Görüş
Çin’in Afrika hegemonyasını kırmak için Batı Bloku’ndan hamle: Lobito Koridoru

Bu yüzyılın gelişen ekonomilerinin yükselen yıldızlarının pek çoğu Afrika’dan çıkacak. Yüzyıllarca sömürüye uğramasına karşın, hâlâ ‘Kara Kıta’ gerek yeraltı gerekse yerüstü zenginlikleriyle küresel ekonomi açısından potansiyel bir kaynak. Bundan da önemlisi demografik eğilimler dikkate alındığında, Afrika büyük avantajlara sahip olacak. Kıtanın 1 Ocak 2025 itibarıyla 1 milyar 304 milyon olan nüfusu, 2050 öngörülerüne göre 2 milyar 500 milyonu bulacak. Bu sadece nüfus yoğunluğu açısından değil, genç nüfusun toplam nüfus içindeki oranı açısından da önemli. Yani devasa bir dinamik nüfus, büyük bir işgücü potansiyeli barındırıyor. Bir diğer önemli nokta ise Afrika’daki tüketim eğilimleri… Yoğun nüfusun aynı zamanda tüketime aç bir nüfus olması, küresel ticaret açısından da Afrika’nın önemini ve cazibesini artırıyor. Yani Afrika sadece bir kaynak değil, çok büyük bir pazar olma potansiyelini taşıyor. Gelecekte küresel ekonomiyi canlandıracak bir pazardan söz ediyoruz.
Güney Afrika Cumhuriyeti, Mısır, Fas, Cezayir, Etiyopya, Kenya, Nijerya, Gana, Gabon, Senegal, Gine, Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKC) gerek nüfusları gerekse doğal kaynaklarıyla öne çıkan ülkeler… Büyük olasılıkla kıtanın yükselişinde bu ülkeler öncü rol üstlenecek. Kuzeyde Akdeniz, doğuda Hint Okyanusu, batıda ise Atlas Okyanusu’na kıyısı bulunan kıta gelecekte küresel ticaret koridorları açısından da stratejik bir öneme sahip olacak.

ÇİN UZAK ARA ÖNDE AMA…
İşte tüm bu sebeplerle, bu yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren büyük güçlerin rekabet sahası Afrika olacak gibi görünüyor. Çin zaten uzun bir süredir kıtaya önemli yatırımlar yapıyor. Pekin’in Afrika’daki ekonomik etkisinin yükselişi inkâr edilemez. Çin, 2009 yılında kıtanın en büyük ticaret ortağı olarak ABD’yi geride bıraktı ve son zamanlarda ABD-Afrika ticaret hacminin dört katına ulaştı. Bu durum, Amerikalı politikacıları ABD’nin kıta üzerindeki etkisinin azalması konusunda endişelendiriyor ve ABD-Afrika ekonomik bağlarını geliştirmek ve kolaylaştırmak için kalkınma ve altyapı yatırımlarına olan ilgilerini artırıyor. Bu girişimlerden biri de Lobito Ticaret Koridoru… Doğudan batıya, Zambiya, DKC ve Angola’yı geçen 1,300 kilometre uzunluğundaki bir demiryolu olan Lobito Koridoru ilk kez 2023’te gündeme geldi.
Afrika’daki herhangi bir ABD girişimi, Çin’in daha uzun vadeli ve daha kapsamlı etkileşim stratejisine yetişmek ve onunla rekabet edebilecek potansiyeli yaratmak zorunda. Son on yıldan bu yana, Çin; Asya, Avrupa ve Afrika’yı kapsayan devasa bir altyapı ve ekonomik kalkınma projesi olan Kuşak ve Yol Girişimi (Belt ann Road Initiative-BRI) aracılığıyla bu faaliyetlerini yürütüyor. Bugüne kadar pek çok Afrika ülkesinin hükûmetleri BRI ile ilgili mutabakat zaptı imzaladı ve bu girişim; yollar, limanlar, demiryolları ve diğer kritik altyapıların inşasına milyarlarca dolar yatırım yapılmasını sağladı. Sadece 2023 yılında, BRI’den Afrika’ya yaklaşık 21.7 milyar dolarlık kredi akışı gerçekleşti. BRI bünyesindeki ve diğer ikili anlaşmalar çerçevesindeki yatırımlarla birlikte, Çin’in 2005 yılından bugüne Afrika’ya toplam 2.23 trilyon dolarlık yatırım yaptığı tahmin ediliyor.
