Dünya Basını
Buzgalin’e saygıyla…

Aleksandr Buzgalin 18 Ekim’de hayatını kaybetti. Rusya’nın yaşayan en iyi marksist iktisatçılarından biri olmasından başka sol çevrelerde etkili bir kalem, kararlı bir komünistti. Son olarak emeritus profesör olduğu Moskova Devlet Üniversitesi (MGU) Felsefe Fakültesi Çağdaş Marksist Araştırmalar Merkezi yöneticisiydi.
1954 doğumlu. 1971’de MGU İktisat Fakültesi’ne girdi. 1979’da ve 1989’da sosyalist planlamayla ilgili doktora ve doçentlik tezlerini verdi. 1991’den beri aynı üniversitede profesör. Ayrıca Moskova Maliye-Hukuk Üniversitesi Sosyo-İktisat Enstitüsü müdürüydü.
Post-Sovyet eleştirel marksizm okulunun en önde gelen ismiydi. Bu okul, adının çağrıştırabileceği Frankfurt okulunun tersine bir pseudo-marksizm değildir.
Hayatı boyunca siyasi mücadelenin içinde oldu. 1980’lerin ortasından itibaren MGU’da tartışma kulübü, bağımsız marksist araştırmalar kulübü örgütledi; sonra karşı-devrimci perestroyka ortamında SBKP Marksist Platformu’nun kuruluşuna katıldı. SBKP MK üyesiydi. 1990’da SBKP 28’inci kongre kürsüsünde şöyle demişti: “… ya halka krizden bizimle birlikte çıkmasının bizsiz çıkmasından daha iyi olduğunu pratikle göstereceğiz, ya da halk komünizmden yüz çevirecek.” 1991’de “Alternativı” dergisini kurdu. Bu derginin Rusya’da sosyal mücadelelere katkısı sınırlı, ama kararlıydı.
“Eleştirel marksizmden” anladığı en temelde şuydu: SSCB’nin sosyalizm yolunda ilerlemesi kaçınılmaz, ancak gene de zamansızdı. Geçişin düzgün tamamlanabilmesi için daha uzun bir NEP gerekti, ancak o da mümkün değildi. Bu durum “kişi kültü” döneminde sosyalizmde ciddi deformasyonlara neden oldu; bunlar da sosyalist sistemin yıkılmasına yol açtı. Buzgalin bununla birlikte Hruşçov benzeri bir anti-stalinist değildi. Aşağıdaki yazıda da göreceğiniz gibi 1930’ların ve 1940’ların kahraman kuşağını büyük bir saygıyla anar, ancak Stalin dönemi şiddet ve temizliği çok sert ifadelerle eleştirir.
Buzgalin bu sosyalizmi “mutant sosyalizm” diye anıyordu. Bu yüzden troçkizmle “suçlandığı” çok olmuştur. (Rusya’da troçkizm başka yerlerde olabileceğinden çok daha marjinal görülür ve gerçekten solun neredeyse her kesimi tarafından suçlama konusu sayılır.) Oysa Buzgalin, Troçki’yi reddetmiyor olsa bile troçkist de değildi.
Ne yazık ki batı ülkelerinde pek az tanınır, dolayısıyla sadece batıyı değil onun dışındaki her yeri de çoğunlukla batıdan öğrenen Türkiye’de de öyle. Sanırım Buzgalin’den söz eden tek kişi bendim; ilkin kitapta (“Rusya…”) yapmıştım bunu, sonra iki yazımda daha adını andım. Ne yazık ki, epeydir planlamama rağmen, hayattayken kısa da olsa bir görüşme yapma imkânı bulamadım.
Aşağıdaki yazı, 2021’de “Alternativı” dergisinde yayınlandı. Özellikle seçtim bunu, zira konu birçok açıdan karakteristik. Öncelikle, Buzgalin’in bu döneme ve sosyalizme bakışını yansıtıyor. İkincisi, Çin’e bakışını. Üçüncüsü, bu makalede ele aldığı NEP dönemi (karma ekonomi) bugün küresel anlamda son derece kritik bir önem taşıyor. Bu konular hakkında yazmaya devam edeceğim.
