Görüş
Amerikan başkanlık seçiminin yansıttığı büyük yarılma: Trump’tan ötesi JD Vance

‘Amerikan Yeni Sağ’ı, tekno-leberteryenlerin ‘post-liberalizmi’
“Amerika bir fikirdir; herhangi bir ordudan daha güçlü, herhangi bir okyanustan daha büyük, herhangi bir diktatör veya tirandan daha güçlü bir fikir. Dünya tarihindeki en güçlü fikirdir…”
Joe Biden 24 Temmuz’da Demokratik Partisi tarafından ekarte edilirken yaptığı tuhaf yazılı duyurudan günler sonra gelen ‘ulusa seslenişinde’ bu adeta ‘dinsel’ söyleme başvurmuştu. Bu temel kalıp yeni de değildir. 5 yıl önce Donald Trump karşısında başkanlığa aday olduğunda da neredeyse aynısına başvurmuştu: “Amerika halkı bir fikirdir – Herhangi bir ordudan daha güçlü, herhangi bir okyanustan daha büyük, herhangi bir diktatör ya da tirandan daha güçlü bir fikir. Dünyadaki en umutsuz insanlara umut verir. Herkese haysiyetli davranılmasını garanti eder. Ve nefrete güvenli bir liman vermez.”
Elbette bu önermelerin hiçbiri doğru değil. Dünyanın hemen her yerinde coğrafya, etnik köken ve iddia olunan ama uygulanması hiç de zorunlu olmayan fikirler ulus-devlet otoritesine katkıda bulunur. Biden’ın Amerikan istisnacılığının tezahürü olan iddiaları ise uzun süredir neocon yayılmacılığının argümanlarından birisi olup çıkmıştır.
Birleşik Devletler, 5 Kasım’da başkanlık seçimine giderken, belki bu iddiaya temelden itiraz etmeseler bile ‘Amerika’nın bir ulus ve ülke olduğu’ temasını işleyen bir cephe var: Cumhuriyetçi başkan adayı Donald Trump ile başkan yardımcısı adayı Ohio senatörü James David Vance. Trump, tüm dünyaya ‘mal oldu’. Nam-ı diğer JD Vance ise ‘Trump faktörünü’ başka boyutlara taşıma potansiyeli barındırıyor.
Trump’ın 13 Temmuz’da uğradığı suikast girişiminden kurtulduktan sonra 15 Temmuz’da başlayan Cumhuriyetçi Parti’nin Wisconsin/Milwaukee’deki Kurultayı’nda yardımcı adayı gösterdiği JD Vance, daha genç yaşlarında kendisini ‘Hitler’e benzetmiş’ bir isim. Buna rağmen aday yapılması, önümüze Amerikan hegemonyasındaki kırılmalar ve müesses nizamın iç sancılarını yansıtan, siyasi elitler ve perde arkasındaki sermaye güçleri ile Amerika’nın kültürel kapışmaları açısından dikkat çekici bir denklem çıkarıyor.
Trump’a hala ikinci bir suikast girişimi olasılığından söz edilirken, belki de artık Trump’ın da Cumhuriyetçi cephenin de sigortası Vance. Ve ABD siyasi sistemindeki ‘kuşak değişimine’ işaret etmekte.
HILBILLY ELEGY VE SONRASI…
JD Vance 2 Ağustos’ta 40 yaşına basan 1984 doğumlu genç kuşaktan bir isim. Trump 5 Kasım’da ipi göğüslerse ABD’nin en genç başkan yardımcısı olacak. Ara seçimlerde Ohio’dan senatör seçileli sadece iki yıl oldu.
2016’da yayınlanan otobiyografisi ‘Hilbilly Elegy’ (Dağ Köylüsüne Ağıtı) çok satanlar listesinde yerini alıp 2020’de Netflix’te aynı isimde bir filme dönüştüğünden beri daha görünür. Amerikan Orta Batısı’ndan (Kentucky-Ohio hattından) yoksul beyaz işçi sınıfı aileden gelen JD’nin hikayesi, uyuşturucu bağımlısı boşanmış bir hemşire olan annesi, hayata tutunmasını sağlayan büyükannesi ve daha sonra eşi olacak ikinci kuşaktan Hint asıllı kız arkadaşının yoldaşlığı eşliğinde eğitimli üst sınıfın ‘redneck’ aşağılamasında ifadesini bulan ‘dışlanmış Amerika’yı yansıtıyor.
Ohio’dan deniz piyadelerine, Irak’ta hayal kırıklığı yaratan savaşa ve prestijli Yale Üniversitesi’ne uzanan hayal yolculuğu aynı zamanda zeka ve bireysel çabalarla meşhur ‘Amerikan rüyasını’ gerçek kılma temasını barındırıyor. Sürekli değişen koşullara adapte olmaya çalışan bir kişiliğin düşünsel dönüşümleriyle birlikte Amerika’nın varlıklı siyasi elitleri ve şirketler dünyasından oluşan oligarşik yapının hem parçası olma hem reaksiyonu yansıtıyor.
Yale’de okurken yazdığı Hilbilly Elegy’deki JD Vance’ın hayatı mezuniyet ve müesses nizamda aralanan kapılarla sona eriyor. Gerçek hayattaki devamına bugün başkan yardımcılığı adaylığı vesilesiyle dikkat kesilebiliyoruz.
ÇAY PARTİSİ’NDEN ‘YENİ SAĞ’A…
Vance’ın hayatı 2011’de Yale Hukuk Fakültesi’nde Alman asıllı girişimci Peter Thiel’i dinlemesiyle değişiyor. Thiel’in elitlerin inovasyonla rekabetçi ilişkisini eleştirdiği konuşması ona esin kaynağı oluyor. Stanford eğitimli Thiel, öğrencilere üniversiteyi bırakıp girişimcilik yapmaları için para ödemesiyle tanınıyor. Vance, Thiel ile iletişime geçiyor ve kısa sürede yükselişi başlıyor.
PayPal’ın kurucularından olan Peter Thiel, Silicon Vadisi’nin önde gelen yatırımcılarından. Airbnb, Stripe, Affirm, SpaceX ve Facebook gibi şirketlere kaldıraç olurken ülkenin en zenginlerinden biri haline geliyor. Yine Amerikan devletiyle büyük sözleşmeleri olan devasa gözetleme yazılımı şirketi Palantir Technologies’in kurucu ortağı.
JD Vance mezuniyet sonrası Thiel’in yardımıyla 2013’te San Francisco’da biyoteknoloji şirketi Circuit Therapeutics’te iş buluyor. Bilmediği bir alanda yönetim becerisiyle dikkatleri topluyor. Ardından yine Thiel ile bağlantılı risk sermayesi şirketi Mithril Capital’da işe girip kurucu ortağı haline geliyor. Bu arada 2016’da yayınlanan kitabıyla NY Times’ın çok satan yazar listesine giriyor. Vance, Trump’in seçilmesinden iki ay önce San Francisco’da Thiel, Andreessen, Altman, Marc Benioff gibi teknoloji oligarklarıyla bir yemekte “Amerika’da işçi sınıfının yaşadığı zorluklar ve işin geleceği” temalı toplantıda ‘fikir yarıştırarak’ saygılarını da kazanıyor.
Sonra memleketi Ohio’ya dönen Vance, 2018’de yerel start-up’lara destek hedefli ‘Comeback Cities Tour’da yerini alıyor ve Batı yakası risk sermayedarlarına bölgenin opioid krizi nedeniyle yaşadığı zorlukları anlatan bir figüre dönüşüyor. Aralık 2019’da, Mithril’den meslektaşı ile Ohio merkezli girişim sermayesi firması Narya Capital’i kuruyor. (Mithril, Palantir, Narya’nın hep J.R.R. Tolkien’in ‘Yüzüklerin Efendisi’ destanından esinli olması dikkat çekici.)