Her finans akışının jeopolitik hedefleri ve sonuçları olduğunu unutmamak gerek. Bu finansman gücü sayesinde, Çin, Afrika’dan önemli miktarda maden ve nadir toprak elementlerine erişim sağlayabildi. Çin şirketlerin tüm kobalt ve bakır madenlerinin yüzde 72’sine sahip olduğu DKC buna bir örnek. Yine zengin boksit madenlerine sahip olan Gine’de, Çin şirketleri Simandou demir madeninde önemli bir paydaş statüsünde…

ÇİN HAKİMİYETİNİ MÜMKÜN
OLABİLDİĞİNCE KIRMAK İÇİN
ABD ise küresel hegemonyasını kalıcılaştırabilmek için Afrika’daki etkisini artırarak sürdürmek zorunda olduğunun farkında. Bunu, geçmişte geniş koloniler kurmuş ve bu kıtayla tarihsel, siyasi ve ekonomik bağları olan Avrupa Birliği (AB) ülkeleriyle eşgüdümlü bir şekilde yapmak dışında pek bir seçeneği de yok. Birleşik Krallık, Fransa ve diğer AB ülkeleriyle eşgüdümlü ve ‘kazan-kazan’ işbirliğini ne kadar hayata geçirebileceği ise o kadar net değil! Zira işbirliği yapacağı bu ülkelerle bundan kısa bir süre öncesine kadar bu kıtada rakipti. Yakın geçmişten bir örnek vereyim; Fransa bundan birkaç yıl öncesinde Sahel ülkelerinden kovulurken, Washington’da ellerini ovuşturan Amerikalı yetkililerin sayısı hiç de az değildi. Washington bu bölgede Fransa’nın yokluğunda boşluğu doldurmayı planlıyordu. Ancak bölge ülkelerindeki ulusal bağımsızlıkçı iktidarlar, ABD’nin bu hayalini şimdilik kursağında bırakmış görünüyor. Nijer’deki siyasi gerilimde Rus beyraklarıyla gösteriye katılan Nijerliler, sanırım Afrika’daki batı karşıtı uyanışın bir simgesi olarak görülebilir. Ha keza Burkina Faso Cumhurbaşkanı İbrahim Traoré’nin açıklamaları da öyle…
Çin’in kıtanın büyük bir bölümünde en önemli ticari partner olduğu koşullarda, Batı Blokunun işi her zamankinden daha zor. Aslına bakarsanız, bu bölgede Çin’i alt etmekten çok, ne koparabilirlerse onu almaya odaklanmak zorunda kalacaklar gibi… Kıtanın güneyinde ABD’nin BRI’ye rakip olarak projelendirdiği Lobito Koridoru, işte bu hedefin önemli bir parçası. Her ne kadar hedefine ulaşıp ulaşamayacağı şimdilik bir soru işareti olarak duruyorsa da…

ABD PATRONLUĞUNDA
‘ÇOK TARAFLI’ BİR İMAJ
Projenin başlangıcından bu yana yaklaşık iki yıl geçti. Ekim 2023’te AB Küresel Girişim Forumu’nda duyurulan proje, Afrika Kalkınma Bankası (African Development Bank-AfDB), Afrika Finans Kurumu (Africa Finance Corporation-AFC), ABD ve Avrupa Komisyonu’nu bir araya getirerek, Zambiya’nın kuzeybatısından Angola’nın Atlantik Okyanusu kıyısındaki Lobito Limanına bağlanacak bir demiryolu inşasını birlikte gerçekleştirilecek.
Lobito Koridorunun finansman yapısı, BRI’nin finansman yapısıyla benzeşiyor ve ABD, yatırımın ana finansörü olması sebebiyle ‘birincil kolaylaştırıcı’ rolünü üstleniyor. Projenin başlangıcından Eylül 2024’e kadar Washington, ulaştırma ve lojistik, tarım, temiz enerji, sağlık ve dijital erişim dahil olmak üzere, birçok sektörde 3 milyar doların üzerinde finansman sağladı. Finansmanın büyük bir kısmı, küresel altyapı alanında daha büyük bir rol üstlenmeyi hedefleyen G7 ülkelerinin ortak girişimi olan ve ilk olarak 2022’de kurulan Küresel Altyapı Ortaklığı (PGI) aracılığıyla sağlanıyor.
Lobito Koridoru, kendini tam da böyle bir alternatif olarak sunmaya çalışıyor. Birincisi, tipik bir BRI projesine göre daha çok taraflı bir bakış açısı benimsiyor gibi görünüyor ve başından beri koridorun aktif bir destekçisi olan AfDB gibi bölgesel aktörlerle ortaklık kurmaya çalışıyor. AfDB’nin katılımı iki kritik amaca hizmet ediyor. Finansal düzeyde, kârlılık açısından uzun vadeli bir perspektife sahip olan altyapı projeleri için para toplamanın finansal yükünün dağıtılmasına yardımcı oluyor. Bu durum, AfDB’nin 2023’te toplanmasına yardımcı olduğu 1.6 milyar dolardan da anlaşılıyor. Siyasi düzeyde ise AfDB, ABD veya Çin gibi büyük güçlerin hegemonyasına dair endişelerin hafifletilmesine yardımcı oluyor. Çok taraflı yaklaşım, dış aktörleri de sürece dahil ediyor. Örneğin, Dünya Bankası, tamamlayıcı bir yerel girişime 300 milyon dolar sağladı ve bu, bankanın 2002’den bu yana Afrika’da katkıda bulunduğu ilk altyapı projesi oldu. Avrupa Komisyonu ise Lobito Koridoru güzergahı boyunca savunmasız yaşam alanları üzerindeki etkiyi sınırlamak amacıyla, çevresel ve sosyal fizibilite çalışmaları yürütme sözü verdi. Yani ‘çevreci’ bir makyaj da var!
KOLONYALİZM HATIRALARINI
CANLANDIRACAK KÖŞE TAŞLARI
Lobito Koridorunun amacı, sermaye eksikliği çeken gelişmekte olan ülkelerde yeni altyapılar inşa etmeyi hedeflemesi bakımından da tanıdık. Bu altyapılar, kendi başına kârlı olmasa da diğer kârlı ekonomik faaliyetlere olanak tanıdığı için yapılıyor. Proje, Zambiya’da sınırdaki Jimbe’den Zambiya bakır havzasındaki Chingola’ya kadar yaklaşık 550 kilometre yeni demiryolu hattı inşa edilmesini öngörüyor. Bu yeni hat, sınırın Angola’da yeni inşa edilen ve Luacano’daki mevcut Benguela demiryoluna bağlanacak olan hatta bağlanacak. Sonuç olarak, Zambiya’dan Atlantik Okyanusu’na erişim sağlayan yeni bir ticaret koridoru ortaya çıkacak. Proje ayrıca koridor boyunca yaklaşık 260 kilometrelik bağlantı yollarının inşasını ve 120 yıllık Benguela demiryolunun yenilenmesini de içeriyor.
Ancak Afrika’nın bir hafızası olduğunu unutmamak gerek. Benguela demiryolunun pek çok Afrikalı’ya kolonyalist dönemin acımasız sömürüsünü hatırlattığını belirtmekte fayda var! Sadece bu demiryolu mu, Avrupalıların o vahşi, kanlı ve amansız sömürüsünü de! Bu belki de, diğer dezavantajları bir köşeye koyarsak, Batı Blokunun Çin ile rekabetindeki yumuşak karnı…

KISA VADEDE STRATEJİK MADEN
TEDARİKİNİ GARANTİYE ALMAK İÇİN
Bu sebeple, Avrupa ülkeleri ve ABD geçmişteki kötü hatıraları canlandırmamak için, biraz BRI’den kopya çekme yoluna gidiyor gibi görünüyor. Lobito Koridoru, altyapı yatırımlarını yaparken, Afrikalıları da memnun edecek bir yaklaşım geliştirmeye çalışıyor. Koridora dahil olan ülkelerin altyapısını güçlendirmek ve dış ticaret hacimlerini artırmak gibi… Bu nihaî amaca giden bir yol tabii!
Proje, Atlantik Okyanusu rotasından batıya doğru ticaret akışlarını öngörüyor. Amaç; yeşil enerji, elektrikli araçlar, batarya teknolojileri, bilişim ve telekomünikasyon sektörlerinin stratejik hammaddeleri olan nadir toprak minerallerinin ve sinaî metallerin tedarikini güvence altına almak. Malûm Çin değerli toprak mineralleri pazarında küresel ölçekte hegemonyaya sahip, ABD ve AB işte bu hegemonyayı bir nebze olsun azaltmayı hedefliyor. Bu da projenin bonusu olacak diyelim! KDC bu mineraller açısından oldukça zengin… Aslına bakarsanız, bu ülke stratejik pek çok maden açısından büyük bir zenginliğe sahip.
Lobito Koridoru projesinde yer alan yeni demiryolu, Zambiya bakır havzasının ilk kez bir Atlantik limanlarına bağlamasıyla, hem KDC’den hem de Zambiya’dan tedarik hatları sağlama potansiyeline sahip. En önemli sınaî metal olan bakır, özellikle yeşil dönüşümle birlikte her zamankinden daha önemli bir stratejik bir hammadde artık. Daha önce, Zambiya metal ihracatı Tanzanya’nın Dar es Selam Limanından doğuya doğru akma eğilimindeydi. Bu kez, ABD’ye giden ilk bakır sevkiyatı Angola’nın Lobito Limanından bir konteyner gemisine yüklendi. Bu sevkiyat, Lobito Atlantic Railway’in bu yılın ocak ayında imtiyazı devralmasından bu yana, Avrupa ve Güneydoğu Asya limanlarına yapılan bir dizi bakır sevkiyatının ardından gerçekleşti. Bu, ‘Kongo bakır havzası’ndaki madenlerin mevcut olan batı, özellikle de ABD pazarına erişiminin artacağının bir göstergesi. Ve böyle bir tedarik hattı Amerikan şirketlerinin Çin şirketleriyle rekabeti sürdürebilmesi açısından can alıcı öneme sahip.
HEDEF; TANZANYA’YI DA
KORİDORA DAHİL ETMEK
ABD, Lobito Koridorunun genişlemesini de hedefliyor. Bu genişleme stratejisi, 2024 Ağustos ayında, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda PGI Özel Koordinatörü olan Helaina Matza’nın, koridorun Tanzanya’ya genişletilmesi konusunda görüşmeler yapıldığını açıklamasıyla gündeme geldi. Washington böylelikle, Atlantik ve Hint okyanuslarını birbirine bağlayan daha geniş kapsamlı bir ‘Trans-Afrika Koridoru’nu hayata geçirme planını ortaya koymuş oldu. Bu atağı, salt ticari bir hedef olarak değil, jeo-ekonomik bir hamle olarak görmek gerek. Bu sayede, Washington, Hint Okyanusu rotası üzerinden hızla büyüyen Afrika-Çin ticaretini bir ölçüde dizginlemeyi ve bu rotada etkin bir aktör olmayı amaçlıyor. Bu arada Matza, Lobito Koridorunun ilk aşaması olan Benguela demiryolunun yenilenmesinin sorunsuz ilerlediğini ve bakır sevkiyatlarının KDC’den ABD’ye ilk kez aktığını sözlerine eklemişti.
Zambiya’da yeni bir demiryolunun inşasının ikinci ve daha iddialı aşaması ise fizibilite çalışmalarının tamamlanmasını bekliyordu. Koridor boyunca uzanan maden yataklarındaki tüm nadir toprak minerallerini, Dar es Selam üzerinden doğuya doğru ticarete açma kararı, ilk bakışta Batı Bloku açısından mantık dışı görünüyor olabilir. Ancak bu muhtemelen uzun vadeli bir stratejinin parçası…
Birincisi, altyapı büyük ölçüde zaten Hint Okyanusu’ndaki Dar es Selam’ı, Zambiya’daki Kapiri Mposhi’ye bağlayan Tazara Hattı şeklinde mevcut. Chingola’daki Lobito Koridoruna bağlanmak yaklaşık 200 kilometrelik sıfırdan inşaat gerektirecek. İkincisi, Trans-Afrika Koridoru’nun hayata geçirilmesi, her şeyden önce iyi yönetişimi ve bölgesel ekonomik büyümeyi ilerletmekle motive olduğunu iddia eden PGI’nin yumuşak güç profilini güçlendirebilir.
PARALAR SUYUNU ÇEKİNCE…
Lobito Koridoru, Batı Bloku açısından önemli bir hamle, ancak biraz geç kalmış bir proje olabilir. Çin’in Afrika’daki doğrudan yabancı yatırımı, 2019-2021 yılları arasında ortalama 4 milyar dolar olarak batılı ülkelerden daha yüksek seyrederken, ABD’nin doğrudan yatırım miktarı bazı yıllarda gerilemişti. Ancak Pekin’in uzak ara rekabet avantajı son zamanlarda biraz zayıfladı. Pandemi sonrası ekonomik yavaşlama ve kredi olanaklarındaki daralma, BRI ile ilgili yatırımların Afrika’da 2021’deki 16.5 milyar dolardan 2023’te 7.5 milyar dolara düşmesine neden oldu; bu da yüzde 55’lik bir düşüş demek. BRI’ye bakışa 2017-2022 yılları arasında birçok coğrafyada kötüleşmesiyle bir yorgunluk hissi ortaya çıktı; bu durum kısmen BRI ülkelerindeki artan borç endişelerinden kaynaklanıyor. Zira çok ciddi altyapı ve üstyapı yatırımları büyük bir finansman gerektiriyor ve her finansmanın da bir geri ödemesi var!
AFRİKA BU REKABETTEN
KAZANÇLI ÇIKABİLİR
Tarafların durumu özetle bu… Avantajlar ve dezavantajlarla döşeli bir yol var. Peki Washington’ın Afrika’da konumlanabilmesi hâlâ mümkün mü? Ya da bu yatırımlar yeterli mi?.. İşte bu sorulara şimdilik net bir cevap vermek pek kolay değil. Lobito Koridoru ve benzeri projelerin gerçek zorluklarla karşı karşıya olduğu doğru; Çin’in altyapı geliştirme konusundaki başarıları ve Afrikalıların Pekin’e yönelik ilgisinin gün geçtikçe arttığı bir gerçek. Bu sayede, Pekin ile Afrika ülkeleri arasındaki ekonomik ve diplomatik ilişkiler güçleniyor. Kıta, her biri kendi kalkınma ihtiyaçlarına ve Çin ile olumlu ve olumsuz etkileşim deneyimine sahip 54 devlete ev sahipliği yapıyor. Ve bu çeşitlilik içinde Afrikalıları birleştirebilecek bir şey varsa, o da sermaye ve altyapı yatırımına duyulan ortak ihtiyaç…
Görünen o ki, Çin ile ABD-AB ittifakı arasında kızışacak rekabet Afrikalılar için bir fırsat penceresi yaratabilir. Bu rekabetten daha fazla kazançlı çıkacak ülkeler Afrika ülkeleri olacak, eğer ki hükûmetleri gerçekten halklarının çıkarı doğrultusunda hareket edebilirse… Söz konusu Afrika olunca, rüşvet, yolsuzluk, bağımlılık, iç çatışmalar akla geliyor ve her zaman doğru kararın alınabileceğinin bir garantisi maalesef yok!
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa5 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa4 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa5 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya4 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek










