Bizi Takip Edin

Diplomasi

Britanya hükümeti, Çin ile bir yıldır derin temaslarda bulunuyor

Yayınlanma

Britanya hükümeti, İşçi Partisi iktidara geldiğinden beri Başbakan Keir Starmer’ın bu hafta Pekin’de Çin lideri Xi Jinping ile el sıkışması için zemin hazırlıyorlar.

Pekin ve Londra’da kapalı kapılar ardında yapılan bir dizi konuşmayı POLITICO elde etti. Bu görüşmelerde kabine üyeleri Çinli ve İngiliz yetkilileri, akademisyenleri ve iş dünyasını, iktisadi güvenlik tehditleri baş gösterirken bile ticaret ve yatırım ilişkilerinin yeniden kurulmasının hayati önem taşıdığına ikna etmeye çalıştılar.

Muhafazakâr Başbakan David Cameron döneminde ilan edilen ilişkilerin “Altın Çağ”ının ardından, Birleşik Krallık’ın bir zamanlar Asya süper gücüyle olan yakın bağları 2010’ların sonlarında bozulmaya başladı.

2019’da Boris Johnson, Pekin’in Hong Kong’daki “demokrasi hareketine” yönelik baskısının ardından ticaret ve yatırım görüşmelerini dondurdu.

Donald Trump’ın ısrarı üzerine İngiltere, güvenlik endişeleri gerekçesiyle Çinli telekom devi Huawei’yi telekom altyapısından çıkardı.

Bu hafta Pekin’e yapacağı önemli gezide Xi ile görüşmesi beklenen Starmer, zorlu bir döneme giren iktisadi ilişkileri yeniden canlandırmaya karar verdi.

Başbakanın kabinesinin gerçekleştirdiği “resetlemenin” boyutu, aralarında Şansölye Rachel Reeves, dönemin Dışişleri Bakanı David Lammy, Enerji Bakanı Ed Miliband ve eski Hint-Pasifik, yatırım, şehircilik ve ticaret bakanlarının da bulunduğu bir dizi konuşmada ortaya çıktı.

Güvenlik yetkililerinin geçen haziran ayında İngiltere’nin Çin’in müdahalesine maruz kalma durumunu denetlemeyi tamamlamasından aylar önce, bakanlar enerji ve finans sistemleri ile İşçi Partisi’nin sanayi stratejisinin sekiz sektörü konusunda iki ülke arasında daha yakın işbirliği için baskı yapıyordu.

“Bu sekiz sektörden altısı ulusal güvenlikle ilgili” diyen üst düzey bir endüstri temsilcisi, hükümetle olan ilişkilerini serbestçe konuşabilmek için isminin açıklanmamasını istedi. 

Temsilci, “Ticaret Bakanlığı ile konuştuğunuzda, Çin’i bir fırsat olarak görüyorlar. Dışişleri, Milletler Topluluğu ve Kalkınma Bakanlığı ile konuştuğunuzda ise, bu bir ulusal güvenlik riski olarak görülüyor,” dedi.

İşçi Partisi milletvekili ve Avam Kamarası İş ve Ticaret Komitesi Başkanı Liam Byrne, Starmer’ın Çin ile ilişkilerini sıfırlaması yanlış bir karar olmasa da, “Gelecekte Çin’in ekonomimize yatırım yapmasına izin vereceğimiz alanlar konusunda çok daha katı olmalıyız,” dedi.

Komitesindeki milletvekilleri, İngiltere ile Çin arasında gelişen yatırım stratejisinin gelecek için yeterince güçlü olduğuna ve zorlama risklerinin arttığına ikna olmuş değiller.

Byrne, Trump’ın gümrük vergileri etkisini gösterirken, Pekin’in ticaret fazlası hızla arttığını hatırlattı ve “Çin’in Made in China yaklaşımını ikiye katlayıp ihracat fazlasını İngiltere’ye yönelteceği konusunda gerçekçi olmalıyız,” dedi.

Çin, Birleşik Krallık’ın beşinci büyük ticaret ortağı ve geçen yılın haziran ayına ait veriler, Krallık’ın Çin’e ihracatının yıllık bazda %10,4 düştüğünü, ithalatının ise %4,3 arttığını gösteriyor.

Byrne, “Bu, pazarlarımızı Çin sübvansiyonlarıyla dolu mallarla doldurma potansiyeli taşıyor, fakat aynı zamanda ekonomimizin kilit sektörlerini, özellikle enerji sistemini tehlikeye atma potansiyeli de taşıyor,” uyarısında bulundu.

Starmer: Çin ile ilişki kurmamak görevi ihmal olur

Catherine West, Hint-Pasifik Müsteşarı, Eylül 2024

POLITICO’nun tespit ettiğine göre Starmer’ın temsilcileri, 25 Eylül 2024 akşamı, gecelik 800 sterlin olan Londra’nın Belgravia semtindeki lüks Peninsula Hotel’de ilişkileri ciddi bir şekilde yeniden kurmaya başladı.