Umarım bu Harici için uzun, Buzgalin’i tanıtmak için çok kısa makale, okurda hiç değilse onunla ilgili bir fikir doğurur.
Çeviride Türkçeye çevrilmemiş kitap referansları iki cümleyi çıkardım. Son paragrafta seçimlerden söz ediyor; hatırlayalım: makalenin yayınlandığı yıl, Rusya’da seçim yılıydı. Buzgalin’in çağrısı da bu bağlamda anlam kazanıyordu: Rusya’da pazarın devlet kontrolü altında tutulduğu bir NEP gerek.
NEP, Rusya aydınının devr-i saadetidir. Siyasi, kültürel, iktisadi, her açıdan böyle sayılır. Rusya’ya yeni bir NEP gerektiği düşüncesi yeni değildir; ancak Buzgalin’in bunu Ukrayna çatışmasının arifesinde tekrar hatırlatmış olması, bilimsel sezgisiyle ilişkilendirilebilir.
* * *
Geleceği hatırlamak: Yeni Ekonomi Politikası’nın mitleri ve dersleri
Aleksandr Buzgalin
Birinci Kısım: tarihi retrospektif
Yüzüncü yıl kutlamaları dönemine giriyoruz: GOELRO [Rusya’nın Elektrifikasyonu Devlet Komisyonu], NEP, büyük projeler, sanatta yeni akımlar, dâhice şiirler ve filmler. Sovyet Rusya’nın, 1922 aralığından itibaren de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin büyük başarılarının yüzüncü yılı dönemi.
Daha çok tartışacağız SSCB’yi…
Zorlu tartışmalar dönemine giriyoruz — zira SSCB dev bir ülkenin geleceğe doğru çelişkili (çelişkiler olmadan ne doğar ki zaten?) hareketinin tecrübesi. Bir ülkenin ve bir dünyanın, pazar rekabetinin ve para fetişizminin “diğer tarafındaki” dünyanın; eğitim ve sağlığa erişimin, iş güvencesinden ve yarınına güvenin günlük yaşamın parçası olduğu bir dünya. Ama bununla birlikte insanların katı ideolojik standartlara boyun eğdiği, kuyruklarda beklediği bir dünya… insanlığa bilimde, sanatta, teknolojilerde, eğitimde zaferler denizi hediye etmiş ve… 1990’da tarih arenasından çekilmiş bir dünya. Şimdilik çekilmiş.
O, bizim SSCB’miz, Lenin ve Stalin, Brejnev ve Gorbaçov dönemlerinde çok farklıydı. Komsomolcular ve gönüllüler için, sadece şarkılarda değil pratikte de güneşi bazen daha şafaktan önce görenler, mutluluğu böyle bulanlar için farklı, ve kuyruğa girmeden Jiguli (buydu SSCB’de otomobil) alma imkânı olmadığı için ıstırap çekenler için daha farklı bir ülke. Ülkemizin derslerini tartıştık ve tartışacağız. Bu tartışmaya da öncelikle yüz yıl önce başlayan Yeni Ekonomi Politikası döneminden başlayacağız.
Nedeni basit: biz, ataerkillikten, feodalizmden, kapitalizmden ve bürokrasinin keyfiyetinden tek bir darbeyle değilse de tedricen çıkan yeni bir toplumun inşasına tam o zaman, İç Savaş’tan zaferle çıkmışken başladık. Ve çünkü bugün, yüz yıl sonra, 2021 Rusya’sında önümüzde tam da bu ödevler var: sermayenin ve bürokrasinin her şeyi örten iktidarının üstesinden gelme, “iyi çara” duyulan hayali inançtan ve klerikalizmden kurtulma görevi… işte böylesine önemli bizim için NEP tecrübesi. …
Şimdi, elden geldiğince kısaca, 1920’lerin SSCB’siyle ilgili başlıca mitler.
