Amerika
Birtakım Netflix fesatlıkları: Yeni Seymour Hersh belgeseli The Cover-Up üzerine

Deliler ülkesi ABD’de, 60 saniyede eskiyen dijital haberlerin kitlelerin şuurunu bulanıklaştırdığı bir ortamda, yeni belgesel Cover-Up (Örtbas) çıkageldi. Oscar ödüllü yönetmen Laura Poitras ve yapımcı Mark Obenhaus tarafından çekilen film, Amerikan güvenlik aygıtının kriminal fıtratına dair başlangıç düzeyinde fikir vermesi açısından iyi. Film, hakikatin mekaniği üzerine derin bir tefekkür sunmasıyla da dikkat talep eden bir iş, hakkını vermekte yarar var.
Fakat dikkatle izlendiğinde -belki de Amerikan kültür endüstrisindeki o meşum kibrin bir tezahürüdür- karelere gizlenmiş münafıklıkları fark etmek zor olmuyor.
“Yaşlı kurt”un kısa öyküsü
Seymour (Sy) Myron Hersh, 1937’de Chicago’da, eski Rus İmparatorluğu topraklarından göçen Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocuğun hayatı önceden çizilmiş gibiydi. Ebeveynleri, Sy ve kardeşinin çocukluktan beri yardım ettiği bir kuru temizleme dükkânı işletiyordu. Aile işini devralmaları bekleniyordu. Ancak işler farklı gelişti.
Chicago Üniversitesi tarih bölümüne girdi ancak kısa süre sonra hayatını nasıl kazanacağını düşünmeye başladı. Eğitimine hukuk bölümünde devam ettiyse de burayı bitiremedi: Hukuk ona fazla kof ve sıkıcı gelmişti.
1959’da Hersh, Chicago gazetelerine ağırlıklı olarak kriminal haberler sağlayan City News Bureau (CNB) ajansında işe başladı. CNB’de edinilen bilginin doğru aktarımı, hız, teslim süresi ve teyitçilik gibi gazetecilik esaslarını öğrendi.
Daha sonra otobiyografisinde şefinin ona öğrettiği şu ilkeyi anlatacaktı: “Annen seni sevdiğini söylese bile bunu teyit et.” “İmanlı” bir Yahudi ailesinin evladı için bu örneğin ne kadar sıra dışı olduğunu tahmin etmek zor değil. CNB’de uzun süre çalışmadı. Gazetecilik kariyerinin başında hiçbir yerde uzun süre kalmıyordu. İlk dört yılda birkaç küçük gazete değiştirdi, Washington’a taşınıp UPI ajansında muhabir olarak çalışmaya fırsat buldu.
Her “büyük devlet”, azametine giden yolda, gücünün zirvesindeyken ve hatta düşüş trendindeyken bile hata, suç ya da “ulusal güvenlik çıkarlarını koruma eylemi” olarak aklanan pek çok fiiliyata imza atar. Bazen bu faaliyetler, bünyesinde hem onu, hem bunu, hem de üçüncüsünü aynı anda barındırabilir.
1963’te Sy, Amerika’nın en büyük haber ajansı Associated Press’te çalışmaya başladı. Burada (yöneticilerin açık hoşnutsuzluğuna rağmen) araştırmacı gazeteciliğe yöneldi. Bu türdeki ilk haberi, Vietnam’daki kimyasal ve bakteriyolojik silah stoklarının artırılması üzerineydi. Yazı işleri haberi kabul etti ama o kadar değiştirdi ki, Sy Hersh istifasını verdi.
Bunun ardından siyasete kısa bir geçiş yaparak ABD başkan adayı Senatör Eugene McCarthy’nin basın sözcüsü oldu. McCarthy başkan olamadı, Sy da gazeteciliğe döndü. Artık serbest çalışıyordu.
Yeni konumundayken Sy, bir tanıdığından tesadüfen William Calley adında bir Amerikan ordusu teğmeninin, Vietnam’da sivillere yönelik birtakım özel gaddarlıklar nedeniyle askeri mahkemeye verildiğini öğrendi. Vietnam Savaşı’yla ciddi şekilde ilgilenen Hersh, bu hikâyenin peşine düşmeye karar verdi. Kimi zaman polis, kimi zaman federal görevli, kimi zaman da hükümet temsilcisi gibi davranarak hem Calley’ye hem de silah arkadaşlarına ulaştı.
Hersh’ün keşfettiği ve yazdığı şeyler, Mart 1968’de My Lai köyünde 500’den fazla insanın öldürüldüğü “My Lai Katliamı” adıyla tarihe geçti. Öncesinde pek çok köylüye işkence edilmiş, kadınlara tecavüz edilmişti. Hersh daha sonra, “Bu gençlerin, bu çocukların aslında böyle bir şeyi nasıl yapabildiklerini anlamaya kararlıydım” diye yazacaktı.
Hersh, My Lai katliamın dair haberini bir ajansa sattı. Hersh bir anda iki prestijli ödülün (George Polk ve Joseph Pulitzer) sahibine dönüştü ve The New York Times’tan iş teklifi aldı.
The New York Times’ta Hersh pek mutlu değildi. Kendini “sessiz ihtişamın tapınağı” olarak gören gazete, başkalarının kendisini geçmesinden hoşlanmıyor ancak iktidar için fazla nahoş sansasyonlar söz konusu olduğunda ilk sırada yer almaya da hevesli görünmüyordu. Bu yüzden Watergate patlak verdiğinde, olayı aydınlatmak için The Washington Post öne atıldı. Fakat Times’ın geride kaldığı bariz hale gelince skandalı takip etme görevi Hersh’e verildi. Rakiplerini alt etme şansı yoktu ama onların gözden kaçırdığı bir dizi önemli ayrıntıyı yakalamayı başardı.
Örneğin, Nixon’ın yeniden seçilme komitesinin, sanık sandalyesine oturan soygun katılımcılarına para verdiğini ortaya çıkardı. Gerçi bu, Post’un önceki ifşaatlarını doğruluyordu, bu yüzden Washingtonlılar Hersh’ün keşiflerini sakin karşıladı. Hersh ise “Başkanın Bütün Adamları” kitabını yazıp ardından filmi çekilen ve bu sayede yıldızlaşıp milyoner olan rakiplerini hâlâ affetmişe benzemiyor. Biyografi yazarı Robert Miraldi, Hersh’ün şu sözlerini aktarıyor: “Kulağa çok materyalist geliyor ama gerçek şu: Bir kitaptan bir milyon kazanmaya hayır demezdim.”
Watergate, Hersh için mesleki bir fiyasko oldu. Ama uzun sürmedi. Bir sonraki araştırması ona yeni bir şöhret getirdi; CIA ile bugüne kadar gelen husumetinin başladığı yer burasıydı. Gazetecinin 1974 sonunda söylediğine göre, ABD topraklarında faaliyet göstermesi yasak olan teşkilat tam da bunu yapıyor, savaş karşıtı örgütlerin peşlerine adam takıyordu. Ayrıca CIA’in yabancı liderlere suikast, hükümetleri devirme ve benzeri planlarını ayrıntılarıyla anlattı. Eylül 1973’teki Şili darbesinde CIA’in parmağı olduğunu açıktan dile getiren ilk kişinin Hersh olduğu bilinir.
Haberinin yankısı muazzam oldu. Senato, istihbarat faaliyetlerini araştırmak için özel bir komisyon kurdu. Komisyon birkaç yıl boyunca çalışmalarını raporlayarak Hersh’ün bilgilerini doğruladı.
Bu çalışmanın sonucu: CIA direktörünün istifası, yeni istihbarat yasaları ve ilk kez yabancı liderlerin öldürülmesine getirilen özel yasak. Langley’deki kaynakları, Hersh’e birkaç ses getiren ifşaatta daha bulunma imkânı verdi. Panamalı General Manuel Noriega’nın uyuşturucu ticaretine karıştığını ilk o duyurdu. Batan Sovyet denizaltısı K-129’u çıkarma girişimlerini de o anlattı.
Hersh’ün etkisi ve itibarı 1970’lerde zirveye ulaştı. Sonra, belki de en ciddi hatasını yaparak Post’taki ezeli rakiplerinin yolundan gitti. Yazarlığa geçiş yapmaya karar verdi. The New York Times’tan ayrılıp saygın ama çok daha “edebi” olan The New Yorker’a geçti. Yazdıklarını genişletip derinleştirmeye koyuldu. Ulusal Kitap Eleştirmenleri Ödülü’nü kazandığı Henry Kissinger hakkındaki kitabı böyle ortaya çıktı. Bunu ödül almayan başka kitaplar izledi.
Yine de gazetecilik unutulmamıştı. Sy, 1983’te SSCB hava savunması tarafından düşürülen Güney Kore yolcu uçağıyla ilgilendi. Vardığı hüküm şuydu: Sovyetler bariz bir “beceriksizlik” sergilemişti ama işin içinde CIA de vardı. Hint hükümetindeki CIA “köstebeği” olarak adlandırdığı Hindistan Başbakanı Morarji Desai hakkında yazdı. İsrail’in nükleer programını ifşa etmeye hazır fizikçi Mordehay Vanunu’nun kayboluş hikâyesi de Sy’ın dikkatinden kaçmadı. Kaçırılma olayında suçlunun Mossad ve İngiliz medya patronu Robert Maxwell olduğuna dikkat çekti.
1990’larda okurlar, sansasyonel haberleri her zaman çok sayıda kaynakla ve hatta senato soruşturmalarıyla doğrulanan Sy Hersh’ün hata yapmaya başladığını fark etti. John F. Kennedy hakkındaki “Camelot’un Karanlık Yüzü” (1997) kitabında durum böyleydi. Kitabın çok az kısmında inandırıcılıktan eser vardı. Ama en kötüsü, kitapta yalanların olmasıydı. Örneğin Hersh, var olmayan bir fotoğraftan veya gazete haberinden bahsetmişti.