İş dünyası, İngiliz hükümeti ve Çin büyükelçiliği yetkililerinden oluşan yaklaşık 400 konuk, Çin Komünist Partisi (ÇKP) yönetiminin bir dönüm noktası olan Çin Halk Cumhuriyeti’nin 75. yıldönümünü kutlamak için bir araya geldi.

“Bu akşamki kutlamanıza davet edilmekten onur duydum,” diyen Hindistan-Pasifik Müsteşarı Catherine West, Çin’in Birleşik Krallık Büyükelçisi Zheng Zeguang’ın konuşmasının ardından ana konuşmasına başladı.

West, bilgi edinme özgürlüğü yasası aracılığıyla elde edilen konuşmanın yer aldığı Dışişleri Bakanlığı brifingine göre şunları söyledi:

“Son 75 yılda Çin’in büyümesi, altyapı, teknoloji ve inovasyon gibi alanlarda dünya çapında yankı uyandıran bir şekilde katlanarak arttı. Her iki ülke de ticari ve iktisadi bağlarımızın derinleşmesinin faydalarını gördü.”

Londra ve Pekin her zaman aynı görüşte olmayacak olsa da, ülkesinin “mümkün olduğunda Çin ile işbirliği yapacağını”, diğer alanlarda da rekabet edeceklerini ve “gerektiğinde meydan okuyacaklarını” kabul etti.

David Lammy, Dışişleri Bakanı, Ekim 2024

Dışişleri Bakanı David Lammy, göreve başladıktan sonra ilk resmi yurt dışı ziyaretini iki günlük Pekin ve Şanghay gezisiyle gerçekleştirdi. 18 Ekim’de, ABD Başkanı Donald Trump’ın yeniden seçilmesinden birkaç hafta önce, Pekin’de Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ile bir araya geldi. Britanya ve Çin’in üst düzey diplomatları iklim değişikliği, ticaret ve küresel dış politika sorunlarını görüştü.

Lammy, ertesi sabah Şanghay’daki Regent On The Bund otelde İngiliz iş adamlarıyla yaptığı yuvarlak masa toplantısında, “Dün Wang Yi ile görüştüm ve ona doğrudan pazar erişimi sorunlarını gündeme getirdim,” dedi ve iki ülke arasında daha fazla diyalog kurulmasının ticaret engellerini ortadan kaldıracağını umduğunu belirtti.

Lammy şöyle devam etti:

“Aynı zamanda, Birleşik Krallık’ın ulusal güvenliğini korumaya kararlıyım. Ekonominin çoğu sektöründe Çin, ticaret ve yatırım yoluyla fırsatlar sunuyor ve bu noktada sürekli işbirliği benim için büyük önem taşıyor.”

Bilgi edinme özgürlüğü görevlileri, Lammy’nin konuşmasının bazı kısımlarını, Çin ile “ilişkileri bozmaması” için sansürledi.

O akşam, dönemin dışişleri bakanı, Jean Nouvel tarafından tasarlanan Pudong Sanat Müzesinde iş dünyası, eğitim, sanat ve kültür temsilcilerine bir konuşma yaptı.

Lammy, bilgi edinme özgürlüğü yasası kapsamında elde edilen hazırladığı konuşmasında, Çin’in “dünyanın en büyük CO2 salıcısı” olduğunu söyledi ve şöyle devam etti:

“Ama aynı zamanda dünyanın en büyük yenilenebilir enerji üreticisi. Bu, bu hafta Çin’i ziyaret etmek istememin en önemli nedenlerinden biri ve bu hükümetin ilişkiler konusunda uzun vadeli, stratejik bir yaklaşım benimsemesinin nedeni.”

Şanghay’ın, “dünyanın geri kalanıyla ticaret ve yatırım bağlantılarında da önemli bir rol oynamaya devam ettiğini” hatırlatan Lammy, Çin’deki en büyük İngiliz yatırımı olan INEOS Group’un Zhejiang’daki 800 milyon dolarlık plastik fabrikasına işaret etti:

“Karşılıklı yarar sağlamak için Çin’in yatırımlarını da memnuniyetle karşılıyoruz. Bu, özellikle temiz enerji alanında geçerli, çünkü her iki ülke de halihazırda açık deniz rüzgar enerjisi güç merkezleri ve daha fazla temiz enerji kullanmanın maliyeti hızla düşüyor.”

Poppy Gustafsson, yatırım bakanı, Kasım 2024

Starmer ve Xi’nin kasım ayında G20’de ilk kez bir araya gelmesinden sadece birkaç gün sonra, o dönem İngiliz yatırım bakanı olan Poppy Gustafsson, lüks bir otelde düzenlenen İngiltere-Çin ticaret etkinliğinde, “Bankacılık ve sigorta sektörlerimize daha fazla yatırım için kapımızı açmak istiyoruz,” dedi.

