Görüş
Amerikan başkanlık seçiminin yansıttığı büyük yarılma: Trump’tan ötesi JD Vance

‘Amerikan Yeni Sağ’ı, tekno-leberteryenlerin ‘post-liberalizmi’
“Amerika bir fikirdir; herhangi bir ordudan daha güçlü, herhangi bir okyanustan daha büyük, herhangi bir diktatör veya tirandan daha güçlü bir fikir. Dünya tarihindeki en güçlü fikirdir…”
Joe Biden 24 Temmuz’da Demokratik Partisi tarafından ekarte edilirken yaptığı tuhaf yazılı duyurudan günler sonra gelen ‘ulusa seslenişinde’ bu adeta ‘dinsel’ söyleme başvurmuştu. Bu temel kalıp yeni de değildir. 5 yıl önce Donald Trump karşısında başkanlığa aday olduğunda da neredeyse aynısına başvurmuştu: “Amerika halkı bir fikirdir – Herhangi bir ordudan daha güçlü, herhangi bir okyanustan daha büyük, herhangi bir diktatör ya da tirandan daha güçlü bir fikir. Dünyadaki en umutsuz insanlara umut verir. Herkese haysiyetli davranılmasını garanti eder. Ve nefrete güvenli bir liman vermez.”
Elbette bu önermelerin hiçbiri doğru değil. Dünyanın hemen her yerinde coğrafya, etnik köken ve iddia olunan ama uygulanması hiç de zorunlu olmayan fikirler ulus-devlet otoritesine katkıda bulunur. Biden’ın Amerikan istisnacılığının tezahürü olan iddiaları ise uzun süredir neocon yayılmacılığının argümanlarından birisi olup çıkmıştır.
Birleşik Devletler, 5 Kasım’da başkanlık seçimine giderken, belki bu iddiaya temelden itiraz etmeseler bile ‘Amerika’nın bir ulus ve ülke olduğu’ temasını işleyen bir cephe var: Cumhuriyetçi başkan adayı Donald Trump ile başkan yardımcısı adayı Ohio senatörü James David Vance. Trump, tüm dünyaya ‘mal oldu’. Nam-ı diğer JD Vance ise ‘Trump faktörünü’ başka boyutlara taşıma potansiyeli barındırıyor.
Trump’ın 13 Temmuz’da uğradığı suikast girişiminden kurtulduktan sonra 15 Temmuz’da başlayan Cumhuriyetçi Parti’nin Wisconsin/Milwaukee’deki Kurultayı’nda yardımcı adayı gösterdiği JD Vance, daha genç yaşlarında kendisini ‘Hitler’e benzetmiş’ bir isim. Buna rağmen aday yapılması, önümüze Amerikan hegemonyasındaki kırılmalar ve müesses nizamın iç sancılarını yansıtan, siyasi elitler ve perde arkasındaki sermaye güçleri ile Amerika’nın kültürel kapışmaları açısından dikkat çekici bir denklem çıkarıyor.
Trump’a hala ikinci bir suikast girişimi olasılığından söz edilirken, belki de artık Trump’ın da Cumhuriyetçi cephenin de sigortası Vance. Ve ABD siyasi sistemindeki ‘kuşak değişimine’ işaret etmekte.
HILBILLY ELEGY VE SONRASI…
JD Vance 2 Ağustos’ta 40 yaşına basan 1984 doğumlu genç kuşaktan bir isim. Trump 5 Kasım’da ipi göğüslerse ABD’nin en genç başkan yardımcısı olacak. Ara seçimlerde Ohio’dan senatör seçileli sadece iki yıl oldu.
2016’da yayınlanan otobiyografisi ‘Hilbilly Elegy’ (Dağ Köylüsüne Ağıtı) çok satanlar listesinde yerini alıp 2020’de Netflix’te aynı isimde bir filme dönüştüğünden beri daha görünür. Amerikan Orta Batısı’ndan (Kentucky-Ohio hattından) yoksul beyaz işçi sınıfı aileden gelen JD’nin hikayesi, uyuşturucu bağımlısı boşanmış bir hemşire olan annesi, hayata tutunmasını sağlayan büyükannesi ve daha sonra eşi olacak ikinci kuşaktan Hint asıllı kız arkadaşının yoldaşlığı eşliğinde eğitimli üst sınıfın ‘redneck’ aşağılamasında ifadesini bulan ‘dışlanmış Amerika’yı yansıtıyor.
Ohio’dan deniz piyadelerine, Irak’ta hayal kırıklığı yaratan savaşa ve prestijli Yale Üniversitesi’ne uzanan hayal yolculuğu aynı zamanda zeka ve bireysel çabalarla meşhur ‘Amerikan rüyasını’ gerçek kılma temasını barındırıyor. Sürekli değişen koşullara adapte olmaya çalışan bir kişiliğin düşünsel dönüşümleriyle birlikte Amerika’nın varlıklı siyasi elitleri ve şirketler dünyasından oluşan oligarşik yapının hem parçası olma hem reaksiyonu yansıtıyor.
Yale’de okurken yazdığı Hilbilly Elegy’deki JD Vance’ın hayatı mezuniyet ve müesses nizamda aralanan kapılarla sona eriyor. Gerçek hayattaki devamına bugün başkan yardımcılığı adaylığı vesilesiyle dikkat kesilebiliyoruz.
ÇAY PARTİSİ’NDEN ‘YENİ SAĞ’A…
Vance’ın hayatı 2011’de Yale Hukuk Fakültesi’nde Alman asıllı girişimci Peter Thiel’i dinlemesiyle değişiyor. Thiel’in elitlerin inovasyonla rekabetçi ilişkisini eleştirdiği konuşması ona esin kaynağı oluyor. Stanford eğitimli Thiel, öğrencilere üniversiteyi bırakıp girişimcilik yapmaları için para ödemesiyle tanınıyor. Vance, Thiel ile iletişime geçiyor ve kısa sürede yükselişi başlıyor.
PayPal’ın kurucularından olan Peter Thiel, Silicon Vadisi’nin önde gelen yatırımcılarından. Airbnb, Stripe, Affirm, SpaceX ve Facebook gibi şirketlere kaldıraç olurken ülkenin en zenginlerinden biri haline geliyor. Yine Amerikan devletiyle büyük sözleşmeleri olan devasa gözetleme yazılımı şirketi Palantir Technologies’in kurucu ortağı.
JD Vance mezuniyet sonrası Thiel’in yardımıyla 2013’te San Francisco’da biyoteknoloji şirketi Circuit Therapeutics’te iş buluyor. Bilmediği bir alanda yönetim becerisiyle dikkatleri topluyor. Ardından yine Thiel ile bağlantılı risk sermayesi şirketi Mithril Capital’da işe girip kurucu ortağı haline geliyor. Bu arada 2016’da yayınlanan kitabıyla NY Times’ın çok satan yazar listesine giriyor. Vance, Trump’in seçilmesinden iki ay önce San Francisco’da Thiel, Andreessen, Altman, Marc Benioff gibi teknoloji oligarklarıyla bir yemekte “Amerika’da işçi sınıfının yaşadığı zorluklar ve işin geleceği” temalı toplantıda ‘fikir yarıştırarak’ saygılarını da kazanıyor.
Sonra memleketi Ohio’ya dönen Vance, 2018’de yerel start-up’lara destek hedefli ‘Comeback Cities Tour’da yerini alıyor ve Batı yakası risk sermayedarlarına bölgenin opioid krizi nedeniyle yaşadığı zorlukları anlatan bir figüre dönüşüyor. Aralık 2019’da, Mithril’den meslektaşı ile Ohio merkezli girişim sermayesi firması Narya Capital’i kuruyor. (Mithril, Palantir, Narya’nın hep J.R.R. Tolkien’in ‘Yüzüklerin Efendisi’ destanından esinli olması dikkat çekici.)
Vance, Trump’ın Amerikan siyasetini sarstığı 2016-2020 yıllarında ‘Never Trump’çı (Asla Trump). Mezhep değiştirerek Katolik Kilisesi’ni seçtiği ve Cumhuriyetçi Parti içerisinde hızla yükseldiği yıllarda dönüşüme uğruyor. 2021’de Senato’ya adaylığını açıkladığında artık MAGA’cı (Make America Great Again-Amerika’yı tekrar büyük yap). 2021-22’de en büyük destekçisi de iddiaya göre kampanyasına 15 milyon dolarlık bağış yapan Peter Thiel’den başkası değil.
DEMOKRATLARIN PANİĞİ
Demokratik Parti’ye yakın neoliberal gazeteci ve yorumculara göre, Vance, ‘Silikon Vadisi’nin varlıklı teknoloji girişimcileri ile kripto para lobisinin ürünü’. Musk, Sacks ve Andreessen gibi isimlerle birlikte bir ‘Peter Thiel ağından’ söz ediliyor.
Aslında Peter Thiel, ‘Amerikan siyasi sisteminde artık özgürlük ve demokrasinin uyumlu olduğuna inanmadığı’ yıllardır bilinen bir liberteryen. Demokratlar onu ‘Amerikan yeni sağının’ vaftiz babası olarak görüyor. Thiel, Amerika’nın yayılmacı dış maceralarına itirazıyla öne çıkan senatör Ron Paul’e desteğiyle de tanınıyor.
Musk ve Sacks gibi isimler Demokratların ‘toplumsal cinsiyet’ ve ‘çocuklarda cinsiyet değişimi’ gibi mühendisliklerini açıkça eleştiren isimler. Peter Thiel ise evanjelik olarak yetiştirilen bir liberter ve açık bir eşcinsel. 20 yıl birlikte olduğu finans uzmanı ve portföy yöneticisi Matt Danzeisen ile 2017’de evleniyor. Bir kız çocuğu yetiştiriyorlar. Thiel, Cumhuriyetçi Parti’nin 2016 Kurultayı’nda sahneye çıkıp “Eşcinsel olmaktan gurur duyuyorum” demişti. Trump da kabul konuşmasında IŞİD’e bağlılık yemini eden bir teröristin Orlando’daki eşcinsel gece kulübünde 49 kişiyi öldürmesine atfen LGBTQ topluluğuna desteğini dile getirmişti.
Demokratik Parti’nin ‘ilerlemeci’ penceresinden bakanlar, yıllardır ‘serbest piyasa özgürlükçüleri, dış politika şahinleri ve sosyal muhafazakârların ittifakı’ olan ‘Amerikan muhafazakârlığının’, 2016’da Trump’ın seçilmesiyle dönüşümüne işaret ediyor. Artık ana başlık ‘Çay Partisi’ hareketi değil ‘Yeni Sağ’. Bu amorf kitle kendilerini post-liberalist olarak da anıyorlar. ‘Daha milliyetçi, daha az özgürlükçü, daha az serbest piyasacı’, ‘ticaret anlaşmalarının Amerikan işçileri üzerindeki zararlı etkileriyle daha fazla ilgili’…
Demokratlar ‘beyaz üstünlükçülerle’ birlikte andıkları bu ‘Yeni Sağ’da ‘Amerikan demokrasisini ve devletini çökertecek faşizmin ayak seslerini’ işitiyorlar. Silikon Vadisi’nden ‘diktatörlüğü tercih edilebilir bulan’ tehlikeli bir ideolojinin yeşerdiğini söylüyorlar. Ulus devletleri şirket diktatörlükleri tarafından yönetilecek küçük bölgelere ayıracak bir ‘ağ devletini’ hedeflediklerine dair bir komplo teorisinden söz ediyorlar. Şimdilerde ‘Proje 2025’ diye tartışılıyor. Ana tema; ‘federal hükümetin kontrolünü ele geçirme, 500 bin bürokratı işten çıkarma ve hükümeti sağcı bir araç haline getirmek’ diye sunuluyor.
JD Vance’ın başkan yardımcısı adaylığıyla birlikte gösterdikleri ‘kanıt’ Vance’ın Heritage Vakfı’nın başkanı Kevin Roberts’ın eylül ayında çıkacak yeni kitabı ‘Dawn’s Early Light’a (Şafağın Erken Işığı) önsöz yazması. Rivayet o ki kitap önce ‘Amerika’yı kurtarmak için Washington’ı yakmak’ alt başlığıyla duyurulmuş ve kapağının ortasında bir kibrit yer almış. Sonra ‘Amerika’yı Kurtarmak için Washington’ı Geri Almak’ diye değiştirilmiş ve kibrit çıkarılmış.
Sözcüsü Vance’ın önsözünün ‘Proje 2025’ ile ilgisi olmadığını ve kitaptaki taleplerle pek çok konuda anlaşmazlığı bulunduğunu duyurdu. Trump ise “Pek çok nokta iyi. Birçok nokta kesinlikle saçma… Belgeyle hiçbir ilgim yok” açıklaması yaptı.
Komplo teorileri bir yana tekno-liberter bu ağın Vance’ın adaylığı için Trump nezdinde yoğun kulis yaptığı anlaşılıyor. Biden yönetiminin, kripto endüstrisini engelleyerek, yapay zekayı düzenlemeye çalışarak ve start-up kurucularının şirket satın almalarıyla uğraşarak onları çileden çıkarttığı ortada. Vance’ın küçük ve orta ölçekli teknolojinin temsilcisi olarak Silikon Vadisi ile bağlarının yeni bir inovasyon çağının başlamasına yardımcı olacağı söyleyenler eksik değil.
FELSEFİ ESİN KAYNAKLARI
Amerikan Yeni Sağ’ı Demokrat çevrelere göre, ‘çevrimiçi filozoflar, sanatçılar, post-solcular veya heterodoks uçlardan’ oluşuyor. Kimse liderlik etmiyor ama kilit figürler var.
Örneğin Vance’ın kimi söyleşilerinde andığı Curtis Yarvin. ‘Mencius Moldbug’ müstehar ismini de kullanan eski bir yazılım mühendisi olan Yarvin, ‘Yeni Sağın filozofu’ olarak sunuluyor. Yarvin ‘Amerikan demokrasisi ve yürütme organının gücünün ulusal çıkarlardan çok sistem içinde statü için rekabet etmeyi önemseyen eğitimli bir oligarşiye dönüştüğünü’ söylüyor. Yarvin’e göre çözüm, Amerikan oligarşisinin ‘yerini, bir bilgisayar programcısının kötü bir kodu ayıklaması gibi Amerikan siyasi düzenini ayıklayabilecek, bir start-up CEO’su tarzında güçlü bir lidere bırakması’. Yarvin, ana akım neoliberal medya için “Onlar sadece kendisi gibi insanlara saldırarak geçimlerini sağlamak zorunda olan yırtıcı hayvanlar. Sadece karınlarını doyurmaları gerekiyor” diyor
Yanı sıra Notre Dame’da profesör olan Patrick Deneen var. 2018 tarihli ‘Liberalizm neden başarısız oldu’ isimli kitabında, ‘liberal modernitenin insan doğasına ilişkin onarılamaz derecede bireyci bir görüşe dayandığı ve topluluk ve aile yaşamı yerine özerkliğe değer veren bir kültüre yol açtığını’ savunuyor. Ona göre liberal modernite ‘kadınları ev işlerinden kurtarırken piyasa kapitalizminin güçlerinin daha kuşatıcı esaretine soktu’. Deneen, eşcinsel evlilikleri de geleneksel ahlaki biçimlerden ziyade bireysel tercihlere dayandığı için ‘bir sosyal çözülme biçimi’ olarak eleştiriyor.
Demokratlar Deneen’in Vance’a esin kaynağı olduğunu söylüyorlar. Nitekim Vance Mayıs 2023’te Katolik Üniversitesi’nde Deneen’in son kitabı ‘Rejim Değişikliği’nin lansmanında konuşmacı olmuş.
ANTİ-FEMİNİZM VE KEDİ KADINLAR
ABD’de ‘ilerlemecilik dini’ kimlikçilikten beslenirken kadın ve eşcinsellik baş temalar. Demokratlar için Trump ‘düz maço’. Muhafazakar görüşlerini daha ‘entelektüel’ bir çerçeveye oturtan Vance ise daha büyük sorun. En büyük tartışma 29 Temmuz 2021’de muhafazakar gazeteci Tucker Carlson’ın henüz Fox News’tan kovulmamışken katıldığı programındaki sözlerinden çıkıyor.
Vance “Demokratlar ve şirket oligarklarımız aracılığıyla ülkede etkin bir şekilde yönetiliyoruz” diyerek Kamala Harris ve Alexandria Occasio Cortes’e (AOC) atıfla ekliyor: “Kendi hayatlarından ve yaptıkları seçimlerden mutsuz olan ve bu yüzden ülkenin geri kalanını da mutsuz etmek isteyen bir grup çocuksuz kedi kadın tarafından yönetiliyoruz. Bu yüzden ülkenin geri kalanını da mutsuz etmek istiyorlar.”
Vance, kısa süre önce eleştirilere “Medya senatör bile olmadan yaptığım sarkastik yorum yüzünden saldırıya uğramış hissediyorsa ben de bir sürü şeyden ötürü saldırıya uğramış hissediyorum” diye yanıt verdi. Sonra da ‘market fiyatlarından Kamala Harris’in göç politikaları ve entelektüel kapasitesinin toplum karşısında röportaj veremeyecek denli düşük olmasına’ uzanan ‘saldırıya uğramışlık’ listesi çıkardı.
Vance, boşanma konusunda “Belki anne ve babalar için işe yaramıştır ama çocukları için pek de işe yaramadı” derken kendi zorlu çocukluğunu çağrıştırıyor. Liberal Vice News’un ‘insanların çocuklarının iyiliği için şiddet içeren evliliklerde kalmaları gerektiğine inandığı’ yolundaki yayınıyla ‘sözlerini çarpıtmakla’ suçluyor. Boşanmaya temelde itiraz ettiği inkar edilemez bir gerçek.
‘Biyolojik cinsiyeti’ adeta ayıplı gören Demokratların ‘toplumsal cinsiyet’ mühendisliğine şüpheyle yaklaşan Vance kürtajı ancak tecavüz ve ensest vakalarında destekliyor.
Vance’ın kişiliği, hayatı ve genel çizgisinin ‘çelişkilerle’ örülü olduğu açık. Eşi Usha Vance (Usha Chilukuri) Hintli bir göçmenin kızı olarak San Diego’nun banliyölerinde büyümüş. Yale’den Cambridge’a geçerken çoğunlukla liberal çevrelerde bulunmuş. San Francisco’da kurumsal kültürünü ‘radikal bir şekilde ilerici’ diye tanımlayan hukuk firmasında kurumsal dava avukatlığı da dikkat çekici.
MEŞHUR RÖPORTAJ
Vance’ın en çok atıf yapılan söylemlerinin kaynağı; bir vakit “İlerlemeci feministlerin tecavüze ihtiyacı var” sözleriyle tepki çekmiş Jack Murphy ile senato adaylığı sırasında Eylül 2021’deki podcast röportajı. Vance’ın görüşlerinin temel izlediğini barındıran söyleşideki argümanları şöyle:
1) GÖÇ KRİZİ VE IRKÇILIK
Biden yönetiminin 2021 çekilmesiyle Afganistan’dan mülteci akımının yaşandığı bir ortamda Vance, ırkçılık ithamlarına insanların derisinin rengiyle ilgilenmediğini söyleyerek yanıt veriyor. “Amerika’ya gelip çok çalışıp ülkeye karşı sorumluluklarını yerine getiren insanların Amerikalı olduklarını” belirtirken, kültürel kapışma ve entegrasyon sorununun meseleyi değiştirdiğini söylüyor.
Anket verilerinin gelen Afganların yüzde 40’ının intihar saldırılarını meşru kabul edebildiğini, yüzde 95’inin eşinin taşlanarak öldürülmesini makul karşıladığını gösterdiğini belirtiyor. Liberal Hollywood’un FBI dizileri Minneapolis’teki Somali toplumunun kadın sünneti meselesini hassasiyetlere dikkat ederek ele alırken, Vance ‘küçük Mogadişu’daki entegrasyon sorununa atıfla “Toplumunuzda böyle şeyleri istememek ırkçılık anlamına mı geliyor” diyor.
Vance’a göre, ABD ‘göç ülkesi’ olarak bu tür aşamalardan geçti. 1920’lerde İtalyan ve İrlanda göçmenleriyle suç oranlarının artışı ve mafyalaşmanın ‘göç freni’ getirdiğini söylüyor. Bu sayede yeni gelenlerin ‘daha geniş Amerikan kumaşına’ entegre olması için zemin yaratıldığını belirtiyor. Ancak 1990’lar ve 2000’lerde oligarşinin ‘asimilasyon’ perspektifini tümden yitirdiğini ve artık yeni gelenlere ülkeyi ‘sadece yararlanılacak bir şey görme’ fikri sunduğunu…
Vance kendi komplo teorisini çiziyor: “Bunun arkasında toplumu bölerek ve bir kısmını ‘harcanabilir’ kılarak vatandaşların sorunlarıyla ilgilenmek durumunda kalmayan güçlü insanlar var” diyor.
Vance’a göre ABD de diğer ulus devletler gibi ‘linguistik, kültürel ve dini gelenekler’ üzerinde yükselmek ve yeni gelenlerin buna katılmasını istemek durumunda. Oysa tam aksinin yapıldığı; kurucu babaların sadece kötü yanlarıyla hatırlandığı, heykellerinin yıkıldığı, Amerikan tarihinin dürüst biçimde eğrisi-doğrusuyla ele alınmasını dışlayan yeni bir müfredatın benimsendiğini ve yeni gelenlere de ‘asimile olmamalısınız’ dendiğini söylüyor. Bunun herkesin birbirinden nefret ettiği ‘balkanlaştırılmış’ bir ülke yaratacağı görüşünde.
Vance, günümüzdeki Amerikan liderliğinin ideolojisini ‘sosyal ilerlemecilik ve küreselleşmecilik’ diye tanımlarken, “Liderlerimiz o kadar yozlaşmış ve aşağılık ki, onların kültürüne asimile olursanız, çöp gibi liberal elit kültürüne asimile olursunuz” diyor. Önerisi ‘Amerikan lider sınıfından kanserli hücrelerin çıkarılması’ ve kurucu babaların atıf yaptığı ‘politik dini’ ve ‘ortak değerleri’ yerleştirmek.
2) OLİGARŞİDEN KURTULMAK
Vance önce ‘seçimleri’ sayıyor ama Amerikan siyasi elitlerinin woke ideolojisinin medyayı, akademiyi, şirketleri, her türlü eğitim ve spor kurumunu ele geçirdiğini söylüyor. Önerisi Almanya’daki denazifikasyon veyahut Irak’taki debaasifikasyon. “Bizim artık bir anayasal cumhuriyetimiz yok. Her şeyi kontrol eden idari bir devletimiz var” diyor. “Cumhuriyetin sonlarındayız. Halkın neredeyse hiç güce sahip olmadığı bir noktaya çok yakınız. Oligarşi çoğunu ele geçirmiş durumda. Eğer buna karşı koyacaksak, oldukça vahşi ve oldukça ileri gitmeli ve şu anda pek çok muhafazakarın rahatsız olduğu yönlere doğru ilerlemeliyiz” sözleriyle devleti ele geçirmeyi salık veriyor.
2024’te yeniden seçilmesi halinde Trump’a tavsiyelerini şöyle sıralıyor: “İdari devletteki her orta düzey bürokratı kovun. Onları bizim insanımızla değiştirin. Ve mahkemeler -çünkü mahkemeye taşıyacaklardır- sizi durdurursa Andew Johnson’ın yaptığı gibi ülkenin karşısına çıkın ‘Baş Yargıç kararını verdi, şimdi bırakın uygulasın!’ deyin.”
Demokratlar bu sözleri ‘açık darbe çağrısı’ olarak okurken, Vance’a göre artık ‘kararnamelerin yasamanın üzerine çıktığı’ ABD’de zaten ‘anayasal kriz’ hali var.
Vance kısa süre önce George Stephanopoulos’un sıkıştırıcı soruları karşısında “Hayır, hayır, George, hükümetteki herkesi kovun demedim. Orta düzey bürokratların yerine yönetime karşı duyarlı insanlar getirin dedim” diyerek yanıt verdi.
Vance 2021 söyleşisinde, açıkça ‘solu kurumsallıktan arındıracak siyaset izlemekten’ söz ederken, muhafazakarların gücü ele alınca ‘büyük cesaretle’ yapması gerekenleri şöyle sayıyor: “Artık eleştirel ırk teorisini öğretemezsiniz, toplumsal cinsiyet ideolojisini öğretemezsiniz, doktorlarınıza 10 yaşındaki çocuklar üzerinde hormon terapisi deneyleri yapmaları gerektiğini öğretemezsiniz, federal paradan ya da eyalet parasından bir dolar bile alarak bunları yapamazsınız. Bu fonlar hızla kuruyacaktır.”
Vance’a göre insanların ten renklerine göre ayrımcılığa tabi tutulamayacağını belirten sivil haklar yasası, amacının tam aksine ayrımcılık yaratacak şekilde uygulanıyor. Bunu ‘masküler ilerlemecilik’ diye niteliyor. Ve ‘sol’ tüm kamu hizmetlerini belirlerken ‘halka hesap vermediği için’ idari bürokrasiyi hedef almaktan başka çare göremediğini söylüyor. Trump başkanken, ‘ona nasıl başkanlık yaptırmadıklarını’ New York Times’a makale yazarak anlatan üst düzey bürokrasiyi anımsatıyor.
Vance’a göre, iyi eğitimli bir liberal Amerikan eliti küreselleşmeden ve büyük teknolojinin artan gücünden yararlanırken kendisinin ‘rejim’ olarak adlandırdığı yarı-aristokrasi olarak kendi büyüdüğü Middletown, Ohio gibi yerlerdeki insanlara zıt ekonomik ve kültürel çıkarları benimsiyor. Onun gözünde ‘kültür savaşı aynı zamanda sınıf savaşı’. ‘Kurtarılamayacak kadar yozlaşmış’ addedilenler ise Ivy League üniversiteleri, FBI, NYT Times, Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü, Eğitim Bakanlığı, BlackRock, Bill ve Melinda Gates Vakfı…’
3) ‘HİTLER TRUMP’TAN MAGA UMUDA
Şu sıralar 2016’da 32 yaşındayken üniversite arkadaşına Trump hakkında yazdıkları büyük fırtına koparıyor: “Trump’ın Nixon gibi o kadar da kötü olmayan (ve hatta yararlı olabilecek) alaycı bir pislik olduğunu düşünmekle, Amerika’nın Hitler’i olduğunu düşünmek arasında gidip geliyorum.”
İlkin 2022’de ortaya çıkan bu benzetmeyi reddetmiyor. Murphy’le söyleşide “Hillary Clinton taraftarı değildim. 2016’da yazılı oy kullandım. Aptallık ettim, 2016’da kesinlikle Trump’a oy vermeliydim” diyor. Kıvırmak yerine “Trump hakkında yanılmışım” vurgusuyla başkanlık döneminde Amerikan istihdamını ‘çalan’ Çin’e karşı ve göç konusunda politikalarını beğendiğini söylüyor.
Asıl izahatı, “Ama aslında Amerikan eliti ve benim Amerikan eliti içindeki rolüm hakkında bir şeyler görmem ve fark etmemle ilgiliydi. Bunu anlamam biraz zaman aldı” oluyor. Önce emekçi sınıftan gelip elit çevrelerde bulunmanın ‘iyi hissettirdiğini’ ama sonra ‘nereden geldiğini ve kim olduğunu gözden kaçırmaya başladığını’ belirtiyor. “Bence bu bana oldu. Tanrıya şükür yahut şansım varmış ki anladım ve vazgeçtim” diye ekliyor.
Sonra “Çılgın bir hikaye anlatayım” diye söze başlayarak eşi Usha’yla birlikte katıldıkları varlıklı insanlarla bir yemeği anlatıyor. Masadaki otel zinciri sahibinin Trump’ın sıkı göç politikasından şikayeti ederkenki söylemini aktarıyor: “Amerikan işçisi saatte 16-20 dolar isterken, gerektiğinde sınıra gidip saatte 8 dolara çalışacak işçi bulmak.” O masada ‘bunun bir parçası olmak istemediğini’ görüyor ve “Trump’ın beni şaşırtan pek çok politikası varken, bu ülkenin müesses nizamının ne kadar yolsuz olduğunu görürken ve aynı müesses nizam tarafından devşirildiğimi görürken bunu istemedim” diyor.
Vance’a göre Cumhuriyetçi Parti’yi uzun süre belirlemiş insanların da değişmesi gerekiyor. Zira onlar ve kurumları da ‘tabanlarına uzak’.
4) KATOLİKLİK VE DİN
Vance, Kilise ile pek işi olmayan bir ailede ‘hıristiyan olarak’ yetiştirilse de ‘öfkeli ateist’ bir dönem geçirmiş. Katolik olma sürecinde yine Amerikan elitleriyle deneyimi etkili olmuş. Kendi kendisine “Beni endoktrine eden bu insanların erdemleri, karakter özellikleri nedir” diye sormuş. Onların tek derdinin para ve mevki olduğunu görmüş. Kendisi ise ‘iyi bir baba ve eş olmakla’ ilgileniyor. “Elitler kadın ve erkek arasındaki farkı ve eril erdemler ile dişil erdemleri nasıl aşılamamız gerektiğini hiç umursamıyor. Ama Hıristiyanlık umursuyor” diyor. İçinden çıktığı toplum ve ailede büyük sorunlar ve çöküşler gördüğünü anımsatırken, “bir dini kurumun ‘kocanı yahut karını iç çamaşırını değiştirir gibi değiştiremezsin’ diyerek bunu ‘ömür boyu sürecek bir taahhüt görmesi’ onu etkilemiş. Vance “Elbette her zaman çalışmıyor ama yine de evliliğin kutsal doğasını tanımak önemli” diye ekliyor.
5) WOKE SERMAYE
Vance’ın ‘kültür savaşlarında’ öne çıkan bir unsur. Sermayedarların yatırım yaparken ‘çeşitlilik araştırmaları’ yapıp ‘sosyal ilerlemeci’ ideolojiyi benimsemeleri ona göre geleneksel Amerikan değerlerini alaşağı ediyor. Ford Vakfı’nın fonladığı Harvard Üniversitesinin ‘saldırgan sol radikalizmin’ aracı olduğunu söylüyor. Larry Fink’in Blackrock’ının ‘çevreci ve sosyal ilerlemeci ideolojinin’ taşıyıcısı olduğunu belirtiyor. Bankalarının ‘uluslararası’ karakterleriyle artık Amerikan bankası olmaktan çıktığını söylüyor.
Woke sermayenin dünyadaki sosyal adalet hareketlerini fonladıklarını anımsatıyor. Kimi yöneticilerin kovulmak korkusuyla woke ideolojiyi eleştirmeye korktuğunu belirtiyor.
Vance’a göre ‘Amerikan toplumunu sosyal ilerlemeci bir cehenneme çukuruna dönüştüren’ bu ‘woke sermayeye’ karşı çözüm, ekonomik acı çektirmek. Örneğin daha fazla vergi ödetmek. Vance, Harvard Vakfı’na atıfla “Belki vergilendirme zamanı” diyor.
Vance, “Tarih pes eden insanlar tarafından yazılmaz ve ben de tüm cevaplara sahipmişim gibi davranmayacağım. Ve tam olarak ne yapılması gerektiğini biliyormuş gibi de davranmayacağım” derken, yine de ‘ülkeyi kurtarmak için ellerinde fırsat’ olduğu iddiasında.
DIŞ POLİTİKA
JD Vance dünyanın dikkatini Biden neoconlarının Ukrayna savaşına 61 milyar dolar daha kaynak ayırma tartışmaları sırasında nisan ayında NY Times’ta yayınlanan ‘Ukrayna’da Matematik Akla Yatkın Değil’ makalesiyle çekmişti. Kiev’in insan gücü ve maddi kaynak yetersizliğine atıfta bulunarak ABD’nin bunları sağlayamayacağını, savunma sanayi üretimindeki sorunlara atıfla belirtmişti.
Vance dış politikada Ron Paul gibi dış maceraları eleştiren liberter senatörleri beğeniyor. Ancak Paul geçen hafta Gazze geriliminde İran’a karşı şavaşçı tavır takınan Vance’a dair derhal şüphelerini ifade etti.
ABD’de seçilmeden önce dış politikada ‘tecritçi’ eleştirileri yapılan son başkan George W. Bush olmuştu. 11 Eylül ile birlikte Afganistan ve Irak işgaliyle en saldırgan militarist politikaların mimarı olarak tarihe geçti. Dolayısıyla Vance hakkında kanaat geliştirmek zor. Ama henüz Vance’ın ismi geçmezken Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ‘Rusya için ABD’ye kimin başkan olacağının kendileri için fark etmediğini söylerken, bir noktada ‘Biden’ı daha öngörülebilir’ bulduğunu not etmeli.
Emekçi sınıftan gelip teknoloji sermayesiyle iç içeliğine karşın küçük ve orta burjuvaziyi sırtlamaya oynayan Vance; ABD’deki kültürel yarılma eşliğinde Amerika’ya özgü liberter sermaye sınıfını da harekete geçirmiş görünüyor. Bu denklemin bir de ‘MAGA komünistler’ ayağı var ki, Amerika’nın ‘sağına-soluna’ özgü tuhaflıkları katlıyor. Ama bu başka bir yazının konusu.
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa1 hafta önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa6 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa1 hafta önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya6 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Ortadoğu5 gün önceİsrail Deniz Kuvvetleri Komutanı, Türkiye’yi tehdit etti










