri vermesi bekleniyor.

“Burnhamomics” hakkındaki en veciz değerlendirmeyi ise uzun yıllardır Financial Times Kuzey İngiltere muhabiri olarak Burnham’ı yakından takip etmiş Jennifer Williams yapıyor:

“Burnham’ın Greater Manchester’a geldiğinde halihazırda devam eden bir projeyi devraldığı gerçeğinden kaçınmak zor; o, bu projeyi sadık İşçi Partisi destekçilerine neoliberalizmin ve damlama ekonomisinin [trickle-down economics] reddi olarak başarıyla sundu. Oysa bu hiçbir zaman öyle değildi.”

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB’de bürokrasiyi azaltacak reform görüşmeleri tıkandı

Yayınlanma

Avrupa Birliği üyesi ülkelerin iş dünyası üzerindeki bürokratik yükü azaltmayı hedefleyen reform müzakereleri, çevre gereklilikleri konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle çıkmaza girdi. Uzlaşma sağlanamaması sebebiyle reform çalışmalarının Kıbrıs’ın AB Konseyi Dönem Başkanlığı sürecinde tamamlanması zor görünürken, müzakerelerin İrlanda döneminde de sürmesi bekleniyor.

Avrupa Birliği üyesi ülkelerin iş dünyası üzerindeki bürokratik yükü hafifletmeyi amaçlayan reform müzakereleri, çevre gerekliliklerine ilişkin görüş ayrılıkları nedeniyle çıkmaza girdi.

Politico’nun Avrupalı diplomatlara dayandırdığı haberine göre, AB büyükelçilerinin gerçekleştirdiği son toplantıda reformun çevreyle ilgili bölümleri üzerinde uzlaşı sağlanamadı.

Müzakerelerin merkezinde, Avrupa merkezli şirketlere yönelik mevzuat hacmini ve diğer yükümlülükleri azaltmayı öngören altı adet Omnibus reform paketi yer alıyor.

Yaşanan tıkanıklık nedeniyle, tasarı üzerindeki temel çalışmaların Kıbrıs’ın AB Konseyi Dönem Başkanlığı sonuna kadar tamamlanmasının pek mümkün olmadığı belirtiliyor. Bu durum, müzakerelerin bir sonraki dönem başkanı İrlanda’nın yönetiminde devam edeceği anlamına geliyor.

Polonya’nın Deregülasyondan Sorumlu Bakanı Maciej Berek, Politico’ya yaptığı açıklamada, Avrupa Birliğinin sadece mevcut yükümlülükleri azaltmakla yetinmemesi gerektiğini ifade etti.

Berek, Avrupalı şirketlerin ABD ve Çin’deki rakipleriyle daha güçlü rekabet edebilmesi için Brüksel’in yeni yasalar hazırlarken en başından itibaren aşırı düzenlemelerden kaçınması gerektiğini vurguladı.

İş dünyası üzerindeki idari yüklerin azaltılması, Avrupa Merkez Bankası eski Başkanı Mario Draghi’nin Avrupa ekonomisinin rekabet gücüne ilişkin hazırladığı raporun ardından yeni Avrupa Komisyonunun öncelikli çalışma alanlarından biri haline gelmişti.

Draghi’nin raporunda, aşırı düzenlemelerin ve karmaşık raporlama kurallarının, AB şirketlerinin ABD ve Çin’deki firmalar karşısındaki rekabet gücünü zayıflattığı tespiti yer alıyordu.

Bu gelişmenin ardından Avrupa Komisyonu, AB mevzuatını basitleştirmeyi ve bürokratik engelleri azaltmayı hedefleyen “Competitiveness Compass” (Rekabetçilik Pusulası) programı ile Omnibus paketlerini sunmuştu.

Söz konusu Omnibus paketleri, tedarik zincirlerinin çevre ve insan hakları standartlarına uygunluğunun denetlenmesine yönelik kuralların esnetilmesini ve yeşil yatırımlara ilişkin gerekliliklerin yeniden gözden geçirilmesini öngörüyor.

Ancak bazı AB ülkeleri, yatırımcılar ve çevre örgütleri, bu değişikliklerin mevcut çevre standartlarının zayıflatılmasına yol açacağından endişe duyuyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English