Görüş
Amerikan başkanlık seçiminin yansıttığı büyük yarılma: Trump’tan ötesi JD Vance

‘Amerikan Yeni Sağ’ı, tekno-leberteryenlerin ‘post-liberalizmi’
“Amerika bir fikirdir; herhangi bir ordudan daha güçlü, herhangi bir okyanustan daha büyük, herhangi bir diktatör veya tirandan daha güçlü bir fikir. Dünya tarihindeki en güçlü fikirdir…”
Joe Biden 24 Temmuz’da Demokratik Partisi tarafından ekarte edilirken yaptığı tuhaf yazılı duyurudan günler sonra gelen ‘ulusa seslenişinde’ bu adeta ‘dinsel’ söyleme başvurmuştu. Bu temel kalıp yeni de değildir. 5 yıl önce Donald Trump karşısında başkanlığa aday olduğunda da neredeyse aynısına başvurmuştu: “Amerika halkı bir fikirdir – Herhangi bir ordudan daha güçlü, herhangi bir okyanustan daha büyük, herhangi bir diktatör ya da tirandan daha güçlü bir fikir. Dünyadaki en umutsuz insanlara umut verir. Herkese haysiyetli davranılmasını garanti eder. Ve nefrete güvenli bir liman vermez.”
Elbette bu önermelerin hiçbiri doğru değil. Dünyanın hemen her yerinde coğrafya, etnik köken ve iddia olunan ama uygulanması hiç de zorunlu olmayan fikirler ulus-devlet otoritesine katkıda bulunur. Biden’ın Amerikan istisnacılığının tezahürü olan iddiaları ise uzun süredir neocon yayılmacılığının argümanlarından birisi olup çıkmıştır.
Birleşik Devletler, 5 Kasım’da başkanlık seçimine giderken, belki bu iddiaya temelden itiraz etmeseler bile ‘Amerika’nın bir ulus ve ülke olduğu’ temasını işleyen bir cephe var: Cumhuriyetçi başkan adayı Donald Trump ile başkan yardımcısı adayı Ohio senatörü James David Vance. Trump, tüm dünyaya ‘mal oldu’. Nam-ı diğer JD Vance ise ‘Trump faktörünü’ başka boyutlara taşıma potansiyeli barındırıyor.
Trump’ın 13 Temmuz’da uğradığı suikast girişiminden kurtulduktan sonra 15 Temmuz’da başlayan Cumhuriyetçi Parti’nin Wisconsin/Milwaukee’deki Kurultayı’nda yardımcı adayı gösterdiği JD Vance, daha genç yaşlarında kendisini ‘Hitler’e benzetmiş’ bir isim. Buna rağmen aday yapılması, önümüze Amerikan hegemonyasındaki kırılmalar ve müesses nizamın iç sancılarını yansıtan, siyasi elitler ve perde arkasındaki sermaye güçleri ile Amerika’nın kültürel kapışmaları açısından dikkat çekici bir denklem çıkarıyor.
Trump’a hala ikinci bir suikast girişimi olasılığından söz edilirken, belki de artık Trump’ın da Cumhuriyetçi cephenin de sigortası Vance. Ve ABD siyasi sistemindeki ‘kuşak değişimine’ işaret etmekte.
HILBILLY ELEGY VE SONRASI…
JD Vance 2 Ağustos’ta 40 yaşına basan 1984 doğumlu genç kuşaktan bir isim. Trump 5 Kasım’da ipi göğüslerse ABD’nin en genç başkan yardımcısı olacak. Ara seçimlerde Ohio’dan senatör seçileli sadece iki yıl oldu.
2016’da yayınlanan otobiyografisi ‘Hilbilly Elegy’ (Dağ Köylüsüne Ağıtı) çok satanlar listesinde yerini alıp 2020’de Netflix’te aynı isimde bir filme dönüştüğünden beri daha görünür. Amerikan Orta Batısı’ndan (Kentucky-Ohio hattından) yoksul beyaz işçi sınıfı aileden gelen JD’nin hikayesi, uyuşturucu bağımlısı boşanmış bir hemşire olan annesi, hayata tutunmasını sağlayan büyükannesi ve daha sonra eşi olacak ikinci kuşaktan Hint asıllı kız arkadaşının yoldaşlığı eşliğinde eğitimli üst sınıfın ‘redneck’ aşağılamasında ifadesini bulan ‘dışlanmış Amerika’yı yansıtıyor.
Ohio’dan deniz piyadelerine, Irak’ta hayal kırıklığı yaratan savaşa ve prestijli Yale Üniversitesi’ne uzanan hayal yolculuğu aynı zamanda zeka ve bireysel çabalarla meşhur ‘Amerikan rüyasını’ gerçek kılma temasını barındırıyor. Sürekli değişen koşullara adapte olmaya çalışan bir kişiliğin düşünsel dönüşümleriyle birlikte Amerika’nın varlıklı siyasi elitleri ve şirketler dünyasından oluşan oligarşik yapının hem parçası olma hem reaksiyonu yansıtıyor.
Yale’de okurken yazdığı Hilbilly Elegy’deki JD Vance’ın hayatı mezuniyet ve müesses nizamda aralanan kapılarla sona eriyor. Gerçek hayattaki devamına bugün başkan yardımcılığı adaylığı vesilesiyle dikkat kesilebiliyoruz.
ÇAY PARTİSİ’NDEN ‘YENİ SAĞ’A…
Vance’ın hayatı 2011’de Yale Hukuk Fakültesi’nde Alman asıllı girişimci Peter Thiel’i dinlemesiyle değişiyor. Thiel’in elitlerin inovasyonla rekabetçi ilişkisini eleştirdiği konuşması ona esin kaynağı oluyor. Stanford eğitimli Thiel, öğrencilere üniversiteyi bırakıp girişimcilik yapmaları için para ödemesiyle tanınıyor. Vance, Thiel ile iletişime geçiyor ve kısa sürede yükselişi başlıyor.
PayPal’ın kurucularından olan Peter Thiel, Silicon Vadisi’nin önde gelen yatırımcılarından. Airbnb, Stripe, Affirm, SpaceX ve Facebook gibi şirketlere kaldıraç olurken ülkenin en zenginlerinden biri haline geliyor. Yine Amerikan devletiyle büyük sözleşmeleri olan devasa gözetleme yazılımı şirketi Palantir Technologies’in kurucu ortağı.
JD Vance mezuniyet sonrası Thiel’in yardımıyla 2013’te San Francisco’da biyoteknoloji şirketi Circuit Therapeutics’te iş buluyor. Bilmediği bir alanda yönetim becerisiyle dikkatleri topluyor. Ardından yine Thiel ile bağlantılı risk sermayesi şirketi Mithril Capital’da işe girip kurucu ortağı haline geliyor. Bu arada 2016’da yayınlanan kitabıyla NY Times’ın çok satan yazar listesine giriyor. Vance, Trump’in seçilmesinden iki ay önce San Francisco’da Thiel, Andreessen, Altman, Marc Benioff gibi teknoloji oligarklarıyla bir yemekte “Amerika’da işçi sınıfının yaşadığı zorluklar ve işin geleceği” temalı toplantıda ‘fikir yarıştırarak’ saygılarını da kazanıyor.
Sonra memleketi Ohio’ya dönen Vance, 2018’de yerel start-up’lara destek hedefli ‘Comeback Cities Tour’da yerini alıyor ve Batı yakası risk sermayedarlarına bölgenin opioid krizi nedeniyle yaşadığı zorlukları anlatan bir figüre dönüşüyor. Aralık 2019’da, Mithril’den meslektaşı ile Ohio merkezli girişim sermayesi firması Narya Capital’i kuruyor. (Mithril, Palantir, Narya’nın hep J.R.R. Tolkien’in ‘Yüzüklerin Efendisi’ destanından esinli olması dikkat çekici.)
Vance, Trump’ın Amerikan siyasetini sarstığı 2016-2020 yıllarında ‘Never Trump’çı (Asla Trump). Mezhep değiştirerek Katolik Kilisesi’ni seçtiği ve Cumhuriyetçi Parti içerisinde hızla yükseldiği yıllarda dönüşüme uğruyor. 2021’de Senato’ya adaylığını açıkladığında artık MAGA’cı (Make America Great Again-Amerika’yı tekrar büyük yap). 2021-22’de en büyük destekçisi de iddiaya göre kampanyasına 15 milyon dolarlık bağış yapan Peter Thiel’den başkası değil.
DEMOKRATLARIN PANİĞİ
Demokratik Parti’ye yakın neoliberal gazeteci ve yorumculara göre, Vance, ‘Silikon Vadisi’nin varlıklı teknoloji girişimcileri ile kripto para lobisinin ürünü’. Musk, Sacks ve Andreessen gibi isimlerle birlikte bir ‘Peter Thiel ağından’ söz ediliyor.
Aslında Peter Thiel, ‘Amerikan siyasi sisteminde artık özgürlük ve demokrasinin uyumlu olduğuna inanmadığı’ yıllardır bilinen bir liberteryen. Demokratlar onu ‘Amerikan yeni sağının’ vaftiz babası olarak görüyor. Thiel, Amerika’nın yayılmacı dış maceralarına itirazıyla öne çıkan senatör Ron Paul’e desteğiyle de tanınıyor.
Musk ve Sacks gibi isimler Demokratların ‘toplumsal cinsiyet’ ve ‘çocuklarda cinsiyet değişimi’ gibi mühendisliklerini açıkça eleştiren isimler. Peter Thiel ise evanjelik olarak yetiştirilen bir liberter ve açık bir eşcinsel. 20 yıl birlikte olduğu finans uzmanı ve portföy yöneticisi Matt Danzeisen ile 2017’de evleniyor. Bir kız çocuğu yetiştiriyorlar. Thiel, Cumhuriyetçi Parti’nin 2016 Kurultayı’nda sahneye çıkıp “Eşcinsel olmaktan gurur duyuyorum” demişti. Trump da kabul konuşmasında IŞİD’e bağlılık yemini eden bir teröristin Orlando’daki eşcinsel gece kulübünde 49 kişiyi öldürmesine atfen LGBTQ topluluğuna desteğini dile getirmişti.
Demokratik Parti’nin ‘ilerlemeci’ penceresinden bakanlar, yıllardır ‘serbest piyasa özgürlükçüleri, dış politika şahinleri ve sosyal muhafazakârların ittifakı’ olan ‘Amerikan muhafazakârlığının’, 2016’da Trump’ın seçilmesiyle dönüşümüne işaret ediyor. Artık ana başlık ‘Çay Partisi’ hareketi değil ‘Yeni Sağ’. Bu amorf kitle kendilerini post-liberalist olarak da anıyorlar. ‘Daha milliyetçi, daha az özgürlükçü, daha az serbest piyasacı’, ‘ticaret anlaşmalarının Amerikan işçileri üzerindeki zararlı etkileriyle daha fazla ilgili’…
Demokratlar ‘beyaz üstünlükçülerle’ birlikte andıkları bu ‘Yeni Sağ’da ‘Amerikan demokrasisini ve devletini çökertecek faşizmin ayak seslerini’ işitiyorlar. Silikon Vadisi’nden ‘diktatörlüğü tercih edilebilir bulan’ tehlikeli bir ideolojinin yeşerdiğini söylüyorlar. Ulus devletleri şirket diktatörlükleri tarafından yönetilecek küçük bölgelere ayıracak bir ‘ağ devletini’ hedeflediklerine dair bir komplo teorisinden söz ediyorlar. Şimdilerde ‘Proje 2025’ diye tartışılıyor. Ana tema; ‘federal hükümetin kontrolünü ele geçirme, 500 bin bürokratı işten çıkarma ve hükümeti sağcı bir araç haline getirmek’ diye sunuluyor.
JD Vance’ın başkan yardımcısı adaylığıyla birlikte gösterdikleri ‘kanıt’ Vance’ın Heritage Vakfı’nın başkanı Kevin Roberts’ın eylül ayında çıkacak yeni kitabı ‘Dawn’s Early Light’a (Şafağın Erken Işığı) önsöz yazması. Rivayet o ki kitap önce ‘Amerika’yı kurtarmak için Washington’ı yakmak’ alt başlığıyla duyurulmuş ve kapağının ortasında bir kibrit yer almış. Sonra ‘Amerika’yı Kurtarmak için Washington’ı Geri Almak’ diye değiştirilmiş ve kibrit çıkarılmış.
Sözcüsü Vance’ın önsözünün ‘Proje 2025’ ile ilgisi olmadığını ve kitaptaki taleplerle pek çok konuda anlaşmazlığı bulunduğunu duyurdu. Trump ise “Pek çok nokta iyi. Birçok nokta kesinlikle saçma… Belgeyle hiçbir ilgim yok” açıklaması yaptı.
Komplo teorileri bir yana tekno-liberter bu ağın Vance’ın adaylığı için Trump nezdinde yoğun kulis yaptığı anlaşılıyor. Biden yönetiminin, kripto endüstrisini engelleyerek, yapay zekayı düzenlemeye çalışarak ve start-up kurucularının şirket satın almalarıyla uğraşarak onları çileden çıkarttığı ortada. Vance’ın küçük ve orta ölçekli teknolojinin temsilcisi olarak Silikon Vadisi ile bağlarının yeni bir inovasyon çağının başlamasına yardımcı olacağı söyleyenler eksik değil.
FELSEFİ ESİN KAYNAKLARI
Amerikan Yeni Sağ’ı Demokrat çevrelere göre, ‘çevrimiçi filozoflar, sanatçılar, post-solcular veya heterodoks uçlardan’ oluşuyor. Kimse liderlik etmiyor ama kilit figürler var.
Örneğin Vance’ın kimi söyleşilerinde andığı Curtis Yarvin. ‘Mencius Moldbug’ müstehar ismini de kullanan eski bir yazılım mühendisi olan Yarvin, ‘Yeni Sağın filozofu’ olarak sunuluyor. Yarvin ‘Amerikan demokrasisi ve yürütme organının gücünün ulusal çıkarlardan çok sistem içinde statü için rekabet etmeyi önemseyen eğitimli bir oligarşiye dönüştüğünü’ söylüyor. Yarvin’e göre çözüm, Amerikan oligarşisinin ‘yerini, bir bilgisayar programcısının kötü bir kodu ayıklaması gibi Amerikan siyasi düzenini ayıklayabilecek, bir start-up CEO’su tarzında güçlü bir lidere bırakması’. Yarvin, ana akım neoliberal medya için “Onlar sadece kendisi gibi insanlara saldırarak geçimlerini sağlamak zorunda olan yırtıcı hayvanlar. Sadece karınlarını doyurmaları gerekiyor” diyor
Yanı sıra Notre Dame’da profesör olan Patrick Deneen var. 2018 tarihli ‘Liberalizm neden başarısız oldu’ isimli kitabında, ‘liberal modernitenin insan doğasına ilişkin onarılamaz derecede bireyci bir görüşe dayandığı ve topluluk ve aile yaşamı yerine özerkliğe değer veren bir kültüre yol açtığını’ savunuyor. Ona göre liberal modernite ‘kadınları ev işlerinden kurtarırken piyasa kapitalizminin güçlerinin daha kuşatıcı esaretine soktu’. Deneen, eşcinsel evlilikleri de geleneksel ahlaki biçimlerden ziyade bireysel tercihlere dayandığı için ‘bir sosyal çözülme biçimi’ olarak eleştiriyor.
Demokratlar Deneen’in Vance’a esin kaynağı olduğunu söylüyorlar. Nitekim Vance Mayıs 2023’te Katolik Üniversitesi’nde Deneen’in son kitabı ‘Rejim Değişikliği’nin lansmanında konuşmacı olmuş.
ANTİ-FEMİNİZM VE KEDİ KADINLAR
ABD’de ‘ilerlemecilik dini’ kimlikçilikten beslenirken kadın ve eşcinsellik baş temalar. Demokratlar için Trump ‘düz maço’. Muhafazakar görüşlerini daha ‘entelektüel’ bir çerçeveye oturtan Vance ise daha büyük sorun. En büyük tartışma 29 Temmuz 2021’de muhafazakar gazeteci Tucker Carlson’ın henüz Fox News’tan kovulmamışken katıldığı programındaki sözlerinden çıkıyor.
Vance “Demokratlar ve şirket oligarklarımız aracılığıyla ülkede etkin bir şekilde yönetiliyoruz” diyerek Kamala Harris ve Alexandria Occasio Cortes’e (AOC) atıfla ekliyor: “Kendi hayatlarından ve yaptıkları seçimlerden mutsuz olan ve bu yüzden ülkenin geri kalanını da mutsuz etmek isteyen bir grup çocuksuz kedi kadın tarafından yönetiliyoruz. Bu yüzden ülkenin geri kalanını da mutsuz etmek istiyorlar.”
Vance, kısa süre önce eleştirilere “Medya senatör bile olmadan yaptığım sarkastik yorum yüzünden saldırıya uğramış hissediyorsa ben de bir sürü şeyden ötürü saldırıya uğramış hissediyorum” diye yanıt verdi. Sonra da ‘market fiyatlarından Kamala Harris’in göç politikaları ve entelektüel kapasitesinin toplum karşısında röportaj veremeyecek denli düşük olmasına’ uzanan ‘saldırıya uğramışlık’ listesi çıkardı.
Vance, boşanma konusunda “Belki anne ve babalar için işe yaramıştır ama çocukları için pek de işe yaramadı” derken kendi zorlu çocukluğunu çağrıştırıyor. Liberal Vice News’un ‘insanların çocuklarının iyiliği için şiddet içeren evliliklerde kalmaları gerektiğine inandığı’ yolundaki yayınıyla ‘sözlerini çarpıtmakla’ suçluyor. Boşanmaya temelde itiraz ettiği inkar edilemez bir gerçek.
‘Biyolojik cinsiyeti’ adeta ayıplı gören Demokratların ‘toplumsal cinsiyet’ mühendisliğine şüpheyle yaklaşan Vance kürtajı ancak tecavüz ve ensest vakalarında destekliyor.
Vance’ın kişiliği, hayatı ve genel çizgisinin ‘çelişkilerle’ örülü olduğu açık. Eşi Usha Vance (Usha Chilukuri) Hintli bir göçmenin kızı olarak San Diego’nun banliyölerinde büyümüş. Yale’den Cambridge’a geçerken çoğunlukla liberal çevrelerde bulunmuş. San Francisco’da kurumsal kültürünü ‘radikal bir şekilde ilerici’ diye tanımlayan hukuk firmasında kurumsal dava avukatlığı da dikkat çekici.
MEŞHUR RÖPORTAJ
Vance’ın en çok atıf yapılan söylemlerinin kaynağı; bir vakit “İlerlemeci feministlerin tecavüze ihtiyacı var” sözleriyle tepki çekmiş Jack Murphy ile senato adaylığı sırasında Eylül 2021’deki podcast röportajı. Vance’ın görüşlerinin temel izlediğini barındıran söyleşideki argümanları şöyle:
1) GÖÇ KRİZİ VE IRKÇILIK
Biden yönetiminin 2021 çekilmesiyle Afganistan’dan mülteci akımının yaşandığı bir ortamda Vance, ırkçılık ithamlarına insanların derisinin rengiyle ilgilenmediğini söyleyerek yanıt veriyor. “Amerika’ya gelip çok çalışıp ülkeye karşı sorumluluklarını yerine getiren insanların Amerikalı olduklarını” belirtirken, kültürel kapışma ve entegrasyon sorununun meseleyi değiştirdiğini söylüyor.
Anket verilerinin gelen Afganların yüzde 40’ının intihar saldırılarını meşru kabul edebildiğini, yüzde 95’inin eşinin taşlanarak öldürülmesini makul karşıladığını gösterdiğini belirtiyor. Liberal Hollywood’un FBI dizileri Minneapolis’teki Somali toplumunun kadın sünneti meselesini hassasiyetlere dikkat ederek ele alırken, Vance ‘küçük Mogadişu’daki entegrasyon sorununa atıfla “Toplumunuzda böyle şeyleri istememek ırkçılık anlamına mı geliyor” diyor.
Vance’a göre, ABD ‘göç ülkesi’ olarak bu tür aşamalardan geçti. 1920’lerde İtalyan ve İrlanda göçmenleriyle suç oranlarının artışı ve mafyalaşmanın ‘göç freni’ getirdiğini söylüyor. Bu sayede yeni gelenlerin ‘daha geniş Amerikan kumaşına’ entegre olması için zemin yaratıldığını belirtiyor. Ancak 1990’lar ve 2000’lerde oligarşinin ‘asimilasyon’ perspektifini tümden yitirdiğini ve artık yeni gelenlere ülkeyi ‘sadece yararlanılacak bir şey görme’ fikri sunduğunu…
Vance kendi komplo teorisini çiziyor: “Bunun arkasında toplumu bölerek ve bir kısmını ‘harcanabilir’ kılarak vatandaşların sorunlarıyla ilgilenmek durumunda kalmayan güçlü insanlar var” diyor.
Vance’a göre ABD de diğer ulus devletler gibi ‘linguistik, kültürel ve dini gelenekler’ üzerinde yükselmek ve yeni gelenlerin buna katılmasını istemek durumunda. Oysa tam aksinin yapıldığı; kurucu babaların sadece kötü yanlarıyla hatırlandığı, heykellerinin yıkıldığı, Amerikan tarihinin dürüst biçimde eğrisi-doğrusuyla ele alınmasını dışlayan yeni bir müfredatın benimsendiğini ve yeni gelenlere de ‘asimile olmamalısınız’ dendiğini söylüyor. Bunun herkesin birbirinden nefret ettiği ‘balkanlaştırılmış’ bir ülke yaratacağı görüşünde.
Vance, günümüzdeki Amerikan liderliğinin ideolojisini ‘sosyal ilerlemecilik ve küreselleşmecilik’ diye tanımlarken, “Liderlerimiz o kadar yozlaşmış ve aşağılık ki, onların kültürüne asimile olursanız, çöp gibi liberal elit kültürüne asimile olursunuz” diyor. Önerisi ‘Amerikan lider sınıfından kanserli hücrelerin çıkarılması’ ve kurucu babaların atıf yaptığı ‘politik dini’ ve ‘ortak değerleri’ yerleştirmek.
2) OLİGARŞİDEN KURTULMAK
Vance önce ‘seçimleri’ sayıyor ama Amerikan siyasi elitlerinin woke ideolojisinin medyayı, akademiyi, şirketleri, her türlü eğitim ve spor kurumunu ele geçirdiğini söylüyor. Önerisi Almanya’daki denazifikasyon veyahut Irak’taki debaasifikasyon. “Bizim artık bir anayasal cumhuriyetimiz yok. Her şeyi kontrol eden idari bir devletimiz var” diyor. “Cumhuriyetin sonlarındayız. Halkın neredeyse hiç güce sahip olmadığı bir noktaya çok yakınız. Oligarşi çoğunu ele geçirmiş durumda. Eğer buna karşı koyacaksak, oldukça vahşi ve oldukça ileri gitmeli ve şu anda pek çok muhafazakarın rahatsız olduğu yönlere doğru ilerlemeliyiz” sözleriyle devleti ele geçirmeyi salık veriyor.
2024’te yeniden seçilmesi halinde Trump’a tavsiyelerini şöyle sıralıyor: “İdari devletteki her orta düzey bürokratı kovun. Onları bizim insanımızla değiştirin. Ve mahkemeler -çünkü mahkemeye taşıyacaklardır- sizi durdurursa Andew Johnson’ın yaptığı gibi ülkenin karşısına çıkın ‘Baş Yargıç kararını verdi, şimdi bırakın uygulasın!’ deyin.”
Demokratlar bu sözleri ‘açık darbe çağrısı’ olarak okurken, Vance’a göre artık ‘kararnamelerin yasamanın üzerine çıktığı’ ABD’de zaten ‘anayasal kriz’ hali var.
Vance kısa süre önce George Stephanopoulos’un sıkıştırıcı soruları karşısında “Hayır, hayır, George, hükümetteki herkesi kovun demedim. Orta düzey bürokratların yerine yönetime karşı duyarlı insanlar getirin dedim” diyerek yanıt verdi.
Vance 2021 söyleşisinde, açıkça ‘solu kurumsallıktan arındıracak siyaset izlemekten’ söz ederken, muhafazakarların gücü ele alınca ‘büyük cesaretle’ yapması gerekenleri şöyle sayıyor: “Artık eleştirel ırk teorisini öğretemezsiniz, toplumsal cinsiyet ideolojisini öğretemezsiniz, doktorlarınıza 10 yaşındaki çocuklar üzerinde hormon terapisi deneyleri yapmaları gerektiğini öğretemezsiniz, federal paradan ya da eyalet parasından bir dolar bile alarak bunları yapamazsınız. Bu fonlar hızla kuruyacaktır.”
Vance’a göre insanların ten renklerine göre ayrımcılığa tabi tutulamayacağını belirten sivil haklar yasası, amacının tam aksine ayrımcılık yaratacak şekilde uygulanıyor. Bunu ‘masküler ilerlemecilik’ diye niteliyor. Ve ‘sol’ tüm kamu hizmetlerini belirlerken ‘halka hesap vermediği için’ idari bürokrasiyi hedef almaktan başka çare göremediğini söylüyor. Trump başkanken, ‘ona nasıl başkanlık yaptırmadıklarını’ New York Times’a makale yazarak anlatan üst düzey bürokrasiyi anımsatıyor.
Vance’a göre, iyi eğitimli bir liberal Amerikan eliti küreselleşmeden ve büyük teknolojinin artan gücünden yararlanırken kendisinin ‘rejim’ olarak adlandırdığı yarı-aristokrasi olarak kendi büyüdüğü Middletown, Ohio gibi yerlerdeki insanlara zıt ekonomik ve kültürel çıkarları benimsiyor. Onun gözünde ‘kültür savaşı aynı zamanda sınıf savaşı’. ‘Kurtarılamayacak kadar yozlaşmış’ addedilenler ise Ivy League üniversiteleri, FBI, NYT Times, Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü, Eğitim Bakanlığı, BlackRock, Bill ve Melinda Gates Vakfı…’
3) ‘HİTLER TRUMP’TAN MAGA UMUDA
Şu sıralar 2016’da 32 yaşındayken üniversite arkadaşına Trump hakkında yazdıkları büyük fırtına koparıyor: “Trump’ın Nixon gibi o kadar da kötü olmayan (ve hatta yararlı olabilecek) alaycı bir pislik olduğunu düşünmekle, Amerika’nın Hitler’i olduğunu düşünmek arasında gidip geliyorum.”
İlkin 2022’de ortaya çıkan bu benzetmeyi reddetmiyor. Murphy’le söyleşide “Hillary Clinton taraftarı değildim. 2016’da yazılı oy kullandım. Aptallık ettim, 2016’da kesinlikle Trump’a oy vermeliydim” diyor. Kıvırmak yerine “Trump hakkında yanılmışım” vurgusuyla başkanlık döneminde Amerikan istihdamını ‘çalan’ Çin’e karşı ve göç konusunda politikalarını beğendiğini söylüyor.
Asıl izahatı, “Ama aslında Amerikan eliti ve benim Amerikan eliti içindeki rolüm hakkında bir şeyler görmem ve fark etmemle ilgiliydi. Bunu anlamam biraz zaman aldı” oluyor. Önce emekçi sınıftan gelip elit çevrelerde bulunmanın ‘iyi hissettirdiğini’ ama sonra ‘nereden geldiğini ve kim olduğunu gözden kaçırmaya başladığını’ belirtiyor. “Bence bu bana oldu. Tanrıya şükür yahut şansım varmış ki anladım ve vazgeçtim” diye ekliyor.
Sonra “Çılgın bir hikaye anlatayım” diye söze başlayarak eşi Usha’yla birlikte katıldıkları varlıklı insanlarla bir yemeği anlatıyor. Masadaki otel zinciri sahibinin Trump’ın sıkı göç politikasından şikayeti ederkenki söylemini aktarıyor: “Amerikan işçisi saatte 16-20 dolar isterken, gerektiğinde sınıra gidip saatte 8 dolara çalışacak işçi bulmak.” O masada ‘bunun bir parçası olmak istemediğini’ görüyor ve “Trump’ın beni şaşırtan pek çok politikası varken, bu ülkenin müesses nizamının ne kadar yolsuz olduğunu görürken ve aynı müesses nizam tarafından devşirildiğimi görürken bunu istemedim” diyor.
Vance’a göre Cumhuriyetçi Parti’yi uzun süre belirlemiş insanların da değişmesi gerekiyor. Zira onlar ve kurumları da ‘tabanlarına uzak’.
4) KATOLİKLİK VE DİN
Vance, Kilise ile pek işi olmayan bir ailede ‘hıristiyan olarak’ yetiştirilse de ‘öfkeli ateist’ bir dönem geçirmiş. Katolik olma sürecinde yine Amerikan elitleriyle deneyimi etkili olmuş. Kendi kendisine “Beni endoktrine eden bu insanların erdemleri, karakter özellikleri nedir” diye sormuş. Onların tek derdinin para ve mevki olduğunu görmüş. Kendisi ise ‘iyi bir baba ve eş olmakla’ ilgileniyor. “Elitler kadın ve erkek arasındaki farkı ve eril erdemler ile dişil erdemleri nasıl aşılamamız gerektiğini hiç umursamıyor. Ama Hıristiyanlık umursuyor” diyor. İçinden çıktığı toplum ve ailede büyük sorunlar ve çöküşler gördüğünü anımsatırken, “bir dini kurumun ‘kocanı yahut karını iç çamaşırını değiştirir gibi değiştiremezsin’ diyerek bunu ‘ömür boyu sürecek bir taahhüt görmesi’ onu etkilemiş. Vance “Elbette her zaman çalışmıyor ama yine de evliliğin kutsal doğasını tanımak önemli” diye ekliyor.
5) WOKE SERMAYE
Vance’ın ‘kültür savaşlarında’ öne çıkan bir unsur. Sermayedarların yatırım yaparken ‘çeşitlilik araştırmaları’ yapıp ‘sosyal ilerlemeci’ ideolojiyi benimsemeleri ona göre geleneksel Amerikan değerlerini alaşağı ediyor. Ford Vakfı’nın fonladığı Harvard Üniversitesinin ‘saldırgan sol radikalizmin’ aracı olduğunu söylüyor. Larry Fink’in Blackrock’ının ‘çevreci ve sosyal ilerlemeci ideolojinin’ taşıyıcısı olduğunu belirtiyor. Bankalarının ‘uluslararası’ karakterleriyle artık Amerikan bankası olmaktan çıktığını söylüyor.
Woke sermayenin dünyadaki sosyal adalet hareketlerini fonladıklarını anımsatıyor. Kimi yöneticilerin kovulmak korkusuyla woke ideolojiyi eleştirmeye korktuğunu belirtiyor.
Vance’a göre ‘Amerikan toplumunu sosyal ilerlemeci bir cehenneme çukuruna dönüştüren’ bu ‘woke sermayeye’ karşı çözüm, ekonomik acı çektirmek. Örneğin daha fazla vergi ödetmek. Vance, Harvard Vakfı’na atıfla “Belki vergilendirme zamanı” diyor.
Vance, “Tarih pes eden insanlar tarafından yazılmaz ve ben de tüm cevaplara sahipmişim gibi davranmayacağım. Ve tam olarak ne yapılması gerektiğini biliyormuş gibi de davranmayacağım” derken, yine de ‘ülkeyi kurtarmak için ellerinde fırsat’ olduğu iddiasında.
DIŞ POLİTİKA
JD Vance dünyanın dikkatini Biden neoconlarının Ukrayna savaşına 61 milyar dolar daha kaynak ayırma tartışmaları sırasında nisan ayında NY Times’ta yayınlanan ‘Ukrayna’da Matematik Akla Yatkın Değil’ makalesiyle çekmişti. Kiev’in insan gücü ve maddi kaynak yetersizliğine atıfta bulunarak ABD’nin bunları sağlayamayacağını, savunma sanayi üretimindeki sorunlara atıfla belirtmişti.
Vance dış politikada Ron Paul gibi dış maceraları eleştiren liberter senatörleri beğeniyor. Ancak Paul geçen hafta Gazze geriliminde İran’a karşı şavaşçı tavır takınan Vance’a dair derhal şüphelerini ifade etti.
ABD’de seçilmeden önce dış politikada ‘tecritçi’ eleştirileri yapılan son başkan George W. Bush olmuştu. 11 Eylül ile birlikte Afganistan ve Irak işgaliyle en saldırgan militarist politikaların mimarı olarak tarihe geçti. Dolayısıyla Vance hakkında kanaat geliştirmek zor. Ama henüz Vance’ın ismi geçmezken Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ‘Rusya için ABD’ye kimin başkan olacağının kendileri için fark etmediğini söylerken, bir noktada ‘Biden’ı daha öngörülebilir’ bulduğunu not etmeli.
Emekçi sınıftan gelip teknoloji sermayesiyle iç içeliğine karşın küçük ve orta burjuvaziyi sırtlamaya oynayan Vance; ABD’deki kültürel yarılma eşliğinde Amerika’ya özgü liberter sermaye sınıfını da harekete geçirmiş görünüyor. Bu denklemin bir de ‘MAGA komünistler’ ayağı var ki, Amerika’nın ‘sağına-soluna’ özgü tuhaflıkları katlıyor. Ama bu başka bir yazının konusu.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Görüş
Gagavuz özerkliğini korumak: Özerklik nerede sona erer, devletin sorumluluğu nerede başlar?

Violeta Stratan İlbasmış, Dr. öğretim görevlisi, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi
Moldova Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, bazı çevrelerde Gagavuz özerkliğine indirilmiş yeni bir darbe, hatta Kişinev yönetiminin Gagavuzya’nın özel statüsünü aşındırma girişimi olarak sunulmuştur. Ancak bu yorum, hukuki ve kurumsal bir meseleyi kimlik eksenli siyasi bir tartışmaya dönüştürme riski taşımaktadır.
Karar, Moldova Cumhuriyeti Anayasası ve alındığı koşullar çerçevesinde incelendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Söz konusu karar, Gagavuz özerkliğini ortadan kaldırmamış, bölge halkın kültürel, dilsel veya kimlik temelli haklarına da müdahale etmemiştir. Yalnızca özerk yönetimin yetkileri ile Moldova Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına giren yetkiler arasındaki sınırı belirlemiştir.
Mahkeme, Gagavuzya’nın özel hukuki statüsüne, Polis Teşkilatının faaliyetlerine ve polislerin statüsüne ilişkin mevzuat ile Seçim Kanunu’ndaki bazı hükümleri incelemiştir. Temel mesele, özerk yönetim makamlarının merkezi devlet kurumlarının bölgesel yöneticilerinin atanmasını onaylama veya engelleme yetkisine sahip olup olamayacağı ve seçim organlarının oluşturulması üzerinde siyasi denetim kurup kuramayacağıydı.
Mahkemenin bu sorulara verdiği yanıt olumsuz olmuştur. Bunun nedeni özerkliğin meşru olmaması değil, önceki mevzuatta öngörülen bazı yetkilerin üniter bir devlet içindeki bölgesel özerkliğin sınırlarını aşmasıdır.
Bu ayrım son derece önemlidir ve abartıya kaçılmadan açıklanmalıdır. Moldova Cumhuriyeti Anayasası, bir yandan ülkenin egemen, bağımsız, üniter ve bölünmez bir devlet olduğunu hükme bağlarken, diğer yandan Gagavuzya’nın özel statüsünü açıkça güvence altına almaktadır. Bu iki ilke birbiriyle çelişmemektedir. Aksine, Gagavuzya’nın özerkliği Moldova Cumhuriyeti devleti çerçevesinde var olmakta ve yetkilerini Anayasa ile yasaların belirlediği sınırlar içinde kullanmaktadır. Özerklik; kültür, eğitim, ekonomik kalkınma, kültürel miras ve bölgesel yönetim gibi alanlarda topluluğun kendi çıkarlarını yönetebilmesi anlamına gelir. Ancak ülke içinde ikinci bir egemenlik merkezinin bulunması anlamına gelmez.
Aslında Anayasa Mahkemesi kararının özü tam da burada yatmaktadır.
Devlet kurumları devlete bağlı kalmalıdır
İncelenen en önemli konulardan biri, Gagavuz yönetiminin, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve İstihbarat ve Güvenlik Servisinin bazı bölgesel birimlerinin yöneticilerinin atanmasına katılımı olmuştur.
İlk bakışta böyle bir katılım, özerkliğin doğal bir yansıması olarak görülebilir. Ancak bölgesel yönetime danışılması, merkezi bir kurumun temsilcisinin atanmasını veya görevini sürdürmesini engelleyebilecek bir veto hakkına ya da zorunlu bir koşula dönüştüğünde sorun ortaya çıkmaktadır.
Polis, özerk yönetime bağlı bir kurum değildir. Moldova Cumhuriyeti’nin bir kurumu olarak yasaları ülkenin tamamında uygular. İstihbarat ve Güvenlik Servisi yalnızca belirli bir bölgenin değil, ülkenin ulusal güvenliğini korur. Aynı ilke, seçim sürecini yöneten kurumlar için de geçerlidir.
Polisin bölgesel biriminin veya bir güvenlik teşkilatının yöneticisinin hem merkezi kuruma hem de bölgesel bir siyasi otoriteye karşı aynı anda sorumlu olmak zorunda kaldığı koşullarda, devletin normal işleyişini tahayyül etmek güçtür.
Seçim özerkliği de paralel bir sistemi dönüşümez
Gagavuzya’nın kendi özerk makamları için bölgenin özelliklerine uyarlanmış seçim mekanizmalarına sahip olması doğaldır. Ancak bölgesel seçim sistemi, Moldova Cumhuriyeti’nin genel seçim mevzuatından kopamaz veya tek bir siyasi makamın denetimindeki bir araca dönüşemez.
Seçimler, temel bir anayasal hakkın kullanılmasıdır. Bu nedenle seçim sürecinin dürüstlüğü ve tarafsızlığı, seçimlerin Kişinev’de ya da ülkenin başka bir bölgesinde yapılmasına bakılmaksızın korunmalıdır.
Bölgesel bir siyasi makamın seçim organlarının oluşumunu belirleyici biçimde kontrol etme imkânının kaldırılması, mutlaka özerkliğin sınırlandırılması anlamına gelmez. Aksine bu, seçim kurumlarının siyasi denetim altına alınmasını önleyen bir güvence olabilir.
Bu ayrım, Moldova Cumhuriyeti’nin seçim ve siyasi süreçlerine yönelik dış müdahalelerle karşı karşıya bulunduğu günümüz koşullarında özellikle önemlidir.
“Özerkliğin zayıflatılmasından” söz etmek, Gagavuz dili ve kültürü alanındaki gelişmeleri görmezden gelmek demektir
Eğer Kişinev yönetiminin amacı gerçekten özerkliği ortadan kaldırmak ve Gagavuz kimliğini aşındırmak olsaydı, devletin Gagavuz dilinin kullanımını azaltmaya, kültür kurumlarını ortadan kaldırmaya veya Gagavuz toplumunun haklarını sınırlandırmaya çalıştığını gösteren kanıtların bulunması gerekirdi.
Ancak son yıllardaki gelişmeler çok daha farklı ve daha karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır.
Merkezi makamlar 2026 yılında, 2026–2027 dönemini kapsayan, Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi’nde Gagavuz dilinin öğrenilmesi ile yaygınlaştırılmasını amaçlayan Ulusal Eylem Planı’nı onaylamıştır. Bu belge, Gagavuzca eğitimin desteklenmesini, öğretim materyallerinin hazırlanmasını ve güncellenmesini, öğretmenlerin mesleki gelişimini, dijital kaynakların geliştirilmesini ve Gagavuzcanın toplum içinde yaygınlaştırılmasını öngören tedbirler içermektedir.
Nisan 2026’da merkezi makamlar, uluslararası ortaklarıyla birlikte Gagavuz dilinin korunması ve geliştirilmesine adanmış bir konferans düzenlemiştir. Temmuz ayında ise onlarca Gagavuzca öğretmeni, Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından finanse edilen mesleki gelişim programlarını tamamlamışlardır. Bu eylemler bir asimilasyon politikasına ters düşmektedir. Aksine devletin, Gagavuz dilinin korunmaya ve bu alanda yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğunu kabul ettiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Maia Sandu, kamuoyuna yönelik konuşmalarında Gagavuz dili ve kültürünün korunması gerektiğini defalarca vurgulamış ve 1994 yılında kurulan özerkliğin korunması gerektiğini ifade etmiştir. Dolayısıyla mevcut gerilim, “Kişinev Gagavuzya’ya karşı” şeklindeki basit bir formüle indirgenemez. Buradaki mesele çok daha somuttur: Bir özerk yönetimin yetkileri nerede sona ermekte ve devletin münhasır yetkileri nerede başlamaktadır?
Dış etki meselesi göz ardı edilemez
Ancak meselenin göz ardı edilemeyecek başka bir boyutu, özerk yönetim kurumlarının dış siyasi etkilere karşı savunmasızlığıdır. Rusya Federasyonu’nun Moldova Cumhuriyeti siyasetini ve özellikle Gagavuzya’daki siyasi ortamı etkilemeye çalıştığını belirtmek, özerk bölgede yaşayanların Moldova Cumhuriyeti’ne olan bağlılığını sorgulamak anlamına gelmediği gibi, Gagavuzların kültürel beklenti ve taleplerini Moskova’nın ürünü olarak değerlendirmek anlamına da gelmez.
Gagavuz halkı ile, onların kimliğini siyasi amaçlarla istismar etmeye çalışan siyasetçiler özdeşleştirilmemelidir. Bununla birlikte, Moskova’da bulunan firari oligark İlan Şor’la bağlantılı ağların, Moldova Cumhuriyeti’ndeki siyasi süreçleri, Gagavuzya da dâhil olmak üzere, etkilemek amacıyla kullanıldığını gösteren çok sayıda kamuya açık bilgi ve Avrupa Birliği belgesi bulunmaktadır. Avrupa Birliği, Rusya kaynaklı finansman ile Şor ağına bağlı bazı kuruluşların faaliyetlerinin Moldova Cumhuriyeti’ndeki demokratik süreçleri etkilemek amacıyla kullanıldığı mekanizmaları ortaya koymuştur.
Gagavuzya örneğinde mesele daha da hassastır, çünkü özerk bölge kendi siyasi kurumlarına sahiptir ve bu kurumların belirli siyasi güçlerin kontrolü altına girmesi, özerk yönetim kurumlarının yerel toplumun çıkarlarını korumanın ötesindeki amaçlar doğrultusunda kullanılmasına yol açabilir.
Burada temel bir ayrım yapılmalıdır: Sorun özerkliğin kendisi değil, özerkliğin dış çıkarlara hizmet eden siyasi güçler tarafından ele geçirilmeye açık olmasıdır.
Güçlü bir özerk yönetim Moskova’ya, Bükreş’e, Ankara’ya veya başka herhangi bir başkente bağımlı olmamalıdır. Kendi çıkarlarını demokratik kurumlar aracılığıyla ve Moldova Cumhuriyeti’nin merkezi makamlarıyla doğrudan diyalog kurarak savunabilecek kapasiteye sahip olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, hukuk devleti kurumlarının güçlendirilmesi otomatik olarak Gagavuzya’ya yönelik bir saldırı şeklinde değerlendirilmemelidir. Aksine bu, özerkliğin dış etkilerden korunmasının bir koşulu olabilir.
Kişinev’in de Sorumluluğu Vardır
Anayasa Mahkemesi kararının hukuki açıdan gerekçelendirilebilir olması, merkezi makamları Gagavuzya ile sağlıklı ve işlevsel ilişkiler kurma yönündeki siyasi sorumluluklarından muaf tutmaz. Aksine Kişinev, özerkliğin kurumsal yapısını etkileyen her kararın halkın bir kesimi tarafından merkezileşme girişimi olarak algılanabileceğinin bilincinde olmalıdır.
Bu nedenle diyalog kesintisiz biçimde sürdürülmelidir. Merkezi makamlar, özerk bölge halkıyla daha etkili iletişim kurmalı, alınan kararların gerekçelerini açıklamalı ve dışlanmışlık duygusunu güçlendirebilecek bir söylemden kaçınmalıdır.
Aynı zamanda Gagavuz makamları da her kurumsal anlaşmazlığı “Gagavuzya” ile “Kişinev” arasında kimlik temelli bir çatışmaya dönüştürmekten kaçınmalıdır. Özellikle Moldova Cumhuriyeti’nin dezenformasyon kampanyalarının ve dış müdahalelerin baskısı altında bulunduğu bir dönemde, bu kutuplaşma öncelikle vatandaşların devlet kurumlarına duyduğu güveni zayıflatmak isteyenlerin işine yaramaktadır.
Gerçekte Gagavuzya’da yaşayanların büyük çoğunluğu, Moldova Cumhuriyeti’nin diğer vatandaşlarıyla aynı kaygıları taşımaktadır: daha yüksek gelir, gelişmiş altyapı, istihdam olanakları, eğitim, sağlık hizmetleri, güvenlik ve çocukları için daha iyi bir gelecek.
Tüm bu sorunların Komrat ile Kişinev arasında süregelen bir çatışmaya dönüştürülmesi, her iki bölge halkı içinde bir yarar sağlamamaktadır.
1994 uzlaşmasının ruhu korunmalıdır
Belki de 1994 yılından çıkarılması gereken en önemli ders, Gagavuzya meselesinin bir tarafın diğerine karşı kazandığı zaferle değil, uzlaşma yoluyla çözüme kavuşturulmuş olmasıdır. Moldova Cumhuriyeti, Gagavuzya’ya özel bir statü tanımış, Gagavuz toplumu ise özerkliğin Moldova devleti sınırları içinde kullanılmasını kabul etmiştir.
Bu uzlaşma korunmalıdır. Ancak uzlaşmayı korumak, anayasal sistemin geçirdiği dönüşüm ve ortaya çıkan yeni güvenlik sorunları göz ardı edilerek otuz yılı aşkın süre önce oluşturulan bütün kurumsal mekanizmaların değişmeden muhafaza edilmesi anlamına gelmez.
Devlet işleyebilmelidir. Güvenlik kurumları bağımsız olmalıdır. Polis yalnızca tek bir anayasal makama karşı sorumlu olmalıdır. Seçimler tarafsız biçimde yönetilmelidir.
Özerk yönetim ise kendi kimliğini, kültürünü, dilini ve ekonomik çıkarlarını koruyabilmesi için yeterli hareket alanına sahip olmalıdır. Bu hedefler birbirini dışlamamaktadır. Aksine birbirini tamamlamaktadır.
Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, Gagavuz özerkliğine karşı bir savaş ilanı olarak yorumlanmamalıdır. Mahkeme Gagavuzya’yı ortadan kaldırmamış, anayasal statüsünü iptal etmemiş ve toplumun siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamına ilişkin alanlardaki yetkilerini elinden almamıştır.
Bunun yerine kurumsal bir sınır çizilmiştir: Özerk yönetim kendi çıkarlarını yönetebilir, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliğini kullanan paralel bir merkeze dönüşemez. Bu ayrım, özerk yönetimin kurumlarının belirli siyasi güçler tarafından ele geçirilme girişimlerine ve dış etkilere maruz kalabileceği günümüzde çok daha büyük önem taşımaktadır.
Güçlü bir Gagavuzya, zayıf bir Kişinev anlamına gelmez
Sonuç olarak Moldova Cumhuriyeti’nin ne zayıflatılmış bir Gagavuzya’ya ne de bölgesel özgünlüğü ortadan kaldıracak ölçüde merkezileşmiş bir devlete ihtiyacı vardır. Moldova Cumhuriyeti’nin, güçlü bir devletin bünyesinde güçlü bir Gagavuzya’ya ihtiyacı vardır. Gagavuzcanın çocuklara öğretildiği, kültürün korunduğu, özerk kurumların işlediği, bölgesel yönetimin kendi yetkilerini etkili biçimde kullanabildiği ve bölge halkının kendi ülkesinde bir geleceği olduğunu hissettiği bir Gagavuzya’ya. Ancak bu modelin işleyebilmesi için özerk yönetimin demokratik ve şeffaf olması, siyasi gruplar ya da dış çıkar çevreleri tarafından ele geçirilmeye karşı dirençli olması gerekir.
Bu bakımdan bugün asıl mesele, “Kişinev” ile “Gagavuzya” arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, Moldova Cumhuriyeti’nin bölgesel özerklik ile devletin birliğinin birbirini güçlendirdiği bir model kurmayı başarıp başaramayacağıdır. Bu sorunun yanıtı ne çatışmada ne dış baskılarda ne de kültürel farklılıkların siyasi bir silaha dönüştürülmesinde bulunabilir.
Yanıt ancak işleyen kurumlarda, diyalogda ve Anayasa’ya saygıda bulunabilir.
Gagavuzya’nın özerkliği ortadan kaldırılmamalı, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliği de bölünmemelidir.
Bu iki ilke arasında herhangi bir çelişki yoktur. Aksine bu ilkeler arasındaki denge, Gagavuz özerkliğinin 1994 yılında üzerine inşa edildiği ve gelecekte de varlığını sürdürmesini sağlayabilecek temel dayanağı oluşturmaktadır.
Görüş
Boğaz el değiştirdi: Kızıldeniz nasıl çöktü de İran’ın lehine döndü?

Thomas Karat, davranış analisti
Abu Dabi ile Tel Aviv, Babülmendep’i ve Afrika Boynuzu’nu denetim altına almak için yıllarca tahkimat yaptı. Bu stratejik geçit şimdiyse planın tam da dışarıda bırakmayı hedeflediği aktörün eline geçti; baskı altında tuttuğu devletlerse bu kurguya karşı birbiriyle kenetlendi.
On yıl boyunca Kızıldeniz’in güney girişleri tek bir varsayım etrafında şekillendi: Bu sularda söz sahibi olan devletlerin, hazinesi en derin ve Washington’la bağları en sıkı aktörler olduğu kabulü. Geçtiğimiz eylül ayında bu varsayım çöktü. Husi hareketine bağlı savaşçılar, İran’ın sevk ve idaresinde, Babülmendep’in tam ortasındaki Mayun Adası’nı ele geçirdi; böylece dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sinin aktığı boğazın fiili denetimine ulaştı. Bu geçidi elde tutmak için gereken mimariyi kurmaya sekiz yılını harcayan güç, yani Birleşik Arap Emirlikleri, sahilde artık direnecek durumda değildi.
Körfez basını bu gelişmeyi, İran’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı açtığı yeni bir cephe olarak okuyor. Gerçekten de öyle. Ancak bu tablo aynı zamanda, Abu Dabi ile Tel Aviv’in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu boyunca güttüğü kurgunun vaat ettiğinin tam aksine sonuçlandığını gösteren bugüne kadarki en somut işaret; zira artık bölgede şartları belirleyenler, vadesi dolan bir düzenin güvencelerine değil, kendi ulusal çıkarlarına göre hareket eden aktörler.
BAE doktrini
Yaşanan çöküşü yalnızca bir Körfez çekişmesi olarak görmek, arkasındaki yöntemi gözden kaçırmak demektir. Arap ayaklanmalarının ardından gelen karşı devrimci dalgadan bu yana Abu Dabi, üç ayrı sahada tutarlı bir strateji izledi. Libya’da, Trablus’taki uluslararası alanda tanınan hükümete karşı Halife Hafter’i destekledi; Türkiye ise karşı tarafın başlıca dış hamisi konumuna gelerek iki proje arasındaki en sert ilk çatışmayı burada yaşadı. Yemen’de, sözde meşruiyetini yeniden kurmak için savaşa dahil olduğu hükümete karşı Güney Geçiş Konseyi’ni inşa edip silahlandırdı; lider kadrosu Türkiye’ye sığınan, Müslüman Kardeşler bağlantılı Yemenli Islah Partisi’nin kökünü kazımaya çalıştı. Afrika Boynuzu’nda ise Mogadişu’daki federal merkez yerine Somaliland’ı ve diğer yerel yönetimleri palazlandırdı. İtalyan kaynaklı bir analizin de ortaya koyduğu üzere, bu siyasetin ortak paydası şuydu: BAE, hem rakiplerini zayıflatmasına hem de deniz gücüne dayanak noktaları devşirmesine imkân tanıdığı için ulus-altı vekilleri yeğliyordu. Bu iki hedef birbirini besledi. Merkezi hükümetin altını oyan her vekil yapı; beraberinde bir liman, bir iniş pisti ya da bir ada getirdi; böylelikle BAE’nin vekiller haritası zamanla BAE üslerinin haritasına dönüştü.
Bahsi geçen rakipler kayıtlarda açıkça yer alıyor. 2011 sonrasında kurulan Suudi-BAE ekseni kendini İran, Katar, Müslüman Kardeşler ve Türkiye karşıtlığı üzerinden tanımladı; Riyad ile Abu Dabi yıllarca bu dört unsura karşı ortak hareket etti. Türkiye ise bu doktrini doğrudan hedef tahtasında kalarak tecrübe etti. Ankara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik 2016 darbe girişimini BAE’nin finanse ettiğini öne sürdü; ancak daha sonra, Körfez’le ilişkileri onarma yoluna gittiğinde kendi topraklarındaki Islah mensuplarının faaliyetlerini sınırlandırdı. Ankara ile Riyad’ı Abu Dabi’den ayıran şey yalnızca taktiksel tercihler değil. Türkiye de Suudi Arabistan da, aralarındaki diğer görüş ayrılıkları ne olursa olsun, istikrarlı bir düzenin temelini güçlü merkezi devletlerde görürken; Emirlik yaklaşımı ısrarla bu devletlerin içini boşaltan aktörleri kayırdı. İşte Kızıldeniz, bu ayrışmanın derin bir fay hattına dönüştüğü yer oldu.
Denizdeki kurgu
Projenin deniz ayağı hiçbir zaman gizlenmedi. Abu Dabi, 2018’den itibaren Aden Körfezi çevresinde bir analizin ifadesiyle üsler çemberi kurdu: Kimi değerlendirmelere göre neredeyse denizaşırı bir vilayet gibi yönetilen Sokotra; daha küçük Abdülkuri ve Samhah adalarındaki iniş pistleri; bizzat Mayun Adası’ndaki bir üs; Afrika kıyısında ise Somaliland’daki Berbera ve Puntland’daki Bosaso. İlan edilen amaç suları gözetlemek ve Husilere giden İran silahlarını engellemekti. İsrail’in stratejisi de aynı haritada kesişti. Middle East Monitor’a dayandırılan haberlere göre İsrail, Yemen’i ve Babülmendep’i gözetlemek amacıyla Somaliland’da bir üs kurmayı uzun süredir hesaba katıyordu; 26 Aralık’ta ise başbakanının İbrahimi Anlaşmalarına bağladığı bir söylemle, bu ayrılıkçı cumhuriyeti resmen tanıyan ilk devlet oldu.
Afrika Boynuzu bölünüyor
Ankara açısından bu tanıma kararı doğrudan bir meydan okumaydı. Türkiye, 2011’den bu yana Somali’yi Afrika politikasının temel direklerinden biri olarak gördü. Mogadişu’da en büyük denizaşırı askeri tesisi olan TURKSOM üssünü işletiyor, Somali güçlerini eğitiyor ve Somaliland’ın ayrılmasına karşı Somali’nin birliğinin garantörü olarak konumlanıyor. Bölge analistlerine göre İsrail’in bu hamlesi, ülkeyi Türkiye ile doğrudan bir çatışma rotasına soktu. Cumhurbaşkanı Erdoğan tanıma kararını gayrimeşru ve kabul edilemez olarak niteledi; Arap ve İslam ülkelerini bu adıma karşı harekete geçirmek üzere inisiyatif alarak şubat ayı başlarında Suudi Veliaht Prensi ile ortak bir bildiri yayımladı.
Mısır ise farklı bir yoldan geçerek aynı noktaya vardı. Kahire, Babülmendep’i Süveyş Kanalı’nın stratejik bir uzantısı sayıyor; nitekim kanal gelirleri buradan geçen trafiğe bağlı olduğu için üst düzey bir Mısırlı stratejist, boğazın güvenliğini bir ulusal güvenlik önceliği olarak nitelemişti. Etiyopya, Ocak 2024’te deniz üssü kurmak amacıyla Somaliland ile bir kıyı şeridi kiralama mutabakatı imzaladığında Mısır bunu, Afrika Boynuzu’nun kendi aleyhine yeniden kurgulanması girişimi olarak değerlendirdi. Ardından Ağustos 2024’te Mogadişu ile bir savunma paktı imzalayıp asker ve mühimmat sevkine başladı; hazırlanan planlar Somali’ye on bin kadar askeri personelin gönderilmesini öngörüyordu. Kahire’nin menfaati kanalla da sınırlı değil. Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Etiyopya ile yaşadığı uzun süreli ihtilaf, Kahire’ye Afrika Boynuzu’nu kendi su güvenliğinin bir parçası olarak görmeyi öğretti; Somaliland meselesi de doğrudan bu köklü tedirginliğin içine oturdu.
Başkentlerdeki tutum baştan sona tutarlıydı. BAE, Somaliland’ı ve devlet-altı yönetimleri beslerken; Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan tüm ağırlığını Somali’nin federal hükümetinin arkasına koydu. İsrail’in kendi topraklarında üs kurma niyetinde olduğu uyarısını yapan Mogadişu; Katar’la ve Suudi Arabistan’la savunma anlaşmaları imzaladı, cumhurbaşkanı da bir İsrail üssüne asla izin verilmeyeceğini söyledi. Elliden fazla devlet tanıma kararını kınarken Afrika Birliği ile Avrupa Birliği Somali’nin toprak bütünlüğünü yeniden teyit etti. Düşük maliyetli bir tutunma noktası diye pazarlanan hamle; Kahire’den başlayıp Riyad ve Doha üzerinden Ankara’ya uzanan ve tam da tasarımın aşındırmayı hedeflediği merkezi devletin arkasında duran bir karşı cepheyi pekiştirdi.
Yemen’deki çöküş
Yemen kıyısında ise kurgu çok daha hızlı dağıldı. Aralık ayında, BAE destekli Güney Geçiş Konseyi, Suudi Arabistan’ın güney sınırı boyunca uzanan Hadramut ve El-Mehra vilayetlerine doğru ilerledi. Riyad bu hamleyi, sınırında ayrılıkçı bir devleti tamamlama girişimi olarak gördü ve 30 Aralık’ta Mukelle Limanı’nı bombalayarak koalisyonun ifadesiyle Fuceyre’den getirilen BAE menşeli bir silah sevkiyatını vurdu. Uluslararası alanda tanınan hükümet, BAE’ye çekilmesi için 24 saat süre tanıdı; Abu Dabi de bu çağrıya uydu. Yaklaşık sekiz gün içinde, inşası sekiz yıl süren Sokotra, Mayun ve kıyı karakollarını kaybetti; çekilirken adalardaki kendi altyapısını da söktü. Koalisyon sözcüsü daha sonra Abu Dabi’yi, GGK liderini deniz yoluyla Berbera’ya, oradan da Emirlikler’e kaçırmak üzere gizli bir operasyon yürütmekle suçladı; BAE bu iddiaya yanıt vermedi. 9 Ocak’a gelindiğinde konsey kendini feshetmişti.
İki Körfez başkenti arasındaki kopuş, kişisel olmaktan ziyade stratejik bir nitelik taşıyordu; Husi karşıtı cepheyi hem asli finansöründen hem de sırtını dayadığı kıyı mevzilerinden yoksun bıraktı. Bu boşluğun doğurduğu sonuçların sahaya yansıması ise birkaç ay sürdü.
Boğaz el değiştiriyor
Zamanlama belirleyiciydi. İran, şubat sonundan beri Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’le savaş halindeydi ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği zaten aksamıştı. Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan, ham petrolünün önemli bir kısmını Kızıldeniz’e yönlendirmişti; bu durum, Yemen sahilinin savunmasız kaldığı tam o anda, güzergâhın uç noktasının değerini daha da artırdı. Husiler yaz boyunca ilerleyip eylül ayında sahili bütünüyle kontrol altına aldı. BAE’nin aylar önce terk ettiği topraklarda; ayın onunda Muha’yı, ertesi gün Perim’i, on ikisinde boğazı, bir hafta içinde de Haniş adalarını ele geçirdiler. Geri çekilmek zorunda kalan kıyı güçleri, Körfez’deki kopuşun sahipsiz bıraktığı parçalanmış cephenin unsuru olan Ulusal Direniş Cephesi’ne bağlı birliklerdi.
Harekâtın Husilere olduğu kadar İran’a da hizmet ettiği ciddi bir tartışma konusu değil. Savaş Çalışmaları Enstitüsü (ISW), sahadaki Devrim Muhafızları unsurlarından bahseden ABD’li yetkililere dayanarak bu ilerleyişin İran’ın hedeflerine alan açtığını değerlendirdi. Abu Dabi sermayeli The National gazetesi, Kudüs Gücü komutanı Abdurrıza Şehlai’nin operasyonları bizzat yönettiğini ve Tahran’dan kalkan bir uçakla savaşçıların bölgeye ulaştığını yazdı. Enstitünün değerlendirmesine göre İran’ın amacı, Hürmüz’de takındığı tutuma benzer şekilde Husileri Babülmendep’ten geçişin garantörü konumuna yerleştirmek. Ancak BAE basınının, Abu Dabi’nin geri çekilmesiyle oluşan boşluğu örtbas edip İran’ın rolünü öne çıkarmakta bariz bir çıkarı bulunduğundan, bu haberlerin kaynağını ayrı bir ihtiyat payıyla ele almak gerekiyor.
Coğrafi tablo bu durumu daha da pekiştiriyor. Husilerin ilerleyişi, hareketi Kızıldeniz’deki en yoğun yabancı askeri varlığa ev sahipliği yapan ve karşı kıyıda Amerikan, Fransız, Çin ve diğer üsleri barındıran Cibuti’nin yirmi mil yakınına kadar taşıdı. Bu askeri gücün hiçbiri boğazın ortasındaki adayı tutmak için harekete geçmedi. Riyad açısından sonuçlar somut verilerle ölçülebiliyor: Husiler diğer gemilerin geçişine izin verirken Suudi deniz taşımacılığına ambargo uyguladığını duyurdu ve boğazdan yapılan Suudi ham petrol sevkiyatı iki hafta içinde üçte birden fazla düştü. Analistler, dünya konteyner trafiğinin yaklaşık dörtte birini taşıyan bir su yolunun tamamen kapanmasının, küresel petrol ve gaz arzının da benzer bir oranını riske atacağını hesaplıyor. İran’ın müttefikleri artık Babülmendep’in Yemen kıyısını tutuyor; BAE ve ortakları ise Berbera ve Bosaso ile Afrika kıyısını elinde bulunduruyor. Bu dar boğaz, fiiliyatta iki rakip kamp arasında bölünmüş durumda.
Ankara tablodan ne okuyor?
Bölgede çıkarılan ders gayet açık: Devletlerin parçalanması ve kıyı şeritlerinin satın alınması üzerine kurulu, Amerikan güvencelerinin süreceği varsayımına dayanan bir düzenin arka çıktığı strateji; baş mimarını hedeflediği kazanımlardan mahrum bıraktığı gibi, baskı altına aldığı devletleri de ortak bir cephede birleştirdi. Bu durumun Ankara’dan nasıl göründüğüne dair en net tespit Harici’nin kendi sayfalarında yer aldı; eski İsrailli müzakereci Daniel Levy, İsrail’in bölgesel üstünlük vizyonunun çevre devletlerin zayıflatılıp çökertilmesine dayandığını belirtti ve İsrailli yetkililerin vaktiyle İran için kullandığı kavramlarla bugün Türkiye’yi andığını ifade etti. Levy, devletlerin çöküşünde İsrail’in ne tek ne de her zaman başlıca fail olduğunu özenle eklemişti; bu şerhi akılda tutmakta fayda var. Türkiye’nin doğrudan hedef seçildiği iddiası, ilgili bir tarafça öne sürülen ve Ankara’nın kendi amaçlarına hizmet eden bir niteleme niteliği taşıyor; dolayısıyla bu çerçevede tartılması gerekir.
Nitelemelerden bağımsız olan yalın gerçek ise geride kalan yılın bilançosu. Devlet-altı vekilleri merkezi otoritelere karşı destekleme doktrini Yemen’de ve Afrika Boynuzu’nda en uç sınırına ulaştı ve ardından kırıldı. Parçalanması öngörülen devletler Kahire’den Ankara’ya birbirine daha da yakınlaştı. Üsler çemberini kuran güç, bir hafta içinde bunun yarısını kaybetti. Ve tüm bu girişimin merkezindeki geçit, kurgunun tam da dışarıda bırakmak için inşa edildiği aktörün eline geçti. Güvenliğin Washington ve ortaklarıyla aynı hizada durmaktan geçtiği telkiniyle uzun yıllar yaşayan bir coğrafyaya bu yıl bambaşka bir ders verdi: Sahada durma iradesinden yoksun bir askeri varlık hiçbir şeyi tayin edemez; boğazı açık tutmayı vadeden düzen ise artık kıyılara hükmedemiyor. Kazançlı çıkanlar, güvenliklerini hiçbir zaman bu vaade bağlamayan güçler oldu; onların bugün yeniden çizdiği harita ise dışarıdan gelecek bir teminata bel bağlamadan Süveyş Kanalı’ndan Aden Körfezi’ne kadar uzanıyor.
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi2 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Dünya Basını1 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı
Diplomasi2 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Asya1 hafta önceKuzey Kore’den Batı hava savunmasını zorlayacak yeni taktik
Rusya2 hafta önceRusya’dan notlar: Siperler, kuryeler ve 9. Duma seçimleri