Elbette başarılar da vardı. Ebu Gureyb hapishanesindeki işkenceleri ilk anlatan Hersh oldu ve kariyerinin sonuncuları olacak birkaç ciddi gazetecilik ödülü kazandı. Ancak Hersh’e yönelik ilk tepkiler, Usame bin Ladin’in ölümüyle ilgili genel kabul görmüş anlatıyı yalanladığı The Guardian röportajıyla başladı. Daha sonra fikirleri, London Review of Books dergisinin yayımlamaya cesaret ettiği bir başka araştırmanın temelini oluşturdu.
Hersh’ün iddiasına göre, bin Ladin’in öldürülme hikâyesi baştan sona Amerikan halkına “yutturulan” bir kurguydu. Yıllarca sürmüş bir takip olmadı, Abbuttabad’da anlatıldığı gibi bir operasyon yapılmamıştı. Gerçekte bin Ladin, öldürüldüğü sırada uzun süredir Pakistanlıların elinde esirdi ve Amerikalılarla pazarlıklarda koz olarak kullanılıyordu. Hersh bu iddiayı tek bir kaynağa dayandırarak doğruluyordu. Hersh’ün eski dostu ve Politico yazarı Jack Shafer, haberi “Hem okurlara hem de gerçekleri kontrol etmek isteyen gazetecilere çok az şey sunan özensiz bir omlet” diye yorumladı. Bir başka tanıdığı ve meslektaşı Max Fisher ise haberin “doğrulamaya dayanmadığını ve ne yazık ki Hersh’ün kendisini meşhur eden araştırmacı gazetecilikten kanıtlanmamış komplo teorilerine dönüşüyle örtüştüğünü” belirtti.
Bundan sonra London Review of Books da, daha önce The New Yorker ve The New York Times’ın yaptığı gibi, onun yazılarını reddetmeye başladı.
1969’dan 1981’e kadar Seymour Hersh, dört George Polk ödülü ve bir Joseph Pulitzer ödülü kazandı. Daha küçük çaplı birkaç ödül sayılmıyor bile. Bir sonraki gazetecilik ödülü ise ancak 2004’te Ebu Gureyb hapishanesindeki işkenceleri araştırdığı için geldi.
Hersh’ün aldığı son ödül, “dürüstlük” dalında Sam Adams ödülü oldu. Bu ödül, bir grup emekli ve ödül alanlar listesine bakılırsa eski işlerinden pek memnun olmayan CIA çalışanı tarafından kurulmuştu. Ödül daha önce Chelsea Manning, Julian Assange ve Edward Snowden’a verilmişti. Hersh, Ebu Gureyb hikâyesi ve Suriye hükümetinin Guta (2013) ve Han Şeyhun’daki (2017) kimyasal saldırıların arkasında olmadığına dair haberleri için Adams ödülüne layık görüldü.
Guta provokasyonu
Burada bir virgül koymak lazım, zira yeni belgeselin hikayeyi çarpıttığı kısım da burası.
Hersh, London Review of Books için kaleme aldığı makalede, Ağustos 2013’te Doğu Guta’da gerçekleşen ve Suriye ordusunun suçlandığı “sarin gazlı” saldırının, aslında cihatçı grupların eylemi olduğuna dair istihbarat belgelerini yayımlamıştı. Hersh’e göre bu eylemin amacı, Suriye ordusu birliklerinin Başkan Obama tarafından belirlenen çatışmaya müdahil olmama sınırlarını aştığı izlenimini yaratarak ABD’yi Beşar Esad’a karşı bir savaşa sürüklemekti.
Üstelik Guta’daki gaz saldırısı, BM kimyasal silah müfettişlerinin denetim amacıyla ülkede bulunduğu bir döneme denk gelmişti.
Yoruma göre Hersh, Esad’ı yanlış değerlendirdiğini “itiraf etmiş”. Guta’da Suriye hükümetinin kimyasal silah kullandığına dair iddiaları yalanladığı 2013-2014 tarihli London Review of Books makalelerinde “hata yaptığını” da söylemiş.
Konuya dair Batılı gazeteciler arasında en detaylı araştırmayı yürüten Aaron Mate, şunları söylüyor:
“Buradaki bazı iddiaların aksine, Seymour Hersh Suriye’deki kimyasal silahlarla ilgili haberlerinin tek bir kelimesini bile geri çekmedi. Yazdıklarının tamamının arkasında duruyor. Bunu, hem kendisiyle hem de yeni Hersh belgeseli Cover-Up’ın yönetmeni Laura Poitras ile konuşmuş biri olarak söylüyorum.
Sy’ın Cover-Up’ta söylediği şey, şu an Esad’ın karakterini yanlış değerlendirdiğini düşünüyor olmasıdır. Bu ifade, Esad hükümeti tarafından uygulanan işkencelere atıfla söylenmiştir.
Bu bölümün kurgulanış biçimi -bana göre yanıltıcı bir şekilde- bazılarının bunu neden bir geri adım olarak algıladığını açıklıyor. Ama öyle değil. Hersh, ABD destekli muhaliflerin sahte bayrak operasyonlarına dair iç kanıtların ABD tarafından gizlendiğini ortaya koyan gazeteciliğinin arkasındadır. Hersh’ün haberlerini, hem kendi elde ettiği hem de o günden bu yana ortaya çıkan kapsamlı kanıtlar destekliyor.
Sy’ın kariyerini öven ancak Suriye haberlerini karalamak için yarışanlar, onun uzun süredir meydan okuduğu propaganda kısıtlamalarından gerçekten özgür olup olmadıklarını sorgulamalıdır.”
Kuzey Akım ark’ı
Konuya güncelden devam edelim. Sy Hersh, Şubat 2023’te Kuzey Akım patlamalarının sorumluluğunun ABD ve Norveç’te olduğunu öne sürdü. Beyaz Saray suçlamaları elbette derhal inkar etti. Hersh, 8 Şubat’ta Substack platformunda yayımlanan “Amerika Kuzey Akım Boru Hattını Nasıl İmha Etti” (How America Took Out The Nord Stream Pipeline) başlıklı yazısında, “operasyonel planlamayı doğrudan bilen” bir kaynağa atıfta bulunarak, ABD’nin boru hattını Norveç makamlarının yardımıyla nasıl havaya uçurduğunu, iddiaya göre planlayıp gerçekleştirdiğini ayrıntılarıyla anlatıyor.
Hersh’ün verilerine göre, boru hattını havaya uçurma operasyonunun hazırlıkları, Joe Biden’ın talimatıyla, Rusya’nın Ukrayna’daki askeri müdahalesinin başladığı 24 Şubat 2022 tarihinden bile önce başladı. Sabotajın planlanmasını ABD Başkanı’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan yönetti. Amerika’da sıkça görüldüğü üzere, tasarlanan sabotaj hakkında kongre üyelerine bilgi verilmedi. Sullivan, Aralık 2021’de Genelkurmay Başkanlığı, CIA, Dışişleri Bakanlığı ve Hazine Bakanlığı temsilcileriyle bir toplantı düzenledi. Toplantı, “Beyaz Saray’a bitişik Eski İdari Bina’nın en üst katında, Başkanın Dış İstihbarat Danışma Kurulunun (PFIAB) da bulunduğu korunaklı bir odada” son derece gizli bir ortamda gerçekleşti. Kurumlar arası bir dizi istişare döneminin ardından eylem, 2022’nin başında tamamen hazır hale getirildi. Norveç makamları, Baltık Denizi’nin sığ sularında, Danimarka’nın Bornholm adası yakınlarında patlatmaya uygun bir yer bulunmasına yardımcı oldu; Amerikalı dalgıçlar ise haziran ayındaki Baltops 22 tatbikatı sırasında ve bu tatbikatın koruması altında boru hattına C4 patlayıcı yerleştirdi.
26 Eylül’de Norveç Donanmasına ait bir Orion P8 uçağından atılan radyo-akustik şamandıra zamanlayıcıyı etkinleştirdi ve birkaç saat sonra patlayıcı düzenekler harekete geçirildi.
Bu satırların yazarı için Hersh’ün makalesindeki tek yenilik unsuru, boru hatlarının patlatılmasındaki organizatör ve uygulayıcılar olarak, daha önce tahmin edildiği gibi İngilizlere değil, Amerikalılara işaret edilmesi. Ancak resmi düzeyde hiç kimse bu tür “faaliyetlere” karıştığını asla kabul etmez. Elbette istisnalara rastlanır, fakat bu da yalnızca söz konusu eylemin planlanması ve icrasına eşlik eden belgeler gün yüzüne çıktığında gerçekleşir.
Kuşkusuz, geçmiş, şimdiki ve gelecekteki tüm yayınlarıyla ilgili olarak Seymour Hersh’e içeriden bilgi aktarıldı ve aktarılmaya devam ediyor. Kaynaklar ise istihbarat kurumları, Dışişleri Bakanlığının üst kademeleri ve mevcut yönetimin siyasi rakiplerinin çevresinde yer alıyor.
Bu vakada Hersh’ü büyük ihtimalle Cumhuriyetçilere sempati duyan CIA veya DIA (Savunma İstihbarat Teşkilatı) içindeki köstebekler bilgilendirdi. Hersh’ün Kuzey Akım sabotajına dair anlatısını destekleyecek tek bir belge bile yayımlamamış olması, operasyonun derin bir gizlilik atmosferinde yürütüldüğünü ya da muhbirlerinin, ilgili belgelerin yayımlanması halinde kimliklerinin açığa çıkmasından endişe ettiklerini gösteriyor.
Bununla birlikte, Hersh’ün anlatısını sonraki haberlerinde daha somut kanıtlarla güçlendireceğine dair bir beklenti vardıysa da bu gerçekleşmedi. Twitter’ın eski sahiplerinin itibarını zedeleyen şaibeli belgeleri periyodik olarak internete sızdıran Elon Musk da tam olarak böyle yapıyor.
Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki ABD, hedef ülkeye yönelik sabotaj niteliğindeki baskı önlemlerini, çoğu zaman kendi düşman kampından olmayanlara karşı da kullanır.
Nitekim 27 Ağustos 1979’da BBC televizyonunun yayını, Kraliçe II. Elizabeth’in eşi Prens Philip’in dayısı, İngiliz Hindistanının son sömürge valisi Amiral Lord Louis Mountbatten’ın İrlanda’da Shadow V adlı yatının havaya uçurulması sonucu öldüğüne dair son dakika haberiyle kesildi. Tekne iskeleden birkaç yüz metre açıldıktan sonra, bordasına yerleştirilen bomba infilak etmişti. Eylemin sorumluluğunu “İrlanda Cumhuriyet Ordusu” üstlendi. Ancak Sovyet istihbaratının emektar analistleri, Lord Mountbatten’ın yatındaki patlamanın arkasında, Bretton Woods sisteminin çökertilmesindeki rolünü ve okyanus ötesindeki ABD’nin katılımı olmaksızın İngiltere liderliğinde küresel bir offshore finans sistemi kurma girişimini affetmeyen CIA’in siluetinin belirdiği yönünde bir teori ortaya attı.
Elbette bu sadece bir teori; tıpkı Seymour Hersh’ün yazdıkları gibi. Ne var ki bu tür haberler kamuoyunu şekillendirir; görevleri de budur. Bunlardan öylece sıyrılmak veya anlaşılmaz mırıltılarla geçiştirip sessiz kalmak mümkün değil.
Acaba Hersh, Elon Musk’a yakın gazetecilerin Twitter’daki sansürü ve hukuksuzluğu ifşa etmeleriyle birlikte, güçlü bir propaganda bileşenine sahip Amerikan imparatorluğu için gün batımının başlangıcı olacak mı? Ya da can çekişen dünya kapitalizminin bu kriz döneminde, Amerikan toplumunun yalandan, yolsuzluktan ve kokuşmuşluktan arınmasına yardım edecek mi? Belki de tarih tekerrür ediyordur; sendelese de imparatorluğun yaşayacakları henüz bitmemiştir.
Amerika
ABD sağında veri merkezi ve yapay zeka çatlağı büyüyor

ABD’de veri merkezlerinin inşasına yönelik direnç sağ siyasi kulvarda ve Başkan Donald Trump’ı seçen koalisyonda bölünmelere yol açarken, teknoloji odaklı muhafazakarlar ile yerel toplulukları korumak isteyen popülist kesim karşı karşıya geliyor. Trump yönetiminde etkili olan teknoloji yatırımcıları yapay zeka yarışında geri kalmamak için kısıtlamaların kaldırılmasını talep ederken, muhafazakar kanaat önderleri tesislerin çevreye ve kaynaklara etkilerine yönelik endişeleri dile getiriyor.
Veri merkezlerinin inşasına yönelik direnç uzun süredir ağırlıklı olarak sol kesimden gelirken, bu durum son dönemde sağ siyaseti ve Başkan Donald Trump’ın seçilmesini sağlayan koalisyonu bölen bir konu haline geliyor.
Trump yönetiminde nüfuz sahibi olan teknoloji odaklı muhafazakarlar, ABD’nin yapay zeka alanında hakimiyet kurmak için elinden gelen her şeyi yapması gerektiğini, aksi takdirde yabancı rakiplerine karşı zemin kaybedeceğini savunuyor.
Trump’ın Bilim ve Teknoloji Danışmanları Konseyi Eş Başkanı ve teknoloji yatırımcısı David Sacks, Çin’in yeni yapay zeka modelinin etkinliğine dikkat çekerek bu argümanı öne sürdü.
Daha önce Trump’ın yapay zeka koordinatörü olarak da bilinen Sacks, sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda, “Bu sırada Amerika kendi kendini kısıtlıyor: Siyasetçiler ve bürokratlar yeni veri merkezlerini yasaklıyor, eyalet düzenlemelerini artırıyor ve yeni sınır modelleri önceden onaylayacak yeni federal kurumlar kurulması için baskı yapıyor. Yapay zeka yarışı böyle kaybedilir. Kendimizi çıkmaza sokarsak dünyanın geri kalanı bizim kurallarımızla oynamayacaktır” ifadelerini kullandı.
Diğer taraftan, yerel topluluklar üzerindeki etkilerden endişe duyanlar ile mahremiyet savunucularının sesleri, halkın veri merkezlerine yönelik tepkileriyle paralel olarak daha gür çıkmaya başlıyor.
Heritage Foundation Başkanı Kevin Roberts, Shenandoah Nehri kıyılarına kurulması planlanan veri merkezlerine işaret etti.
Roberts, Fox Business kanalında yaptığı açıklamada, “Oradaki insanlar kendilerinden bir şeylerin alındığını hissediyor. Serbest piyasa karşıtı değiller. Sadece burada bir uzlaşı sağlanıp sağlanamayacağını veya bu durumun getireceği kayıpların değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini soruyorlar” dedi.
Roberts ayrıca, şüpheyle yaklaşan ancak bu teknolojinin faydalarından yararlanmaya devam edebilmek için ortak bir çözüm bulunmasını isteyen insanlarla aynı safra yer aldığını ekledi.
Trump’ın eski danışmanı Steve Bannon da uzun süredir teknoloji sektörünün Trump yönetimi üzerindeki etkisine ve yapay zeka politikasını şekillendirme biçimine karşı çıkan popülist sağın seslerinden biri olarak biliniyor.
Sunucu Tucker Carlson ise Trump’ın ülke genelinde Amerikalıların daha fazla gözetlenmesine ve izlenmesine zemin hazırlayan veri merkezlerini desteklediğini savundu.
Kamuoyu araştırmaları, Amerikalıların çoğunluğunun bölgelerinde bir veri merkezi kurulmasını istemediğini gösteriyor.
Demokratların yerel veri merkezlerine “kesinlikle karşı çıkma” eğilimi Cumhuriyetçilere kıyasla daha yüksek seyrediyor. Demokrat seçmenler şüphelerinin gerekçesi olarak kaynak kullanımı ve çevre üzerindeki etkileri gösteriyor.
Tepkiler tamamen parti sınırlarıyla sınırlı kalmıyor. Gallup’un mayıs ayında gerçekleştirdiği araştırma, Demokratların yüzde 56’sının, Cumhuriyetçilerin ise yüzde 39’unun yakınlarında bir veri merkezi kurulmasına “kesinlikle karşı olduğunu” ortaya koyuyor.
Trump yönetimine yakın üst düzey isimler, veri merkezlerine ve yapay zekaya yönelik şüpheleri tamamen benimsemeden, bu tesislerin beraberinde getirdiği politika sorunlarını kamuoyu önünde kabul ediyor.
Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı James Blair, Roberts’ın televizyon programındaki açıklamalarına doğrudan yanıt vererek, asıl sorunun veri merkezleri değil enerji sağlayıcıları olduğunu savundu.
Blair, X sosyal platformunda yaptığı paylaşımda, “Sorun, Kevin’ın bölgesine elektrik üretimi sağlaması gereken kesimlerden kaynaklanıyor. Elektrik talebi yüksek ancak tedarikçiler üretim yapma konusunda yetersiz kalıyor” diye yazdı.
Popülist-muhafazakar eğilimli Bull Moose Project Başkanı Aiden Buzzetti, enerji konularının bu düzeyde tartışılmasının, veri merkezlerine yönelik tepkiler büyürken yapay zeka ve veri merkezi savunucularının da mevcut siyasi koşullara uyum sağlamak zorunda kaldıklarını gösterdiğini ifade etti.
Buzzetti, “Bu başlıklar bir yıl önce standart konuşma konuları değildi. Bu tesislerin inşasını savunabilmenin tek yolu bu olduğu için bu söylemler hızla yaygınlaşıyor” değerlendirmesini yaptı.
Bull Moose Project, geçen hafta bu bölünmede ortak bir zemin bulmayı amaçlayan bir yasa önerisi sundu. Öneri, teknoloji şirketlerinin veri merkezleri için gereken enerji kaynağını kendilerinin inşa etmesi veya satın alması yönündeki Trump yönetiminin tüketici koruma taahhüdünü yasal güvenceye kavuşturmayı hedefliyor.
Cumhuriyetçi Temsilci Gabe Evans tarafından sunulan benzer bir tasarıdan farklı olarak, Bull Moose önerisi bir zorunluluk getirmiyor, bunun yerine Enerji Bakanlığına şirketlerin gönüllü olarak imzaladığı anlaşmaları uygulama yetkisi veriyor.
Buna rağmen, veri merkezlerine ve yapay zekaya yönelik tabandan gelen direncin boyutu konusundaki tartışmalar devam ediyor.
Eski Çay Partisi (Tea Party) lideri Amy Kremer tarafından kurulan yapay zeka karşıtı “Humans First” grubu, cumartesi günü yerel, eyalet düzeyindeki ve federal siyasetçilere yapay zeka veri merkezlerine karşı çıkmaları için baskı yapmak amacıyla ülke genelinde protestolar düzenledi.
Reuters’ın aktardığına göre, 42 eyalette hem Cumhuriyetçi hem Demokrat eğilimli bölgelerde toplam 142 protesto gerçekleştirilmesine rağmen katılım beklenenin altında kaldı.
Kremer ve diğer organizatörler, veri merkezlerinin tamamen durdurulmasını desteklemediklerini, kararı yerel toplulukların vermesini istediklerini belirtti.
Kremer, veri merkezlerine karşı oluşan bu ivmeyi 2010’lardaki Çay Partisi hareketine benzetse de, eyaletlerdeki protestoları düzenleyenlerin farklı siyasi partilere mensup olduğu bildirildi.
Birçok muhafazakar yorumcu ise protestoları ve düzenleyen grubu eleştirerek, Humans First grubunun Silikon Vadisi tarafından finanse edilen ve ilericilerle bağlantılı bir “sol operasyonu” olduğunu öne sürdü ve katılımın düşük olduğu protestoların fotoğraflarını paylaştı.
Amerika
Trump yanlısı “Maga Inc” ara seçimler için 400 milyon dolarlık bir fon oluşturdu

Donald Trump’ın en büyük bağışçı grubu Maga Inc, Kongre ara seçimler için 400 milyon dolardan fazla bir seçim fonu biriktirdi.
Pazartesi günü yayınlanan federal belgelere göre, bu Süper PAC (Siyasi Eylem Komitesi) haziran ayında 19 milyon dolar topladı.
Bu tutarın 10 milyon doları, bağışlarını karşılamak için bitcoinlerini nakde çeviren milyarderler Tyler ve Cameron Winklevoss’tan geldi.
Maga Inc, başkanlık seçimi yapılmayan bir yılda diğer tüm PAC’lerden daha fazla fon topladı.
2018 ve 2022 ara seçimleri öncesinde, Trump ve eski başkan Joe Biden’ı destekleyen PAC’lerin biriktirdiği fon, Maga Inc’in mevcut nakit rezervinin yüzde 5’inden azdı.
Bu grup, kasım ayındaki ara kongre seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilerin Demokratlardan daha fazla bağış toplama çabalarını güçlendirdi.
Fakat bazı Demokrat Temsilciler Meclisi ve Senato adayları, Cumhuriyetçi rakiplerinden çok daha fazla bağış toplamış durumda.
Maga Inc’in elindeki nakit, Cumhuriyetçi Ulusal Komite’nin elindeki 129 milyon doların üç katından ve Demokratik Ulusal Komite’nin seçim fonundan neredeyse 25 kat daha fazla.
Geçen ay Maga Inc’e en az 1 milyon dolar bağışta bulunan diğer isimler arasında NASA yöneticisi Jared Isaacman, iş adamı ve Georgia eyalet valiliği adayı Rick Jackson, Trump’ın Kennedy Center yönetim kuruluna atadığı hayırsever Patricia Duggan, yatırımcı Konstantin Sokolov ve Trump’ın danışmanı David Sacks tarafından kurulan bir PAC yer alıyor.
Trump’ın son seçim kampanyasını destekleyen diğer PAC’ler de para toplamaya devam etti. Never Surrender Inc, 2026’nın ilk çeyreğinde çoğunlukla küçük meblağlı bağışlar yoluyla 5,5 milyon dolar topladı. Grubun elinde yaklaşık 60 milyon dolar bulunuyor.
Öte yandan Maga Inc, hâlâ benzersiz bir güç olmaya devam ediyor. En son açıklanan verilere göre, Temsilciler Meclisi ve Senato’daki Cumhuriyetçi liderlik kadrosuyla uyumlu dört siyasi grup (Senato Liderlik Fonu – SLF, Kongre Liderlik Fonu – CLF, Ulusal Cumhuriyetçi Kongre Komitesi ve Ulusal Cumhuriyetçi Senato Komitesi) toplam 529 milyon dolarlık nakit kaynağa sahip.
2026’da Kongre’nin kontrolünü ele geçirmeye odaklanan Demokratik PAC’ler ise 336 milyon dolara sahip.
Milyarderler, bu seçim döngüsünde ABD siyasi sistemini etkilemek için yine bol miktarda para akıttı.
2026 Kongre seçimlerinin en büyük iki ABD’li bağışçısı, Susquehanna ticaret şirketinin kurucu ortağı Jeff Yass ile Trump’ın müttefiki ve İsrail destekçisi olan, aynı zamanda merhum kumarhane devi Sheldon Adelson’ın eşi Miriam Adelson.
Miriam Adelson, bu yıl Maga Inc, SLF ve CLF’ye en az 65 milyon dolar bağışladı.
Yass, çeşitli muhafazakâr gruplara 87 milyon dolardan fazla bağışta bulundu. Bu tutarın 20 milyon doları, Ohio’da Vivek Ramaswamy’nin valilik kampanyasını destekleyen bir Super PAC’a aktarıldı.
Bu PAC ayrıca Elon Musk’tan 5 milyon dolar ve hedge fon yöneticisi Bill Ackman’dan 1 milyon dolar bağış aldı.
Wall Street’ten Citadel kurucusu Ken Griffin ve Blackstone CEO’su Stephen Schwarzman, sırasıyla Cumhuriyetçi kongre seçim kampanyası gruplarına 15 milyon dolar ve 13 milyon dolar bağışladı.
Schwarzman ve Griffin, Maine’de Cumhuriyetçi senatör Susan Collins’i destekleyen bir Super PAC olan Pine Tree Results’a da sırasıyla 10 milyon dolar ve 2,5 milyon dolar daha bağışladı.
ABD yasaları, Super PAC’lerin siyasi kampanyalar için sınırsız fon toplamasına izin veriyor.
Kripto ve yapay zeka sektörleri de ABD siyasi sistemine nakit akışını sürdürdü. Kripto yanlısı bir Super Pac olan Fairshake, haziran sonu itibarıyla 127 milyon dolar biriktirirken, daha esnek düzenlemeleri destekleyen yapay zeka yanlısı bir Super Pac olan Leading the Future’ın kasasında ise 31 milyon dolar bulunuyor.
OpenAI başkanı Greg Brockman ve eşi Anna, aralık ayında Maga Inc ve Leading the Future’a toplam 50 milyon dolar bağışladı.
Milyarder Marc Andreessen, Leading the Future, Maga Inc ve Fairshake’e yaklaşık 43 milyon dolar bağışladı.
Mayıs ayında, Anthropic CEO’su Dario Amodei, daha fazla yapay zeka güvenlik düzenlemesi yanlısı bir Super PAC olan Public First’e, ilk önemli federal bağışı olarak 1 milyon dolar bağışladı. Fakat bu PAC’ın kasasında yarım milyon dolardan az para bulunuyor.
Partinin ulusal düzeyde bağış toplama performansı Cumhuriyetçi Parti’nin gerisinde kalsa da, bazı öne çıkan Demokrat adaylar Cumhuriyetçi rakiplerinden daha fazla bağış topladı.
Teksas Senatosu adayı Demokrat James Talarico, Haziran ayı sonunda Cumhuriyetçi rakibi Ken Paxton’dan yaklaşık 20 milyon dolar daha fazla nakit kaynağa sahipti.
Talarico’yu destekleyen bir Super PAC olan Lone Star Rising PAC, LinkedIn’in kurucu ortağı Reid Hoffman’ın 10 milyon dolarlık bağışıyla güçlendi.
Amerika
ABD Dışişleri Bakanlığından Küba hakkında 100 sayfalık rapor

ABD Dışişleri Bakanlığı yayımladığı yeni raporda, Küba yönetimini 2020 yılındaki George Floyd protestoları dahil olmak üzere ülkedeki birçok gösteriyle ilişkilendirdi. Pazartesi günü kamuoyuna açıklanan 100 sayfalık belgede, Havana yönetiminin 1960’lardan itibaren ABD karşıtı radikal hareketleri ve sol grupları kapsayan geniş bir ağ kurduğu iddia edildi.
ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından pazartesi günü yayımlanan 100 sayfalık yeni raporda, Küba’nın 2020 yılında George Floyd’un öldürülmesinin ardından düzenlenen gösteriler de dahil olmak üzere ABD’deki bir dizi protestoyla bağı olduğu öne sürüldü.
Belgede, Küba yönetiminin 1960’lı yıllardan itibaren “ABD’ye ve daha geniş anlamda Batı’ya yönelik her şeyin üzerinde tutulan bir hınç ve köklü bir nefret etrafında şekillenen, yeni ve farklı bir Marksizm türünün atan kalbi olarak hizmet ettiği” iddia edildi.
Raporda, Küba makamlarının kendilerini bu amaca yönelik küresel bir aktivist, entelektüel ve siyasi grup koalisyonu devşirmeye, yetiştirmeye ve harekete geçirmeye adadığı savunuldu. Bu faaliyetlerle Black Panthers ve Weather Underground’dan Antifa’ya kadar Amerika’nın en bilinen ve etkili aşırılıkçı hareketlerinin orantısız bir kısmını şekillendiren, yaygın bir devrimci ağ kurulduğu ileri sürüldü.
Söz konusu rapor, Havana yönetimi ile ABD genelindeki güçlü solcu kar amacı gütmeyen kuruluşlar, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE) karşıtı gruplar, sosyalist oluşumlar ve Marksist örgütler arasında da bağlar kurdu.
Küba’nın George Floyd protestolarına büyük bir memnuniyetle destek verdiği savunulan raporda, ülkenin devlet medyasının ve hükümet yetkililerinin, gösteriler sırasında ABD’yi “Küba’nın insan hakları sicilini eleştirmeye ahlaki açıdan uygun olmayan, sistemsel olarak ırkçı bir ülke” şeklinde tasvir ettiği kaydedildi.
Diğer yandan, ABD’nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Mike Waltz bu ayın başlarında Küba’yı bir ulusal güvenlik tehdidi olarak nitelendirdi. Waltz ayrıca Çin ve Rusya’yı, Küba’da bulunan ABD askeri üslerinin çevresinden bilgi toplamakla suçladı.
Mayıs ayında ise CIA Direktörü John Ratcliffe, Başkan Donald Trump’ın adaya yönelik olası bir işgal veya askeri yanıt konusundaki uyarısını yinelemek üzere Kübalı yetkililerle bir araya gelmişti.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Görüş1 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?