Bank of China UK’in ortak ev sahipliğinde düzenlenen ve Çin Büyükelçisi Zheng Zeguang ile İngiltere’deki birçok büyük Çinli iş ve finans kurumunun başkanları da dahil olmak üzere 400 konuğun katıldığı etkinlik, Gustafsson için hazırlanan brifing paketine göre “İngiltere-Çin iş görüşmelerinin ana forumu” olarak kabul ediliyor.

Gustafsson, katılımcılara, “İskoçya kıyılarındaki rüzgar santrallerinde yüzlerce megavatlık yeni kapasiteyi açığa çıkaran Red Rock Renewables gibi daha fazla yeşil girişim görmek istiyoruz. Bu, hükümetin 2030 yılına kadar temiz enerji süper gücü olma misyonunu destekleyecektir,” dedi ve Çin Devlet Kalkınma ve Yatırım Grubunun sahip olduğu projeyi örnek gösterdi.

Yetkililer, bakanın konuşmasının bir numaralı hedefinin “ticaret ve yatırım konusunda Çin ile ilişki kurmanın ve ortak çok taraflı çıkarlar konusunda işbirliği yapmanın önemini vurgulamak” olduğunu belirtti.

Ayrıca, “İngiltere’nin büyümesini ve yerli sanayiyi, ihracatın artırılması ve ekonomi genelinde ve Endüstriyel Strateji öncelikli sektörlerinde daha geniş yatırımlar yoluyla destekleyen Çin yatırımlarını memnuniyetle karşılaması” söylendi. Çin hükümeti, Gustafsson ve Zheng’in açıklamalarının bir özetini yayınladı.

Rachel Reeves, maliye bakanı, Ocak 2025

Geçen yıl 11 Ocak’ta, Maliye Bakanı Rachel Reeves, Abrdn, Standard Chartered, KPMG, Londra Borsası, Barclays ve İngiltere Merkez Bankası Başkanı Andrew Bailey gibi İngiliz finans ve profesyonel hizmet devleriyle birlikte Pekin’deydi.

Reeves, Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng ile görüşmek ve Boris Johnson’ın 2019’da dondurduğu Pekin ile önemli finans ve yatırım görüşmelerinden birini yeniden başlatmak için oradaydı.

POLITICO ile paylaşılan zirve gündemine göre, İngiltere maliye bakanı, başbakan yardımcısıyla birlikte İngiliz ve Çinli finansal hizmet şirketleri için paralel bir zirveyi başlatmak üzere bir konuşma yaptı.

Reeves ayrıca EFD’nin akşam yemeğine katılacak ve ardından Şanghay’a seyahat eden bir iş heyetine katılarak bir dizi yuvarlak masa toplantısı düzenleyecekti.

Hazine Bakanlığı, bu etkinliklerdeki konuşmalarının herhangi birinin bilgi edinme özgürlüğü yasası kapsamında yayınlanmasının Çin ile ilişkileri “olumsuz etkileyebileceğini” belirtti ve “Hazine Bakanlığının Birleşik Krallık’ın Çin’deki çıkarlarını tehlikeye atmaması çok önemli,” dedi.

Reeves’in Çin ziyareti, uzun süredir askıda olan bir dizi üst düzey görüşmenin yeniden canlanmasına zemin hazırladı. Bu görüşmeler arasında Mart ayında düzenlenen Çin-Birleşik Krallık Enerji Diyaloğu ve geçen eylül ayında düzenlenen Birleşik Krallık-Çin Ortak Ekonomi ve Ticaret Komisyonu (JETCO) da bulunuyor.

Emma Reynolds, City of London Müsteşarı, Mart 2025

Starmer’ın o dönemki City of London Müsteşarı Emma Reynolds, geçen mart ayı başında Londra’nın merkezinde düzenlenen kapalı kapılar ardında gerçekleştirilen İngiltere-Çin İş Forumunda şunları söyledi:

“Büyüme, İngiltere hükümetinin bir numaralı görevidir. Bu, önümüzdeki yıllarda ulaşmayı umduğumuz her şeyin temelidir. Çin’in bu konuda çok önemli bir rol oynayacağını biliyoruz.”

Reynolds, Çinli elektrikli araç firması BYD, HSBC, Standard Chartered, KPMG ve diğerlerinin de katıldığı toplantıda yaptığı konuşmada, Reeves’in ticaret ve yatırım görüşmelerini yeniden başlatmasıyla İngiliz şirketlerine 600 milyon sterlin kazandıracak bir dizi taahhüt üzerinde anlaşmaya varıldığını söyledi.

Müsteşar, bunun iki ülkenin finansal piyasaları arasındaki bağları güçlendirerek başarılacağını söyledi.

Reynolds, “Dünyanın en bağlantılı uluslararası finans merkezi ve dünya lideri finansal hizmet firmalarının merkezi olan City of London, küresel erişimlerini genişletmek isteyen Çinli finans kurumları için tercih edilen bir kapı,” dedi.

Ed Miliband, enerji ve iklim değişikliği bakanı, Mart 2025

Starmer’ın Çin ile ilişkilerin yeniden düzenlenmesi süreci tüm hızıyla devam ederken, Enerji Bakanı Ed Miliband, 2019’dan bu yana ilk kez düzenlenen Çin-Birleşik Krallık Enerji Diyaloğu için mart ortasında Pekin’e gitti.

Bir İngiliz hükümet yetkilisi, Britanya’nın yüksek yenilenebilir enerji hedeflerini gerçekleştirmek için büyük ölçüde bağımlı olduğu Çin’in güneş enerjisi tedarik zincirindeki insan hakları ihlalleriyle ilgili raporları görmezden gelmeyeceğini söyledi.

Fakat Miliband, Xi Jinping ve eski Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun mezunları arasında bulunduğu Pekin’in seçkin Tsinghua Üniversitesinde bir konferans sırasında öğrencilere ve profesörlere, ülkesinin “temiz enerji zorunluluğu” ile karşı karşıya olduğunu söyledi.

Miliband, “Enerji güvenliği, uygun fiyat ve sürdürülebilirlik talepleri artık aynı yöne işaret ediyor: temiz enerjiye hızlı ve büyük ölçekli yatırım yapmak,” dedi ve Birleşik Krallık hükümetinin “2030 yılına kadar temiz bir enerji sistemi sunma” hedefine ulaşması için Birleşik Krallık-Çin işbirliğinin derinleştirilmesi gerektiğini vurguladı:

“Hükümetimizin göreve gelmesinden bu yana geçen sekiz ayda, açık deniz rüzgâr, kara rüzgâr, güneş, nükleer, hidrojen ve [karbon yakalama, kullanımı ve depolama] alanlarında hızla ilerledik. Yenilenebilir enerji kaynakları artık inşa edilmesi ve işletilmesi en ucuz enerji türüdür ve elbette bunun büyük bir kısmı, Çin’de yaşananların tetiklediği teknolojik gelişmeleri yansıtmaktadır.”

Miliband, bilgi edinme özgürlüğü yasası kapsamında elde edilen açıklamalarında, “İngiltere ve Çin, kendi ülkelerimizde iklim kriziyle ilgili acil önlemler alınması ve bu geçişin dünya çapında hızlandırılması gerektiği konusunda hemfikir ve bunu başarmak için birlikte çalışmalıyız,” dedi.

Douglas Alexander, ekonomi güvenliği bakanı, Nisan 2025

Geçen yıl nisan ayında Çin’e yaptığı ziyaret sırasında, dönemin Ticaret Bakanı Douglas Alexander, önemli ticaret ve yatırım görüşmelerini yeniden başlatmak için hazırlık yapmak üzere mevkidaşıyla bir araya geldi.

Bu ziyaret, Londra tarafından kamuoyuna duyurulmadı.

Çin hükümetinin açıklamasına göre, Çin-Birleşik Krallık Ortak Ekonomi ve Ticaret Komisyonu, İngiltere ticaret bakanı ile Çinli mevkidaşı arasında “ticaret ve yatırım ile sanayi ve tedarik zincirlerinde işbirliğini” teşvik edecekti.

Bakan Alexander, Çin Uluslararası Ticaret Temsilcisi Yardımcısı Ling Ji ile görüştükten sonra, ülkenin en güneyindeki Hainan adasında düzenlenen Çin’in en büyük tüketim malları fuarında bir konuşma yaptı.

Alexander, Çin Ticaret Bakanlığı ve Hainan Eyalet Hükümetine, Birleşik Krallık’ı bu yılki fuarın onur konuğu olarak davet ettikleri için “içten teşekkürlerini” iletti.

Ticaret politikası ve ekonomik güvenlik bakanı, bilgi edinme özgürlüğü yasası kapsamında elde edilen konuşmasının sansürlenmiş bir kopyasına göre, “İşbirliği alanları ve elbette anlaşmazlıklarımız olduğu konular hakkında sık sık ve açıkça konuşmalıyız. Çinli ve İngiliz firmalar arasında yenilenebilir enerji, tüketim malları, bankacılık ve finans gibi birçok farklı alanda ortak girişimler ve işbirlikleri görüyoruz,” dedi.

Alexander daha sonra, Birleşik Krallık pavyonu açılış töreninde yaptığı başka bir konuşmada, Wedgwood dahil olmak üzere 27 dünyaca ünlü İngiliz perakendeciden bazılarına şunları söyledi:

“Daha derin ticaret ve yatırım işbirliğinin potansiyeli konusunda, bunun burada sergilenen işletmelere ve Çin’in geniş pazarında faaliyet gösteren işletmelere sağlayacağı faydalar konusunda iyimseriz.”

Diplomasi

Trump’tan Netanyahu’ya: Suriye ve Lübnan’dan çekil

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile yaptığı telefon görüşmesinde İsrail ordusunun Suriye’deki güçlerini çekmeye başlamasını ve aynı adımı Lübnan’da da atmasını talep etti. Axios’un ABD ve İsrailli yetkililerden edindiği bilgilere göre Trump, Netanyahu’ya bölgedeki askeri varlığın gerilimi tırmandırabileceğini iletti.