NEP: mitoloji
Birincisi ve en önemlisi: bu, sosyal bir yaratıcılığı, kütlesel, on milyonlarca insanı içine katan bir coşkuyu doğuran ülkeydi. İşçi, köylü, öğretmen… bunlar ülkenin kahramanı olmakta ve yüzlerce yılda yapılamayacakmış gibi gelen şeyleri yapmaya koyulmaktaydı. Proletkült yayılmaya başlamıştı; milyonlarca insan şiir, tiyatro, müzik yazmayı ve anlamayı öğreniyordu. Onların, işçilerin şiirleri bazen böğürtü kabilinden ilkel şeylerdi, ama Proletkült kulüplerinde, bu hareketin liderlerinin siyasetindeki çelişkilere rağmen yaratıcı konumuna yükseliyor, sanatsal bir birlikte-yaratıcılığın özneleri haline geliyorlardı. Hayır, dâhice şiirlerin değil, ama yeni, dâhice sosyal ilişkilerin, kültüre ortak katılımın özneleri. Ve spora da. Uçakların inşasına. Kuzey deniz yolunun keşfine. Köylerde ve mezralarda çocukların ve kadınların sadece okuma yazmayı değil artık köle olmadığımız yeni bir varoluşu öğrenmelerine de. Ve bir de Birinci Dünya Savaşı’nın ve İç Savaş’ın yıkıp geçtiği ülkede üniversitelerin, bilimsel araştırma enstitülerinin, binlerce farklı türden sanat derneğinin ve akla gelecek her anlayışta çevrelerin açılışı. En önemlisi de komünleri, kooperatifleri ve… özel girişimleri kurma hürriyeti.
İkincisi: Kendine has bir siyasi atmosfer. Önder kültü yoktu, önder de yoktu henüz. Rıkov, Cerjinskiy, Kirov, Stalin, Buharin, Troçki vardılar… Parti içi mücadele elbisesi giymiş gerçek, sosyalist bir çokpartililik vardı. Net, tutarlı, katı, ama amansızlığı hiç de anlamsız olmayan bir çizgi vardı: NEP Rusya’sından Sosyalist Rusya doğacak. Sonra da, komünist Rusya. Yeri gelmişken, komünizm değil “orta zenginler ülkesi” kurmakta olan günümüz Çin’iyle nitel bir farktır bu. Tekrar ediyorum, sert bir sistemdi bu: siyasi iktidara karşı burjuva muhalefetine izin verilmiyordu. Gazetelerde ve sinemalarda liberal fikirler yayılmıyordu. Antisosyalist filozoflar da esasen sürülmüştü ülkeden (ama nasıl: alternatifini teklif ederek — bölgelerde çalışsınlar yahut ülke dışına gitsinler, üstelik hiç de az olmayan yolluklar alıp, üstelik bu sefil ülkeden! ve sonra, üstelik SSCB’de yazılmış Sovyet karşıtı ama zekice kitaplarını Avrupa’da yayınlayıp üstüne telif de kazansınlar).
Üçüncüsü: NEP dünyaya yeni bir gelişme istikameti önermişti: o sırada hiçbir yerde a priori olarak mevcut bulunmayan iktisat, siyaset, kültür teorisi ve pratiği. Sadece bilimsel-teknolojik ve iktisadi değil, ama, belki de en önemlisi, kültürel ve eğitsel muazzam atılımların görevlerini yerine getiren uzun dönemli planlama. İki sektörün rekabetiyle bir karma ekonominin kuruluşunun teori ve pratiği: hangisi daha efektif? Bürokrasiye karşı koymak için hesap, kontrol, özyönetimin geliştirilmesi inisiyatiflerinden oluşan bir sistem, herkese açık kamusal birlikler ve hareketleri (bugün “sivil toplum” dedikleri şeyi) yaratmaya yönelik sayısız pratik.
NEP: çelişkiler
Hayır, NEP’i idealize etmiyorum. Karanlık bir tarafı da vardı. “Dükkâncının suratı” orada peyda olmuştu. Stalinciliğin temelleri o zaman atılmıştı. Dahası, dürüst olalım: NEP kendisinden beklenen itkiyi de tutarlı bir şekilde harekete geçirememişti: özel sermayeye karşı iktisadi, dükkâncıya karşı kültürel (Aleksey Tolstoy’un “Engerek” hikâyesini hatırlayın), muhalefete karşı demokratik bir zafer kazanmak arzusu. Rusya İmparatorluğu’nun teknik ve kültürel geri kalmışlığı, iki savaşın birbirini katlayarak ürettiği sonuçlar kapitalizme iktisadi olarak açıkça üstün gelecek bir toplumun kurulmasına imkân vermemişti. Geçmişin hayaletleri, bürokratizm, iktidar hırsı, ataerkillik, Sovyet sistemini eciş bücüş etmişti.
Ancak bu son derece elverişsiz şartlar altında yapılması başarılan şeyler bile sosyalizmle uyandırılmış sosyal enerjinin muazzam potansiyelini göstermişti. Ve içeriden ve dışarıdan yabancılaştırıcı güçlerin (bürokrasinin, sermayenin, ataerkilliğin, dükkâncılığın) baskısına rağmen dünya tarihine kızıl bir çizgi çeken yeni insan, Sovyet insanı, bunun göstergesidir.
Günümüz şartlarında dikkate almaya değmez mi bu dersleri?
Tekrar şunu söylemenin vakti değil mi: yarın sosyalist Rusya olması için bugün NEP Rusya’sı gerek.
İkinci kısım
Derler ki: kimse tarihten ders çıkarmaz. İnanmayın. Geçmişin tecrübesi haysiyetli ve eleştirel bir şekilde incelendiğinde çok şey öğretebilir. Öğretmiyorsa eğer, birileri tembel olduğundan veya bu derslerin anlamını anlamıyor olduğundan öğretmiyor değildir; şundandır ki, iktidarı ellerinde tutanlar insanların neye ihtiyacı olduğunu bildikleri halde kendi menfaatleri için ne gerekiyorsa onu yapıyorlar. Bu, durgunluğa giden yol olsa bile. Çıkmaza giden yol olsa bile. Mantık basit: benim ömrümde yeter. Hatta daha da sinik: ben Rusya olmadan da görürüm işimi. Offshoreları kimse kapatmadı ya daha…
Bu bir peri masalı. Masalsı gerçek ise ülkemizde hayata geçirilmesine 100 yıl önce başlanmış olan Yeni Ekonomi Politikası hakkında. Ve bu sadece bir siyaset değil, aynı zamanda teknolojik, iktisadi ve kültürel kalkınmanın önünü açan stratejik bir program, iki savaşın (Birinci Dünya Savaşı ve İç Savaş), açlığın ve bugünkü kovidden kat kat daha fazla can alan korkunç İspanyol gribi epidemisinin paramparça ettiği bir ülkede hazırlandı ve hayata geçirildi.
NEP’in ana bileşenlerini her okul çocuğu bilirdi bir zamanlar. Bugün, gençlerin neredeyse üçte birinin çarın tahtından bolşevikler tarafından mahrum bırakıldığını sandığı ülkede her şeyi sırasıyla açıklamak gerek.
NEP: gerçek olan bir ütopya
Çıkış noktası: İç Savaş ve daha önce hepsi birbiriyle savaşan yabancı güçlerin müdahalesi bitmiş değil. Başlıca buğday üreticisi bölgelerde görülmemiş bir kuraklık. Sözünü ettiğim İspanyol gribinden başka tifüs… Ne yapmalı? Hayatta kalabilecek miyiz?
Bolşeviklerin cevabı fantastik görünüyordu: milli bir elektrifikasyon programı temelinde nitelik anlamında yeni bir teknolojik temel oluşturmak. Daha önce hiçbir yerde görülmemiş, kamu ve özel sektörü, plan ve pazarı, sermaye ve kooperatifi birleştiren bir sosyo-iktisadi ilişkiler sistemi oluşturmak. Bu, ikincisi. Gene nitel olarak yeni, Sovyet iktidarı temelinde bir siyasi sistemi geliştirmek ve yarı cahil köylü ülkesinde sosyalist ideolojiyi şekillendirmek. Bu, üçüncüsü. Milyonlarca yarı cahil işçi ve köylü kitlesinin eğitim, bilim, kültüre erişimini sağlamak. Bu, dördüncüsü. Karşımızda sırıtan sermaye dünyasına karşı savaşta, her an başlayabilecek savaşta zafer kazanmak. Bu da beşincisi.
Ütopya mı? Gerçekleşemeyecek bir şey mi? Aptalca mı?
Neye yaslanacaksın?