Vance, Trump’ın Amerikan siyasetini sarstığı 2016-2020 yıllarında ‘Never Trump’çı (Asla Trump). Mezhep değiştirerek Katolik Kilisesi’ni seçtiği ve Cumhuriyetçi Parti içerisinde hızla yükseldiği yıllarda dönüşüme uğruyor. 2021’de Senato’ya adaylığını açıkladığında artık MAGA’cı (Make America Great Again-Amerika’yı tekrar büyük yap). 2021-22’de en büyük destekçisi de iddiaya göre kampanyasına 15 milyon dolarlık bağış yapan Peter Thiel’den başkası değil.
DEMOKRATLARIN PANİĞİ
Demokratik Parti’ye yakın neoliberal gazeteci ve yorumculara göre, Vance, ‘Silikon Vadisi’nin varlıklı teknoloji girişimcileri ile kripto para lobisinin ürünü’. Musk, Sacks ve Andreessen gibi isimlerle birlikte bir ‘Peter Thiel ağından’ söz ediliyor.
Aslında Peter Thiel, ‘Amerikan siyasi sisteminde artık özgürlük ve demokrasinin uyumlu olduğuna inanmadığı’ yıllardır bilinen bir liberteryen. Demokratlar onu ‘Amerikan yeni sağının’ vaftiz babası olarak görüyor. Thiel, Amerika’nın yayılmacı dış maceralarına itirazıyla öne çıkan senatör Ron Paul’e desteğiyle de tanınıyor.
Musk ve Sacks gibi isimler Demokratların ‘toplumsal cinsiyet’ ve ‘çocuklarda cinsiyet değişimi’ gibi mühendisliklerini açıkça eleştiren isimler. Peter Thiel ise evanjelik olarak yetiştirilen bir liberter ve açık bir eşcinsel. 20 yıl birlikte olduğu finans uzmanı ve portföy yöneticisi Matt Danzeisen ile 2017’de evleniyor. Bir kız çocuğu yetiştiriyorlar. Thiel, Cumhuriyetçi Parti’nin 2016 Kurultayı’nda sahneye çıkıp “Eşcinsel olmaktan gurur duyuyorum” demişti. Trump da kabul konuşmasında IŞİD’e bağlılık yemini eden bir teröristin Orlando’daki eşcinsel gece kulübünde 49 kişiyi öldürmesine atfen LGBTQ topluluğuna desteğini dile getirmişti.
Demokratik Parti’nin ‘ilerlemeci’ penceresinden bakanlar, yıllardır ‘serbest piyasa özgürlükçüleri, dış politika şahinleri ve sosyal muhafazakârların ittifakı’ olan ‘Amerikan muhafazakârlığının’, 2016’da Trump’ın seçilmesiyle dönüşümüne işaret ediyor. Artık ana başlık ‘Çay Partisi’ hareketi değil ‘Yeni Sağ’. Bu amorf kitle kendilerini post-liberalist olarak da anıyorlar. ‘Daha milliyetçi, daha az özgürlükçü, daha az serbest piyasacı’, ‘ticaret anlaşmalarının Amerikan işçileri üzerindeki zararlı etkileriyle daha fazla ilgili’…
Demokratlar ‘beyaz üstünlükçülerle’ birlikte andıkları bu ‘Yeni Sağ’da ‘Amerikan demokrasisini ve devletini çökertecek faşizmin ayak seslerini’ işitiyorlar. Silikon Vadisi’nden ‘diktatörlüğü tercih edilebilir bulan’ tehlikeli bir ideolojinin yeşerdiğini söylüyorlar. Ulus devletleri şirket diktatörlükleri tarafından yönetilecek küçük bölgelere ayıracak bir ‘ağ devletini’ hedeflediklerine dair bir komplo teorisinden söz ediyorlar. Şimdilerde ‘Proje 2025’ diye tartışılıyor. Ana tema; ‘federal hükümetin kontrolünü ele geçirme, 500 bin bürokratı işten çıkarma ve hükümeti sağcı bir araç haline getirmek’ diye sunuluyor.
JD Vance’ın başkan yardımcısı adaylığıyla birlikte gösterdikleri ‘kanıt’ Vance’ın Heritage Vakfı’nın başkanı Kevin Roberts’ın eylül ayında çıkacak yeni kitabı ‘Dawn’s Early Light’a (Şafağın Erken Işığı) önsöz yazması. Rivayet o ki kitap önce ‘Amerika’yı kurtarmak için Washington’ı yakmak’ alt başlığıyla duyurulmuş ve kapağının ortasında bir kibrit yer almış. Sonra ‘Amerika’yı Kurtarmak için Washington’ı Geri Almak’ diye değiştirilmiş ve kibrit çıkarılmış.
Sözcüsü Vance’ın önsözünün ‘Proje 2025’ ile ilgisi olmadığını ve kitaptaki taleplerle pek çok konuda anlaşmazlığı bulunduğunu duyurdu. Trump ise “Pek çok nokta iyi. Birçok nokta kesinlikle saçma… Belgeyle hiçbir ilgim yok” açıklaması yaptı.
Komplo teorileri bir yana tekno-liberter bu ağın Vance’ın adaylığı için Trump nezdinde yoğun kulis yaptığı anlaşılıyor. Biden yönetiminin, kripto endüstrisini engelleyerek, yapay zekayı düzenlemeye çalışarak ve start-up kurucularının şirket satın almalarıyla uğraşarak onları çileden çıkarttığı ortada. Vance’ın küçük ve orta ölçekli teknolojinin temsilcisi olarak Silikon Vadisi ile bağlarının yeni bir inovasyon çağının başlamasına yardımcı olacağı söyleyenler eksik değil.
FELSEFİ ESİN KAYNAKLARI
Amerikan Yeni Sağ’ı Demokrat çevrelere göre, ‘çevrimiçi filozoflar, sanatçılar, post-solcular veya heterodoks uçlardan’ oluşuyor. Kimse liderlik etmiyor ama kilit figürler var.
Örneğin Vance’ın kimi söyleşilerinde andığı Curtis Yarvin. ‘Mencius Moldbug’ müstehar ismini de kullanan eski bir yazılım mühendisi olan Yarvin, ‘Yeni Sağın filozofu’ olarak sunuluyor. Yarvin ‘Amerikan demokrasisi ve yürütme organının gücünün ulusal çıkarlardan çok sistem içinde statü için rekabet etmeyi önemseyen eğitimli bir oligarşiye dönüştüğünü’ söylüyor. Yarvin’e göre çözüm, Amerikan oligarşisinin ‘yerini, bir bilgisayar programcısının kötü bir kodu ayıklaması gibi Amerikan siyasi düzenini ayıklayabilecek, bir start-up CEO’su tarzında güçlü bir lidere bırakması’. Yarvin, ana akım neoliberal medya için “Onlar sadece kendisi gibi insanlara saldırarak geçimlerini sağlamak zorunda olan yırtıcı hayvanlar. Sadece karınlarını doyurmaları gerekiyor” diyor
Yanı sıra Notre Dame’da profesör olan Patrick Deneen var. 2018 tarihli ‘Liberalizm neden başarısız oldu’ isimli kitabında, ‘liberal modernitenin insan doğasına ilişkin onarılamaz derecede bireyci bir görüşe dayandığı ve topluluk ve aile yaşamı yerine özerkliğe değer veren bir kültüre yol açtığını’ savunuyor. Ona göre liberal modernite ‘kadınları ev işlerinden kurtarırken piyasa kapitalizminin güçlerinin daha kuşatıcı esaretine soktu’. Deneen, eşcinsel evlilikleri de geleneksel ahlaki biçimlerden ziyade bireysel tercihlere dayandığı için ‘bir sosyal çözülme biçimi’ olarak eleştiriyor.
Demokratlar Deneen’in Vance’a esin kaynağı olduğunu söylüyorlar. Nitekim Vance Mayıs 2023’te Katolik Üniversitesi’nde Deneen’in son kitabı ‘Rejim Değişikliği’nin lansmanında konuşmacı olmuş.
ANTİ-FEMİNİZM VE KEDİ KADINLAR
ABD’de ‘ilerlemecilik dini’ kimlikçilikten beslenirken kadın ve eşcinsellik baş temalar. Demokratlar için Trump ‘düz maço’. Muhafazakar görüşlerini daha ‘entelektüel’ bir çerçeveye oturtan Vance ise daha büyük sorun. En büyük tartışma 29 Temmuz 2021’de muhafazakar gazeteci Tucker Carlson’ın henüz Fox News’tan kovulmamışken katıldığı programındaki sözlerinden çıkıyor.
Vance “Demokratlar ve şirket oligarklarımız aracılığıyla ülkede etkin bir şekilde yönetiliyoruz” diyerek Kamala Harris ve Alexandria Occasio Cortes’e (AOC) atıfla ekliyor: “Kendi hayatlarından ve yaptıkları seçimlerden mutsuz olan ve bu yüzden ülkenin geri kalanını da mutsuz etmek isteyen bir grup çocuksuz kedi kadın tarafından yönetiliyoruz. Bu yüzden ülkenin geri kalanını da mutsuz etmek istiyorlar.”
Vance, kısa süre önce eleştirilere “Medya senatör bile olmadan yaptığım sarkastik yorum yüzünden saldırıya uğramış hissediyorsa ben de bir sürü şeyden ötürü saldırıya uğramış hissediyorum” diye yanıt verdi. Sonra da ‘market fiyatlarından Kamala Harris’in göç politikaları ve entelektüel kapasitesinin toplum karşısında röportaj veremeyecek denli düşük olmasına’ uzanan ‘saldırıya uğramışlık’ listesi çıkardı.
Vance, boşanma konusunda “Belki anne ve babalar için işe yaramıştır ama çocukları için pek de işe yaramadı” derken kendi zorlu çocukluğunu çağrıştırıyor. Liberal Vice News’un ‘insanların çocuklarının iyiliği için şiddet içeren evliliklerde kalmaları gerektiğine inandığı’ yolundaki yayınıyla ‘sözlerini çarpıtmakla’ suçluyor. Boşanmaya temelde itiraz ettiği inkar edilemez bir gerçek.
‘Biyolojik cinsiyeti’ adeta ayıplı gören Demokratların ‘toplumsal cinsiyet’ mühendisliğine şüpheyle yaklaşan Vance kürtajı ancak tecavüz ve ensest vakalarında destekliyor.
Vance’ın kişiliği, hayatı ve genel çizgisinin ‘çelişkilerle’ örülü olduğu açık. Eşi Usha Vance (Usha Chilukuri) Hintli bir göçmenin kızı olarak San Diego’nun banliyölerinde büyümüş. Yale’den Cambridge’a geçerken çoğunlukla liberal çevrelerde bulunmuş. San Francisco’da kurumsal kültürünü ‘radikal bir şekilde ilerici’ diye tanımlayan hukuk firmasında kurumsal dava avukatlığı da dikkat çekici.
MEŞHUR RÖPORTAJ
Vance’ın en çok atıf yapılan söylemlerinin kaynağı; bir vakit “İlerlemeci feministlerin tecavüze ihtiyacı var” sözleriyle tepki çekmiş Jack Murphy ile senato adaylığı sırasında Eylül 2021’deki podcast röportajı. Vance’ın görüşlerinin temel izlediğini barındıran söyleşideki argümanları şöyle:
1) GÖÇ KRİZİ VE IRKÇILIK
Biden yönetiminin 2021 çekilmesiyle Afganistan’dan mülteci akımının yaşandığı bir ortamda Vance, ırkçılık ithamlarına insanların derisinin rengiyle ilgilenmediğini söyleyerek yanıt veriyor. “Amerika’ya gelip çok çalışıp ülkeye karşı sorumluluklarını yerine getiren insanların Amerikalı olduklarını” belirtirken, kültürel kapışma ve entegrasyon sorununun meseleyi değiştirdiğini söylüyor.
Anket verilerinin gelen Afganların yüzde 40’ının intihar saldırılarını meşru kabul edebildiğini, yüzde 95’inin eşinin taşlanarak öldürülmesini makul karşıladığını gösterdiğini belirtiyor. Liberal Hollywood’un FBI dizileri Minneapolis’teki Somali toplumunun kadın sünneti meselesini hassasiyetlere dikkat ederek ele alırken, Vance ‘küçük Mogadişu’daki entegrasyon sorununa atıfla “Toplumunuzda böyle şeyleri istememek ırkçılık anlamına mı geliyor” diyor.
Vance’a göre, ABD ‘göç ülkesi’ olarak bu tür aşamalardan geçti. 1920’lerde İtalyan ve İrlanda göçmenleriyle suç oranlarının artışı ve mafyalaşmanın ‘göç freni’ getirdiğini söylüyor. Bu sayede yeni gelenlerin ‘daha geniş Amerikan kumaşına’ entegre olması için zemin yaratıldığını belirtiyor. Ancak 1990’lar ve 2000’lerde oligarşinin ‘asimilasyon’ perspektifini tümden yitirdiğini ve artık yeni gelenlere ülkeyi ‘sadece yararlanılacak bir şey görme’ fikri sunduğunu…
Vance kendi komplo teorisini çiziyor: “Bunun arkasında toplumu bölerek ve bir kısmını ‘harcanabilir’ kılarak vatandaşların sorunlarıyla ilgilenmek durumunda kalmayan güçlü insanlar var” diyor.
Vance’a göre ABD de diğer ulus devletler gibi ‘linguistik, kültürel ve dini gelenekler’ üzerinde yükselmek ve yeni gelenlerin buna katılmasını istemek durumunda. Oysa tam aksinin yapıldığı; kurucu babaların sadece kötü yanlarıyla hatırlandığı, heykellerinin yıkıldığı, Amerikan tarihinin dürüst biçimde eğrisi-doğrusuyla ele alınmasını dışlayan yeni bir müfredatın benimsendiğini ve yeni gelenlere de ‘asimile olmamalısınız’ dendiğini söylüyor. Bunun herkesin birbirinden nefret ettiği ‘balkanlaştırılmış’ bir ülke yaratacağı görüşünde.
Vance, günümüzdeki Amerikan liderliğinin ideolojisini ‘sosyal ilerlemecilik ve küreselleşmecilik’ diye tanımlarken, “Liderlerimiz o kadar yozlaşmış ve aşağılık ki, onların kültürüne asimile olursanız, çöp gibi liberal elit kültürüne asimile olursunuz” diyor. Önerisi ‘Amerikan lider sınıfından kanserli hücrelerin çıkarılması’ ve kurucu babaların atıf yaptığı ‘politik dini’ ve ‘ortak değerleri’ yerleştirmek.
2) OLİGARŞİDEN KURTULMAK
Vance önce ‘seçimleri’ sayıyor ama Amerikan siyasi elitlerinin woke ideolojisinin medyayı, akademiyi, şirketleri, her türlü eğitim ve spor kurumunu ele geçirdiğini söylüyor. Önerisi Almanya’daki denazifikasyon veyahut Irak’taki debaasifikasyon. “Bizim artık bir anayasal cumhuriyetimiz yok. Her şeyi kontrol eden idari bir devletimiz var” diyor. “Cumhuriyetin sonlarındayız. Halkın neredeyse hiç güce sahip olmadığı bir noktaya çok yakınız. Oligarşi çoğunu ele geçirmiş durumda. Eğer buna karşı koyacaksak, oldukça vahşi ve oldukça ileri gitmeli ve şu anda pek çok muhafazakarın rahatsız olduğu yönlere doğru ilerlemeliyiz” sözleriyle devleti ele geçirmeyi salık veriyor.
2024’te yeniden seçilmesi halinde Trump’a tavsiyelerini şöyle sıralıyor: “İdari devletteki her orta düzey bürokratı kovun. Onları bizim insanımızla değiştirin. Ve mahkemeler -çünkü mahkemeye taşıyacaklardır- sizi durdurursa Andew Johnson’ın yaptığı gibi ülkenin karşısına çıkın ‘Baş Yargıç kararını verdi, şimdi bırakın uygulasın!’ deyin.”
Demokratlar bu sözleri ‘açık darbe çağrısı’ olarak okurken, Vance’a göre artık ‘kararnamelerin yasamanın üzerine çıktığı’ ABD’de zaten ‘anayasal kriz’ hali var.
Vance kısa süre önce George Stephanopoulos’un sıkıştırıcı soruları karşısında “Hayır, hayır, George, hükümetteki herkesi kovun demedim. Orta düzey bürokratların yerine yönetime karşı duyarlı insanlar getirin dedim” diyerek yanıt verdi.
Vance 2021 söyleşisinde, açıkça ‘solu kurumsallıktan arındıracak siyaset izlemekten’ söz ederken, muhafazakarların gücü ele alınca ‘büyük cesaretle’ yapması gerekenleri şöyle sayıyor: “Artık eleştirel ırk teorisini öğretemezsiniz, toplumsal cinsiyet ideolojisini öğretemezsiniz, doktorlarınıza 10 yaşındaki çocuklar üzerinde hormon terapisi deneyleri yapmaları gerektiğini öğretemezsiniz, federal paradan ya da eyalet parasından bir dolar bile alarak bunları yapamazsınız. Bu fonlar hızla kuruyacaktır.”
Vance’a göre insanların ten renklerine göre ayrımcılığa tabi tutulamayacağını belirten sivil haklar yasası, amacının tam aksine ayrımcılık yaratacak şekilde uygulanıyor. Bunu ‘masküler ilerlemecilik’ diye niteliyor. Ve ‘sol’ tüm kamu hizmetlerini belirlerken ‘halka hesap vermediği için’ idari bürokrasiyi hedef almaktan başka çare göremediğini söylüyor. Trump başkanken, ‘ona nasıl başkanlık yaptırmadıklarını’ New York Times’a makale yazarak anlatan üst düzey bürokrasiyi anımsatıyor.
Vance’a göre, iyi eğitimli bir liberal Amerikan eliti küreselleşmeden ve büyük teknolojinin artan gücünden yararlanırken kendisinin ‘rejim’ olarak adlandırdığı yarı-aristokrasi olarak kendi büyüdüğü Middletown, Ohio gibi yerlerdeki insanlara zıt ekonomik ve kültürel çıkarları benimsiyor. Onun gözünde ‘kültür savaşı aynı zamanda sınıf savaşı’. ‘Kurtarılamayacak kadar yozlaşmış’ addedilenler ise Ivy League üniversiteleri, FBI, NYT Times, Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü, Eğitim Bakanlığı, BlackRock, Bill ve Melinda Gates Vakfı…’
3) ‘HİTLER TRUMP’TAN MAGA UMUDA
Şu sıralar 2016’da 32 yaşındayken üniversite arkadaşına Trump hakkında yazdıkları büyük fırtına koparıyor: “Trump’ın Nixon gibi o kadar da kötü olmayan (ve hatta yararlı olabilecek) alaycı bir pislik olduğunu düşünmekle, Amerika’nın Hitler’i olduğunu düşünmek arasında gidip geliyorum.”
İlkin 2022’de ortaya çıkan bu benzetmeyi reddetmiyor. Murphy’le söyleşide “Hillary Clinton taraftarı değildim. 2016’da yazılı oy kullandım. Aptallık ettim, 2016’da kesinlikle Trump’a oy vermeliydim” diyor. Kıvırmak yerine “Trump hakkında yanılmışım” vurgusuyla başkanlık döneminde Amerikan istihdamını ‘çalan’ Çin’e karşı ve göç konusunda politikalarını beğendiğini söylüyor.
Asıl izahatı, “Ama aslında Amerikan eliti ve benim Amerikan eliti içindeki rolüm hakkında bir şeyler görmem ve fark etmemle ilgiliydi. Bunu anlamam biraz zaman aldı” oluyor. Önce emekçi sınıftan gelip elit çevrelerde bulunmanın ‘iyi hissettirdiğini’ ama sonra ‘nereden geldiğini ve kim olduğunu gözden kaçırmaya başladığını’ belirtiyor. “Bence bu bana oldu. Tanrıya şükür yahut şansım varmış ki anladım ve vazgeçtim” diye ekliyor.
Sonra “Çılgın bir hikaye anlatayım” diye söze başlayarak eşi Usha’yla birlikte katıldıkları varlıklı insanlarla bir yemeği anlatıyor. Masadaki otel zinciri sahibinin Trump’ın sıkı göç politikasından şikayeti ederkenki söylemini aktarıyor: “Amerikan işçisi saatte 16-20 dolar isterken, gerektiğinde sınıra gidip saatte 8 dolara çalışacak işçi bulmak.” O masada ‘bunun bir parçası olmak istemediğini’ görüyor ve “Trump’ın beni şaşırtan pek çok politikası varken, bu ülkenin müesses nizamının ne kadar yolsuz olduğunu görürken ve aynı müesses nizam tarafından devşirildiğimi görürken bunu istemedim” diyor.
Vance’a göre Cumhuriyetçi Parti’yi uzun süre belirlemiş insanların da değişmesi gerekiyor. Zira onlar ve kurumları da ‘tabanlarına uzak’.
4) KATOLİKLİK VE DİN
Vance, Kilise ile pek işi olmayan bir ailede ‘hıristiyan olarak’ yetiştirilse de ‘öfkeli ateist’ bir dönem geçirmiş. Katolik olma sürecinde yine Amerikan elitleriyle deneyimi etkili olmuş. Kendi kendisine “Beni endoktrine eden bu insanların erdemleri, karakter özellikleri nedir” diye sormuş. Onların tek derdinin para ve mevki olduğunu görmüş. Kendisi ise ‘iyi bir baba ve eş olmakla’ ilgileniyor. “Elitler kadın ve erkek arasındaki farkı ve eril erdemler ile dişil erdemleri nasıl aşılamamız gerektiğini hiç umursamıyor. Ama Hıristiyanlık umursuyor” diyor. İçinden çıktığı toplum ve ailede büyük sorunlar ve çöküşler gördüğünü anımsatırken, “bir dini kurumun ‘kocanı yahut karını iç çamaşırını değiştirir gibi değiştiremezsin’ diyerek bunu ‘ömür boyu sürecek bir taahhüt görmesi’ onu etkilemiş. Vance “Elbette her zaman çalışmıyor ama yine de evliliğin kutsal doğasını tanımak önemli” diye ekliyor.
5) WOKE SERMAYE
Vance’ın ‘kültür savaşlarında’ öne çıkan bir unsur. Sermayedarların yatırım yaparken ‘çeşitlilik araştırmaları’ yapıp ‘sosyal ilerlemeci’ ideolojiyi benimsemeleri ona göre geleneksel Amerikan değerlerini alaşağı ediyor. Ford Vakfı’nın fonladığı Harvard Üniversitesinin ‘saldırgan sol radikalizmin’ aracı olduğunu söylüyor. Larry Fink’in Blackrock’ının ‘çevreci ve sosyal ilerlemeci ideolojinin’ taşıyıcısı olduğunu belirtiyor. Bankalarının ‘uluslararası’ karakterleriyle artık Amerikan bankası olmaktan çıktığını söylüyor.
Woke sermayenin dünyadaki sosyal adalet hareketlerini fonladıklarını anımsatıyor. Kimi yöneticilerin kovulmak korkusuyla woke ideolojiyi eleştirmeye korktuğunu belirtiyor.
Vance’a göre ‘Amerikan toplumunu sosyal ilerlemeci bir cehenneme çukuruna dönüştüren’ bu ‘woke sermayeye’ karşı çözüm, ekonomik acı çektirmek. Örneğin daha fazla vergi ödetmek. Vance, Harvard Vakfı’na atıfla “Belki vergilendirme zamanı” diyor.
Vance, “Tarih pes eden insanlar tarafından yazılmaz ve ben de tüm cevaplara sahipmişim gibi davranmayacağım. Ve tam olarak ne yapılması gerektiğini biliyormuş gibi de davranmayacağım” derken, yine de ‘ülkeyi kurtarmak için ellerinde fırsat’ olduğu iddiasında.
DIŞ POLİTİKA
JD Vance dünyanın dikkatini Biden neoconlarının Ukrayna savaşına 61 milyar dolar daha kaynak ayırma tartışmaları sırasında nisan ayında NY Times’ta yayınlanan ‘Ukrayna’da Matematik Akla Yatkın Değil’ makalesiyle çekmişti. Kiev’in insan gücü ve maddi kaynak yetersizliğine atıfta bulunarak ABD’nin bunları sağlayamayacağını, savunma sanayi üretimindeki sorunlara atıfla belirtmişti.
Vance dış politikada Ron Paul gibi dış maceraları eleştiren liberter senatörleri beğeniyor. Ancak Paul geçen hafta Gazze geriliminde İran’a karşı şavaşçı tavır takınan Vance’a dair derhal şüphelerini ifade etti.
ABD’de seçilmeden önce dış politikada ‘tecritçi’ eleştirileri yapılan son başkan George W. Bush olmuştu. 11 Eylül ile birlikte Afganistan ve Irak işgaliyle en saldırgan militarist politikaların mimarı olarak tarihe geçti. Dolayısıyla Vance hakkında kanaat geliştirmek zor. Ama henüz Vance’ın ismi geçmezken Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ‘Rusya için ABD’ye kimin başkan olacağının kendileri için fark etmediğini söylerken, bir noktada ‘Biden’ı daha öngörülebilir’ bulduğunu not etmeli.
Emekçi sınıftan gelip teknoloji sermayesiyle iç içeliğine karşın küçük ve orta burjuvaziyi sırtlamaya oynayan Vance; ABD’deki kültürel yarılma eşliğinde Amerika’ya özgü liberter sermaye sınıfını da harekete geçirmiş görünüyor. Bu denklemin bir de ‘MAGA komünistler’ ayağı var ki, Amerika’nın ‘sağına-soluna’ özgü tuhaflıkları katlıyor. Ama bu başka bir yazının konusu.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Görüş
İki terörist: Batı, Şam’da El-Kaide’nin adamına taç giydirirken Britanya tweetleri hapsediyor

Thomas Karat, davranış analisti
İki adam, tek bir kelime. Önümüzdeki pazartesi Londra’daki Kingston Kraliyet Mahkemesi’nde, 72 yaşında bir büyükbaba terörizm suçlamasıyla yargıç karşısına çıkıyor; aleyhindeki delil yedi kelimelik bir tweet, öngörülen en ağır ceza ise 14 yıl hapis. Dokuz ay önce ise El-Kaide’nin Suriye kolunu kuran ve başına 10 milyon dolar Amerikan ödülü konmuş bir adam, Beyaz Saray’da ağırlanan ilk Suriye devlet başkanı oldu. Tony Greenstein ile Ahmed eş-Şara hiç karşılaşmadı. İkisi birlikte, “terörist” kelimesinin bugün ne anlama geldiğini tanımlıyor; Amerikalı okurlar içinse mesele daha da çarpıcı bir düğüm barındırıyor: Emekliye özgürlüğüne mal olabilecek o yedi kelime, Birleşik Devletler’de bütünüyle ifade özgürlüğü koruması altında. Zaten tam da bu nedenle Washington, kendi muhalifleri için başka yöntemler geliştirdi.
Önce emekliyi ele alalım; hem de bütün siciliyle, zira savcılık da öyle yapacak. Greenstein, 2018’de İşçi Partisi’nden ihraç edildi; kendisini “azılı bir antisemit” olarak niteleyen Antisemitizmle Mücadele Kampanyası’na karşı açtığı hakaret davasını kaybetti; mahkeme bu ifadenin dürüst kanaat kapsamında korunduğuna hükmetti. Elbit silah fabrikasına yönelik bir Filistin Eylemi (Palestine Action) baskını nedeniyle ertelenmiş hapis cezasını kabul etti. Hırçın, dava açmaktan çekinmeyen ve geri adım atmayan biri; Brightonlı bir Yahudi sosyalist, bir hasta bakıcı, Mosley’nin Kara Gömleklilerine karşı yürüyen Ortodoks bir hahamın oğlu. Suçlama bunların hiçbiri değil. Suçlama şu: Kasım 2023’te, kimliğini gizleyen bir hesabın kışkırtmasıyla safını belli etmeye zorlanınca, “İsrail ordusuna karşı Hamas’ı destekliyorum” yazdı. Beş hafta sonra, sabahın altı buçuğunda terörle mücadele polisleri bilgisayarlarına ve telefonlarına el koydu, kendisini dokuz saat gözaltında tuttu ve savaş hakkında paylaşım yapmasını tamamen yasaklayan şartlarla serbest bıraktı. Kendisini gözaltına alan memurlara, “Bu Orwellvari bir durum“, dedi. Az bile söylemişti.
Şimdi diğer adama bakalım; sicilini kanıtlamak için hiçbir tazminat avukatına ihtiyaç yok, çünkü o sicili bizzat Birleşik Devletler hükümeti kayda geçirdi. O dönemdeki adıyla Ebu Muhammed el-Colani olan Ahmed eş-Şara, 2003’te Irak’taki El-Kaide’ye katıldı; Amerikan güçlerince yakalanıp beş yıl hapsedildi, ardından El-Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’ni kurmak üzere Suriye’ye geçti ve yayımladığı videoyla Eymen ez-Zevahiri’ye biat etti. Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı arama bülteninde, liderliği altındaki örgütün “Suriye genelinde, sıklıkla sivilleri hedef alan çok sayıda terör saldırısı düzenlediği” belirtildi ve bunlar tek tek sıralandı: Bir kontrol noktasından kaçırılan yaklaşık 300 Kürt sivil; İdlib’deki Dürzi köyü Kalb Lavze’de katledilen 20 köylü; Şam, Humus ve Kuneytra’da üstlenilen intihar saldırıları. 2014’te, bizzat ABD öncülüğündeki koalisyona karşı misilleme saldırıları çağrısında bulundu. Bu nedenle BM mal varlığını dondurdu ve seyahat yasağı getirdi; başına konan 10 milyon dolarlık ödül ise onu yeryüzünde en çok aranan beş cihatçı lider arasına, Bağdadi ve Zevahiri ile aynı dar listeye yerleştirdi. “Terörist” kelimesi işte tam da bu eylemler için türetilmişti: Boşaltılan köyler, havaya uçurulan şehir merkezleri, toprağa düşen on yıllık Amerikan askerleri ve Suriyeli siviller.
Devlet, tweet atan adama karşı davasını hazırlarken bir yandan da hayatını kuşatma altına aldı. Dava açmak için on bir ay; neredeyse bir yıl ertelenen bir duruşma tarihi; nihayetinde şafak baskını ile jüri karşısına çıkış arasında geçen otuz iki ay. Ve bankaları onu birer birer terk etti. Duruşmadan iki hafta önce yayımladığı açıklamada Greenstein, gözaltına alınışından bu yana altı finans kuruluşu tarafından kapı dışarı edildiğini anlattı: Çeyrek asırlık geçmişin ardından Nationwide; otizmli oğlunun bakımı için açılan hesabı da kapatan HSBC ve First Direct; ardından hem şahsi hesaplarını hem de saymanlığını yürüttüğü tescilli bir derneğin hesaplarını donduran Santander ve ailesini tamamen dışarıda bırakan bir tasarruf bankası. Hiçbiri gerekçe göstermedi; göstermek zorunda da değiller, zira bir müşteri hakkında uyarılan bankaların o kişiye bilgi vermesi kanunen yasak. Devletin bu işe dahil olduğuna dair şüphesi de yersiz değil: Hükümetin Terör Mevzuatı Bağımsız Denetçisi, yasaklama kararlarının uygulanmasının bankaları müşterileri elden çıkarmaya, sektörün tabiriyle “riskten arınmaya”, iteceği konusunda 2023’te bizzat uyarıda bulunmuştu. Coutts Bankası, Nigel Farage’a ait tek bir hesabı kapattığında mesele başbakanın kınamasına yol açmış ve bir genel müdürü koltuğundan etmişti. Terör davasına giden yolda altı kez bankasız bırakılan bir emekli ise yalnızca sessizlikle karşılandı. Sanık suçsuz kabul ediliyor; hesapları ise değil.
Emeklinin hesapları dondurulurken savaş ağasınınki çözüldü. Şam 8 Aralık 2024’te düştü; on iki gün sonra bir Amerikan heyeti eş-Şara ile masaya oturup 10 milyon dolarlık ödülün kaldırıldığını ilan etti, dosya aynı dosyaydı, Kalb Lavze’deki mezarlar ise tam da bırakıldıkları yerde duruyordu. Britanya Başbakanı, örgütün terör listesinden çıkarılmasını değerlendirmek için “henüz çok erken“ olduğunu söyledi; ardından hükümeti 2025 yılını bu konuyu büyük bir hızla değerlendirerek geçirdi. Mart 2025’te, hükümet yanlısı milisler Alevi sahilini tararken Uluslararası Af Örgütü, sivillerin mezhepsel saiklerle kasten öldürüldüğünü belgeleyip savaş suçları soruşturması talep etti; bizzat eş-Şara’nın kurduğu inceleme komisyonu çoğu sivil 1426 kişinin öldüğünü nihayetinde doğrulayacaktı. Bu katliamlardan iki ay sonra Trump, Riyad’da kendisini kabul etti ve kameralara karşı onu süzerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Genç, çekici bir adam; çetin ceviz, güçlü bir geçmişi var.” Haziran ayında, “Suriyelilere büyüklük şansı tanımak” adına yaptırımları kaldıran bir başkanlık kararnamesi geldi; temmuzda Washington, onun kurduğu örgütün terör örgütü statüsünü iptal etti. Britanya Dışişleri Bakanı da aynı temmuz ayında elini sıkmak üzere Şam’a uçtu; üstelik Heyet Tahrir Şam (HTŞ), Terörizm Yasası kapsamında El-Kaide’nin bir diğer adı olarak hâlâ yasaklı örgüt listesindeyken; yani Greenstein’ın iddianamesindeki Hamas ile birebir aynı hukuki statüye sahipken. Parlamento ancak ekim ayında devreye girdi ve yasağın kaldırılmasının “ulusal çıkarlara hizmet ettiği“ gerekçesiyle kaydı sildi. Kasım ayına gelindiğinde eş-Şara Oval Ofis’teydi; Hazine Bakanlığı kalan yaptırımların çoğunu askıya alırken o da Suriye’yi IŞİD karşıtı koalisyona dahil ediyordu. Hiçbir jüri o mezarların ağırlığını tartmadı. O el sıkışmalardan önce hiçbir şafak baskını yaşanmadı. Arama ilanını yazanlar, ilanı öylece indiriverdi ve parlamento tutanaklarına terör listesinin ne olduğunu kendi kelimeleriyle yazdı: Bakanlık kararıyla ayarlanabilen bir ulusal çıkar aracı.
İki dosyayı yan yana koyduğunuzda, yasa metni suçunu itiraf ediyor. Terörizm Yasası’nın 2019’da değiştirilen 12. maddesine göre bir kişi, birilerini teşvik edip etmediğine bakılmaksızın, yasaklı bir örgütü destekleyici kanaat bildirmekle suç işlemiş sayılıyor; ki Parlamento bu suçu, mahkemelerin eski yasanın kanaatleri kapsayamayacağına hükmetmesi üzerine tam da bu boşluğu doldurmak için yaratmıştı. Yasanın lafzına bakılırsa, o dönem hâlâ yasaklı olan bir örgütün komutanıyla ilişkileri tazeleyen bir Dışişleri Bakanı, Greenstein’ın yazdığı her şeyden çok daha fazla bu suçun tanımına yaklaşıyor; kimse onu yargılamayı aklından bile geçirmiyor, can alıcı nokta da tam olarak bu. Birleşik Devletler’de böylesi bir yasa metni asla var olamazdı: Yüksek Mahkeme’nin “maddi destek” kavramını en geniş yorumladığı Holder – İnsani Hukuk Projesi davasında bile, “davacıların yürütmek istediği hiçbir bağımsız savunuculuk faaliyetinin yasaklanmadığına” hükmedilmişti.
Britanya, Amerika’nın en yüksek mahkemesinin sınır çekip korumaya aldığı alanı tam anlamıyla suç haline getirdi; ardından da Şam üzerinden, suç kategorisinin elle düzenlenebildiğini gösterdi. Terörizm Yasası, hiçbir kanun koyucunun yazmadığı bir madde barındırıyor: Güçsüz olanı bağlıyor, kullanışlı olanla temas ettiği anda buharlaşıyor.
Devletin kendi resmi kayıtları, bu iki kullanımdan hangisinin asıl olduğunu ortaya koyuyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2025 ortasına kadarki on dört yıl boyunca, Yasa’nın üyelik ve destek maddeleri kapsamında 55 kişi yargılandı; IŞİD döneminin tamamında yılda yalnızca dört kişi. Sonra odak noktası bombalardan kanaatlere kaydı. İçişleri Bakanlığı, Eylül 2025’e kadar olan on iki aylık dönemde 1886 terör gözaltısı kaydetti; bu, yüzde 660’lık bir artış anlamına geliyordu ve bu gözaltıların yüzde 86’sı, HTŞ’nin itibarını iade süreci başladıktan birkaç hafta sonra savaş uçaklarına sprey boya sıktığı gerekçesiyle yasaklanan Filistin Eylemi’ni desteklemekten kaynaklanıyordu. Gözaltıların davaya dönüşme oranı yüzde 47’den 17’ye çakıldı: Terör yasası kapsamında yakalanan her altı kişiden beşinin yargıç karşısına çıkarılması hiçbir zaman hedeflenmemişti, çünkü asıl ürün gözaltının ta kendisiydi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri yasağı “ölçüsüz ve gereksiz“ olarak nitelendirdi; buna rağmen 2 bin 700’den fazla gözaltı gerçekleşti; tek bir günde 522 kişi, emekliler ve rahipler ellerindeki karton pankartlar yüzünden yaka paça götürüldü. Yüksek Mahkeme şubat ayında yasağın hukuka aykırı olduğuna hükmettiğinde polis önce duraksadı, ardından yeniden başladı; bir emniyet müdürü, Scotland Yard’ın basamaklarında 18 kişiyi daha gözaltına alırken “Yasayı o an neyse öyle uygulamak zorundayız” dedi; Yüksek Mahkeme ise bütün bu sürecin en başından beri yasal olup olmadığına kasım ayında karar verecek. Hükümetin kendi denetçisi, terör kovuşturmalarının artık rekor seviyelere ulaştığını ve “belge suçları ile yasaklama bağlantılı suçlamaların ağırlık kazandığını” teyit ediyor. Kalb Lavze’nin faillerine karşı inşa edilen mekanizma pankartları öğütüyor; Kalb Lavze’nin faili ise Oval Ofis’te koalisyon belgelerini imzalıyor.
Aynanın Amerika tarafı da kendini tamamlıyor. Başına konan ödülü kaldıran yönetim, Birinci Değişiklik sayesinde kendi vatandaşlarının sözlerini dava edemiyor; bu yüzden konuşanları sınır dışı etme yoluna gidiyor. Yeşil kart sahibi Mahmud Halil, kampüsteki savunuculuk faaliyetleri nedeniyle sivil giyimli Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanlarınca gözaltına alındı; Louisiana’da 104 gün tutuldu, ilk çocuğunun doğumunu kaçırmak zorunda bırakıldı, hiçbir suçla itham edilmedi; Dışişleri Bakanı’nın, varlığının Amerikan dış politikasını tehlikeye attığı yönündeki onayıyla alıkondu. Rümeysa Öztürk yazdığı bir köşe yazısı yüzünden maskeli ajanlarca sokaktan alındı ve 45 gün hapsedildi; bir yargıç tüm bu politikanın anayasaya aykırı olduğuna hükmedip davayı düşürdü, o da yine de Türkiye’ye döndü; Halil’in yasal korumaları ise istinafta elinden alındı ve kaderi Yüksek Mahkeme’nin kararına kaldı.
Bunu Şam’daki tabloyla karşılaştırın: Bir öğrencinin yazdığı köşe yazısını Amerikan dış politikasına tehdit ilan eden aynı Dışişleri Bakanlığı, vaktiyle Bağdadi’nin yanına koyduğu bir adamın terörist statüsünü silmek için koca bir yıl harcadı. Anlaşılıyor ki bakanlığın terör listeleriyle vize listeleri aynı amaca hizmet eden tek bir listeden ibaret: Kullanışlı olanları rahatsızlık verenlerden ayırmak.
Rahatsızlık verenlerin içinde basın da var. Gazze’yi takip eden bağımsız gazeteci Richard Medhurst, şimdi Greenstein’a yöneltilen yasa kapsamında gözaltına alınan ilk muhabir oldu; hakkında hiçbir suçlama yöneltilmeden 14 ay boyunca soruşturuldu, bu çile yurt dışında da sürsün diye dosyaları Avusturya’ya iletildi. On polis memuru, paylaşımları nedeniyle The Electronic Intifada yazarı Asa Winstanley’nin evine baskın düzenledi; mahkeme arama izinlerinin usulsüz alındığına hükmederek cihazlarının iadesine karar verdi. Ortada tek bir mahkûmiyet yok; sadece aylarca el konulan ekipmanlar ve her yanı saran korku var, ki bu mekanizmanın işlevini tam olarak bu tarif ediyor. Kingston’da bile aynı refleks geçerliliğini koruyor: Greenstein’ın aktardığına göre savcılar, yayımlanmış yazılarını jüri dosyasının dışında tutmak için çabaladı; yargıç ise sanığın siyasi görüşlerinin suçun ta kendisi olduğu bir davada, “mahkemelerin kimsenin siyasi görüşleri için ses tahtası olmadığını” söyleyen eski bir kurala sığındı.
Böylece bilanço açıldığı yerde, iki adam ve tek bir kelimeyle kapanıyor. Biri kitlesel katliamlar gerçekleştiren bir örgütü yönetti ve onun peşine düşen iki hükümet, parlamento kayıtlarına geçen ifadelerle, onun aklanmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği sonucuna vardı. Diğeri yedi kelime paylaştı ve aynı iki hükümet, biri Terörizm Yasası’yla, diğeri göçmenlik kanunuyla, yanlış savaş hakkında yanlış sözleri söyleyen güçsüzlerin başına nelerin geleceğini göstermek için üç yıl harcadı. Greenstein, alacağı kararın kendisinden sonra gözaltına alınan herkesin bedelini belirleyeceğini savundu: Beraat bu kampanyayı tehlikeye atacak, mahkûmiyet ise ona ruhsat verecekti. Belki de öyle. Ancak asıl hüküm çoktan verildi; Riyad’da tebliğ edildi, Oval Ofis’te mühürlendi: Terörizm, devlet idaresinde bir kullanışlılık tarifidir. Eş-Şara kullanışlı hale geldi ve kelime onu serbest bıraktı. Greenstein ve 2 bin 700 pankart taşıyıcısı rahatsızlık vermeyi sürdürüyor; kelime de şafak baskınlarıyla, dondurulan hesaplarla onların üzerine çöküyor. Kingston’daki duruşma beş gün sürecek şekilde takvime bağlandı. Yargılanan kelime ise herhangi bir anlama sahip olma yükünden çoktan beraat etti.
Görüş
Japonya’nın Savunma Beyaz Kitabı: Odakta Çin ve “Kapsamlı Ulusal Güç” Stratejisi Var

Donald Trump’ın ABD başkanı olarak seçilmesinden bu yana uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altında bulunan pek çok ülke savunma konusuna önem vermeye başladı. Bu durum, çevresinde ABD dışında dişe dokunur bir müttefiki bulunmayan, dünyanın en pasifist ülkelerinden biri olan Japonya için de büyük önem arz ediyor. Japonya İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana silahlanma karşıtı bir ülke olarak “barışçıl” dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olarak görülüyordu. Japon Anayasası’nın 9. Maddesi Japonya’nın savaş ilan etmesini, savaşa hazır bir ordu bulundurmasını yasaklıyor. Buna rağmen Japonya, geçtiğimiz birkaç yıldır hızla silahlanıyor ve “militaristleşiyor”. Japonya Savunma Bakanlığı’nın her yıl yayınladığı Savunma Beyaz Kitabı’nı da bu bağlamda günümüz konjonktürüne göre değerlenmek lazım.

Japonya savunma beyaz kitabının kapağı
Kabine, 598 sayfalık rekor uzunluktaki raporu 4 Ağustos’ta onayladı. Rapor, Çin’in artan askeri faaliyetlerinin Japonya’nın güvenlik sorunun merkezinde olduğunu ve bunun “kapsamlı ulusal güç ile müttefikler ve fikirdaş ülkelerle iş birliği yoluyla” ele alınması gerektiğini savunuyor. Çin’e tek başına karşı koyma düşüncesi kesinlikle yok. Ancak diğer ülkelere olan bağlılığı azaltma hedefi var Japonya’nın. Bu tek çerçeve, Çin’in Pasifik’teki erişiminden vergi artışına, silah ihracatından dron savaşına kadar belgedeki her başlığın omurgasını oluşturuyor.
Kitabın ana odak noktalarından biri “Kapsamlı ulusal güç” (総合的な国力), Japonya’nın güvenliği artık sadece askeri güçle değil, altı ayrı alanı birden güçlendirerek sağlayacağı fikrine dayanıyor: diplomasi gücü, savunma gücü, ekonomi gücü, teknoloji gücü, istihbarat gücü ve insan gücü. Yani Japonya savunmasını sadece daha büyük ve daha ölümcül silahlara bağlamış değil.
En Büyük Tehdit Çin
Çin yine “benzeri görülmemiş, en büyük stratejik meydan okuma” olarak tanımlanıyor. Bu 2022 yılından bu yana tekrar eden bir söylem ama bu yılki baskı, “birinci ada zinciri” ötesindeki erişime ayrılmış özel bir bölüm içeren ilk baskı.
Haziran 2025’te Iwo Jima’nın doğusunda faaliyet gösteren Liaoning uçak gemisi, sonraki operasyonlarında ilk kez “ikinci ada zinciri”nin ötesine geçti; bir Çin askeri uçağı bir JMSDF (Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri) devriye uçağını yaklaşık 30 dakika boyunca lazerle hedef aldı; Tayvan çevresinde büyük çaplı tatbikatlar art arda tekrarlandı. Çin’in 2026 savunma bütçesi resmi verilere göre yüzde 7 arttı. Üçüncü uçak gemisi Fujian ise geçen kasım envantere girdi.
Japonya’ya göre Çin her geçen gün agresifleşiyor, güçleniyor. Japon halkının hükümetin pasifizmden uzaklaşan politikalarını desteklemesindeki en büyük sebep de bu. Olası bir savaşta ABD yardımı olmadan Japonya’nın karşı koymasının mümkünatı yok mevcut durumda. Bu nedenle en azından kendimizi savunabilecek güce ulaşmalıyız diye düşünüyor Japon hükümeti.
Çin–Rusya–Kuzey Kore üçgeni
Bu yıla özgü bir yenilik ise Çin bölümünde. Çin ve Rusya, iki ülkenin askeri yakınlaşmasını uzun uzun anlatan bir alt bölüm var. Rusya, Çin’e Su-35 savaş uçağı ve S-400 hava savunma sistemi sattı, üstelik S-400’ü ihraç ettiği ilk ülke Çin oldu. 2019’dan beri toplam 10 kez ortak uzun menzilli bombardıman uçağı uçuşu yaptılar, Kasım 2024’teki uçuşta ilk kez nükleer başlık taşıyabilen H-6N bombardıman uçağı görüldü. Aralık 2025’te ilk kez ortak uçuş Doğu Çin Denizi’nden Pasifik’e, Shikoku açıklarına kadar uzandı. Ağustos 2025’teki ortak deniz seyrine de ilk kez bir denizaltı katıldı. Kuzey Kore 2023’ten beri Rusya’ya füze ve mühimmat gönderiyor, askerlerini savaştırıyor. Japonya Savunma Bakanlığı, Rusya yardımının Kuzey Kore’nin askeri yeteneklerinin şu an değil ama orta-uzun vadede yükseltme riski taşıdığını söylüyor.
Hedefler ve Zorluklar
2026 mali yılı savunma harcamaları, ABD askeri varlığının yeniden konuşlandırılmasına ilişkin kalemler dahil edildiğinde ilk kez 9 trilyon yeni aştı. Bu artış, hükümetin GSYH’nin yüzde 2’sine ulaşma hedefinin bir parçası. Bu artışın faturası ise Ocak 2027’den itibaren vatandaşa çıkarılacak; gelir, kurumlar ve tütün vergisini kapsayan yeni bir “özel savunma vergisi” paketiyle finanse edilecek. Asıl dikkat çekici gelişme takvimde gizli. Normalde 2027’de yapılması beklenen “Üç Belge” (Ulusal Güvenlik Stratejisi, Ulusal Savunma Stratejisi, Savunma Kalkınma Programı) revizyonu, hükümet tarafından bir yıl öne çekilerek 2026’ya sıkıştırıldı.
Sanayi politikasında da köklü bir kırılma var. Japonya 2014’ten bu yana öldürücü nitelikte tam teçhizat ihracatını yalnızca beş “zararsız” kategoriyle sınırlıyordu: arama-kurtarma, nakliye, erken uyarı, gözetleme, mayın temizleme. Nisan 2026’da bu “beş kategori” kısıtlaması tamamen kaldırıldı; artık savaş uçağı ve savaş gemisi gibi öldürücü silahlar da, Japonya’nın ekipman/teknoloji transfer anlaşması bulunduğu 17 ülkeye ilke olarak ihraç edilebiliyor. Bu, 1967’den beri süregelen fiilî ihracat yasağının pratikte sona erdiği bir dönüm noktası. Beyaz kitap da bunu destekler biçimde, savunma üretimi ve teknoloji altyapısına ayrılan bölümü bu yıl ilk kez bir “Bölüm”den çıkarıp kitabın en üst yapısal birimi olan bir “Kısım”a yükseltti. Bu değişiklik, Japonya Savunma Bakanlığı’nın artık savunma sanayiini ittifak veya caydırıcılık stratejisiyle aynı düzeyde ana bir başlık olarak gördüğünü gösteriyor. Start-up’ları sektöre çekmek için Nisan’da ilk “Savunma İnovasyon Toplantısı” de düzenlendi.
Bütün bu tabloda tek bir çatlak var, ordunun kendisi. Koizumi önsözde bu yıl ilk kez “JSDF Personelinin Profesyonelliği” adında ayrı bir bölüm açtıklarını, kuruluşundan bu yana ilk kez maaş yapısını kökten değiştirdiklerini gururla anlatıyor. Ama rakamlar başka bir hikaye anlatıyor. Mart 2026 itibarıyla fiili personel sayısı 217.701’e düşerek 1981’den bu yana ilk kez 220 binin altına inmiş oldu. Kadro doluluk oranı yüzde 88,1’le en az 1998’den beri en düşük seviyede, hedeflenen kadronun yaklaşık 30 bin kişi altında kalınmış durumda. Yani Tokyo aynı anda hem bütçesini hem silah ihracatını büyütürken, o bütçeyle alacağı silahları kullanacak askeri bulmakta zorlanıyor.
Yeni savaş biçimleri ve ittifaklar
Ukrayna savaşından, bu yıl açıkça Orta Doğu’daki çatışmalardan da çıkarılan dron, yapay zeka ve mühimmat stoklama dersleri, beyaz kitapta ilk kez kendi başına bir bölüme kavuştu. Rakamlar çarpıcı: Ukrayna’nın Haziran 2025’teki “Örümcek Ağı” operasyonunda 117 insansız hava aracı kullanıldı; yalnızca Kasım 2025’te Ukrayna hava savunması yaklaşık 9.600 İHA ve 120 füzeyi düşürdüğünü açıkladı. Ama belge bir noktanın altını özellikle çiziyor: tank, topçu ve siper savaşı da sürüyor, yani rapor “dronlar her şeyin yerini alıyor” tezini savunmuyor; yeni ve eski savaş biçimlerinin iç içe geçtiğini söylüyor.
İttifak tarafında en büyük önem Amerika Birleşik Devletleri ama kitapta söylenen Japonya tek başına Washington’a değil, örülü bir ağa yaslanıyor diyebiliriz. Ocak ayında Savunma Bakanı Koizumi, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile bir araya geldi. Bunun yanında Japonya-ABD-Avustralya, Japonya-ABD-Güney Kore, Japonya-ABD-Avustralya-Filipinler gibi üçlü ve dörtlü mekanizmalar, ayrıca NATO’nun Hint-Pasifik’teki dört ortağını (Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda) kapsayan “NATO-IP4” çerçevesi, beyaz kitapta ittifak stratejisinin merkezine oturuyor. Kitap, Asya-Pasifik bölgesindeki dost ülkelerle bir araya gelmek ve işbirliği yapmanın altını çiziyor kısaca.
Tepkiler
Tepkiler gecikmedi elbette. Pekin’den gelen ilk refleks öncekilerle aynı. Çin Dışişleri ve Savunma bakanlıkları rapora sert bir dille tepki gösterdi, devlet ajansı Xinhua ise işi bir adım öteye taşıyıp bunu Japonya’nın yeniden militarize olduğunun kanıtı ilan etti. Japonya’nın beyaz kitapta kendi savunması için “gerekli” dediği şeyleri, yani uzun menzilli füzelerini ve stand-off vuruş kapasitesini arttırmayı, Japonya’nın militarize olduğunun kanıtı olduğunu iddia ediyor Çinli Xinhua Haber ajansı. Ancak aynı, hatta daha gelişmiş silahların Çin’in de elinde olduğunu unutmamak lazım.
Güney Kore tarafı daha da hareketli. Mesele, beyaz kitabın Japonların Takeshima, Korelilerin Dokdo dediği o tartışmalı adacıklara dair kısım ile ilgili. Seul önce resmi protesto çekti, Japon büyükelçisini çağırdı; birkaç gün sonra, 6 Ağustos’ta, Güney Kore ordusu bölgede bir “Dokdo tatbikatı” yaptı, Tokyo da buna karşılık protesto verdi. Yani bu, geçen hafta patlak veren ve hâlâ soğumamış bir gerginlik.
Kamuoyu tarafı biraz daha belirsiz. Temmuz’da Takaichi kabinesinin desteği sekiz büyük ankette birden düştü, bazılarında çift haneli puan kaybıyla, göreve geldiğinden bu yana en düşük seviyeye indi. Düşüşün sebebi ise ekonomi. Halkın hükümetten talep ettiği ilk şey enflasyonla mücadele, hükümet de bir yandan gıdada tüketim vergisini indirmeyi tartışırken öte yandan yeni bir “özel savunma vergisi” getiriyor. Bu çelişkinin kamuoyunda nasıl karşılanacağını önümüzdeki aylar gösterecek.
Sonuç
Sonuçta bu beyaz kitap, yıl içinde gerçekleşecek Üç Belge revizyonu öncesinde kamuoyu desteği toplamak için yazılmış bir belge. Kapaktaki anime görseli, açıklayıcı videolar, Koizumi’nin önsözünde ısrarla vurguladığı “Japon halkının geneline ulaşma” hedefi, hepsi aynı çizgiye bağlanıyor. Ama Tokyo bunu tam da işin zorlaştığı bir anda yapıyor. Bir yandan orduyu dolduracak insanı bulamıyor, öte yandan ikna etmesi gereken halkın derdi füze değil market fişi, Takaichi’nin son aylardaki destek kaybı da bunu gösteriyor. “Kapsamlı ulusal güç” kağıt üzerinde iddialı bir strateji. Sahada karşılığını bulup bulamayacağını göreceğiz.
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Amerika5 gün önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Dünya Basını1 hafta önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Dünya Basını2 hafta önceÇin, Buz İpek Yolu yarışını kazanıyor
Görüş2 hafta önceBüyük Oyun III: Enerji ve Dolar Açlığıyla Şekillenen Yeni Dünya
Rusya1 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını2 hafta önceNikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi