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile perşembe günü gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde, İsrail’in askeri güçlerini Suriye’den çekmeye başlamasını istedi ve benzer bir adımı Lübnan için de atması yönünde baskı yaptı.

Üç ay sonra siyasi varlığı ve kişisel özgürlüğü açısından hayati önem taşıyan bir seçime girmeye hazırlanan Netanyahu’nun, Suriye’de kontrol altında tutulan bölgelerden çekilme yönünde adım atması veya Lübnan’da daha önce üzerinde anlaşılan sınırların ötesinde yeni bir geri çekilmeye onay vermesi beklenmiyor.

Ancak Trump’ın bu talepleri, halihazırda 7 Ekim benzeri bir saldırıyı önlemek gerekçesiyle Güney Lübnan ve Güney Suriye’de geniş alanları kontrol altında tutan İsrail hükümeti üzerindeki baskıyı artırıyor.

İsrail kabinesinin bazı kıdemli üyeleri bu bölgelerde kalıcı denetim sağlanmasını ve buralarda Yahudi yerleşim birimleri kurulmasını talep ediyor.

“Sizi orada istemiyorlar, çekilmelisiniz”

Görüşmenin perde arkasına vakıf bir ABD’li yetkili, Axios’a yaptığı açıklamada, Trump’ın Netanyahu’ya İsrail ordusunun Suriye topraklarındaki varlığının tansiyonu yükselttiğini ve çatışmaların tırmanmasına yol açabileceğini söylediğini aktardı.

Yetkiliye göre Trump, Netanyahu’ya hitaben, “Sizi orada istemiyorlar. Güçlerinizi başka yere kaydırmalısınız” dedi ve aynı durumun Lübnan için de geçerli olduğunu vurguladı.

İsrail Başbakanlığı tarafından yapılan açıklamada ise görüşmeye ilişkin, “Başbakan, İsrail sınırları boyunca güvenlik bölgeleri oluşturulması ihtiyacını dile getirdi” ifadesi yer aldı.

Görüşme, Trump’ın Türkiye’deki NATO zirvesi marjında Suriyeli mevkidaşı Ahmed el-Şara ile yaptığı toplantının ertesi günü gerçekleşti.

ABD’li yetkililer, Trump yönetiminin aylardır İsrail ile Suriye arasında yeni bir güvenlik mutabakatı sağlamaya çalıştığını ancak Netanyahu’nun taviz vermeye yanaşmaması sebebiyle netice alınamadığını kaydediyor.

Bu tavizler arasında, Aralık 2024’te Beşar Esad hükümetinin çöküşünden bu yana İsrail ordusunun Suriye’de kontrol ettiği topraklardan kademeli olarak çekilmesi de yer alıyordu.

Son haftalarda Suriye’nin güneyinde, yerel halkın İsrail askeri varlığına karşı gösteri düzenlediği ve askerlerle çatıştığı olaylar yaşandı.

Lübnan sınırında uygulama tartışması

Diplomatik temaslar çerçevesinde salı günü Roma’da bir araya gelen ABD’li arabulucular ile İsrail ve Lübnan heyetleri, haftalar önce imzalanan çerçeve anlaşmasının detaylarını görüştü.

Anlaşma uyarınca İsrail, Güney Lübnan’da işgal ettiği iki “pilot bölgeden” çekilmeyi ve buraları Lübnan ordusuna devretmeyi taahhüt etmişti.

İsrail ordusu henüz bu iki bölgeden çekilme işlemini gerçekleştirmedi. Lübnan hükümeti sürecin bir an önce başlamasını ve net bir takvime bağlanmasını talep ediyor.

İsrail makamları ise yeni bölgelere geçmeden önce bu pilot bölgelerin Hizbullah silahlarından ve askeri altyapısından tamamen temizlendiğini doğrulamak istediklerini ifade ediyor. Lübnan tarafı ise bu durumun denetimini ABD ordusunun yapması gerektiğini savunuyor.

Beyaz Saray konuya ilişkin yorum yapmaktan kaçınırken, görüşmenin içeriğini yalanlamadı.

Axios’a konuşan bir ABD’li yetkili, “Başkan Trump ile Başbakan Netanyahu arasında güçlü bir ilişki var. İsrail, ABD için her zaman harika bir müttefik olmuştur. İsrail’in Başkan Trump’tan daha büyük bir dostu ve barış için mücadele eden başka bir lider olmamıştır” açıklamasını yaptı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD, İran Merkez Bankası’nın kripto cüzdanlarını dondurdu

Yayınlanma

ABD Hazine Bakanlığına bağlı Yabancı Varlıkların Kontrolü Ofisi, İran Merkez Bankası ile ilişkili kripto para cüzdanlarına yaptırım uygulayarak 130 milyon dolardan fazla değere sahip stabil kripto para birimi USDT’yi dondurdu. Hazine Bakanı Scott Bessent, İran’ın yasadışı finansal faaliyetlerini engelleme konusundaki kararlılıklarını vurgulayarak bu fonların takibinin süreceğini açıkladı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Hazine Bakanlığına bağlı Dış Varlıkların Kontrolü Ofisinin (OFAC), İran Merkez Bankası ile ilişkili bazı kripto para cüzdanlarına yaptırım uyguladığını açıkladı.

Alınan karar doğrultusunda, söz konusu cüzdanlarda yer alan 130 milyon dolardan fazla değerdeki kripto para donduruldu.

Bakan Bessent, konuya ilişkin yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“İran’ın dijital varlıkları kötüye kullanması da dahil olmak üzere, yasa dışı finansal faaliyetlerini engelleme ve çökertme konusunda kararlıyız. Bugün, ABD Hazine Bakanlığı Dış Varlıkların Kontrolü Ofisi, İran Merkez Bankası ile bağlantılı birkaç elektronik cüzdana yaptırım uyguladı ve bu işlem sonucunda 130 milyon dolardan fazla varlık donduruldu. Bu parayı aktif bir şekilde takip etmeye ve İran rejiminin yasa dışı gelir elde etme mekanizmalarından kazanç sağlamasını engellemeye devam edeceğiz.”

Tether, TRON ağındaki dört adresi bloke etti

Bessent’in açıklamasından bir saat önce, Specter adlı blokzincir analisti, en büyük stabil kripto para birimi USDT’nin ihraççısı konumundaki Tether firmasının, TRON ağında toplamda yaklaşık 131 milyon dolar bakiye barındıran dört adresi dondurduğunu bildirdi.

Blokzincir analistinin paylaştığı verilere göre, dondurulan bu cüzdanların İran Devrim Muhafızları Ordusu ve İran Merkez Bankası ile bağlantılı olduğu belirlendi.

Specter, bloke edilen adreslere yönelik fon akışını da takip etti. İnceleme sonuçlarına göre, söz konusu kripto varlıkların büyük bir kısmının bu adreslere ödeme hizmet sağlayıcısı DTC Pay ve kripto para borsası Bitso üzerinden aktarıldığı tespit edildi.

Daha önce ABD merkezli analiz şirketi TRM Labs, kripto borsası CoinEx’i İran’ın işlemlerine aracılık etmekle suçlamış, ancak platform yönetimi bu iddiaları reddetmişti.

Kripto para cüzdanlarının dondurulması kararı, Ortadoğu’da askeri tansiyonun yükseldiği bir dönemde alındı. İki ülke arasında 15 Temmuz tarihinde karşılıklı askeri saldırılar düzenlendi.

İran Devrim Muhafızları Ordusu, ABD Silahlı Kuvvetlerinin Kuveyt’teki lojistik destek merkezini, Ürdün’deki bir hava üssünü ve Bahreyn’de konuşlu ABD 5. Filosu’na ait tesisleri hedef aldı.

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) ise bu saldırılara karşılık vererek Hürmüz Boğazı yakınlarında belirlenen yaklaşık on tesisi vurduğunu duyurdu.

ABD yönetimi, daha önceki dönemlerde de İran merkezli kripto borsalarına yönelik yaptırım kararları almış ve bu kuruluşların varlıklarını dondurmuştu.

Mart ayı sonunda Tether ve Circle firmaları, İran merkezli kripto borsası Wallex’e ait bir cüzdanı bloke etmişti.

Tether, nisan ayında yaptığı açıklamada, ABD makamlarının talebi üzerine toplamda 344 milyon dolardan fazla değere sahip USDT varlığını dondurduğunu bildirmişti.

Hazine Bakanı Bessent, aynı ay içinde yaptığı bir diğer açıklamada, ABD’nin “Ekonomik Öfke” adlı operasyon kapsamında İran’a ait yaklaşık 500 milyon dolar değerinde kripto varlığa el koyduğunu belirtmişti. Bessent, söz konusu operasyonun İran halkının çıkarları doğrultusunda yürütüldüğünü ifade etmişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

“NATO 3.0” mı, yoksa stratejik çıkmaz mı?

Yayınlanma

Editörün notu: Ankara’da düzenlenen 36. NATO Zirvesi, ittifakın geleceğine dair büyük beklentilerle başlasa da stratejik belirsizlikleri aşacak somut çözümler sunmaktan uzak kaldı. ABD Başkanı Donald Trump’ın zirve gündeminden kopuk performansı, askeri harcamaları artırmaya odaklanan ancak ortak siyasi kimliğini netleştiremeyen ittifakın mevcut dağınıklığını adeta simgeledi. Zirvede güvenlik konularından ziyade silah sanayisinin ön plana çıkması, milyarlarca dolarlık savunma bütçelerinin Amerikan firmalarına mı yoksa gelişmekte olan Avrupa sanayisine mi aktarılacağı hususundaki rekabeti kızıştırdı. Avrupa, savunma ve teknoloji alanında ABD’ye olan kronik bağımlılığını azaltmak istese de Washington, sahip olduğu endüstriyel ve teknolojik üstünlük sayesinde nüfuzunu korumayı sürdürüyor. Harici Medya Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç, Lübnan merkezli el-Ahbar gazetesinde kaleme aldığı makalede, diplomatik birlik söylemlerinin ardına gizlenen derin siyasi ayrılıkların ve yalnızca altı maddeden oluşan kısa sonuç bildirisinin, NATO’nun şimdiden alternatif arayışlarına yönelen üyeleriyle birlikte ciddi bir yol ayrımında olduğuna işaret ettiğini belirtiyor.


“NATO 3.0” mı, yoksa stratejik çıkmaz mı?

Ankara’da düzenlenen 36. NATO Zirvesi, daha kapılarını açmadan ittifak tarihinin en kritik buluşmalarından biri olarak nitelendirildi. Pek çok uzman ve gözlemci bu buluşmanın dönüm noktası olabileceğini belirtirken, kimileri daha da ileri giderek zirvenin NATO’nun geleceğine tarihi bir yön tayin edeceğini öne sürdü.

Ancak söze zirvenin sonundan başlamama müsaade edin. Ankara’daki NATO Zirvesi’ni sahada takip etme ve ABD Başkanı Donald Trump’ın kapanış basın toplantısına katılma fırsatım oldu. Trump’a soru yöneltme şansı yakalayan az sayıdaki gazeteciden biriydim; gerçi sorumu sormaya başladıktan birkaç saniye sonra sözümü kesti. Yine de bu sorunun kendisinde hoşnutsuzluk uyandıracağını zaten tahmin ediyordum.

Zirveden akıllarda kalan en çarpıcı unsur, Trump’ın sergilediği performans oldu. Yorgun, zihni dağınık ve zaman zaman olup bitenlerden tamamen kopuk bir manzara sundu. Küresel güvenlik camiasının gözünü diktiği bir zirvenin kapanış toplantısında Trump, kabinesinin en önde gelen isimleri yanı başındayken, NATO ile neredeyse hiçbir ilgisi bulunmayan konulardan bahsetti: TikTok’ta birinci sıraya yerleştiğini, komünistlerin ABD’yi asla ele geçiremeyeceğini ve Toyota’nın fabrikalarını Meksika’dan Teksas’a taşıdığını anlattı.

Nihayetinde bu tavır, kişisel bir anekdot olmanın çok ötesinde, zirvenin tamamını yansıtıyordu: Bolca gösteriş, büyük iddialar ve gösterişli manşetler; fakat ittifakın bugün karşı karşıya olduğu stratejik sorulara verilen yanıtlar ise neredeyse hiç yoktu.

Ankara’da cevapsız kalan sorular

“NATO 3.0” söylemi yeni bir başlangıcı çağrıştırıyor. Ne var ki gerçeklik, her şeyden önce ittifakın içine düştüğü stratejik belirsizliğin ne denli derin olduğunu gözler önüne seriyor. Ankara’da uyum kabiliyeti, esneklik ve askeri güç hakkında konuşmaktan geri durulmadı. Gelgelelim, temel bir soru cevapsız kaldı: Savunma harcamalarını artırmak ve yeni silahlanma programları başlatmaktan öte, NATO siyasi olarak hâlâ neyi temsil ediyor?

İttifakın Genel Sekreteri Mark Rutte; Rusya, Çin, Kuzey Kore ve İran arasında büyüyen işbirliğine işaret ederek ortak bir tehdit algısı inşa etmeye çalıştı. Ancak bu çaba pek başarılı olamadı. Zirvede Çin’in varlığı sönük kaldı, İran sonuç bildirisinde yalnızca üstünkörü geçiştirildi, hatta Rusya ile ilişkiler bile geçmiş yıllara kıyasla belirgin bir ihtiyatla ele alındı. İttifak, karşı karşıya olduğu tehditlere dair tutarlı bir değerlendirme yapmayı veya ortak bir siyasi hat belirlemeyi başaramadı.

Bu durum ittifakın asıl sorununu açığa çıkarıyor: NATO, stratejik kimliğini netleştirmeden askeri cephaneliğini güncelliyor. Üye ülkeler farklı çıkarlar peşinde koşarken, başat hasımların kimler olduğu konusunda bile kalıcı bir mutabakat bulunmuyor.

Bu yüzden “NATO 3.0”, geleceğe dair ikna edici bir vizyon sunmaktan henüz çok uzak. Aslında bu, eski bir soruna iliştirilen yeni bir etiketten ibaret: Askeri açıdan silahlanmayı sürdürürken, siyasi doğrultusu konusunda kafası giderek daha fazla karışan bir ittifak.

Silahlanma yarışı ve pazar kavgası

Zirvenin ilk günü Savunma Sanayii Forumu’na ayrıldı. Ne var ki bu etkinlik, uluslararası bir örgütün toplantısından ziyade silah üreticilerinin düzenlediği bir ticaret fuarını andırıyordu. Videolar, sunumlar, stantlar, sahne tasarımları ve konuşmaların tamamı bir pazarlama organizasyonunun mantığıyla yürütüldü.

Lockheed Martin, Raytheon, Anduril, Rheinmetall, Diehl, PGZ ve Kongsberg gibi devlerin yöneticileri, devlet ve hükümet başkanlarıyla birlikte sahne aldı. Verilen mesaj netti: NATO güvenlik dilini konuşuyor olabilirdi ancak gündeminin merkezine artık devasa bir pazar oturmuştu.

Genel Sekreter Mark Rutte ve diğer üst düzey siyasi yetkililer, vaktin daraldığı konusunda defaatle uyarılarda bulundu. Çok daha hızlı, daha düşük maliyetli ve geniş ölçekli silah üretimine ihtiyaç duyulduğunu vurguladılar. Yeni fabrikalar, genişletilen tedarik zincirleri ve küçük şirketlerin doğrudan NATO programlarına dahil edilmesi, yeni bir endüstriyel seferberliğin parçası olarak sunuldu.

Gelgelelim, bu yeniden silahlanma çağrısının arkasında derin bir nüfuz mücadelesi yatıyor. Temel soru şu: Gelecekte Avrupa’nın güvenlik sistemini kim donatacak; Amerikan şirketleri mi, yoksa bağımsızlığı giderek artan bir Avrupa savunma sanayisi mi?

Washington savunma harcamalarının artırılması için baskı kurarken, bu paranın aslan payının Amerikan şirketlerine akmasını da bekliyor. Avrupa ise aynı milyarlarca avroyu mühimmat, hava savunması, uydular, yapay zekâ ve diğer kritik teknolojilerde kendi öz kabiliyetlerini inşa etmek için kullanmak niyetinde.

Donald Trump yönetiminde bu rekabet çok daha görünür hale geldi. Trump, bir müttefikin değerini giderek daha fazla savunmaya harcadığı parayla ve ne kadar Amerikan silahı satın aldığıyla ölçüyor. Böylece ittifak, siyasi bir ortaklıktan adım adım bir iş modeline evriliyor.

Avrupa daha fazla özerklik arayışında olsa da teknoloji, komuta yapıları ve silah sistemlerinde hâlâ büyük ölçüde ABD’ye bağımlı. Bu yüzden Washington, askeri varlığını azaltmayı tartışırken bile nüfuzunu sadece askerleriyle değil; şirketleri, yazılımları ve teknolojik altyapısı aracılığıyla korumayı sürdürebiliyor.

Dolayısıyla NATO içindeki bu yeni silahlanma dalgası yalnızca bir güvenlik programından ibaret değil; aynı zamanda milyarlarca dolarlık bütçeler, ihracat pazarları ve endüstriyel hâkimiyet üzerine yürütülen bir savaş.

Birlik söylemi ve derin çatlaklar

Genel Sekreter Mark Rutte kapanış basın toplantısında ittifakın “tam bir birlik” içinde olduğunu ne kadar vurguladıysa, bu birliğin o kadar kırılganlaştığı izlenimi uyandı. Donald Trump da ittifakın bütünlüğünü teyit etmeye çalıştı. Ancak bu mükerrer beyanlar güven vermekten ziyade, var olan şüpheleri örtbas etme çabası gibi duruyordu.

Perde arkasında ise Avrupa’da, Washington’ın günün birinde askeri ve teknolojik üstünlüğünü bir siyasi baskı aracına dönüştüreceği endişesi tırmanıyor. Bu durum, tartışmaları sadece NATO içinde Avrupa’nın özerkliğini güçlendirmekle sınırlı bırakmıyor; aynı zamanda gerektiğinde ittifaktan bağımsız hareket edebilecek yapıların kurulmasını da gündeme getiriyor. Birleşik Krallık liderliğindeki Müşterek Sefer Gücü ile İskandinav ülkeleri arasında savunma işbirliğini artırmaya yönelik öneriler, böyle bir “B Planı”nın şimdiden seçenekler arasına girdiğini gösteriyor.

Ankara Zirvesi’nin sonuç bildirisi de ittifakın içinden geçtiği siyasi krizi doğrular nitelikteydi: Sadece altı maddeden oluşan metin, son yılların en kısa bildirilerinden biri olurken neredeyse tamamen savunma harcamalarına, silah üretimine ve Ukrayna’ya desteğe odaklandı. Temel siyasi meseleler, ABD-Avrupa ilişkilerinin geleceği, ortak tehdit tanımları ve NATO’nun daha geniş rolü gibi konular ise büyük ölçüde yanıtsız kaldı.

Böylece zirve, dışarıya diplomatik bir birlik tablosu sundu. Ancak bu vitrinin arkasında, ittifak içi stratejik ve siyasi bölünmeleri gizlemek artık çok daha zor bir hal aldı.

NATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English