Cevap bulundu: çoğunluğun maddi refahını katlayacak kesin bilimsel hesaplamaya ve öncünün kahramanca coşkusuna (bundan bahsediyordu Mayakovski: Biliyorum, bir şehir olacak / Biliyorum, bir çiçek bahçesi / Böyle insanlar olduğunda Sovyet ülkesinde.)
Ama şimdi sırasıyla gidelim, kısa da olsa.
NEP: bir kez daha temel nitelikler
Bilimsel hesaplama. Bu, geri kalmış bir ülkede sosyalizmin inşasının teorik iktisadi-siyasi doktrini aynı zamanda. Ve bilimsel olarak temellendirilmiş GOELRO planı. Ve harap ülkede onlarca öncü bilimsel araştırma merkezinin kurulması — yağ bağlamış çar sarayında para yetmeyen bir iş. Ve yeni bir savunma doktrininin oluşturulması: düzenli profesyonel ordunun milis sistemiyle birleştirilmesi. Ve daha çok, pek çok şey.
Yeni bir sosyal-iktisadi organizasyon modeli. Karmaşık, dünyada ilk defa hayata geçirilen, iktisadi ilişkilerin temel biçimi olarak pazarı bilimsel ve teknolojik bir gelişmeye yönelik uzun vadeli, indikatif planlardan oluşan (“kontrol sayıları”) hedef planla ve dolaylı düzenleyiciler sistemiyle (vergi, kredi, vb.) birleştiren bir model. Bundan başka iktidar partisinin ve halk teftiş organlarının (TsKK-RKİ: parti ve işçi kontrolü birleşik organı) kontrolü altında bulunan kendine yeterli devlet tröstleri. Ve bütün bunlar köyde ve keza şehirdeki birçok alanda da (ticaret, hafif sanayi, vb.) özel sermayenin hâkimiyeti altında. Ama bundan ibaret de değil: NEP’in ön önemli bileşeni, şehirde ve köyde gönüllü kooperatifler, emekçileri yönetime dâhil etmenin çeşitli biçimlerinin devamlı araştırılması, uyduruk olmayan, gerçek bir coşku. Ve bütün bunlar sermayenin, bürokrasinin, dükkâncılığın genişlemesiyle amansız bir çelişki içinde.
Yeni eğitsel, bilimsel ve kültürel siyaset modeli, bir kültür devrimidir. Milyonlarca insan saban başından kalkıp sadece ilköğretim okullarına değil kulüplere de gidiyorlar. Şiir yazıyorlar, temsiller yapıyorlar. Şarkı söylüyorlar (her yerde). Aşkın esrarını tartışıyorlar… Evet, işçiler kötü şiirler yazıyorlardı, Proletkült temsilleri de esasen ilkeldi (Meyerhold da bir anlamda Proletkült’tür). Ama sanat alanında yeni ortak yaratıcılık ilişkileri insanların şaşkın gözleri önünde doğuyordu.
Ve bütün bunlar, tekrarlıyorum gene, en derin ve açıktan çelişkiler içinde oluyordu. Ataerkillik, dükkâncılık, bürokratizm, özel sermayenin saldırganlığı, İç Savaş meydanlarından yeni çıkmış parti ve Sovyet yöneticilerinin (bunların bir kısmı da yarı cahildi) keyfi yöntemlerinin yarattığı atalet. Bir yandan bunlar. Ayık bir hesaba, maddi menfaatlere (devlet sektöründe bile özyeterlilik!), kendilerini yeni bir toplumun yaratılmasına adamış ve kendilerinin nimetlere erişimin (partmaksimum [parti üyesinin alabileceği en yüksek aylık ücret]) sınırlarını da kendileri belirleyen liderlerin yeteneğine dayanan kitlelerin coşku ve kahramanlığı. Ve bu, sonuçlarını verdi: neredeyse dünyadaki en yüksek iktisadi büyüme hızı, başarıyla hayata geçirilen bir kültür devrimi, uluslararası tecritten çıkış…
Bu, bugün de öğrenilebilir. 2020 şartları yüz yıl öncesinden çok daha uygun görünüyor. Aslında teknolojik gelişme seviyesi ve iktisadi potansiyel daha yüksek. Dış dünyanın saldırganlığı, bugünkü Rusya Federasyonu’nun bütün problemlerine rağmen daha az. Toplum karşılaştırılamayacak kadar daha eğitimli. NEP tecrübesini hayata geçirmek için ne eksik? Evet, çağdaş tarihten muazzam bir örnek de var: Çin’i dünyanın en büyük ikinci gücü (bazı parametrelere göre de birinci) haline getiren son 40 yılın uygulamaları. Üstelik Den Syaopin NEP’i yaratanların, Lenin’in de, Buharin’in de eserlerini özel olarak ve dikkatle incelemiş ve pek çok şeyi o Sovyet modelinden almıştı. Peki nedir yetmeyen?
NEP: meşum bir son mu?
Bu sorunun cevabını aramak için bekleyeceğiz. NEP’in başladıktan sonra birkaç yıl içinde tamamlandığını, “stalinci” beş-yıllık planlar dönemine geçildiğini hatırlayalım. Sert bir planlamayla, esas itibariyle cebri kolektivizasyon, dayatılan bir endüstrializasyon, zor yöntemlerini geniş şekilde uygulayan merkezi bürokratik bir siyasi-ideolojik sistemin oluşmasıyla bitti.
NEP tepetaklak oldu. Üstelik epey hızla. Neden?
Bugün en yaygın cevap savaş tehdidi ve ne pahasına olursa olsun hızlı bir modernleşme zarureti olduğu şeklindedir. Bunun bir mantığı var: insanlık tarihinin en korkunç savaşı NEP’in sona ermesinden 13 yıl sonra başladı gerçekten de, ve fiilen bütün Avrupa’yı ve daha da fazlasını dize getirmiş olan faşizmle mücadelenin en büyük yükü Sovyetler Birliği’nin omuzlarındaydı.
Ama başka bir gerçek daha var. NEP’ten çıkıp da teknolojik, sosyal-iktisadi ve kültürel atılım istikametlerinde çabaların konsantrasyonunu temin edecek bir ilişkiler sistemine geçilmesi gerçekten de zaruriydi. Ve bu zarureti ülkenin yöneticilerinin çoğu da görüyordu. NEP Rusya’sından sosyalist Rusya’ya (SSCB’ye!) yürümek gerekiyordu. Ama bu başka yöntemlerle yapılabilirdi ve yapılmalıydı. Bununla ilgili pek çok ciddi kitap da yazılmıştır. …
Peki NEP neden stalincilikle sona erdi?
Bunun elbette sübjektif nedenleri de vardı; özellikle 1920 sonlarında SSCB liderlerinin özgül niteliği. Ama en önemlisi, bir kez daha, bu değildir. Daha doğrusu kesinlikle bu değildir neden: o zaman ülkemizde kapitalist restorasyon uçurumuyla sosyalist yolda ilerlemek için aşırı kuvvet kullanımı arasındaki bıçak sırtında yürüme şansı kesinlikle asgari seviyedeydi. Asgari bir şans. Sosyalizmin önşartları son derece azdı: sayıca az bir sanayi proletaryası, dar bir sol entelijensiya katmanı, emperyalist güçlerin saldırganlığı… Bin yıllık feodalizmin mirası ise fazlasıyla kuvvetliydi; bu feodalizm Rusya İmparatorluğu’nun son onyıllarında pazar, sermaye ve emperyalist militarizasyonla bir parça seyrelmiş olsa da böyleydi bu: ataerkilliğin, bürokratizmin, şiddetin, otokrasinin mirası. Sosyalizmin zaferi uğruna o şansı, o yüzde birlik şansı hayata geçirebilmek için siyasi eylemlerin dâhice bir netlikte olması şarttı. Leninci muhafızlar bunu başarabilirlerdi. Ama 1920’nin sonuna doğru yitmişti onlar da: İç Savaş cephelerinde ölerek, yaralarından ve bitkinlikten tükenerek, eski ve yeni bürokrasinin siyasi entrikalarında kaybederek…
Ama 1930’ların bütün trajedilerine rağmen birçok şey başarıldı gene de. Güçlü bir ülkenin yaratılması, yeni bir kültürün, yeni insanın, paranın ve şahsi refahın az çok önem taşısa da en önemli şey olmadığı bir insanın yeşertilmesi başarıldı. 1941’e doğru SSCB’de çok sayıda değildi bu tür insanlar. Melek de değillerdi (sağcıların o malum laflarını hatırlamadan geçemeyeceğim: “komünizm iyi bir idealdir ama gerçekleştirmek için insanların melek olması gerek”). Ancak gene de milyonlarcaydılar. Ve faşizmi durduran gönüllüler de onlar oldular. Yeninin kâşifleri oldular, cephe gerisinde on iki saatlik işgününden sonra yeni teknolojilerin yaratıcıları oldular. Sonra da oturup laf üretmediler, uzaya yöneldiler. Ve bunun başlangıcı, devrimdi; devamı da NEP.
1991’de kaybettik. Kaybettik, çünkü, öncelikle, yeni bir dünyayı yaratma enerjisi tükenmişti. Komünistlerin yerine parti ve devlet bürokratları geçmişti. “Mavi şehirleri” kuranların yerine de kıtlıktan yorgun düşmüş, batının süpermarketlerinin hayalini kuran sıradan insanlar. Kalkınmaya yönelik stratejik atılım programlarının yerine “durgunluk”. Kontrol altında ve devlet tarafından düzenlenen pazarın yerine, gölge spekülasyonlar…
Çıkarabileceğimiz veya çıkaramayabileceğimiz dersler
Ve bu noktada, hiçbir zaman olmadığı kadar önemlidir NEP’in başlıca dersi: bir yanda komünizmin filizlerinin, diğer yanda da gerçek ama sosyal olarak kontrol edilen pazar ve sermayenin olduğu açık rekabet.
Yeri gelmişken, NEP’in bu dersini, bugün, 2020’lerin Rusya’sında çıkarmak mümkün değil; komünistler yok, çoğunluk değilse bile nüfusun önemli bir bölümü de niteliksel olarak yeni bir toplumu gerçek anlamda yaratmaya hazır değil. Yeni bir durgunluk dönemi bu. Geç kapitalist, ama feodalizmin de dokunuşunu taşıyan… Ne var ki bugünün yarını da var. Ve yarın, NEP hakkında söylenenler yeni bir mimarinin temeli olabilir.
Bugünse asgari olanla yetinilebilir: bir karma ekonominin başarılı gelişmesinin dersleriyle. Onun temel çekirdeği de teknolojik ve kültürel ilerleme için stratejik programlar olur. Gerçi bunun için bile yurttaşların büyük çoğunluğunun menfaatleri için uzun yıllar boyunca örgütlü, sorumlu, yetkin, kararlı ve tutarlı bir şekilde hareket edecek bir özne gerek.
2021 Rusya’sında var mı bu özne?
Sanırım okurlar bulmalıdır bu sorunun cevabını. Üstelik, pratik bir cevap olmalı bu. Seçim yılında bunu yapmak yeterince kolay…
Dünya Basını
Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.
Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.
“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.
Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:
“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”
Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”
“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”
Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.
Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:
“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”
Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:
“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”
Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:
“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”
“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”
Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.
Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”
Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:
“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”
“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”
Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.
Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”
Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”
Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:
“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”
“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”
Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.
Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:
“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”
Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:
“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”
“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”
Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.
İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:
“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”
Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:
“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”
“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”
Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.
Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:
“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”
Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:
“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”
“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”
Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.
Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:
“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”
Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”
“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”
Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.
Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”
Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:
“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”
“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”
Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.
Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:
“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”
Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:
“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”
“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”
Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.
Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:
“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”
Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”
“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”
Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.
Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”
Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:
“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”
Dünya Basını
Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.
Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.
Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.
Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.
Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.
Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.
“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”
Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.
Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.
Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.
“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”
Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.
Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”
Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.
“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”
Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:
“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”
Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:
“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”
“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”
Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.
Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:
“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”
Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.
“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”
Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:
“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”
Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.
“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”
Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.
Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:
“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”
Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:
“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”
Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:
“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”
Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:
“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”
Dünya Basını
Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.
***
Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026
Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.
Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.
Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.
“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.
Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.
Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.
Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.
Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.
ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.
Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.
Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?
Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.
“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.
Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.
Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.
“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.
Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.
Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.
Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya1 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak












